Lanetli Kitaplar / Jacques Bergier
Spiritüelizm / 31 Aralık 2017

Lanetli Kitaplar Lanetli Kitaplar’dan… Öte yandan, “göğün ve yerin bütün sırlarını biliş-i bildiren herhangi bir Mısır papirüsü gerçekte ancak birinci derece denklemlerin çözümünü tanımlar.,. Öyleyse Toth Kitabı’nın düşmanlarının işi fazla büyüttükleri mümkündür. Haklı olmaları da mümkündür. Belli olan şey, gerçek metnin desteğini ve resmîni sağlamakla, Toth Kitabı’nın bir çevirisi olsaydr. her yayımcının bunu yayınlamadan önce duraksayacağıdır. Ben bile… Bölüm le ek Nefer-Ka~Ptah, Toth Kitabı’nı nasıl buldu Lin Carter’ce bir Golden citles, far antoloJisinde anılan bu safyü-rek ama gerçek öyküyü, Brian Brovvn’nun The vvisdom of the Egyptians’-ın da (New York, Brentano’s, 1928) buldum. Nefer-Ka-Ptah eski bir Mısır rahibi sayesinde Toth Kitabı’nın izini bulmuş. Kitap yılanlarla akrepler ve özellikle ölümsüz bir yılanla sak-lartmışmış. Kutulanmış bir dizi kaplara konmuş, bu kaplar bir ırmağJn dibinde yatıyormuş, Isis rahibinin, bir büyücünün yardımıyla Nefer-Ka- Ptah, büyülü bir kaldıraçla kutuyu kaldırmıştı. O zaman ölümsüz yılanı ilci parçaya birbirinden yeterince uzak kuma gömmüş. O zaman kitabın İlk sayfastnı okumuş, göğü, yer’i, boşluğu, dağları ve denizi, kuşlann, balıkların ve hayvanların dilini kavramış böylece. İkinci sayfayı okumuş ve Güneş’in karanlık gökte parladığını ve Güneş’in çevresinde tanrıların kendilerinin büyük görüntülerini görmüş. Bunun üzerine sarayına dönmüş, yeni bir papirüsle bir bira çömleği almış, papirüse Toth Kitabı’nın gizli sözlerini yazmış, bunları biravla yıkamış…

Jessie Lamb’in Vasiyeti / Jane Rogers
Bilimkurgu / 30 Aralık 2017

Jessie Lamb’in Vasiyeti Jessie Lamb’in Vasiyeti’nden… O gittiğinden beri ev çok sessiz. Düşmemeye dikkat ederek kalkıyorum ve ayaklarımı sürüyerek pencereye gidiyorum. Işık, yan komşunun bahçesindeki dev ağacı tarafından kısmen engellenmiş. Bulunduğum evin yakınında kimse yaşamıyor. Alnımı pencereye yaslıyor ve ot bürümüş bahçeye dikkatle bakıyorum. Soğuk pencere nefesimle anında buğulanıyor. Atlamak için yüksek olduğunu biliyorum. Zaten pencereler kilitli ve anahtar yok. Odanın içinde ayaklarımı sürüyor, kapıya ulaşana kadar sol elimi duvarın üzerinde tutarak dengemi koruyorum. Ne olur ne olmaz diye tekrar deniyorum. Köşeye benim için peynirli sandviç ve plastik bir şişede portakal suyu bırakmış. Bütün gün dışarıda kalmayı planlıyor olmalı. Neyse… En azından bütün gün tekrar tekrar aynı şeyleri söylemesini dinlemek ya da ağladığını veya huzursuz adımlarla evin içinde dolandığını görmek zorunda kalmayacağım. En azından şimdi düşünecek zamanım var ve kendimden başka endişelenmem gereken hiçbir şey yok. Bisiklet kilidini yeniden kontrol ediyorum. Açık mavi plastik kaplı olanlarından, plastiğin içinde gümüş kabloyu görebilirsiniz. Her iki ayak bileğimin etrafına da bir tanesini üç kez dolamış ve kilitlemiş, halhal gibi. Ve üçüncüsünü de diğer ikisinin içinden geçirip düğümlemiş ve kilitlemiş. Halkalar bileğimden kayamayacak kadar darlar. Ayaklarımı birbirinden yalnızca on beş santimetre ayırabiliyorum. Bu da zincire vurulmuş bir mahkûm gibi ayaklarımı sürümeme neden oluyor. Halkaların…

