Avcının Kaderi / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Avcının Kaderi Avcının Kaderi’nden… 9 Ağustos 1906, Birleşik Krallık ve Britanya Dominyonları [Eskiden Britanya İmparatorluğunla ya da Commonwealth’e bağlı ülkeleri belirten terim.] Kralı ve Hindistan İmparatoru VII. Edward’ın tahta çıkışının dördüncü yıl dönümüydü. Tesadüfen, aynı zamanda majestelerinin sadık hizmetkârlarından Kraliyet Afrika Piyadeleri ya da daha popüler adıyla KAR Birliği’nin 1. Alay, 3. Tabur, C Bölüğü’nden Teğmen Leon Courtney’in de on dokuzuncu yaş günüydü. Leon doğum gününü, imparatorluğun mücevheri olan İngiliz Doğu Afrika’sının sarp Great Rif Vadisi yamaçlarında Nandi asilerini kovalayarak geçirmekteydi. Nandi’ler otoriteye başkaldıran savaşçı bir ulustu. Yüce büyücü doktorları, büyük bir siyah yılanın kabile topraklarını ateş ve dumanla sarsacağı, kabileye felaket ve ölüm getireceği kehanetinde bulunduğundan bu yana, on yıldır ara ara ayaklanıyorlardı. İngiliz Koloni Yönetimi, Hint Okyanusu kıyısındaki Mombasa Limanı’ndan, yaklaşık bin kilometre içeride kalan Victoria Gölü kıyılarına ulaşmak üzere demiryolu hattı döşemeye başlayınca, Nandi’ler o feci kehanetin gerçekleşmekte olduğunu gördüler ve için için yanan isyan yeniden alevlendi. Demiryolunun ucu Nairobi’ye ulaşıp, Rift Vadisi ve Nandi kabile topraklarından geçerek. Victoria Gölü’ne doğru inmeye başlayınca isyanın coşkusu daha da arttı. KAR Birliği’nin komutanı olan Albay Penrod Ballantyne koloni valisinden kabilenin yeniden ayaklandığı ve demiryolunun geçeceği hattaki tenha ileri karakollara saldırılarda bulundukları haberini alınca öfkeyle, “Eh, sanırım bunlara yine iyi…

Muson Yağmurları / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Muson Yağmurları Muson Yağmurları’ndan… Üç erkek çocuk küçük kilisenin gerisindeki dere yatağından yukarı doğru geldikleri için büyük evle ahırlardan görülemiyorlardı. Oğlanların büyüğü olan Tom her zamanki gibi önde, en küçük erkek kardeşi ise hemen arkasındaydı. Tom derenin köyün yukarsında ilk kıvrımını yaptığı yerde duraklayınca küçük kardeş yine tartışmaya başladı.”Niçin hep ben kedi olmak zorundayım. Niçin ben de eğlenceye katılamıyorum, Tom?” Tom komutanlara yakışır bir otoriteyle, “Sen en küçüğümüz olduğun için,” dedi. Bir yandan da vadinin aşağısındaki küçük köyü gözlüyordu. Demirhaneden dumanlar yükseliyor, dul Bayan Evans’ın kulübesinin arkasındaysa çamaşırlar doğudan esen rüzgarda dalgalanıyordu. Ortalıkta bir tek insan yoktu. Hasat zamanı olduğu için günün bu saatinde babasının adamlarının çoğu tarlalarda çalışıyordu, erkeklerin yanında çalışmayan kadınlarsa büyük evde görevlerinin başındaydı. Tom olacakların beklentisiyle sırıttı. “Kimse bizi fark etmedi.” Kimse babalarına haber uçuramayacaktı . “Bu haksızlık.” Dorian kolay vazgeçecek gibi değildi. Alnına dökülen bakır sarısı bukleleri ona öfkeli bir ikon görünümü veriyordu. “Hiçbir şey yapmama izin vermiyorsun,” diye sızlandı. Tom hızla ona doğru döndü. “Geçen hafta şahini uçurman için sana Kim izin verdi? Dün tüfeğini ateşlemene kim izin verdi?” “Sen.” “Yelkenlinin dümenini sana kim verdi?” “Evet, ama…” “Aması maması yok.” Tom kaşlarını çatmıştı. “Bu takımın kaptanı kim?” “Sensin, Tom.” Ağabeyinin yeşil bakışlarına karşı koyamayan…

