Taamüden Cinayet / Witold Gombrowicz
Yabancı Edebiyat/ 16 Aralık 2017

Taamüden Cinayet Taamüden Cinayet’ten… Geçen kış, bir miras işini yoluna koymak amacıyla Ignace K. adlı bir toprak sahibini ziyarete gitmek zorunda kaldım. Birkaç gün izin aldıktan, işlerimi de yardımcıma teslim ettikten sonra telgraf çektim: SALI AKŞAMI ALTIDA GELİYORUM STOP ARABA GÖNDERİN STOP. Buna karşın, istasyondan çıktığımda atları göremedim. Araştırıp telgrafımın ulaştığını öğrendim: İlgili, bir gün önce kendi elleriyle aldı. Böylece ister istemez eski bir araba kiralayıp, bavulumu ve tuvalet çantamı (küçük bir şişe kolonya, bir şişe bitkisel yağ, badem kokulu sabun, makas ve tırnak törpüsü içeriyordu) yükleyip, gece basarken eriyen karların sessizliğinde dört saat boyunca tarlalar arasında yol yapmak zorunda kaldım. Kentten getirdiğim pardösünün içinde titriyordum, dişlerim takırdıyor, bir yandan da düşünüyordum: Böyle sırtını germek, hep insanlara arkası dönük oturmak, üstelik çoğu zaman da ıssız yerlerde, arkada oturan kişinin kaprislerine boyun eğmek! Sonunda ahşap bir malikâneye vardık. Birinci kattaki pencereden süzülen ışık dışında her şey karanlıktı. Kapıyı çaldım -kapalı, daha güçlü çaldım- hiç, sessizlik. Arabacım da kapıyı açtırmaya uğraştı. — Pek konuksever değiller, dedim içimden. Neden sonra kapı açılınca elinde gaz lambası uzun boylu, zayıf, otuz yaşlarında, küçük sarı bıyıklı bir adamı farkettik. — Ne oluyor? diye sordu lambayı kaldırarak, yeni uyanmıştı sanki. — Telgrafımı almadınız mı? Ben H.’yım. —…

Kral Lear / William Shakespeare
Tiyatro/ 15 Aralık 2017

Kral Lear Kral Lear’den… KENT Kralın, Albany Dükü’nü, Cornwall Dükü’nden daha çok sevdiğini sanıyorum. GLOUCESTER Biz de öyle sanırdık, ama şimdi krallığı paylaştırırken hangisine daha çok değer verdiği anlaşılmıyor, paylar öylesine iyi dengelenmiş ki, ne kadar dikkatle bakarsan bak, birini ötekine tercih edemezsin. KENT Oğlunuz, değil mi efendim? GLOUCESTER Onu büyütmek bana düştü efendim. Oğlum demekten kızara bozara öyle pişkinleştim ki utanmayı unuttum. KENT Pek anlayamadım. GLOUCESTER Bu delikanlının annesiyle aramız iyiydi, bu yüzden de karnı büyüyüverdi. Kadıncağızın daha yatağına koca girmeden beşiğine bir oğlan giriverdi. Yaptığım hatayı anlıyorsunuz, değil mi? KENT Doğrusu sonucu öyle yakışıklı ki, keşke bu hatayı yapmasaydınız diyemiyorum. GLOUCESTER Bir de meşru oğlum var, bundan bir yaş kadar büyük. Ama öyledir diye, onu daha çok severim sanmayın. Gerçi bu hergele daha çağrılmadan, pek de utanmadan dünyaya geldi, ama annesi güzeldi, ona can vermek epeyi zevkli oldu ve tabii bu veledi kabullenmekten başka çare kalmadı. Edmund, bu soylu centilmeni tanıyor musun? EDMUND (Yaklaşır.) Hayır, lordum. GLOUCESTER Kent Kontu. Bundan böyle onu benim şerefli bir dostum olarak bilmelisin. EDMUND Hizmetinizdeyim, efendim. KENT Sizinle dost olmayı, sizi daha yakından tanımayı isterim. EDMUND Bu teveccühünüze layık olmak için elimden geleni yapacağım, efendim. GLOUCESTER Dokuz yıldır ülke dışındaydı, yine gidecek. (Boru…