Gizli Parapsikoloji Savaşı / Jacques Bergier
Spiritüelizm / 29 Aralık 2017

Gizli Parapsikoloji Savaşı Gizli Parapsikoloji Savaşı’ndan… Hiroşima’nın yıkılışını gördüm. Yıkılış, içinde kırmızı balık yüzen bir kavanozda oldu. Bir gün, Roma’da, büyük bilgin Enrico Fermi, önüme bir kırmızı balık kavanozu koydu, kavanoz bir nötron demeti yolu üzerindeydi. Nötronlar yavaşladı ve meydana getirdiği radyoaktivite çoğaldı. Mantıki sonuç: Hiroşima’nın 1945’deki yıkılışıydı. Parapsikolojik araştırmalarda da acaba böyle bir tehlike korkusu yok mudur? Bu araştırmaların askerî uygulamaları olamaz mı? Buna inanıyorum. Bu yüzden bu yazıları yazıyorum. Atom enerjisi için olanların tersine, kamuoyu meseleye karşı giderek daha hassas davranmaktadır. Şu sırada, tehlike bulutları insan beyninden daha ağır çekmiyor. Gerçekten bir devrimin ilk belirtileri savaş ve casusluklar toplumun bütün yapılarında çoğalmaktadır. Zaman askeri makamların parapsikolojiye karşı ilgisiz ve polisin inançsız olmadığını ispatlamaktadır. Bu yazılarda görüleceği gibi Sovyet polisi şimdi, parapsikologları, baş kaldıranlara karşı gösterdikleri gayretle, tutuklamaktadırlar, Şu farkla ki, Gulag adalarına göndermek yerine, KGB onları çalıştırmaktadır. CİA’da okült (gizli) kuvvetlere başvurulmak ve başka ülkelerde de çeşitli uygulamalar yapılmaktadır diyebilirim. Bu yazıların iteri sürdüğü tez işin sadece başlangıcıdır. Bu parapsikolojik hadiseler ile okült kuvvetler bilinmezlik ve yanlış anlaşılma içinde bulunmakla beraber, askeri ve sivil yöneticiler bunlardan faydalanmaktadır ve giderek de faydalanacaklardır. Durum havacılığın 1914 yıllarındaki durumuna benzemektedir. Birinci Dünya Savaşının başlarında bilimsel bakımdan uçak “imkânsız” olarak kabul ediliyordu….

