Yüzüncü Ad / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat/ 31 Ekim 2017

Yüzüncü Ad Yüzüncü Ad’dan… Canavar′ın yılına girmemize daha dört uzun ay var, oysa gelmiş dayanmış bile kapıya. Gölgesi, yüreklerimizi ve evlerimizin pencerelerini örtüyor. Çevremdeki insanlar başka şeyden söz edemez oldular. Yaklaşan yıl, ön belirtiler, kehanetler… Gelsin! diyorum kimi zaman kendi kendime; boşaltsın artık mucize ve felaketlerle dolu heybesini! Sonra cayıyorum bu düşünceden; tüm o güzel yıllara geri gidiyorum belleğimde, her günü akşamın zevklerini beklemekle geçirdiğimiz o sıradan, iyi yıllara. Ve ağız dolusu lanet okuyorum kıyamete tapanlara. Nasıl başladı bu çılgınlık? Önce kimin kafasında filizlendi? Hangi gökkubbenin altında? Kesin olarak söyleyemem, yine de bir biçimde biliyorum bunu. Bulunduğum yerden korkuyu gördüm; o iğrenç korkunun doğduğunu, büyüdüğünü, yayıldığını gördüm; kafalara nasıl sızdığını gördüm -en yakınlarımınkine, benimkine varana dek-, aklı yerinden oynatıp ayaklar altına alışını, aşağılayışını, sonra da onu parçalayıp gövdeye indirişini izledim. Güzel günlerin uzaklaşıp gittiğini gördüm. Buraya dek dinginlik içinde yaşadım ben. Mutluluk ve erinç içinde, her mevsim biraz daha göbek bağlıyor, biraz daha zenginleşiyordum; elimin ulaşamayacağı hiçbir şeye göz dikmiyordum; komşularım kıskanmaktan çok pohpohluyorlardı beni. Ve birdenbire, her şey hızlandı çevremde. Ortaya çıkıveren, sonra da benim hatam yüzünden yokolan o tuhaf kitap… Yaşlı İdris′in ölümü; gerçi kimse bu yüzden suçlamıyor beni… kendimden başka. Ve tüm kararsızlığıma karşın Pazartesi günü çıkmak…

Tanios Kayası / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat/ 30 Ekim 2017

Tanios Kayası Tanios Kayası’ndan… Benim doğduğum köyde kayaların birer adı vardır. Gemi Kayası, Ayı Kafası Kayası, Pusu Kayası, Duvar Kayası, hatta İkizler Kayası vardır. Bu sonuncusuna Gulyabani Memeleri de denir. Asker Taşı denileni çok önemlidir; vaktiyle birlikler asileri kovalarken bu kayanın ardında pusuya yatarlarmış; buradan daha fazla hürmet gören, efsanelerle bunca dolu bir başka yöre yoktur. Yine de çocukluk günlerimin manzaraları rüyama girdiğinde gözümün önüne bir başka kaya gelmektedir. Heybetli bir koltuk görünümünde, kalçaların konduğu yer sanki oturula oturula yıpranmış gibi çukurlaşmış, yüksek ve düz bir arkalığı olan ve her iki yana kolçak gibi sarkan bir kaya. Sanıyorum insan adı taşıyan tek kaya odur: Tanios Kayası! Taştan bu tahtı uzun süre seyretmiş ama yanına yaklaşmaya cesaret edememiştim. Tehlikeden korktuğum için değil; köyde en gözde oyunlarımız kayalıklar arasında geçerdi, küçücük bir çocukken bile en tehlikeli yerlere tırmanarak benden büyüklere kafa tutardım. Ellerimizden ve çıplak ayaklarımızdan başka sahip olduğumuz bir şey yoktu ama tenimiz kayanın tenine yapışmayı gayet iyi biliyordu ve ne kadar heybetli olsa da, buna direnebilecek tek bir kaya yoktu. Hayır, beni engelleyen düşme korkusu değildi. Bir inanç, bir yemindi. Bu sözü, ölümünden birkaç ay önce dedeme vermiş, yemin etmiştim. “Bütün kayalara evet, ama asla ona yanaşma!” Diğer yumurcaklar da…

