Solaris / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 30 Eylül 2017

Solaris Solaris’ten… Gemi saatiyle 19.00’da Prometheus’un fırlatma bölmesine gittim. Başlığın çevresindekiler yana çekilerek yol verdi, kollarımdan güç alarak kendimi aşağıya, kapsüle bıraktım. Daracık yolcu bölmesinde kıpırdayacak yer yoktu. Uzay giysimin üstündeki musluğa hortumu yerleştirdim, giysim şişiverdi. Artık hiç kımıldayamaz durumdaydım. Şişme giysime gömülmüş, geminin madeni gövdesine boynumdan bağlı, ayaktaydım sözde. Aslında oracığa asılıydım. Gözlerimi yukarı kaldırdım. Saydam gölgeliğin ötesinde görebildiğim, pürüzsüz, perdahlanmış bir duvar ve daha yukarıda da Moddard’ın bana doğru eğilen başıydı. Moddard yok oldu, birden karanlığa gömüldüm: Ağır koruyucu kapak yerine oturmuştu. Vidaları çeviren elektrik motorlarının vınlayışı sekiz kez yinelendi, ardından amortisörlerin tıslaması geldi. Gözlerim karanlığa alıştıkça, tümüyle otomatik kumandalı araçtaki biricik kadranın ışıltılı yuvarlağını seçebiliyordum. Kulaklarımdaki alıcıda bir ses yankılandı: ‘Hazır mısın Kelvin?’ ‘Hazırım Moddard,’ diye yanıtladım. ‘Hiçbir şeye kafanı takma. istasyon seni uçuş halindeyken kapıp indirecek İyi yolculuklar! Bir gıcırtı geldi, kapsül sallandı. İstemeden kaslarım gerildi, ama başka ne ses çıktı ne de bir hareket oldu. ‘Kalkış ne zaman?’ Sözcükleri sıraladığım anda ince kum serpilişıne benzer bir hışmı sezdim. ‘Yola çıktın bile Kelvin. Bol şans!’ Modelard’ın sesi deminki gibi yakındı. Gözümün hizasında geniş bir yarık açıldı. Yıldızları görebiliyordum. Prometheus’un yörüngesi Saka takımyıldızının Alfa bölgesindeydi. Bunu düşünüp yönümü saptamak için boşuna kafa yordum, parıltılı bir toz bulutu…

Ölümlü Makineler / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 30 Eylül 2017

Ölümlü Makineler Ölümlü Makineler’den… Bir zamanlar hiç yorulmadan görülmedik aletler tasarlayıp olağanüstü makineler yapan bir mucit yaşardı. Bu mucit kendisine, tatlı bir sesle şakıyan küçük mü küçük dijital bir aygıt yapmış, adını da “kuş” koymuştu. Simge olarak kendisine kara bir yürek seçmişti, elinden geçen her bir atom bu damgayı taşıyordu, öyle ki sonraları atom yelpazelerinin arasında titreşen kartlara rastlayan bilim adamları adeta büyülenmişlerdi. Büyüklü küçüklü birçok yararlı makine yapmıştı bu mucit, ta ki yaşam ile ölümü birleştirip imkânsızı başarmak gibi akıl almaz bir fikre kapılana kadar. Sudan akıllı varlıklar yapacaktı; ama hayır, ilk anda aklınıza gelmiş olabileceğinin tersine, canavarca varlıklar meydana getirmek değildi niyeti. Yumuşak ve ıslak bedenler geçmiyordu aklından; bunun düşüncesinden bile en az bizler kadar nefret ediyordu. Onun istediği gerçekten güzel ve akıllı varlıklar yaratmaktı, bu nedenle kristal olmalıydılar. Bütün güneşlerden alabildiğine uzak bir gezegen seçti mucit, bu gezegenin donmuş okyanusundan buzdağları kesti ve bu buzdağlarını oyarak Buzadamları yarattı. Onlara bu adı vermişti, çünkü ancak dondurucu soğuklarda, güneşsiz diyarlarda var olabiliyorlardı. Çok geçmeden kendilerine buzdan şehirler ve saraylar inşa eden Buzadamlar, ısı yaşamlarını tehdit ettiği için, yerleşimlerini kocaman saydam teknelerde topladıkları kutup ışıklarıyla aydınlatıyorlardı. İçlerinde diğerlerinden daha önemli olanlar daha çok kutup ışığına sahipti; limon sarısı ve gümüş…