Ödlekler Cesurdur / William Saroyan
Yabancı Edebiyat/ 14 Aralık 2017

Ödlekler Cesurdur Ödlekler Cesurdur’dan… Delirmek bizim ailenin özelliklerinden biriydi. Bir erkek delilik geçirinceye kadar hâlâ çocuk sayılırdı. Eğer hiç geçirmemişse, geçirenle bir olmazdı. İçimizde deliliğe yakalanmadan otuzunu bulan pek azdı. Yüzyıldan fazla bir süredir ailede hayatını hiç delilik geçirmeden tamamlayanların sayısı iki veya üçtü. Birçokları bu yolculuğa birkaç kez çıkmışlar, akılları gidip gelmişti. Ondan sonra da onlara bilge kişi, hatta ve hatta kutsal kişi gözüyle bakılmıştı, sanki Kudüs’e hacca gitmişlerdi. Aslında bir bakıma öyle de denebilirdi. Kadınlara gelince, iş biraz daha farklıydı; kadınların birçoğu da bu yolculuğa çıkmış olmalarına rağmen ailenin diğer kadınlarının da yardımıyla bunu gizli tutarlardı. Bu yolculuğa çıkan kadınlar çocuklarını, kardeşlerini, anne-babalarını, ninelerini, dedelerini ve de kendi kendilerini reddetme eğilimi içinde olurlardı. Onların delilikleri haklı ve anlaşılabilirdi, bu da işin gizli tutulmasını nispeten kolaylaştırıyordu. Aslına bakarsanız kadınlardan, ilişkilerinde diplomatik bir tavır içinde bulunmaları o kadar katı bir şekilde talep ediliyor ve bu durum erkekler tarafından o kadar doğal ve olması gereken bir şeymiş gibi algılanıyordu ki pratik olarak delilik daima kadınların başındaydı zaten. Erkeklerin deliliğinin çeşitli geleneksel şekilleri vardı. Tanrı’yı, İsa’yı veya Hıristiyanlığı inkâr bunlardan biriydi; çünkü Baba, Oğul, Kutsal Ruh ve kiliseden, beladan başka hayır geldiği görülmemişti. Yaygın olan başka bir delilik şekli de, insan ırkının…

Harpte Türklerle Birlikte / William M.Picthall
İnceleme/ 13 Aralık 2017

Harpte Türklerle Birlikte Harpte Türklerle Birlikte’den… Bütün manzara sanki büyük bir pamuk yığını gibi duran sisle perdelenmişti. Sis perdesi öyle yoğundu ki, geminin bile ancak bir kısmını görebiliyorduk. Bu yüzden gemimiz güçlükle ilerliyordu. Gemiye, önde gitmekte olan kürekle çekilen bir kayık kılavuzluk ediyordu ki, içindekiler bulundukları yeri belirtmek üzere bağırıyorlardı. Onların Romence rakamlar söylediğini duyabiliyorduk. Fakat ne onlar, ne de kayık gözükmüyordu. Sık sık çalınan sis kornası kulaklarımızı sağır edecek derecedeydi. Yolculardan birinin söylediğine göre nerdeyse kayalara bindirmek üzereymişiz. Bir keresinde bir başka gemiyle çarpışmaktan kıl payı kurtulduğumuzu kendi gözlerimde gördüm. Gemi bizim rotamızda, hemen burnumuzun dibinde idi. Bacaları ve teknesi belli belirsiz sisler arasında aniden karşımıza çıkanca yolculardan ümitsiz feryatlar yükseldi. Motorlarının birden aksi yönden çalışarak geminin tornistan yapması başımızı döndürdü. İşte bu kıl payı kurtuluştan sonra gemi daha yavaş ilerlemeye başladı. Öndeki kılavuz kayık rotamızın emniyetini sağlamak üzere gemiyle arasını biraz daha açtı. Gemide aşağı yukarı kırk kadar yolcu vardı. Yolcular arasında hiç İngiliz yoktu. O tarihlerde, savaş içinde olunduğundan, hükümetin istikrarsızlığı ve Avrupalıların Türkler tarafından katledilmekte olduğuna dair gelen haberler üzerine, halk İstanbul’a gitmekten çekiniyordu. Paris yoluyla değil de Türkiye’nin müttefiki olan Berlin üzerinden geldiğim için yolcu arkadaşlarımın zihinlerini rahatsız eden korkunç söylentileri hiç duymamıştım. Yolculardan bu söylentileri…