Yırtıcı Kuş / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Yırtıcı Kuş Yırtıcı Kuş’tan… Karanlık sulara çarparak dantel dantel köpüklerin belirmesine neden oldular. Çok geçmeden dalan kuşların ve oburca beslendikleri gümüş tirhosların çırpınışlarından suyun yüzü bembeyaz kesildi. Hal bakışlarını bu sahneden ayırarak belirmeye başlayan ufku taradı. Bir yelkenin pırıltısını gördüğü an kalbi tekledi sanki. Sadece bir fersah ötede dörtköşe seren yelkenleri olan yüksek bir gemi belirmişti. Hal ciğerlerini havayla doldurdu ve kıç güvertesine seslenmek için ağzını açtı. Ama sonra tekneyi tanıdı. Bu, Doğu Hindistan’dan gelen bir Hollanda gemisi değil, Moray Martısı adlı firkateyndi. Her zamanki yerinden çok uzaktaydı. Hal bu yüzden yanılmıştı. Hollandalılara abluka uygulayan küçük filonun önemli bir gemisiydi Moray Martısı. Geminin görünmemesi için “Akbaba” diye tanınan kaptanının doğu ufkunun aşağısında beklemesi gerekiyordu. Hal branda bezinden gözetleme yerinin yanından eğilerek aşağıya, güverteye baktı. Babası da ellerini beline dayamış, başını yukarı kaldırmış, ona bakıyordu. Delikanlı aşağıya seslenerek gördüğü tekneyi bildirdi. “Rüzgâr yönünde Martı.” Babası doğuya doğru bakmak için döndü. Sir Francis koyu renk gökyüzünün önünde kapkara duran Akbaba’nın gemisini tanımıştı. İnce boru biçimindeki pirinç teleskopu gözüne götürdü. Hal babasının omuzlarının duruşundan, teleskopu kapatışından ve yeleye benzeyen siyah saçlarını arkaya atışından onun öfkeli olduğunu anladı. Gün sona ermeden iki komutan ağız dalaşına girişeceklerdi. Delikanlı usulca güldü. Sir Francis demir gibi iradesi,…

Gazap / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Gazap Gazap’tan… Tara Courtney düğününden beri beyazlar giymemişti. En sevdiği renk yeşildi. Çünkü bu renk kestane rengi gür saçlarına çok yakışıyordu. Gelgelelim bugün giydiği beyaz elbise Tara’nın kendini yeniden bir gelin gibi hissetmesine neden oluyordu. Biraz ürkek, korkak, ama yine de mutlu ve derin bir sevgiyle bağlı bir gelin gibi. Tara’nın elbisesinin kol ağızlarıyla kapalı yakasına fildişi danteller geçirilmişti. İyice fırçalanmış saçları Kap güneşinde yakutumsu ışıltılarla parlıyordu. Yanakları kızarmıştı. Dört çocuk annesi olduğu halde, beli hâlâ genç kız gibi incecikti. Bu yüzden omzuna attığı, cenazeleri hatırlatan o enli, kapkara atkı daha da garip duruyordu. Yas kılığına bürünmüş gençlik ve güzellik! Tara şiddetli duyguların etkisinde olmasına rağmen, ellerini önünde birbirine kenetlemiş, başını eğmiş, sessiz ve hareketsiz duruyordu. Oraya toplanmış olan yaklaşık elli kadından biriydi Tara. Hepsi de beyazlar giymiş, omuzlarına siyah atkılar almışlardı. Yaşlılara özgü tavırlarla, Güney Afrika Birliği parlamento binalarının önünde, düzgün aralıklarla duruyorlardı. Kadınların hemen hepsi de Tara’nın kendi çevresindendi. Zengin ve ayrıcalıklı, evli genç kadınlar. Kolay yaşamlarının akışından bıkan ve sıkılan eşler. Çoğu kurulu düzene meydan okuma, kendileri gibi kadınları uyarma heyecanı uğruna protesto gösterisine katılmışlardı. Bazıları ise kocalarının dikkatlerini tekrar çekmek umuduyla gelmişlerdi oraya. Adamlar on yıllık evlilik hayatından sonra karılarına alışmış, biraz da bıkkınlık duymaya başlamışlardı….

Alev Kıyıları / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Alev Kıyıları Alev Kıyıları’ndan… Michael o bilinçsiz top sesleriyle uyandı. Her sabah şafak sökmeden önceki karanlıkta uygulanan utanç verici bir törendi bu. İki tarafın dağlara yerleştirdiği top bataryaları, savaş tanrılarına kurbanlarını vahşice sunuyorlardı. Michael karanlıkta, altı battaniyenin ağırlığı altında yatmayı sürdürdü, çadırın aralığından atışların ışığını garip bir şafak gibi seyretti. Battaniyeler ölü teni gibi soğuk, üstelik de yapış yapıştı. Hafif bir yağmur çadırın üstünü dövüyordu. Michael soğuğu yatağın içinde bile hissediyordu ama yine de yüreğinde bir umut ışığının kıpırdandığını duydu. Böyle bir havada uçamazlardı. Sonra bu sahte umut çabucak silindi. Michael topların sesine bir kere daha kulak kabarttı. Bu sefer daha bir dikkatle dinliyordu. Mermilerin sesine göre, rüzgârın ne taraftan estiğini hesaplayabilmekteydi. Yine lodosa çevirmişti hava. Sesleri biraz maskeliyordu böyle olduğu zaman. Michael ürperdi, battaniyeleri çenesinin altına kadar çekti. Hafif rüzgâr onun tahminini onaylıyormuşçasına birden kesildi. Çadırı döven damlalar seyrekleşti, sonra büsbütün durdu. Çevre öylesine sessizleşmişti ki dışardaki elma bahçesinde ağaçlardan damlayan suların sesi duyuluyordu. Derken rüzgâr bir kere daha esti, elma ağaçlarının dalları, sudan çıkıp silkinen köpek gibi sallandı, bol miktarda suyu bir anda çadırın üzerine döküverdi. Başucu masası gibi kullandığı çantanın üzerinde duran altın saatine hiç uzanmamaya karar verdi. Onun da vakti gelecekti nasılsa. Battaniyelerin altında kıvrıldı, duyduğu…