Küvette Bulunan Günce / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 30 Eylül 2017

Küvette Bulunan Günce Küvette Bulunan Günce’den… Neojen’den Notlar”, Dünya’mn eski geçmişinden kalan tartışmasız en değerli kalıntılardan biridir; Kaotiköncesi döneme çok yakın, Büyük Çöküş’ten hemen önceki o gerileme dönemine kadar gider. Erken Neojen’in uygarlıkları ile Asur, Mısır ve Yunan’ın öncü kültürleri hakkında, pale-oatomik ve temel astro-yön tayini günlerine ait uygarlıklarla karşılaştırıldığında, çok daha fazla şey bilmemiz gerçekten de bir paradokstur. Bu arkaik kültürler artlarında kemikten, taştan, kayağan taşından ve bronzdan kalıcı anıtlar bırakmışken, Orta ve Geç Neojen dönemlerinde bilgiyi kaydetmenin ve saklamanın neredeyse tek yolu papir denilen bir maddeydi. Papir, selülozun türevi olan beyazca, gevşekçe bir maddeydi; silindirler şeklinde sarılır, dikdörtgen tabakalar halinde kesilirdi. Her tür bilgi koyu renkli bir zemin boyasıyla üstüne kazınır, daha sonra da tabakalar dizilip özel bir yöntemle dikilirdi. Birkaç hafta gibi bir sürede yüzyılların kültürel kazanım-larını tamamıyla yerle bir eden büyük faciaya, yani Büyük Çöküş’e neyin sebep olduğunu anlamak için üç bin yıl geriye gitmemiz gerekir. O günlerde henüz metamnestik ve veri kristalleştirme yöntemleri yoktu. Şu anda bellekranlarımı-zın ve bilgicilerimizin üstlendiği işlevleri o zamanlar papir yürütüyordu. Tabii doğru; yapay bellek başlangıç aşamala-rındaydı o sıralar; ama bunlar çok büyük, hantal makina-lardı; işletimleri ve bakımları sorunluydu; çok sınırlı ve dar bir alanda kullanılıyorlardı. Bu makinalarm adı “elektronik beyin”di; ancak tarihsel…

Kör Talih / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 30 Eylül 2017

Kör Talih Kör Talih’ten… Sonuncu gün hepsinden daha uzun ve gergin geçti. Sinirli veya korkmuş olduğum için değil; öyle olmam için bir neden yoktu. Kendimi, çeşitli dillerin konuşulduğu bir kalabalığın ortasında, çok yalnız hissediyordum. Kimsenin bana aldırdığı yoktu; eskordanın bile ortada görünmüyordu. Zaten hiç tanımadığım kişilerdi. Bir gün sonra sahte kimliğimden kurtulacağımı bilmek gerçekte beni rahatlatıyor olmalıydı. Zira, bir an için bile, Adams’ın pijamasıyla uyumakla, makinesiyle tıraş olmakla ve körfezde dolaşmış olduğu yerlere gitmekle, kaderi ayartacağıma inanmamıştım. Yol boyunca bir pusu kurulmasını da beklemiyordum -adama otoyolda hiçbir zarar gelmemişti- Roma’da geçireceğim tek gece boyunca ise, özel koruma altında olacaktım. Sadece bu işin bitmesi için sabırsızlık içindeydim, böyle dedim kendi kendime, hem zaten artık görevin fiyasko ile sonuçlandığı anlaşılmıştı. Kendime daha bir sürü aklı başında şey söyledim, fakat bütün bunlar günlük programımı sürekli aksatmamı engellemedi. Kaplıcayı ziyaretten sonra, Vesuvio oteline saat üç suların da geri dönmem gerekiyordu. Ne var ki, daha ikiyi yirmi geçe otelin yolunu tutmuştum, sanki beni oraya sürükleyen bir şey vardı. Odamda bir şey meydana gelmesine ihtimal yoktu, bu yüzden bir müddet sokakta aşağı yukarı yürüdüm. Mahallenin her yerini biliyordum – köşede bir berber dükkanı, birkaç kapı aşağıda bir tütüncü dükkanı, bir seyahat acentası, sonra geride, yan yana…