Uzay Yolu – Gizli Görev / James Blish
Bilimkurgu / 28 Aralık 2017

Gizli Görev Gizli Görev’den… Tabii, dedi. Fakat buradan gönderilen bir mesaj, Yıldız Filo Komutanlığına ancak üç hafta sonra ulaşabilir… Ve öyle sanıyorum ki, her ne olursa olsun, arkanızdan bir filo gönderip göndermemekte tereddüt edeceklerdir. Karar sizindir, Kaptan. Bir saat. Tal’m görüntüsü kayboldu ve ekran yıldızlarla doldu. Körk: — Teğmen Uhura, dedi. Bütün üst subayların hemen Brifing salonunda toplanmalarını söyleyin. Körk, toplanan grubu gözden geçirerek: — Pekâlâ, dedi. Spak, Makkoy ve Skat toplantıya gelmişti; Kekov ve Sulu, Uhura’yla beraber kontrol odasındaydı. — Spak, RomuSan gemilerinin tepemizde bitmesinden önce geminin tespit aletlerinin onları neden göremediği üzerinde bir teorin vardı. — Öyle sanıyorum ki Romulanlar, geminin tespit aletlerini maskeleyici bir aparey geliştirmişler. Dikkat ederseniz, Kaptan, çevremizde ki Romulan gemileri, Klingon gemilerinin modelinden esinlenerek yapılmış. Bir geminin yapısını böylesine değiştirme çok pahalıya mal olur. Bildiğimiz gibi, Klingon gemilerinin, Romulan gemilerinden üstün bir tarafı yok. Böyle bir masraf ancak, çok önemli bir gizleyici apareyin gemiye uygulanması üzerine yapılabilir. — Eğer tahminin doğruysa, Romulan gemileri, federasyon bölgesine fark edilmeden girebilir ve bir gezegen ya da bir gemi korunmaya fırsat bulamadan tahrip edilebilir. Skat: — Zaten biz de böyle yakalandık, dedi. Körk, ters bir sesle: — Çok parlak bir gözlem, Mister Skat, dedi. Yardımcı olabilecek başka fikirleriniz…

Genç Ruh Gibi Kokardı / James Greer
Biyografi / 27 Aralık 2017

Genç Ruh Gibi Kokardı Genç Ruh Gibi Kokardı’dan… Yerimde olsaydınız siz de benim gibi hissederdiniz: Yapayalnız, üşümüş ve korkmuş. Ama bu haller daha yeni. Dışarıdan gelip geçenlerin sadece başımın üst kısmını görebilecekleri şekilde ayaklarımı toplayarak pervazının altına oturduğum pencereden, mavi kar tabakasını delerek başını çıkarmış ilk çiğdemlere bakıyorum. Baharın gelmesi yakın. Ne var ki bu odada –aslında altı metre yüksekliğindeki tavanı, soluk kırmızı duvarları, yere serilmiş eski püskü Arap kilimleri ve ipek kırlentleriyle, odadan çok büyükçe bir salona benziyor– kış hüküm sürüyor. Ölü kış, gerçek anlamda burada. Bakmamaya çalıştığım o köşede ve bütün diğer köşelerde. Batıya bakan yüksek pencere, rengarenk dikdörtgenlere bölünmüş kirli bir camla kaplı. Gün batımında kırmızı, mavi, sarı cam parçalarından giren ışık, ahşap döşemede bulanık elipsler çiziyor. Yerler menekşe, portakal ve deniz yeşiline boyanıyor. Pervaza yerleşmeden önce çekmecelerden birinde bir düzine defter ve birkaç tane kurşun kalem buldum. Mutfaktan üç adet ton balığı konservesi ve bir paket bisküvi getirdim. Üzerinde altı büyük mum olan bir şamdanı, pencereden görünmeyecek ama yazmama yetecek kadar ışık sağlayacak şekilde yakınıma yerleştirdim. Büfeden iki karton sigara ve bir kutu şömine kibriti yürüttüm. Son olarak bir şişe iyi şarap, bir tirbuşon ve Kurt’ün komik bulduğu kahve fincanını aldım. Şarabı soğukta bekletmek iyi değil,…