Semerkant / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat/ 29 Ekim 2017

Semerkant Semerkant’tan… Ömer Hayyam bazen Semerkant’ta, ağır ve kasvetli bir günün bitiminde, kentin işsiz güçsüz takımı, baharat çarşısının yanı başındaki iki meyhane çıkmazında, Sogd ülkesinin kokulu şarabını içmek için değil, ama gelen gideni gözetlemek ya da çakırkeyif bir kaç akşamcıya saldırmak için dolanıp durur. Ele geçirilen kişi yere serilir, hakaret edilir, baştan çıkartan şarabın kızıllığını ona yüz yıllar boyu hatırlatacak olan bir cehennem ateşine sokulur. İşte Rubaiyat, 1072 yazında, böyle bir olay üzerine yazılmaya başlandı. Ömer Hayyam yirmi dört yaşındaydı ve bir süredir Semerkant’ta bulunuyordu. O akşam, meyhaneye mi gitmişti yoksa dolaşıp dururken rastlantılar mı onu oraya sürüklemişti? Bilinmeyen bir kenti arşınlamanın taze keyfi, biten günün binlerce biçim alışına açık gözlerle bakış… Gelincik Tarlası Sokağında bir küçük oğlan, aşırdığı elmayı göğsünde tutarak tabanları yağlıyor; çuhacılar çarşısında bir dükkânın içinde, bir kandilin kör ışığında tavla partisi sürüyor, iki zar atışından sonra bir küfür ve tıkırtılı bir gülüş duyuluyordu. İplikçiler geçidinde ise, katırcının biri çeşmenin önünde durup yüzünü yıkıyor, sonra da uyuya kalan çocuğunu öpercesine, dudaklarını uzatıp musluğa eğiliyor, susuzluğunu giderdikten sonra ıslak avuçlarını yüzünde gezdirip şükrediyor, içi boş bir karpuzu yerden alarak su ile dolduruyor ve hayvanının başından aşağıya, o da içebilsin diye boca ediyordu. Tütüncüler Meydanında, gebe bir kadın Hayyam’a…

Ölümcül Kimlikler / Amin Maalouf
Deneme/ 28 Ekim 2017

Ölümcül Kimlikler Ölümcül Kimlikler’den… 1976’da Lübnan’ı terk edip Fransa’ya yerleştiğimden beri, son derece iyi niyetli olarak, kendimi “daha çok Fransız” mı, yoksa “daha çok Lübnanlı” mı hissettiğim ne kadar çok sorulmuştur bana. Cevabım hiç değişmez: “Her ikisi de!” Herhangi bir denge ya da haktanırlık endişesi yüzünden değil, ama cevabım farklı olsaydı, yalan söylemiş olurdum. Beni bir başkası değil de ben yapan şey, bu şekilde iki ülkenin, iki üç dilin, pek çok kültür geleneğinin sınırında bulunuşumdur. Benim kimliğimi tanımlayan da tam olarak budur. Kendimden bir parçayı kesip atmış olsaydım, daha mı gerçek olurdum? Yani bana soru soranlara sabırla Lübnan’da doğduğumu, yirmi yedi yaşına kadar orada yaşadığımı, Arapçanın anadilim olduğunu, Dumas ve Dickens’i, Güliver’in Seyahatlerini ilk kez Arapça çevirisinden keşfettiğimi ve çocukluğun ilk sevinçlerini atalarımın köyü olan dağ köyümde tattığımı, ilerde romanlarımda esinleneceğim bazı öyküleri orada dinlediğimi açıklıyorum. Bunu nasıl unutabilirim? Bunlardan nasıl olur da kopabili-rim? Ama öte yandan, yirmi iki yıldan beri Fransa topraklarında yaşamaktayım, onun suyunu ve şarabını içiyorum, ellerim her gün onun o eski taşlarını okşamakta, kitaplarımı onun diliyle yazıyorum, o artık benim için asla yabancı bir ülke olamaz. Yani, yarı Fransız, yarı Lübnanlı mı? Hiç de değil! Kimlik bölmelere ayrılamaz, o ne yarımlardan oluşur, ne üçte birlerden, ne de kuşatılmış…