Toza Sor / John Fante
Yabancı Edebiyat/ 30 Eylül 2017

Toza Sor Toza Sor’dan… Bir gece Bunker Hill’deki otel odamın yatağında oturuyordum, Los Angeles’ın tam ortasında. Hayatımın önemli gecelerinden biriydi çünkü otelle ilgili bir karar vermek zorundaydım. Ya öde, ya da çık: ev sahibemin kapının altından attığı notta böyle yazıyordu. Hassasiyet gerektiren önemli bir sorunla karşı karşıyaydım. Sorunu ışıkları söndürüp yatağa girerek hallettim. Sabah uyandım, daha fazla egzersiz yapmam gerektiğine karar verdim ve hemen işe koyuldum. Birkaç kez çömelip kalktım. Sonra dişlerimi fırçaladım, ağzıma kan tadı geldi. Diş fırçası pembemsi bir renk almıştı, reklamları anımsadım, dışarı çıkıp kahve içmeye karar verdim. Restorana gitmek istediğim zaman gittiğim restorana gidip uzun tezgahın önündeki taburelerden birine oturdum ve kahve söyledim. Tadı kahveyi epey andırıyordu ama beş sent etmezdi. Orda oturup birkaç sigara içtim, Ulusal Lig sonuçlarını okumamaya özen göstererek Amerikan Ligi beysbol sonuçlarına baktım ve Joe Dimaggio’un İtalyanlar’ın gurur kaynağı olmayı sürdürdüğünü görmekten büyük memnuniyet duydum; sayı krallığında hâlâ öndeydi. Büyük oyuncuydu DiMaggio. Restorandan çıkıp hayali bir atıcının karşısına dikildim ve tel örgülerin üstünden uçup giden müthiş bir vuruş yaptım. Günü nasıl değerlendireceğimi düşünerek yürümeye başladım. Aklıma yapacak bir şey gelmeyince kentte dolaşmaya karar verdim. Olive sokağı boyunca yürüyüp önceki gecenin sisinden sonra ıslak bir kurutma kağıdı gibi duran kirli sarı bir binanın önünden geçtim. Detroitli dostlarım…

Gelecekbilim Kongresi / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 29 Eylül 2017

Gelecekbilim Kongresi Gelecekbilim Kongresi’nden… Sekizinci Dünya Gelecekbilim Kongresi Kosta Rika’da yapıldı. Doğrusu Profesör Tarantoga beni herkesin kongreye katılmaını beklediğine ikna etmese, Nounas’a asla gitmezdim. Günümüzde yapılan uzay yolculuklarının yeryüzündeki sorunlardan kaçmanın bir yolu olduğunu -üstüne basa basa- söyledi. Yani insan, olabilecek en kötü şeylerin kendi yokluğunda gerçekleşip sona ermesi umuduyla gidiyordu yıldızlara. Şu bizim gezegen yanık bir patatesi andırıyor mu diye defalarca -özellikle de uzun bir seyahatten dönerken- lombardan dışarı endişeyle baktığımı inkar edemezdim. Tarantago’yla hiç tartışmaya girmeyip gelecekbilim konusunda uzman sayılamayacağımı belirtmekle yetindim. Bunun üzerine Tarantoga, otomobil motorundan hemen hiç kimsenin pek bir şey anlamadığı ama “Beyler şu motordan anlayan var mı?” çağrısına da kimsenin kayıtsız kalmadığı cevabını verdi. Gelecekbilim Derneği’nin yöneticilerinin bu yılki toplantı mekanı olarak seçtikleri Kosta Rika’da sadece nüfus patlamasını denetim altında tutmanın yöntemleri ele alınacaktı. Kosta Rika hali hazırda dünyanın en yüksek demografik büyüme oranına sahip. Güya başlı başına bu gerçek yapacağımız tartışmalardan işe yarar birtakım sonuçlara varmamızı sağlayacaktı. Gerçi bütün gelecekbilimcileri ve onların iki katı sayıdaki gazetecileri barındırmaya müsait yegane otelin Nounas’taki yeni Hilton olmasına işaret eden ve toplantıya kuşkuyla bakanlar da vardı. Otel konferans esnasında tümüyle yıkıldığına göre, birinci sınıf olduğunu söylemenin reklama girmeyeceğini düşünüyorum. Müzmin bir sefa düşkününün sarfettiği bu sözler özel…