Dokuz Kehanet / James Redfield
Spiritüelizm / 26 Aralık 2017

Dokuz Kehanet Dokuz Kehanet’ten… Her zaman,” diye yanıt verdi. “Evet, doğrusu şimdilik kendime biraz izin verdim ve gölde kalıyorum. Çok çalıştım ve şimdi hayatımın yönünü değiştirmek istiyorum.” “O gölden söz ettiğini anımsıyorum. Sen ve kız kardeşin onu satmak zorundaydınız.” “Henüz değiliz, emlak vergisi sorunu. Kente çok yakın olduğu için, vergiler sürekli artıyor.” Charlene başını salladı. “Pekâlâ sonra ne yapacaksın?” “Şimdilik bilmiyorum. Ama değişik bir şey yapmak istiyorum.” Merakla yüzüme baktı. “Sende herkes gibi huzursuz görünüyorsun.” “Sanırım. Neden sordun?” “Elyazmalannda yazıyor.” Sessizce birbirimize baktık. “Şu elyazmalarını bana anlat.” Sanki düşüncelerini toplamak ister gibi arkasına yaslandı, sonra tekrar gözlerimin içine baktı. ‘Telefonda sözünü ettim sanırım. Birkaç yıl önce gazeteden ayrıldım ve Birleşmiş Milletler adına kültür ve nüfus bilimindeki değişiklikleri araştıran bir firmada çalışmaya başladım. Son görevim Peru’daydı. “Lima Üniversitesinde bazı araştırmaları tamamlarken, çok eski elyazmalarının bulunduğu söylentileri kulağıma çalınıp duruyordu. Ne var ki, bu konuda kimse bana detaylı bilgi vermiyordu, hatta arkeoloji veya antropoloji bölümlerinden bile bilgi edinemedim. Bu konuda hükümete başvurunca, böyle bilgilerin olmadığını söyleyip yalanladılar. “Birisi bana, bazı sebeplerden dolayı hükümetin aslında bu dokümanları ortadan kaldırmaya çalıştığını söyledi. Fakat o da doğrudan doğruya bilgi sahibi değildi.” “Beni bilirsin,” diye devam etti. “Meraklıyımdır. Görevim sona erince, orada birkaç gün daha kalıp…

Yaşam Sanatı / Zygmunt Bauman
İnceleme / 25 Aralık 2017

Yaşam Sanatı Yaşam Sanatı’ndan… Başlıktaki soru birçok okuru şaşırtacaktır. Sorudan beklenen de şaşırtmasıdır zaten –duraksatıp düşünmeyi teşvik etmesidir. Ne için duraksatacaktır peki? Çoğu zaman kafamızı meşgul eden mutluluk arayışımız ­−birçok okurun muhtemelen kabul edeceği gibi− yaşamımızın büyük bir kısmını meşgul eder ve durmak şöyle dursun … en azından (akıp giden, her zaman akıp giden) bir an için bile hız kesmez ve kesmeyecektir de. Peki bu soru neden şaşırtır? Çünkü “mutluluğun nesi kötü” diye sormak buzun nesinin sıcak olduğunu ya da gülün nesinin leş gibi koktuğunu sormak gibidir. Buzun sıcakla ve gülün leş gibi bir kokuyla bağdaşmaması gibi, bu tür sorular da tasavvur edilemez bir birlikte olma halinin mümkün olduğunu varsayar (sıcaklığın olduğu yerde buz olamaz). Gerçekten de mutluluk nasıl kötü olabilir? “Mutluluk” yanlışın bulunmayışının eşanlamlısı değil midir? Yanlışın mevcudiyetinin imkânsızlığının ta kendisi değil midir? Her türlü yanlışın imkânsızlığı değil midir? Gene de bu soru, Michael Rustin’in1 sorduğu, nitekim daha önce de kaygılı epeyce insan tarafından sorulmuş ve muhtemelen gelecekte de sorulacak olan bir sorudur. Rustin bunun nedenini şöyle açıklar: Mutluluğun ardından koşan milyonlarca erkek ve kadının devindirdiği bizimkisi gibi toplumlar daha da zenginleşiyorlar, ancak daha mutlu olup olmadıkları hiç de kesin değil. Anlaşılan, insanın mutluluk arayışı pekâlâ kendi kendini baltalamanın…