Bir Serçe Düştü / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Bir Serçe Düştü Bir Serçe Düştü’den… Morarmış çürük rengindeki gökyüzü, Fransız mevzilerinin üzerinde alçalıyor, sonra ürkütücü bir gururla Alman hatları tarafına doğru devrile devrile kayıp gidiyordu. Tuğgeneral Sean Courtney Fransa’da dört kış geçirmiş olduğundan, tecrübelerine dayanarak artık buranın havasını da kendi yurdu Afrika’deki kadar doğru olarak tahmin edebilmeye başlamıştı. «Bu gece kar yağacak,» diye homurdandı. Emir subayı Nick van der Heever başını arkaya çevirip generale baktı. «Hiç şaşmam, efendim.» Van der Heever ağır yük taşımaktaydı. Her zamanki tüfeğiyle tabancasına ek olarak omzuna bir de bez çanta vurmuştu. Çünkü General Courtney bu akşam İkinci Alayın yemekhanesinde yiyecekti yemeğini. Şu anda İkinci Alayın albayıyla subayları kendilerini bekleyen bu onurun farkında değillerdi henüz. Sean apansız oraya vardığında doğacak paniği ve kargaşayı düşünüp için için güldü. Bez çantadaki malzeme, yaratacağı şokun zayıf bir avuntusuydu. Altı şişe Dimple Haig’le bir tombul kaz vardı çantada. Aslında Sean resmiyet dışı davranışlarının, yanında kimse olmaksızın apansız ileri hatlarda belirme huyunun emrindeki subayları tedirgin ettiğini biliyordu. Daha bir hafta önce bir binbaşıyla bir yüzbaşının arasında saha telsiziyle yapılan bir konuşmayı rastlantı sonucu dinlemişti. «Bu koca kurt kendini Boer Savaşında sanıyor. Onu merkezde tutamıyor musunuz biraz?» «Erkek fili kafese kapamak kolay mı?» «Bari yola çıktığı zaman bize bir haber uçurun,..»…

Fırtına / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Fırtına Fırtına’dan… Sean yüksek sesle hayal kurar gibiydi. «İnsan öküz arabalarıyla bu kadar dolaşmaktan yoruluyor. Sonunda iki gece üst üste aynı yerde uyayabilmeyi özlüyor.» Mbejane bu sözü tamamladı. «Tarlalarda çalışan karılarının şarkılarını duymak, alacakaranlıkta oğullarının güttüğü sürülerinin çiftliğe dönmelerini seyretmek istiyor insan.» «İkimiz için de vakit geldi, dostum. Ladyburg’a, eve dönüyoruz.» Mbejane doğrulup ayağa kalkarken mızrakları tabaklanmamış deri kaplı kalkana vurdu; siyah kadifeyi andıran cildinin altında kasları oynadı. Başını kaldırıp Sean’a bakarak gülümsedi. Sean da buna karşılık verince, başarılı bir yaramazlığa girişmiş iki küçük erkek çocuk gibi birbirlerine sırıttılar. «Eğer öküzleri zorlarsak Pretoria’ya bu gece erişebiliriz, Nkosi.» Sean. «Bir deneyelim öyleyse,» diyerek zenciye cesaret verdi. Sonra kervanın karşısına çıkmak için atını bayır aşağı sürdü. Kervan ağır ağır onlara doğru yaklaşırken, hizmetkârlar başa gitmek üzere hızla yanlarından geçen atlıya bağırarak cesaret verdiler. Binici eyerde öne doğru yatmış dirsekleri ve topuklarıyla midilliye vurarak ilerliyordu. Deri bağları boynuna takılı şapkası arkada sallanıyordu. Hızla ilerlediği için siyah saçları karmakarışık olmuştu. Mbejane, «Bu yavru aslan babasından daha yüksek sesle kükrüyor,» diye homurdandı ama ön arabaya yetişip midilliyi birden dizginlerinden çeken biniciye bakarken gözlerinde sevgi vardı. «Ayrıca bindiği her hayvanın ağzını mahvediyor.» Sean’un sesi de Mbejane’ninki kadar sertti, fakat oğlunun eyer kayışından çözdüğü ceylanı arabanın yanına,…