İnsanın Bir Dakikası / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 29 Eylül 2017

İnsanın Bir Dakikası İnsanın Bir Dakikası ‘ndan… Bu kitap, dünyadaki tüm insanların, bir dakikalık süre içinde aynı anda ne yaptıklarından söz etmektedir. Giriş, işte böyle başlıyor. Bu fikrin daha önce kimsenin aklına gelmemiş olması şaşırtıcı. İlk Üç Dakika, Guinness Rekorlar Kitabı, Kozmoloğun Bir Anı gibi kitaplardan sonra bu kitabın yazılması artık farz olmuştu; özellikle de adı geçenler, çok satılanlar arasına girdikten sonra. (Günümüzde, kimsenin edinmek zorunda olmadığı, ama herkesin öyle ya da böyle satın aldığı kitaplar kadar yayımcı ve yazarları heyecanlandıran bir şey yoktur.) Bu kitapları gördükten sonra yazılacak kitap kafamda canlanmıştı. Fikir oradaydı, sadece yazılmayı bekliyordu. Bu arada şu “J. Johnson ve S. Johnson”ın bir kan koca mı, iki kardeş mi, yoksa bir takma ad mı olduğunu bilmek ilginç olurdu. Hatta ben onların bir fotoğrafını da görmek isterdim. Nedenini açıklamak güç; ancak, yazarın görüntüsü kimi zaman kitabı anlamak için bir anahtar oluşturabilir. En azından ben, böyle bir durumla birkaç kez karşı laşmıştım. Sözgelimi, bir metin alışıldık, geleneksel çizgide değilse, okuma işi özel bir yaklaşım gerektirir. Yazarın yüzü de böyle bir durumda pek çok şeye ışık tutabilir. Bununla beraber benim tahminlerime göre Johnsonlar diye birileri yok; ikinci Johnson’ın önündeki ‘S’ harfi de Samuel Johnson’a bir gönderme. Her neyse, bunun da…

Dönüşüm Hastanesi / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 29 Eylül 2017