Işık Bahçeleri / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat/ 27 Ekim 2017

Işık Bahçeleri Işık Bahçeleri’nden… Birden, üzüntüsüne ara veren bir şey oldu. Felaketin meydana geldiği yere diz çöktü ve mermer döşemelerden ikisinin arasına sıkışmış bir bastonun ucunu çıkarttı. İnceledi. Hiç kuşku yok, üst kısmı kesilmişti. Pattig, Sittay’ın avluda dolaştığını görünce “kahrolası Palmyra’lı” diye söylendi. Adam, bir yaban otu parçasını söküp çekercesine, ani bir hareketle bastonunu büktü, koparttı ve toprağa sapladı. Pattig doğruldu, gözleriyle beyaz giysili adamı aradı. Boşuna. “Kahrolası Palmyra’lı!” diye homurdandı. “Katil var!”, “tanrı katili” diye bağırmaya kalkıştı ama rahipler, gereksiz bir özenle, heykelin kırılan parçalarını taşımaya başlamışlardı. Omuz kısmına yamanmış bir kol, kulağın bir parçasına yapışmış bir tutam sakal… Pattig’in öfkesi, yazgısına boyun eğer bir hüzüne dönüştü. Böyle bir görüntüye yol açtığı için neredeyse Nabu’ya kızdı. Sonra, sabaha kadar Tapınak’ta dolaşmak niyetiyle oradan uzaklaştı. Kendiliğinden beyzi havuz yoluna yöneldi. Buğulu gözleriyle lanet olası adamın durduğu yere baktı. Oradaydı, Sittay. Aynı yerde, aynı duruşu ile. Baştan aşağı bembeyaz. Eliyle, garip biçimde kısalmış sopasının topuzunu okşuyordu. Pattig gelip, önüne dikildi. Gömleğinden yakalayıp adamı sarstı. — Kahrolası Palmyra’lı! dedi. Bunu neden yaptın? Adam ne şaşkınlık ne de endişe gösterdi, kurtulmaya da çalışmadı. Konuşması sakin ve emindi. — Eğer rahiplerin yürüyüşüne hükmeden gerçekten Nabu ise, onları düşüren de odur. Orada bastonumu kırdığımı bilmiyor…

Doğunun Limanları / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat/ 26 Ekim 2017

Doğunun Limanları Doğunun Limanları’ndan… Bu öykü bana ait değil, bir başkasının yaşamını anlatıyor. Kendine özgü sözcükleriyle, onları sadece belirsiz veya tutarsız bulduğumda düzelttim. Kendine özgü gerçekleriyle, bütün gerçekler birbirine eşdeğerde. Ara sıra bana yalan söylemiş midir? Bilemem. Ama herhalde kendisi hakkında, sevdiği kadın hakkında, buluşmaları, şaşkınlıkları, inançları, düş kırıklıkları hakkında söylememiştir. Bunun kanıtı elimde. Ama yaşamının her aşamasında kendi davranışları, hiç de alelade olmayan ailesi, mantığının değişik dalgaları -demek istiyorum ki delilikten bilgeliğe, bilgelikten deliliğe gidip gelen o bitmez tükenmez gelgitler- hakkında her şeyi söylememiş olması mümkündür. Yine de iyi niyetli olduğunu düşünüyorum. Belleğine olduğu kadar yargılamasına da güvenemediğini kabul edebilirim ama, hep iyi niyetli olmuştur. Ona 1976 Haziran’ında metroda rastladım. Kendi kendime “Bu, O!” diye mırıldandığımı anımsıyorum. Onu tanımak birkaç saniyemi almıştı. O güne kadar ona ne rastlamıştım ne de adını duymuştum. Sadece birkaç yıl önce, bir kitapta resmini görmüştüm. Tanınmış biri değildi. Gerçi, resmi bir tarih dersi kitabında olduğuna göre, bir bakıma tanınmış biriydi. Ama bu, resmin altında adı yazılan bir büyük adamın portresi değildi. Resim, bir rıhtımda toplanmış bir kalabalığı gösteriyordu; arka planda, sadece küçük bir parçası dışında, bütün bir ufku kaplayan bir gemi vardı; resmin altında, Eski Dünya’dan insanların 2. Dünya Savaşı’nda Avrupa’ya gelerek Direniş saflarına…