Matrix ve Felsefe / William Irwin
Felsefe/ 12 Aralık 2017

Matrix ve Felsefe Matrix ve Felsefe’den… Morpheus Neo’ya “Zihnin için bir hapishanede,” der. Köleler, savaş mahkûmları, toplama kampı kurbanları bile, an gelir, zihinlerinde özgür olurlar. “Bedenime sahip olabilirler, ama ruhuma asla.” Köleliğe ve mahkûmiyete karşı bu direniş çağlar boyunca birçok kahramana şiar olmuştur. Örneğin Epictetus, Fredrick Douglass, Viktor Frankl, James Bond Stockdale, Nelson Mandela, John McCain, Mal-colm X, Rubin “Hurricane” Carter. Zihin için bir hapishaneden daha kötü olan şey, bir zihin hapishanesidir; içinde olduğunu bilmez, bu yüzden de kaçma isteği duymazsınız. Böyle bir hapishanenin içinde olan bir insan, özgür bırakıldığını nasıl anlayabilir ki? Varsay ki onlardan biri serbest bırakılıp ayağa kalkmaya zorlansın, geriye dönsün ve gözlerini ışıktan ayırmadan yürüsün, bütün bu hareketler acı verecektir ve gözleri eskiden beri görüp durduğu gölgelerin ait olduğu nesneleri göremeyecek kadar kamaşmış olacaktır. Biri ona eskiden gördüklerinin anlamsız bir yanılsama olduğunu, fakat şimdi bir şekilde hakikate daha yakın olduğunu ve daha gerçek nesnelere baktığını, daha doğru bir bakışa yaklaştığını söylese, bu kişi ne düşünür dersiniz?.. Şaşırıp, kendine şimdi gösterilen nesnelerin eskiden gördüklerinden daha gerçek olmadığına inanmayacak mıdır?” Bu satırlar Platon’un mağara alegorisi (ayrıca benzetmesi, miti, mağara meseli) diye bilenen bir hikâye anlattığı Cumhuriyet (514c) kitabından alınmıştır. Bununla birlikte anlatı, Neo’nun Matrix’ten kurtarıldığında yaşadığı güçlüğü çok…

Sineklerin Tanrısı / William Golding
Yabancı Edebiyat/ 11 Aralık 2017

Sineklerin Tanrısı Sineklerin Tanrısı’ndan… Sarı saçlı çocuk, kayadan indi, lagüne doğru yöneldi. Okul üniformasının ceketini çıkarmıştı. Elinde tuttuğu ceketin ucu yerlerde sürünüyordu. Ter içindeydi; kurşuni gömleği gövdesine, saçları alnına yapışmıştı. Vahşi ormanda açılan uzun yaranın izi sıcakta buğulanıyordu sanki. Sürüngen bitkilerle kırılmış ağaç gövdeleri arasında ağır ağır tırmanırken, bir kuş –kırmızılı sarılı hayalimsi bir kuş– cadılar gibi bir çığlık atıp, gökyüzüne doğru ışıl ışıl süzüldü. Başka bir ses yankıladı bu çığlığı. “Hey!” dedi ses, “bekle bir dakika.” Vahşi ormanda açılan yaranın kenarındaki bitkiler sarsıldı, bir yığın yağmur damlası pıtır pıtır yere döküldü. Sarışın çocuk durdu, farkına varmadan çoraplarını dizlerine doğru çekti. Bu hareketle birlikte, bir an için, bir İngiliz kasabasına döndü vahşi orman. Ses gene konuştu: “Bu sürüngen bitkiler yüzünden kıpırdayamıyorum neredeyse.” Konuşan, geri geri yürüyerek bitkilerin arasından sıyrıldı. Küçük dallar, kirli rüzgâr ceketini tırmıklıyordu. Çalılara takılan çıplak tombul dizlerine dikenler batmıştı. Eğilip, dikenleri dikkatle çıkardıktan sonra döndü. Sarışın çocuktan daha kısa boylu ve çok şişmandı. Ayaklarını güvenilir yerlere basa basa ilerledi. Başını kaldırdı, kalın camlı gözlüğüyle sarışın çocuğa baktı: “Megafonlu adam nerede?” Sarışın çocuk başını salladı: “Burası bir ada. Yani bir ada olduğunu sanıyorum. Denizdeki şu kayalıklar bir resiftir. Belki hiç büyük yoktur buralarda.” Şişman çocuk şaşar gibi oldu:…