Dönüşüm Hastanesi Dönüşüm Hastanesi’nden… Tren Nieczawy’de kısa bir süre durdu. Stefan kalabalığın içinden zar zor geçmiş ve tam dışarıya adamıştı ki, lokomotifin düdüğü öttü ve tekerlekler homurdanmaya başladı. Stefan bir saat boyunca ineceği durağı kaçırmaktan endişe etmişti; bu sorun bütün diğer sorunların, hatta yolculuğun amacının bile önüne geçmişti. Şu anda, trenin sıkışıklığından sonra soğuk ve temiz havayı ciğerlerine çekerken, gözlerini güneşe karşı kısmış, sarsak adımlarla yürüyor, sanki derin bir uykudan sıçrayarak uyanmış gibi, kendini aynı anda hem özgürlüğüne kavuşmuş, hem de çaresiz hissediyordu. Şubatın son günlerinden biriydi ve gökyüzü solgun kenarlı açık renk bulutlarla yol yol örtülmüştü. Havanın ısınmasıyla kısmen erimiş olan kar çukur yerlerde ve boğazlarda yığılmıştı, böylece çalı kümeleri ortaya çıkmış, yol çamurla siyahlaşmış ve tepelerin killi yamaçları çıplak kalmıştı. Bir zamanlar bembeyaz olan manzarada değişikliğin habercisi olan karmaşa ortaya çıkmıştı. Bu düşünce Stefan’ın dikkatsiz bir adım atmasına neden oldu ve ayakkabısına su girdi. Tiksintiyle ürperdi. Lokomotifin homurtusu Bierzyniec Tepeleri’nin ardında kayboluyordu; Stefan çevresinde cırcır böceğinin sesine benzeyen şaşırtıcı sesler duydu: Eriyen karın tekdüze sesi. Reglan kollu yünlü paltosu, yumuşak süet şapkası ve alçak topuklu şehirli ayakkabılarıyla uzanıp giden tepelere karşı aykırı bir görüntü sergilediğinin farkındaydı. Köye giden yol boyunca göz alıcı dereler dans edip parlıyordu. Bir taştan…

Aden / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 29 Eylül 2017

Aden Aden’den… YANLIŞ bir hesaplama yüzünden gemi dikeye çok yakın bir açıyla daldı ve kulakları sağır edici bir çığlıkla atmosfere çarptı. Adamlar kuşetlerinde yattıkları yerden damperlerin ezildiğini duydular. Ön ekranlar alevleri gösterdikten sonra karardı. Baş taraftaki akkor gaz yastığı dış kameralar için çok fazlaydı. Kontrol odası sıcak kauçuğun pis kokusuyla doldu. Hızdaki azalmanın etkisiyle adamlar geçici olarak görme ve duyma yeteneklerini yitirdiler. Son gelmişti. Hiç kimse düşünemiyordu. Hiç kimsenin nefes almaya bile gücü yoktu. Solunumlarını, balon şişirir gibi,’ oksipulsatörler sağlıyordu. Az sonra gümbürtü kesildi. Her iki tarafta altı tehlike lambası yanmaya devam etti. Mürettebat kımıldadı. Çatlak kontrol tablosunun üstündeki uyarı sinyali kırmızıyı gösterdi. İzolasyon ve plexiglas parçaları yerde süründü. Artık gürültü yoktu, cılız bir ıslık dışında. “Ne?!” diyebildi boğuk bir sesle Doktor, lastik ağızlığını tükürdükten sonra. Kaptan, “Yerlerinizde kalın!” diye uyardı, zarar görmemiş tek ekrana bakıyordu. Gemi aniden bir takla attı; adeta dev bir kütükle üzerine vurulmuştu. Adamları saran naylon ağ bir müzik aletinin teli gibi tıngırdadı. Bir an için her şey havada tepetaklak asılı kaldı, ardından motor gürüldemeye başladı. Son darbeyi beklerken gerilen kaslar rahatlamıştı. Gemi egzoz alevinin dikey kolonu üzerinde yavaşça alçaldı. Yardımcı güç devresi yeniden umut verici bir şekilde titreşmeye başladı. Bu, birkaç dakika sürdü. Ardından duvarlar…