Çivisi Çıkmış Dünya / Amin Maalouf
Deneme/ 25 Ekim 2017

Çivisi Çıkmış Dünya Çivisi Çıkmış Dünya’dan… Pusulasız bir halde girdik yeni yüzyıla. Daha ilk aylardan başlayarak, dünyanın hepten çivisinin çıktığını düşündüren kaygı verici olaylar meydana geliyor; üstelik bunlar birçok alanda birden gerçekleşiyor – entelektüel dünyanın, finans dünyasının, iklimin, jeopolitiğin, etiğin çivisi çıkmış durumda. Şurası da bir gerçek ki arada sırada umulmadık, yararlı dönüşümlere de tanık olunuyor; o zaman da açmaza sürüklendiklerini fark eden insanların, öyle ya da böyle, sanki bir mucize eseriyle bu açmazdan çıkmanın yollarını bulacağına inanmaya başlanıyor. Ama bunun hemen sonrasında bambaşka, daha karanlık, daha sıradan insani itkileri açığa vuran başka kargaşalar açığa çıkıyor ve türümüzün manevi yetersizliğinin eşiğine varıp varmadığı sorgulanıyor yine; tabii eğer hâlâ ilerlemeyi sürdürüyorsa; ya da birbiri ardında sıralanan onca kuşağın kurmaya çabaladığı şeyi yeniden tartışma konusu edebilecek şekilde gerilemeye başlamadıysa. Burada söz konusu olan ne bir binyıldan diğerine geçerken hissedilen akıldışı sıkıntılar, ne de değişimden ödü patlayanların ya da değişim hızından korkanların ezelden beri ortaya attıkları, durmaksızın yineledikleri lanetler. Benim derdim bambaşka; Aydınlanma Çağı’nın bocaladığını, zayıfladığını ve kimi ülkelerde sona ermek üzere olduğunu gören bir Aydınlanma yanlısının; bir zamanlar özgürlüğün, dünyanın tamamına yayılmakta olduğuna inanan, şimdiyse ona yer olmayan bir dünyanın biçimlendiğini gören, eli kolu bağlı biçimde fanatizmin, şiddetin, dışlamanın ve umutsuzluğun yükselişine tanık olan bir özgürlük tutkununun; her şeyden önce de, aslında…

Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat/ 24 Ekim 2017

Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl’dan… Seyirci kalabalığından daha yakın ama onlar kadar aciz. Biliyorum, adımdan söz edildi kitaplarda. Geçmişte bundan gurur da duydum. Ama artık duymuyorum. At arabası doğru limana vardığına göre, öyküdeki hınk deyici at sineği sevinebilirdi artık! Yolculuk bir uçurumun dibinde bitseydi, neyle gururlanmış olacaktı? Benim rolüm de böyle oldu. Aslında gereksiz ve talihsiz bir at cambazı. Neyse ki ne işbirlikçi oldum ne de kandırıldım. Hiç serüven peşinde koşmuş değilim, zaman zaman, serüven gelip beni buldu. Bir seçimde bulunabilseydim, çocukluğumdan beri düşkün olduğum ve seksen üçüncü yaşımı doldurduğum bugün de düşkün olmayı sürdürdüğüm tek âleme, böcekler âlemine, o dikkat çekici miniklere, zarif, becerikli ve şaşılacak kadar bilge olan böceklere yönelirdim. Bana inanmayanlara, böcek savunucusu olmadığımı tekrar etmek gibi bir huyum var. Biz, insanların evcilleştirip bir o kadar da öldürdüğü ve kesin olarak yendiği hayvanlara karşı âlicenap olabiliriz. Böceklere karşı değil. Onlarla bizim aramızda savaşım sürüyor, her gün, acımasızca. İnsanın galip geleceğine dair hiçbir gösterge yok üstelik. Böcekler, yeryüzünde bizden çok önceleri vardı, bizden sonra da var olacaklar ve çok uzaklardaki yıldızları keşfettiğimizde, kendi hemcinslerimizi değil de böcekleri bulacağız. Bu da bizi, sanırım avundurmuş olacak. Söyledim, böcek savunucusu değilim. Ancak kuşku yok ki onların sürekli bir…

Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri / Amin Maalouf
İnceleme/ 21 Ekim 2017

Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri’nden… İbn el-Kalanissi’nin burada sözünü ettiği sultan Kılıçarslan, istilacılar geldiğinde daha onyedi yaşında bile değildir. Onların yaklaştığını haber alan ilk Müslüman yönetici olan, gözleri hafif çekik bu genç Türk sultanı, hem onlara ilk bozgunu tattıran, hem de korkunç Frenk şövalyelerine ilk yenilen kişi olacaktır. Kılıçarslan, daha 1096’nın Temmuzunda, muazzam bir Frenk kalabalığının Konstantinopolis yolunda olduğunu öğrenmiş, hemen en kötü şeyleri düşünmüştür. Elbette bu adamların asıl amacını bilmemektedir, ama Doğu’ya gelmeleri hiç de iyi şeylerin habercisi değildir. Yönetmekte olduğu sultanlık, Türklerin Rumlardan henüz ele geçirdikleri bir ülke olan küçük Asya’nın büyük bölümüne yayılmaktadır. Nitekim. Kılıçarslan’ın babası Süleyman, yüzyıllarca sonra Türkiye adını alacak olan bu toprağı ele geçiren ilk Türk olmuştur. Bu genç Müslüman devletin başkenti İznik’te (Nikea), Bizans kiliseleri camilerden daha fazla sayıdadırlar. Kentin garnizonu Türk süvarilerden meydana geliyorsa da, halkın çoğunluğu Rumdur ve Kılıçarslan bu uyruklarının gerçek duyguları konusunda hiç hayale kapılmamaktadır; onlara göre o hep bir barbar çetesinin reisi olarak kalacaktır. Kabul ettikleri yegâne hükümdar, adı bütün dualarda alçak sesle tekrarlanan, Romalıların imparatoru basileus (vasilevs) Aleksios Komnenos’tur. Aleksios aslında daha çok Rumların imparatorudur ve bu Rumlar, Roma imparatorluğunun mirasçıları olduklarını iddia etmektedirler. Zaten Araplar da onların bu niteliğini kabul etmişlerdir ve –…

Afrikalı Leo / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat/ 20 Ekim 2017

Afrikalı Leo Afrikalı Leo’dan… O yıl kutsal ay Ramazan yaz ortalarına rastlamıştı. Granada halkı günün sıcağında çabuk öfkeye kapıldığı için babam, çok seyrek olarak, gece basmadan önce sokağa çıkardı. Sık sık kavga olduğu için ağırbaşlı anlamlı bir yüz Tanrı’ya saygı işareti sayılırdı. Bunaltıcı sıcak altında, iç çatışmalardan bunalmış, dıştansa inançsızlarca tehdit altında bulunan bu kentte, ancak oruç tutmayan, ya da, Müslümanların yazgısıyla hiçbir ilgisi olmayan biri gülümseyebilir veya dostça davranabilirdi. Ulu Tanrı’nın sonsuz kayrasıyla Ramazan’dan bir gün önce, Şaban ayının son günü doğmuşum. Annem Selma iyileşene değin oruç tutmayacaktı. Babam Muhammet’se, açlıkla geçen sıcak günlere karşın homurdanmıyordu. Çünkü, adını taşıyacak, bir gün silahlarını kuşanacak bir oğlu olmak her erkek için bir sevinç nedenidir. Dahası ben ilk oğuldum; kendisine Ebu’l Hasan (Hasan’ın babası) dendiği zaman göğsü kabarmış, eliyle bıyıklarını düzeltmiş, yukarıdaki odada benim yatmakta olduğum bölmeye bakarken iki elinin başparmaklarını sakalı arasında yavaşça gezdirmişti. Yine de babamın sevinci, annem Selma’nınki denli derin ve yoğun değildi. Annem bedensel olarak henüz güçsüzdü, şanoları kesilmemişti ama bütün bunlara karşın benim dünyaya gelişimle o da yeniden doğmuştu; çünkü ev halkı arasında birinci kadın durumuna yükselmiş, ayrıca önünde uzanan uzun yıllar boyunca babamın ilgisini sağlama almış oluyordu. Uzun yıllar sonra bana, doğuşumla birlikte korkularının, tümüyle silinmeseler…