Sosyolojik Düşünmek / Zygmunt Bauman
İnceleme / 24 Aralık 2017

Sosyolojik Düşünmek Sosyolojik Düşünmek’ten… Aynı zamanda hem özgür olmak hem de özgür olmamak deneyimlerimizin belki de en ortak, muhtemelen en şaşırtıcı özelliğidir. Bu hiç kuşkusuz sosyolojinin çözmeye çalıştığı insanlık durumunun en karmaşık muammalarından biridir. Gerçekten de, sosyoloji tarihindeki çok şey bu muammayı çözmek için girişilmiş sonu gelmez bir çaba olarak açıklanabilir. Ben özgürüm, yani ben seçebilir ve kendi tercihlerimi yapabilirim. Bu kitabı okumayı sürdürebilir ya da okumayı bırakıp kendime bir fincan kahve yapabilirim. Ya da hepsini unutup bir yürüyüşe çıkabilirim. Dahası, bütün o sosyoloji çalışması ve akademik kariyer elde etme projelerini bir kenara bırakıp kendime bir iş aramaya girişebilirim. Çünkü ben bütün bunları yapabilirim; bu kitabı okumayı sürdürmek ve başlangıçtaki sosyoloji çalışması yapma ve eğitimini görme niyetimde ısrar etmek kuşkusuz benim seçimlerimin sonuçlarıdır. Onlar mevcut alternatifler içinden benim seçtiğim eylem biçimleridir. Kararlar verebilmek özgürlüğümün kanıtıdır. Aslında özgürlük, karar verme ve seçme yetişidir. Ben seçimlerim hakkında düşünmeye fazla zaman harcamasam ve kararlarımı alternatif eylem biçimlerini yeterince incelemeden versem bile, zaman zaman başkaları bana özgürlüğümü hatırlatır. Denir ki, “Bu senin kararındır, sonuçlarından da başkası değil sen sorumlusun” ya da “Kimse seni bunu yapmaya zorlamadı, suçlanacak biri varsa o da sensin”. Eğer başka insanların izin vermediği ya da normal olarak yapmaktan kaçındığı bir şey yaparsam…

Tatlı Rüyalar / Alper Canıgüz
Türk Edebiyatı / 23 Aralık 2017

Tatlı Rüyalar Tatlı Rüyalar’dan… “A- özür dilerim. Bay Schubert, değil mi? Yoksa Monsieur Schubert mi demeliyim?” “Berlioz,” dedi Hector derin bir soluk alarak. “Bana Hector diyebilirsiniz.” “Evet. Sekreterim bana sizin geleceğinizi bildirmişti ama öyle dalgınım ki… Üstelik sabahtan beri bisikletçinin çırağını bekliyorum. Lütfen içeri buyurun.” Hector cebinden çıkardığı mendille alnındaki teri silerek az önce adamın çıktığı kapıya doğru ilerledi. Demek buralarda bisiklet tamircisi çıraklarının otuz beş yaşlarında olması, beyaz keten takım elbiseler giymesi ve Avrupa’daki modaya uygun açık renk camlı güneş gözlükleri takması beklenebiliyordu. Acaba Kartal denen semt Alacakaranlık Kuşağı’nda mıydı? Tam içeri adım atacağı sırada esmer adam kolunu kirişe dayayarak onu durdurdu. “Ayakkabılarınızı çıkarmıyor musunuz?” “Özür dilerim,” diye eğildi Hector. Yanağı adamın pantolonuna değiyordu. Beriki ayaklarına kapanmış gibi duran Hector’a şöyle bir baktı. “İsterseniz ayakkabılarınızla da girebilirsiniz. Ben sadece tercihinizden emin olmanızı istedim. Ayakkabıyla girmenizde bence hiçbir sakınca yok.” Hector bu eve geldiği için kendine lanetler okumaya başlamıştı bile. Ne var ki, o anda oradan ayrılıp gitmek kendine duyduğu saygıyı sıfıra indirecekti; aynı, ayakkabılarını yeniden giymeye çalışmak gibi. Çıplak ayaklarıyla tahta döşemeli odaya girdi. İçerisi derli toplu ama yoksul bir ev havasındaydı. Apartmanın arka kısmına ve bahçeye bakan tek pencerenin önünde küçük bir masa, masanın çevresinde iki sandalye, yerde…