Roma’nın Batısı / John Fante
Yabancı Edebiyat/ 29 Eylül 2017

Roma’nın Batısı Roma’nın Batısı’ndan… Aylardan ocaktı, soğuk ve yağmurlu bir gün; yorgundum, sefildim, sileceklerim çalışmıyordu ve Tate Cinayetleri hakkında “Bonnie ve Clyde tarzında” zekice bir senaryo yazmamı isteyen milyoner bir yönetmenle sürekli içilip konuşulan uzun bir geceden sonra fena halde akşamdan kalmaydım. Para söz konusu değildi. “Ortak olacağız,” demişti yönetmen, “yarı yarıya.” Son altı ayda üç benzer teklif daha almıştım. İyiye işaret değildi. Karayolunda başımı pencereden çıkarmış, yağmurdan sırılsıklam olmuş, gözlerim beyaz çizgiyi izlemekte zorlanarak nihayet okyanus sapağına girdiğimde yağmur 1967 Porsche’umun (son dört taksiti ödenmemiş, bankadan her gün arıyorlar) vinil tavanını neredeyse parçalayacaktı. Point Dume’da yaşıyoruz; Santa Monica Körfezi’ni oluşturan hilalin kuzey burnunda, porno filminde bir meme gibi öne fırlamış bir kara parçası. Sokak lambalarından yoksun bir mahalledir Point Dume, dolambaçlı yolların birbirini kestiği, sürekli çıkmaz sokaklarla karşılaşılan son derece kaotik bir banliyö; o kadar ki orada yirmi yıla yakın bir süredir yaşamama rağmen yağmurlu ya da sisli havalarda yolumu kaybeder, sık sık kendimi evden iki blok ötede nereye gittiğimi bilmez bir halde dolanırken bulurum. O gece de Bonsall yerine Ferhnill’den sağa göndüm ve benzini tüketmezsem sonunda tekrar karayoluna dönüp telefon kulübesinin loş ışığım bulacağımı, Harriet’i arayıp gelmesini ve bana yolu göstermesini isteyeceğimi bile bile evimi bulmak için o çıldırtıcı ve…

Top / William S.Burroughs
Yabancı Edebiyat/ 28 Eylül 2017

Top Top’tan… 1940’lann sonunda orada yaşadığım dönemde. Mexico City, berrak, ışıl ışıl havasının yaranda, içinde daireler çizerek dönen akbabalara kan ve kum rengine oldukça uygun düşen özel bir mavi tonuna -kaba bir tehditkârlıktaki acımasız Meksika mavisi- sahip gökyüzüyle bir milyon kişinin yaşadığı bir kentti. Mexico City’yi, orayı ziyaret ettiğim ilk günden itibaren sevmiştim. 1949 yılında orası, geniş bir yabana kolonisi, efsanevi genelevleri ve lokantaları, horoz döğüşleri, boğa güreşleri ve akla gelebilecek her türlü eğlencesiyle yaşamak için ucuz bir yerdi. Tek başına bir adam orada günde iki dolara oldukça rahat bir şekilde yaşayabilirdi. Eroin ve marihuana bulundurmaktan New Orleans’ta bana karşı açılan davada dunumun öylesine ümitsiz görünüyordu ki, mahkeme tarihinde ortalıkta görünmemeye karar verdim ve Mexico City’nin sessiz, orta sınıf mahallelerinin birinde, bir apartman dairesi kiraladım. Zaman aşımı yasasına göre, Birleşik Devletler’e beş yıl boyunca dönemeyeceğimi biliyordum, bu yüzden Meksika vatandaşlığına müracaat ettim, Mexico City College’de Maya ve Meksika arkeolojisi üzerine bazı derslere kaydoldum. Amerikan ordusu kitaplarımı, okul taksitlerimi ve yaşamam için ayda yetmiş beş dolarlık bir maaşı üstlendi. Çiftçilik yapabileceğimi veya belki de Amerika sınırında bir bar açabileceğimi düşünüyordum. Kent hoşuma gitmişti. Gecekondu bölgeleri, katışıksız pislik ve yoksulluk açısından Asya’daki herhangi bir bölgeyle rahatlıkla karşılaştırılabilirdi. İnsanlar sokağın her tarafına sıçıyor,…