Milletlerin Zenginliği / Adam Smith
İnceleme/ 19 Ekim 2017

Milletlerin Zenginliği Milletlerin Zenginliği’nden… Emeğin üretici güçlerindeki en büyük gelişmenin ve bir yerde, emeğin yönetiminde ya da kullanılmasında gösterilen ustalığın, el yatkınlığının ve kavrayışın çoğu, anlaşılan, işbölümünden ileri gelmiştir. İşbölümünün, topluluğun genel çalışması üzerindeki etkileri, belirli birkaç sanayi mamulü üzerinde kendini nasıl gösterdiği gözden geçirilirse, daha kolaylıkla anlaşılabilir. Çokluk işbölümünün önemli sayılamayacak kimi mamullerde en ileri düzeyde olduğu sanılmaktadır. Gerçekte bunlarda, belki daha önemli sanayidekinden ileri götürülmüş değildir. Şu var ki, yalnız az kimsenin ufak tefek gereksinmelerini karşılayan küçük yatırımlarda çalıştırılan işçilerin toplamı, ister istemez küçüktür. İşin her ayrı kolunda çalıştırılanlar, çoğu kez aynı işevinde bir araya getirilip hep birden gözaltında bulundurulabilir. Bunun tersine, koca halk topluluğunun büyük ihtiyaçlarını karşılamaya dönük büyük yatırımlarda ise işin her ayrı kolu öyle çok işçi çalıştırır ki, bunların hepsini aynı işevinde bir araya toplamak elden gelmez. Bir bakışta, işin yalnız bir tek kolunda çalıştırılanlardan fazlası pek görülemez. Şu halde, bu sanayideki iş, daha önemsiz nitelikteki yatırımlara göre daha çok parçaya ayrılmış olabilir, ama buradaki bölünüş ötekindeki kadar belli değildir; dolayısıyla da, bunun pek daha az farkına varılmıştır. Onun için, pek ufak olmakla birlikte işbölümünün çokluk göze çarptığı bir yatırımdan, iğnecilik zanaatından bir örnek alalım. İşbölümü ile ayrı bir zanaat haline gelen bu iş için yetişmemiş;…

