Son Bakışta Aşk / Walter Benjamin
Deneme/ 14 Kasım 2017

Son Bakışta Aşk Son Bakışta Aşk’tan… Satranç oynayan bir otomattan çok söz edilmiştir. Rakibinin her hamlesine en doğru cevabı vererek oyunu mutlaka kazanan bir otomat. Ağzında nargilesi, geleneksel Türk giysileri içinde bir kukla, geniş bir masanın üstündeki satranç tahtasının başında otururdu. Yanlardaki aynalar, nereden bakılırsa bakılsın masanın altını boşmuş gibi gösteriyordu. Aslında aşağıda satranç ustası kambur bir cüce vardı; iplerle kuklanın kollarını oynatıyordu. Bu aygıtın bir de felsefi karşılığı düşünülebilir: “Tarihsel maddecilik” adlı kukla daima kazanacaktır. Her oyuncuyla çekinmeden karşılaşabilir, yeter ki, bugün besbelli şekilsiz bir cüceye dönmüş, zaten gözden uzak durması gereken teolojiyi hizmetine alsın. “İnsanın en dikkate değer özelliklerinden biri,” diyor Lotze, “tek tek bunca bencilliğin yanı sıra, yaşadığı ânın yarına hepten kayıtsız kalmasıdır.” “Düşününce görürüz ki, mutluluk imgemiz baştan başa, kendi varoluşumuzun bizi bir kere içine sürüklediği zamanın renklerini almıştır. Bizde imrenme duygusu uyandıracak mutluluk, sadece solumuş olduğumuz havada vardır; bazı insanlarla konuşabilirdik, bazı kadınlar kendilerini bize verebilirlerdi, orada… Başka bir deyişle, mutluluk imgemiz ayrılmaz biçimde kurtarma ve kurtarılma imgemizle birliktedir. Tarihin konusu olan geçmiş imgemiz için de böyledir bu. Geçmiş, gizli bir zaman dizini taşır; ona kurtulma kapısını açan budur. Eskileri kuşatmış olan havanın soluğu bize değip geçmez mi? Kulak verdiğimiz seslerde, artık susmuş olanların yankısı…

Pasajlar / Walter Benjamin
Deneme/ 14 Kasım 2017

Pasajlar Pasajlar’dan… Hep söylenegeldiğine göre, bir otomat varmış ve bu öyle yapılmış ki, bir satranç oyuncusunun her hamlesine, kendisine partiyi kesinlikle kazandıracak bir karşı hamleyle yanıt verirmiş. Geniş bir masanın üstündeki satranç tahtasının başında, sırtında geleneksel Türk giysileri bulunan, nargile içen bir kukla otururmuş. Aynalardan oluşan bir sistem aracılığıyla, ne yandan bakılırsa bakılsın, masa saydammış gibi görünürmüş. Gerçekte ise masanın altında, satranç ustası olan kambur bir cüce otururmuş ve kuklanın ellerini iplerle yönetirmiş. Bu mekanizmanın bir benzerini felsefe alanı için tasarımlayabilmek olasıdır. Bu bağlamda sürekli kazanması öngörülen, “tarihsel maddecilik” diye adlandırılan kukladır. Bu kukla, bilindiği üzere, günümüzde artık küçük ve çirkin olan, kendini göstermesine de izin verilmeyen tanrıbilimi de hizmetine aldığı takdirde, herkesle rahatça başa çıkabilir. “insan doğasının en ilginç özelliklerinden biri”, der Lotze, “… bireyin bunca bencil oluşuna karşın, her şimdiki zamanın kendi gelecek zamanı karşısında kıskançlıktan bunca yoksulluğudur.” Bu düşüncenin götürdüğü sonuç, içimizde oluşturduğumuz mutluluk tasarımının tümüyle belli bir zaman parçasının, yani kendi varlığımızın akışının bizim için yalnızca bir kez öngörmüş olduğu zaman parçasının rengini taşıdığıdır, içimizde kıskançlık uyandırabilecek mutluluk, yalnızca soluduğumuz havada vardır, konuşmuş olabileceğimiz insanlarla, bize kendilerini vermiş olabilecek kadınlarla söz konusudur. Başka deyişle, mutluluk tasarımı içersinde, kaçınılmaz olarak, bir tür ilahi kurtuluşun titreşimleri de vardır….