Yumuşak Makine / William S.Burroughs
Yabancı Edebiyat/ 28 Eylül 2017

Yumuşak Makine Yumuşak Makine’den… Gemiciyle deliğe takılıyorduk ve fena yapmıyorduk. Ortalama bir gecede on beş sent öğleden sonraları kurtarıyor ve özgürler diyarından yollandığımız sabaha karşıları kısaltıyor. Ama bende damar kalmamıştı. Bir fincan kahve daha almak için tezgaha gittim… Joe’nun Lokantası’nda, fincanın altında bir peçeteyle kahve içmek ki kafeteryalarda ve lokantalarda çok oturmuş birinin göstergesi diye bilinir bu… Bir adamı bekleyerek… “Ne yapabiliriz?” dedi Nick birinde bana fena halde keş fısıltısıyla. “Bekleyeceğimizi biliyorlar…” Evet, bekleyeceğimizi biliyorlar… Tezgahta oturan bir oğlan var zayıf suratlı bir çocuk gözleri sırf gözbebeği. Görüyorum o bir keş ve canksız[1] kalmış. Belki de zaman zaman bir ot kaptığım bilardo salonundan tanıdık bir surat. Metroların gri katmanlarında evsizleri bulunduran gece kafeteryalarından. Gözleri bir soruyla pırpırlandı. Benim masaya çağırdım başımla. Kahvesini kapıp geldi ve karşıma çöktü. Long Island’da yaşıyor o Doktor… hafiften uyku derdindedir duraklarda uyanır. Değiştir. Başla. Her şey kesin ve net. TV antenleri göğü emiyor. Saat zamanın akşamüzeri dörtten sonra koşturduğu gibi koşuyor. “Herif üç saat geç kaldı. Arpan var mı?” “Üç sent var bende.” “En az beş senttir. Herifin istediği şu kağıtlar.” Yüzüne baktım. Yakışıklı. “Çocuğa de ki tam sana göre bir moruk teyze doktor buldum Uzman gibi… Telefon et. Benim sesimi çakozlasın istemiyorum.” Bu zaman zarfında…

Çıplak Şölen / William S.Burroughs
Yabancı Edebiyat/ 28 Eylül 2017

Çıplak Şölen Çıplak Şölen’den… Bir dizi ili şkisindeki sayılar piramidini değiştirmek ya da yok etmek istersen, en alttaki sayıyı değiştirir ya da ortadan kaldırırsın. Eğer junk piramidini yok etmek istiyorsak, piramidin tabanı ile başlamalıyız: Sokaktaki Bağımlı ve tümünün yerine derhal yenileri bulunabilecek olan “patronlar”a donkişotça eğilmeyi bırakmalıyız. Yaşamak için junk bulması gereken sokaktaki bağımlı, junk denkleminin tek yeri doldurulamaz faktörüdür. Junk satın alacak bağımlı kalmadığında junk trafiği de kalmayacaktır. Junk var oldukça birileri ona hizmet edecektir. Ba ğımlılar tedavi edilebilir veya karantinaya alınabilir –yani tifo taşıyıcıları gibi, asgari gözetim altında belirli bir miktar morfin kullanmalarına izin verilebilir. Bu yapıldığında dünyanın junk piramitleri çökecektir. Bildiğim kadarıyla İngiltere junk sorununda bu yöntemi kullanan tek ülke. Birleşik Krallıkta karantina altında beş yüz kadar bağımlı bulunuyor. Karantina altındaki bağımlılar birer birer öldüklerinde, junk içermeyen ağrı kesiciler bulunduğunda, junk virüsü çiçek hastalığı gibi kapanmış bir sayfa –tıbbi bir merak konusu olacaktır. Junk virüsünü topra ğa gömülmüş bir geçmişe sürgüne gönderecek aşı mevcuttur. Bu aşı, adını kullanma ve bağımlılar ile alkoliklerin apomorfin tedavisinin otuz yılını kapsayan kitabından alıntı yapma izni almadığım için adını saklı tutacağım bir İngiliz doktor tarafından bulunmuş olan Apomorfin Tedavisi’dir. Apomorfin bileşimi, morfinin hidroklorik asitle kaynatılmasıyla elde edilir. Bağımlıların tedavisinde kullanılmasından yıllarca önce keşfedilmişti. Uzun…