Vittorio / Anne Rice
Korku/ 17 Ekim 2017

Vittorio Vittorio’dan… Küçük bir çocukken korkunç bir rüya görmüştüm. Rüyamda erkek ve kız kardeşlerimin kesik başlarını kucağımda tutuyordum. Kocaman kıpır kıpır gözleri ve kızarmış yanakları dışında tamamen hareketsiz ve sessizdiler. Benimse adeta dilim tutulmuş, kucağımdaki bu korkunç görüntüye bakakalmıştım. Ve bir gün rüyam gerçek oldu. Ama kimse ağlamayacak, ne onlar ne de benim için, çünkü isimsiz olarak gömüldüklerinden bu yana beş yüz yıl geçti. Ben bir vampirim. Adım Vittorio, ve bu satırları İtalya’nın tam ortasında bulunan güzeller güzeli Toskana Vadisinin kuzeyinde, içinde doğduğum şatonun harabelerinde yazıyorum. Cosimo de Medici’nin İtalya’nın gayriresmi yöneticiliğini üstlendiği güzel günlerden bu yana beş yüz yıldır yaşayan alışılmışın dışında bir vampirim, gücümün sınırı yoktur. Eğer onlarla konuşmayı başanrsanız, melekler bile güçlerimi doğrular. Bunu asla aklınızdan çıkarmayın. Hikayeleri ve tarihi geçmişleri ile sizleri eğlendirmiş olan Yeni Dünya şehri New Orleans’in romantik ve tuhaf vampirlerden oluşan “Entelektüeller Topluluğu” ile hiçbir alakam yoktur. Hikayeymiş gibi gösterilen, ama aslında ürpertici bir gerçeğin ta kendisi olan o kahramanlarla ilgili size ilginç gelecek hiçbir şey bilmiyorum. Louisiana bataklıklarında bulunan baştan çıkarıcı cennet vadileri hakkında da hiçbir şey bilmiyorum. Bu sayfalarda onlarla ilgili yeni bilgiler edinemeyeceğinizi söyleyeyim. Bu satırlardan sonra onlarla ilgili en ufak bir kelime dahi bulamayacaksınız. Doğrudur, kendi başlangıcımı, yani yaratılışımın…

Vampirle Görüşme / Anne Rice
Korku/ 17 Ekim 2017

Vampirle Görüşme Vampirle Görüşme’den… “Anlıyorum…” dedi vampir düşünceli bir tavırla; yavaşça odanın karşısındaki pencereye yürüdü. Uzun süre orada durdu, Divisadero Sokağı’nın solgun ışığı, gelip geçen arabaların farları cama vuruyordu. Oğlan odadaki eşyaları, yuvarlak meşe masayı, sandalyeleri daha iyi görebiliyordu şimdi. Duvarların birinde bir lavabo ve ayna vardı. Oğlan çantasını masaya bırakıp bekledi. “Peki, yanında ne kadar bant var?” diye sordu vampir dönerek, oğlan şimdi profilden görebiliyordu onu. “Bir hayat hikâyesine yetecek kadar var mı?” “Tabii, eğer iyi bir hayatsa. Bazen şansım açık olunca bir gecede üç-dört konuşma yapıyorum. Ama iyi bir hikâye olması şartıyla. Bu anlaşılır, değil mi?” “Fevkalade anlaşılır,” dedi vampir. “Sana hayat hikâyemi anlatacağım öyleyse. Büyük bir zevkle anlatacağım.”. “Harika,” dedi oğlan. Çantasından küçük teybini çıkardı hemen, kaseti ve pilleri kontrol etti. “Merakla bekliyorum, niye inanıyorsunuz buna, niye…” “Hayır,” dedi vampir birden. “Bu şekilde başlayamayız. Aletlerin hazır mı?” “Evet,” dedi oğlan. “Otur öyleyse. Şu ışığı yakayım.” “Ama vampirler ışıktan hoşlanmaz diye bilirdim,” dedi oğlan. “Sizce karanlık olması atmosfer açısından daha iyiyse…” Ama sustu birden. Vampir sırtını pencereye dönmüş onu seyrediyordu. Oğlan yüzünü hiç seçemiyordu şimdi; kıpırtısız beden nedense dikkatini dağıtıyordu. Bir şey söyleyecekmiş gibi oldu, ama söylemedi. Vampir masaya yaklaşıp lambanın ipine uzanınca rahat bir nefes aldı. Çiğ,…