Abşalom Abşalom / William Faulkner
Yabancı Edebiyat/ 10 Aralık 2017

Abşalom Abşalom Abşalom Abşalom’dan… Evet. Ellen’ın gördüğü buydu; kocası ve çocuklarının babası çıplak, nefes nefese ve beline kadar kan revan içinde öylece duruyordu ve henüz düştüğü belli olan zenci de ayaklarının dibinde kanlar içinde yatıyordu, tek farkı kanın zencinin üzerinde yağ ya da ter gibi durmasıydı – Ellen başı açık evden aşağı doğru koşarken o sesi, o çığlığı duymuştu, daha karanlıkta koşarken, daha seyirciler onun geldiğini anlamadan o sesi duymuştu, hatta seyircilerden biri ‘At’ sonra ‘Kadın’ sonra ‘Tanrım, çocukmuş!’ demeden duymuştu -içeri koşmuştu ve seyirciler kenara çekilip Henry’nin onu tutan zencilerin arasından haykırarak ve kusarak fırlayışını görmesine imkân vermişti- hiç durmadan, Henry’yi yerden kaldırmak için ahırın pisliğine eğilirken ondan kaçan yüzlere bakmadan, hatta Henry’ye bile bakmadan ona bakmıştı; sakalının arasından bile dişleri görünüyordu, başka bir zenci de bir havluyla üzerindeki kanları siliyordu. ‘Herhalde kusurumuza bakmazsınız, beyler/ dedi Ellen. Ama zencisi beyazı çoktan gitmeye başlamışlardı, içeri nasıl hırsızlama süzülmüşlerse aynı şekilde dışarı çıkıyorlardı, Ellen onları şimdi de izlemiyordu, Henry ona sarılmış ağlarken pisliğin içinde diz çökmüş duruyordu; üçüncü bir zencinin köşeye kıstırdığı bir yılana sopasını uzatır gibi gömleğini ya da ceketini uzattığı Sutpen ise hiç kımıldamıyordu. ‘Judith nerede, Thomas?’ dedi Ellen. ‘Judith mi?’ dedi. Yalan söylemiyordu; kendi zaferi onu geride bırakmıştı;…