Los Angeles Yolu / John Fante
Yabancı Edebiyat/ 28 Eylül 2017

Los Angeles Yolu Los Angeles Yolu’ndan… Los Angeles Limanı’nda bir çok işe girip çıkmıştım, çünkü yoksulduk ve babanı ölmüştü. İlk işim çukur kazmak olmuştu, liseden mezun olduktan kısa bir süre sonra. Geceleri sırtımın ağrısından uyuyamıyordum. Boş bir alanda hafriyat yapıyorduk, hiç gölge yoktu, güneş bulutsuz gökyüzünden dosdoğru üzerimize iniyordu ve ben zevk için kazan iki yarmayla birlikte o çukurun dibindeydim. Adamlar sürekli fıkra anlatıp katıla katıla gülüyor, acı tütün içiyorlardı. Çılgın gibi girişmiştim işe, bana öğrenmem gereken birkaç şey olduğunu söyleyip gülmüşlerdi. Sonra kazmayla kürek ağırlaşmaya başladı. Su toplayan avucumu emip nefret ettim o adamlardan. Bir gün, öğle paydosunda, oturup ellerime baktım. Seni öldürmeden bu işi bırak, dedim kendi kendime. Ayağa kalkıp küreğimi yere sapladım. “Arkadaşlar,” dedim, “Liman Komisyonu’nun bana önerdiği işi kabul etmeye karar verdim.” Ertesi gün bulaşıkçı olarak çalışmaya başladım. Her gün delikten farksız pencereden dışarı bakıyor ve üzerinde sineklerin uçuştuğu çöp yığınlarını görüyordum. Ev kadını gibi hissediyordum kendimi bulaşık yıkarken, bulaşık suyunun içinde ölü balıkları andıran ellerim iğrenç görünüyorlardı. Şişko aşçıydı benim patronum. Tavalarla şamata yapıp çalıştırıyordu beni. Yanağına bir sinek musallat olduğunda zevkten dört köşe oluyordum. Dört hafta çalıştım o işte. Arturo, dedim sonunda, bu iş fazla bir gelecek vaat etmiyor, neden hemen istifa etmiyorsun? Neden şu aşçıya…

Damızlık Kızın Öyküsü / Margaret Atwood
Yabancı Edebiyat/ 27 Eylül 2017

Damızlık Kızın Öyküsü Damızlık Kızın Öyküsü’nden… Bir zamanlar spor salonu olan yerde uyurduk. Eskiden oynanan oyunlar için çizilmiş çizgi ve daireleri üstünde barındıran cilalı parkedendi zemin; basketbol ağlarının çemberleri hâlâ yerli yerindeydi, ancak ağlar yoktu artık. Salonu bir balkon çevreliyordu, seyirciler için ve resimlerden bildiğim kadarıyla, önceleri keçe, sonraları mini-etekli, daha sonra pantolonlu, en sonunda da tek kulakta küpe ve yeşil meçli dimdik saçlarıyla izleyici kızlardan gelen hoş sakız ve parfüm kokusuyla karışıp insanın burnuna çarpan keskin ter kokusunu duyabileceğimi sanırdım, kaçkın bir art-görüntü gibi. Balolar da yapılırdı orada; müzik can çekişirdi: duyulmayan bir ses parşömeni gibi, biçem biçem üstüne, alttan alta gelen davul sesleri, ümitsiz bir feryat; ince kağıt çiçeklerden yapılmış çelenkler; kartondan şeytan maskeleri; döner bir cam top, ışıktan bir kar serpiştirirdi dansçıların üstüne. Geçmişte kalmış bir cinsellik vardı odada ve yalnızlık ve beklenti, biçimi ya da ismi olmayan bir şeyin. Park yerinde ya da inip kalkan bedenlerin Üzerinde sadece resimlerin titreştiği sessiz televizyon odasında, sırtın en dar yerinde ya da dışında, orada ve o zaman üstümüzde olan eller gibi her zaman değişen ve hemen oluverecek bir şey için duyduğumuz o özlemi hatırlıyorum. Geleceğe de özlem duyardık. Nasıl edindik bunu, bu doymazlık yeteneğini? Havadaydı; konuşmamızı olanaksız kılan aralıklarla…