Düşman / J.M.Coetzee
Yabancı Edebiyat/ 14 Kasım 2017

Düşman Düşman’dan… ‘Sonunda artık kürek çekemeyecek kadar yorgun düşmüştüm. Ellerim su toplamış, sırtım yanmıştı. Tüm gövdem sızlıyordu. Hafif bir iç çekişle neredeyse hiç su sıçratmadan kendimi suya bıraktım. Sakin kulaçlarla ıssız adaya doğru yaklaşırken, uzun saçlarım denize özgü bir çiçek, bir anemon ya da Brezilya kıyılarında rastlanan bir tür deniz anası gibi çevremde yüzüyordu. Bir süre akıntıya karşı yüzdükten sonra, bir anda akıntıdan kurtularak dalgalar tarafından körfeze ve kumsal sahile doğru sürüklendim. ‘Orada sıcak kumun üzerinde sere serpe uzandım. Başım güneşin yakıcı parlaklığı içinde, iç etekliğim (gemiden kaçarken birlikte götürebildiğim tek şey oydu) üzerimde kururken, bitkin ama bir felaketten kurtulan herkes gibi minnettardım. ‘Üzerime karanlık bir gölge düştü. Geçmekte olan bir bulutun değil, çevresinde göz kamaştırıcı bir ışık halkası olan bir adamın gölgesiydi. Kurumuş olan dudaklarımla, “Kazazede,” demeye çalıştım; “Ben bir kazazedeyim. Yek başınayım.” Şişmiş, su toplamış ellerimi ona uzattım. ‘Adam yanı bâşıma çömeldi. Kara deriliydi. Yün yumağı gibi kıvırcık saçları olan bu zenci, üzerindeki kaba don dışında çıplaktı. Dirseklerim üzerine doğrularak yassı yüzünü, donuk gözlerini, geniş burnunu, kaim dudaklarını ve siyahtan çok koyu gri olan ve tozla kaplanmışçasına kuru olan tenini inceledim. Önce Portekizceyi deneyerek, “Agua” dedim. Bir yandan da içme işareti yapıyordum. Hiç yanıt vermedi. Bana, dalgaların sürükleyip…

Barbarları Beklerken / J.M.Coetzee
Yabancı Edebiyat/ 14 Kasım 2017

Barbarları Beklerken Barbarları Beklerken’den… Böylesini hiç görmemiştim: Telden ilmiklerle gözlerinin önünde duran iki ufak cam yuvarlak. Kör mü yoksa? Görmeyen gözlerini saklamak için olsa neyse. Ama kör olmadığı kesin. Cam yuvarlaklar kopkoyu, dıştan bakıldığında saydam değil ama o görmesine görüyor. Bana bunun yeni bir buluş olduğunu söylüyor. Güneşin parıltısına karşı gözleri koruyor diyor. «Burada çölde çok işe yarar. Boyuna gözünü kısmaktan kurtulursun. Baş ağrıların azalır. Bak.» Göz uçlarına hafifçe dokunuyor. «Hiç kırışık yok.» Gözlükleri yeniden takıyor. Teni bir delikanlınınki gibi. «Bizim orda herkes kullanıyor bunları.» Bir şişe içki ve bir tabak çerezle hanın en iyi odasında karşı karşıya geçmiş oturuyoruz. Burada bulunmasının nedenlerini tartışmıyoruz. Olağanüstü durumdan kaynaklanan yetkilerle gelmiş, bu yeterli. Yerine avcılıktan söz açıyoruz. Binlerce geyiğin, domuzun, ayının vurulduğu son sürek avından söz ediyor bana, öldürülen hayvanlar öylesine çokmuş ki, dağ gibi bir ceset yığını kokmaya bırakılmış («Doğrusu yazık olmuş»). Ben de her yıl göç zamanı göle inen kaz ve ördek sürülerini ve yerlilerin onları tuzağa düşürme yöntemlerini anlatıyorum. Yerli kayıklarıyla gece balığa çıkmayı öneriyorum. «Kaçırılmaması gereken bir fırsat bu,» diyorum. «Balıkçılar balıkları ağlara çekmek için meşalelerle kıyıda yürüyerek davul çalarlar.» Kafasını sallıyor. Kendi de, sınırın başka bir kesiminde bulunduğu sırada halkın nadide bir yiyecek olarak sunduğu yılanları, avladığı…