Vathek / William Beckford
Yabancı Edebiyat/ 9 Aralık 2017

Vathek Vathek’ten… Abbasi soyunun dokuzuncu halifesi Vathek, Mutasım’ın oğlu, Harun Reşid’in torunuydu. Genç yaşta tahta geçmesi ve tahtı süsleyen yetenekleri, tebaasını hükümdarlığının uzun ve mutlu olacağına inandırmıştı. Hoş ve heybetli bir görünümü vardı; ancak Vathek sinirlendiği zaman gözlerinden biri o kadar korkunç bir hal alırdı ki hiç kimse bu göze bakmaya dayanamazdı. Bakışını yönelttiği zavallı kişi anında geriye düşer, hatta bazen son nefesini teslim ederdi. Ancak Vathek, hâkimiyetindeki insanların azalmasından ve sarayının tenhalaşmasından korktuğu için nadiren sinirine yenik düşerdi. Kadınlara ve yemek masası eğlencelerine oldukça düşkün olduğundan, cana yakın davranışlarıyla kendine hoş arkadaşlar bulmaya çalışırdı. Sınırsız cömertliği ve dizginlenmemiş zevk düşkünlüğü sayesinde bunu gayet kolay başarırdı da. Çünkü Vathek, Halife Ömer bin Abdülaziz’in aksine, öbür dünyada cennetin tadını çıkarmak için bu dünyayı cehenneme çevirmek zorunda olduğumuzu düşünmüyordu. ihtişamı kendinden önce gelenlerinkinin hepsinden üstündü. Babası Mu tasım zamanında Alaca Atlar tepesine kurulan ve bütün Samarra şehrine hükmeden Alkoremmi Sarayı Vathek’e göre hiç de yeterli değildi. Bu yüzden saraya her birinin özel olarak bir duyusunu tatmin edeceği beş yeni kanat, daha doğrusu beş yeni saray ekledi. Bunların ilkinde, tüketildikçe yerine gece gündüz demeden yenilerinin konulduğu en leziz yemeklerin üzerinden hiç eksik olmadığı masalar, en lezzetli şarapların ve en seçkin içkilerin bitip tükenmeden…

İnsan Postu / Willi Heinrich
Yabancı Edebiyat/ 8 Aralık 2017

İnsan Postu İnsan Postu’ndan… Rus toplarının gümbürtüsü yankılanırken güneş, koca ormanlığın hemen ardında bitti. Dün de böyle olmuştu, önceki gün de, yarın da böyle olacaktı, sonsuza kadar hep böyle. Korunağın beri yanında oturuyordu adamlar. Schnurrbart, piposunda biriken zifire bir göz attı. Onbaşı Steiner cebindeki cigara paketine uzandı. Sahra telefonunun acı sesi böldü sessizliği. Steiner koştu. Uzun uzun dinledikten sonra bir küfür savurarak kapadı telefonu. Öbürleri merakla baktılar; incelmiş, sakalları uzamış yüzlerinde kuşku okunuyordu. “Ne dedi?” diye sordu Kruger oturduğu masadan. Steiner soruya karşılık vermedi. Solgun yüzü oldukça asıktı; ağzı sinirle gerilince, dudaklarının iki yanındaki derin çizgiler yüzünün sertliğini iyice ortaya çıkarıyordu. Sessizlik sürdü. Masanın üstünde yanan iki mum, tahta duvarlara dizili adamların dev gölgelerini yansıtıyordu. Dışardan Alman makineli tüfeğinin kesik ateşi duyuldu. Kruger boğazını temizledi, sorusunu tekrarladı: “Ne dedi?” “Savaşın anlamsız olduğunu.” Öbürleri şaşkın şaşkın baktılar: “Teğmen Meyer dedi bunu ha?” Steiner başını salladı. “Neden olmasın yani?” Bölük kumandanlarının da savaş üstüne özel bir takım düşünceleri olabilir pekâlâ.” “Tabiî, orası öyle de…” Profesör takma adıyla anılan Dorn, incecik elini sakallı çenesinde gezdirdi. “Bence…” “O kadar yorma kafanı,” dedi Steiner. “Bırak yorsun canım.” Schnurrbart ayaklarını masaya dayadı, gülümsedi. “Düşünmemesini emredemezsin. Zaten kafasına bir Rus kurşunu yeyince, kendiliğinden vazgeçecek düşünmekten.” Adamlar gülüştüler,…