Oğullar ve Rencide Ruhlar / Alper Canıgüz
Türk Edebiyatı / 22 Aralık 2017

Oğullar ve Rencide Ruhlar Oğullar ve Rencide Ruhlar’dan… Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar. Ben Alper Kamu, birkaç ay önce beş yaşına bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışarıdaki insanları izleyerek geçiriyordum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri haline geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyordum. Hayatımdaki tek iyi şey artık anaokuluna gitmek zorunda olmayışımdı. Zarardan kâr. Uzun süre annem ile babama anaokulunun bana göre bir yer olmadığını anlatmaya çalışmıştım aslında. Bütün rasyonel dayanaklarıyla. Hiçbir işe yaramamıştı maalesef. İlla ki uykumda kan ter içinde tepinmek, servis minibüsü kapıya geldiğinde küçük çaplı bir sinir krizi geçirmek gibi yöntemlere başvurmam gerekecekti derdimi anlamaları için. Kepazelik. İnsanı kendinden utandırıyorlardı. Aslında anaokuluna başlarken bu kurum hakkında iyi ya da kötü herhangi bir önyargıya sahip değildim. Ama talihsiz bir başlangıç yaptım işte. Müdire Hanım’la, sınıf öğretmenimle ve yuvadaki diğer çocuklarla tek tek tokalaştıktan sonra kustum. Annem çok utandı ama sınıf öğretmenimiz anlayışlı davrandı. Anneme ilk gün biraz heyecan duymamın normal karşılanması gerektiğini, sık sık böyle şeyler yaşandığını falan açıkladı. Keşke saçını öyle tuhaf bir biçimde topuz yapmasaydı. Belki o zaman…

Gizliajans / Alper Canıgüz
Türk Edebiyatı / 21 Aralık 2017

Gizliajans Gizliajans’tan… Borges ile Kemalettin Tuğcu’nun aynı kişi olduğunu öğrendiğimde, hayatta bundan daha korkunç bir gerçekle karşılaşamayacağımı düşünmüştüm. Heyhat, ne kadar da yanılmışım. Dünyanın şahsıma karşı kurulmuş bir komplo olduğuna dair inancımın en güçlü dönemleriydi. İşsizdim, güçsüzdüm, çok fazla içki tüketiyordum ve galiba yapayalnızdım. Yine de birileri vardı tabii hâlâ. Mesela Şaban. O vardı. İlk önce asker arkadaşımdı. Aynı bölükteydik ve aynı yatakhanede kalıyorduk ama fazla bir muhabbetimiz olmamıştı; merhaba merhaba, hepsi o. Sonra bir gün, yani askerden sonra bir gün, Eminönü meydanında kuşlara yem atıyordum ki, biri omzumu dürttü. Bir de baktım, Şaban. Ayaküstü hal hatır muhabbetinden sonra kendi yolumuza gideriz diye düşünmüştüm, ama öyle olmadı. Kendimizi Piyer Loti’de, bir zamanlar harikulade bir manzara teşkil ettiği iddia edilen bataklığa bakıp çay içerken buluverdik. Eee daha daha nasıldı? Köyden ayrılmaya karar vermişti. Birkaç hafta önce İstanbul’a gelmiş, işe başlamıştı. Ne iş yapıyordu? Serbest çalışıyordu. Yani tam olarak ne yapıyordu? Alım satım gibi. Gibi. Bu konuyu daha fazla kurcalamamalıydım herhalde. Peki ben nasıldım? İyiydim. Ben bir reklam ajansında metin yazarıydım askerden önce, biliyordu değil mi? Yok, bilmiyordu. Öyleydim işte, askerden önce bir reklam ajansında çalışıyordum ben. Ama şimdi bir televizyon programı için metinler yazmaya başlamıştım. O ünlü şovmen vardı ya, ha…