Marslı / Andy Weir
Bilimkurgu/ 17 Ekim 2017

Marslı Marslı’dan… Sanırım mesleğe aşina olmayıp bunu okuyan insanlar için, Mars görevlerinin nasıl gerçekleştiğini anlatsam iyi olur. Dünya yörüngesine normal şekilde, sıradan bir uzay mekiğiyle varıp Hermes’e ulaştık. Tüm Ares görevlerinde Mars’a gidiş gelişler için Hermes kullanılır. Hermes gerçekten çok büyük ve inşası oldukça pahalıya patladı, o yüzden NASA sadece bir tane inşa etti. Hermes’e vardıktan sonra, biz yolculuk için hazırlıklarımızı tamamlarken, dört insansız uçuş bize yakıt ve teçhizat getirdi. Her şey hazır olduğunda Mars’a doğru yola çıktık. Fakat bu hızlı bir yolculuk değildi. Ağır kimyasal yakıtların yakıldığı ve Mars’a gitmek için püskürtme yörüngelerinin kullanıldığı günler geride kaldı artık. Hermes iyon motorları tarafından çalıştırılıyor. Ufak bir ivme kazanmak için geminin arka kısmından çok hızlı bir şekilde argon gazı atıyorlar. Bunun yararı; fazla yakıt yakılmasına gerek kalmaması, böylece küçük bir miktar argon (ve cihazları çalıştıran bir nükleer reaktör) tüm yol boyunca sürekli olarak hızlanarak Mars’a varmamızı sağlıyor. Küçük bir ivmeyle, uzun bir süreçte ne kadar hızlanabileceğinizi bilseniz hayret edersiniz. Size yolculuğun ne kadar eğlenceli geçtiğine dair hikâyeler anlatıp sizi eğlendirebilirim fakat anlatmayacağım. Şu an o zamanları hatırlamak istemiyorum. Kısacası 124 gün sonra, birbirimizin boğazına sarılmadan Mars’a varmayı başardık. Oradan, MİA’yla (Mars’a İniş Aracı) yüzeye indik. MİA aslında birkaç hafif itici ve paraşüt takılmış geniş bir kutudan ibaret….

Hayatın Kaynağı / Ayn Rand
Yabancı Edebiyat/ 16 Ekim 2017

Hayatın Kaynağı Hayatın Kaynağı’ndan… Aşağıdaki göl, kayaların orta yerine rastlayan ince çelik bir levhaydı yalnızca.. Kayalar daha aşağıya doğru da, hiç değişmeden devam ediyordu. Gökte başlıyor, gökte bitiyordu onlar: Dünya da boşlukta asılı gibi görünüyordu. Olmayan bir şeyin üzerinde yüzen bir ada … kayanın ucunda duran adamın ayaklarına bir çapayla tutturulmuş. Vücudu gökyüzüne karşı geriye doğru büküldü. Uzun ve düz çizgilerden, açılardan oluşan bir vücuttu. Her kıvrımı türlü düzlemlere yayılıyordu. Kazık gibi duruyordu orada. Kolları yanlarında, avuçları dışa dönük. Kürek kemiklerinin kasılıp birbirine yaklaştığını hissetti; boynunun kıvrımını, ellerindeki kanın ağırlığını bile fark etti. Arkadan esen rüzgârı omurgasında duydu. Rüzgâr saçlarını gökyüzüne karşı dalgalandırdı. Ne sarı, ne de kızıldı saçları. Olgun bir portakalın kabuğu rengindeydi. O sabah başına gelen şeye ve şimdi önünde uzanan şeylere güldü. Önündeki günlerin zor günler olacağını biliyordu. Yüzleşmesi gereken sorular, hazırlaması gereken bir eylem planı vardı. Bunları düşünmesi gerektiğini biliyordu. Ama hiç düşünmeyeceğini de biliyordu, çünkü her şey onun kafasında daha şimdiden çok netti. Plan zaten çoktan hazırdı. Ayrıca, canı gülmek istiyordu. Durumu düşünmeye çalıştı, sonra unuttu. Granite bakıyordu. Gözleri çevresindeki dünyanın bilincine varınca, artık gülmedi. Yüzü bir doğa yasası gibiydi… Sorgulanamayacak, değiştirilemeyecek. ödün koparılamayacak bir doğa yasası. Elmacık kemikleri çıkık, avurtları çöküktü. Ela gözleri soğuk…