Ozan Beedle’ın Hikayeleri / J.K.Rowling
Fantastik/ 14 Kasım 2017

Ozan Beedle’ın Hikayeleri Ozan Beedle’ın Hikayeleri’nden… Bir zamanlar iyi kalpli bir ihtiyar büyücü varmış, sihrini komşularına yardım etmek için hiç esirgemeden ve akıllıca kullanırmış. Gücünün gerçek kaynağını açığa vurmak yerine de sanki bütün o iksirler, tılsımlar ve panzehirler “şans getiren kazanım” dediği küçük kazandan kullanıma hazır halde çıkıyormuş gibi yaparmış. Kilometrelerce uzaktan insanlar dertlerine şifa bulsun diye gelir, büyücü de memnuniyetle kazanını şöyle bir karıştırır ve her şeyi yoluna koyarmış. Bu pek sevilen büyücü epey ileri yaşa kadar yaşadıktan sonra ölmüş ve tüm eşyalarını tek oğluna bırakmış. Bu oğul, iyi huylu babasından çok farklı bir mizaca sahipmiş. Sihir kullanamayan insanların beş para etmediğine inanırmış, sağlığında babasının komşularına sihir yoluyla yardımcı olmasına da sık sık karşı çıkarmış zaten. Babasının ölümünün ardından oğul, eski kazanın içinde, üzerinde adı yazılı küçük bir paket bulmuş. İçinde altın vardır umuduyla paketi açmış ama onun yerine yumuşak kalın, ayağa giyilemeyecek kadar küçük ve öbür teki ortalıkta görünmeyen bir terlik bulmuş. Terliğin içinde bir parşömen parçasında şu sözcükler yazıyormuş: “Buna hiçbir zaman ihtiyacın olmaması ümidiyle, oğlum.” Oğul, babasının yaşlılıktan sulanmış beynine veryansın edip terliği tekrar kazanın içine atmış ve bundan böyle kazanı çöp kovası olarak kullanmaya karar vermiş. Tam da o gece bir köylü kadın, kapısını çalmış….

Çağlar Boyu Quidditch / J.K.Rowling
Fantastik/ 14 Kasım 2017

Çağlar Boyu Quidditch Çağlar Boyu Quidditch’ten… Bırakın Sinicit’i gitsin de, görmeye geldiğimiz şu asil oyunu seyredelim!” Bilmem buna inanacak mısın, Pru, ama o yabani bana güldü, bir de kalkıp boş kuş kafesini kafama attı. Eh, gözümü kan bürüdü, Pru, cidden gözümü kan bürüdü. Zavallı minik Sinicit bana doğru uçtuğunda, bir Çağırma Büyüsü yaptım. Benim Çağırma Büyüleri’min ne kadar iyi olduğunu sen bilirsin, Pru – elbette onlar gibi süpürge üstünde olmadığımdan nişan almak benim için daha kolay oldu. Minik kuşvızzt diye elime geldi. Onu cüppemden içeri sokup deli gibi kaçmaya başladım. Eh, sonunda beni yakaladılar, ama yakalanmadan önce kalabalığın içinden kurtulup Sinicit’i salıvermiştim bile. Başkan Bragge fena halde kızmıştı, bir an için beni kurbağaya ya da daha beter bir şeye çevirecek sandım. Neyse ki danışmanları onu yatıştırdılar ve sonunda oyunu aksattığım için on Galleon’luk bir cezaya çarptırıldım sadece. Ebette ömrümde on Galleon sahibi olmuş değilim, o yüzden bizim eve güle güle…