Cehennem Çiçeği / Alper Canıgüz
Türk Edebiyatı / 20 Aralık 2017

Cehennem Çiçeği Cehennem Çiçeği’nden… Bilirsiniz, insanlar doğar, ölür ve sonra büyür. Ben de beş yaşımın baharında, payıma düşen ölümlerden nasiplenerekten yaşayıp gitmekteydim işte. Aylardan hep kasım, günlerden hep perşembe olan ve saatin hep öğleden sonra üçü gösterdiği kasvetli dünyamda, yemek masasının altına büzüşmüş harakiri yapmanın inceliklerine dair resimli bir kitabın sayfalarını çevirirken, sevgili validem her zamanki gibi çamaşır yıkıyor ve dışarıdan gelen seslere bakılırsa mahallenin kedileri de yakaladıkları bir kuşu parçalıyordu. Ortalama uğursuzlukta bir gündü anlayacağınız. Derken zil çaldı. Felaketlerin kokusunu alma konusunda dünyanın en yetenekli insanı olan annem çamaşır leğenini kenara fırlattığı gibi bir solukta kapıda bitti. Gelen babamdı. Hiç konuşmadan öylece duruyordu. Bir süre sessiz birbirilerine baktılar. Ben de olduğum yerden sessiz onlara baktım. Sonunda annem, “Nebi abi?” dedi ve babam hıçkırıklara boğuldu. Evimize yaptığı ender ziyaretlerde, bana harçlık olarak her zaman tedavüldeki en büyük parayı vermesi hasebiyle az çok sempatimi kazanan Nebi amcamın ölüm haberini işte böyle almıştım. Kim bilir, belki evimizi terk ettiği anda ilgili banknotu derhal anneme teslim etmem gerekmese, ona derin bir sevgiyle bağlanmış dahi olabilirdim? Netice itibarıyla insanın varlıkların en yücesi olduğunu ben söylemedim, değil mi? Babam güç bela kendini tuvalete attı. Beş dakika kadar sonra dışarı çıktığında gözleri kan çanağına dönmüştü. Saçları…

İsim Şehir Hayvan / Yılmaz Özdil
Deneme / 19 Aralık 2017

İsim Şehir Hayvan İsim Şehir Hayvan’ndan… – Yav bırak Mustafa Abi yaa, sen mi kurtarıcan memleketi Allah aşkına! – Ama işgal zırhlıları… – Boşver şimdi sen işgal zırhlılarını filan… Gün gelir, memleketin malını mülkünü tapusuyla İngiliz’e satar bunlar. – Yok canım! – Yeminle söylüyorum, İngiliz vatandaşı bakan bile getirip koyarlarsa şaşma. – Ama ahval ve şerait… – Güzel abim yaranamazsın… Bak şimdi binicez bu dandik gemiye, taaa Samsun’a gidicez, savaş, boğuş, kendimizi paralayacağız, diyelim becerdik, devrim mevrim, anlata anlata dilinde tüy bitecek, sonra sen kahırdan ölücen, önce biraz ağlıycaklar, sonra gene “Son Osmanlı Padişahı” diye pankart açacaklar, mezarında dönücen. – Saltanat kalsın diyosun yani… – Alışmadık kıçta don durmaz abi, egemenlik megemenlik vereceğine, iki çuval kömür ver, daha iyi… Aha buraya yazıyorum, açlıktan nefesleri kokarken padişahlarına saltanat uçakları alırlar, bu gemiyi de jilet yaparlar, söylemedi deme. – Efkârlandım be… – Yakma o cigarayı gözünü seveyim, yarın öbür gün belgesel ayaklarıyla film milm yaparlar, keş gibi gösterirler seni haberin olsun. – Hal çaresi nedir peki? – Al padişahın kızını, yırtalım. – Millet ne olacak? – Onlar da ulemaya sorsun artık ne olacaklarını, bize ne, kendi düşen ağlamaz. – Laik olmasınlar mı, birey olmasınlar mı, kendi lisanları olmasın mı, şıhlara şeyhlere mi…

Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda / Yılmaz Özdil
İnceleme / 18 Aralık 2017

Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda’dan… 3 Kasım 2002. Sandıklar açıldı. Ampul çıktı. AKP iktidarı başlamıştı. Muhalefette CHP vardı. Teee 1946’dan sonra ilk defa mecliste sadece iki parti temsil ediliyordu, gerisi yüzde 10 barajının altında kalmıştı. Recep Tayyip Erdoğan seçime katılamamıştı. “Halkı ırk, din, dil farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçundan hüküm giymişti; siyasi yasaklıydı. Abdullah Gül Başbakan oldu. Güya biri yasaklı, biri Başbakan’dı ama… Davul kimin omzunda tokmak kimin elinde, belliydi. İlk resmi davet Beyaz Saray’dan gelmiş, Başbakan Gül değil, henüz milletvekili bile olmayan Erdoğan çağırılmıştı. O günlerde AKP’liler dahil, herkes “AKP” derken, gazetelerimize manşet olan davet mektubunda “AKP” yerine “Ak Parti” yazıyordu. Kimse farkında değildi. AKP’ye Ak diyen ilk kişi, ABD Başkanı’ydı. Reuters ajansı, bu ziyareti şu cümlelerle haber yaptı: “Geçen sene Washington’da konuşacak adam bulamayan Tayyip Erdoğan, film yıldızları gibi limuzinlerle karşılandı.” Eee, bu işler böyleydi. Moda AKP’ydi. …» İlk tesettür defilesini, Yıldırım Mayruk yaptı. İş dünyası “tek parti iktidarı”ndan pek mutluydu. Sakıp Sabancı “İkinci Özal trenine biniyoruz” diyerek, sadece cebini düşünen patronların duygularını dile getirirken… AKP milletvekilleri Ankara Hilton’da iftar açıp, lobide topluca şükür namazı kılıyordu. Manşetler Gül’lük Gül’istanlıktı. …» Gel gör ki, Başbakan’ın eşi Hayrünnisa Hanım, eşinin yöneteceği ülkeyle…

Taamüden Cinayet / Witold Gombrowicz
Yabancı Edebiyat / 16 Aralık 2017

Taamüden Cinayet Taamüden Cinayet’ten… Geçen kış, bir miras işini yoluna koymak amacıyla Ignace K. adlı bir toprak sahibini ziyarete gitmek zorunda kaldım. Birkaç gün izin aldıktan, işlerimi de yardımcıma teslim ettikten sonra telgraf çektim: SALI AKŞAMI ALTIDA GELİYORUM STOP ARABA GÖNDERİN STOP. Buna karşın, istasyondan çıktığımda atları göremedim. Araştırıp telgrafımın ulaştığını öğrendim: İlgili, bir gün önce kendi elleriyle aldı. Böylece ister istemez eski bir araba kiralayıp, bavulumu ve tuvalet çantamı (küçük bir şişe kolonya, bir şişe bitkisel yağ, badem kokulu sabun, makas ve tırnak törpüsü içeriyordu) yükleyip, gece basarken eriyen karların sessizliğinde dört saat boyunca tarlalar arasında yol yapmak zorunda kaldım. Kentten getirdiğim pardösünün içinde titriyordum, dişlerim takırdıyor, bir yandan da düşünüyordum: Böyle sırtını germek, hep insanlara arkası dönük oturmak, üstelik çoğu zaman da ıssız yerlerde, arkada oturan kişinin kaprislerine boyun eğmek! Sonunda ahşap bir malikâneye vardık. Birinci kattaki pencereden süzülen ışık dışında her şey karanlıktı. Kapıyı çaldım -kapalı, daha güçlü çaldım- hiç, sessizlik. Arabacım da kapıyı açtırmaya uğraştı. — Pek konuksever değiller, dedim içimden. Neden sonra kapı açılınca elinde gaz lambası uzun boylu, zayıf, otuz yaşlarında, küçük sarı bıyıklı bir adamı farkettik. — Ne oluyor? diye sordu lambayı kaldırarak, yeni uyanmıştı sanki. — Telgrafımı almadınız mı? Ben H.’yım. —…