Felsefenin Öyküsü / Will Durant
Felsefe/ 7 Aralık 2017

Felsefenin Öyküsü Felsefenin Öyküsü’nden… Avrupa haritasına bakacak olursanız Yunanistan’ı, eğri büğrü parmaklarını Akdeniz’e uzatan bir iskelet eli sanırsınız. Bir pençeyi andıran bu el, güneye doğru uzanarak M.Ö. 2000 yılında Girit adasında doğan uygarlık ve kültürü avcuna alıvermiş. Doğusunda, Eflâtun öncesi çağlarda, zanâat ve ticaret fâaliyetleriyle kaynaşan Ön Asya, batısında birbiri ardından Yunan sömürgelerinin kurulduğu İtalya, daha sonra Sicilya ve İspanya; en uçta da, her benim diyen deniz kurdunun geçmeyi göze alamadığı “Herkül Sütunları” denilen bugünkü Cebelitarık vardı. Kuzeydeyse, o zamanki adları Teselya, Epiros ve Makedonya olan uygarlıktan oldukça uzak, barbar bölgeler uzanıyordu. Homeros ve Perikles çağındaki Yunanistan’ın dehâlarını doğuracak güçlü insan sürüleri, ya bu bölgelerden çıkıp ya da buraları geçerek gelmişlerdi. Yunanistan, birbirini izleyen koy ve körfezleriyle deniz, dağlar ve tepeleriyle kara engellerinin doğal bölgelere ayırdığı bir toprak parçasıdır. O günlerde yolculuk ve ulaştırma çok çetin ve tehlikeli olduğundan, her adanın halkı, kendi kendine yeten iktisadî hayat düzenini, devlet şeklini, türlü kuruluşlarını, lehçelerini, dînini ve kültürünü oluşturup geliştirmişti. Bunlar Lokris, Beotia, Ahaya, Arkadia, Mesenya, (Isparta’sıyle) Lakonya, (Atina’sıyle) Atika gibi etkili topraklarla çevrelenmiş bir ya da iki şehirlik topluluklardı. M.Ö. 490-470 yıllarında, Isparta ile birlikte Perslere karşı yaptığı savaşlardan üstün çıkması, Atina devletini daha da güçlendirdi. Yunan şehirleri içinde en doğuda…

Burjuva / Werner Sombart
İnceleme/ 6 Aralık 2017

Burjuva Burjuva’dan… Tinsel ve ruhsal unsurların ekonomik yaşama müdahaleleri o kadar açık ve seçiktir ki, bu olguyu yadsımak neredeyse bütün insanlarda ortaklaşa bulunan ruhsal bir özü reddetmek anlamına gelecektir. Tüm diğer insani etkinlik biçimleri gibi ekonomik etkinlik de yalnızca insan zihni dış dünyayla bağlantı kurup onu dönüştürdüğünde somutlaşmaktadır. Her türlü üretim, her türlü ulaşım doğanın değişmesini zorunlu kılarken, en anlamlısından en anlamsızına her türlü çalışmanın gerisinde insana özgü ruhsal bir boyutla karşılaşılmaktadır. Bunun nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için ekonomik yaşamı kafamızda bir beden ve bir ruhtan oluşan bir şey gibi canlandırabiliriz. İçinde her türlü örgütlenmenin yer aldığı ve insanın bunlar aracılığıyla ekonomik gereksinimlerini karşıladığı, aralarında dış çevre koşullarının da yer aldığı ekonomik yaşamı oluşturan biçimlerle üretim ve dağıtım biçimleri ekonomi adlı bütünü oluşturmaktadırlar. Bu bütünle ekonomik yaşamı belirleyen ve içinde zekâ, karakter özellikleri, amaç ve eğilimler, değer yargıları, ekonomik bir sisteme ait insanının davranışını belirleyen ve düzenleyen bütün insani yetenekler ve ruhsal etkinliklerin yer aldığı ekonomik zihniyet adlı şey zıtlaşmaktadır. Çok sık yapıldığı üzere bu terimin uygulama alanını ekonomik etikle kısıtlamak yani ekonomik yaşamda geçerli olan ahlâki normların tamamını belirleme amacıyla kullanmak yerine, olabilecek en geniş anlamda ele alıyorum. Bu ahlâki normlar benim ekonomik yaşamın tinsel unsurları dediğim şeyin…

Sanatta Ruhsallık Üzerine / Wassily Kandinsky
İnceleme/ 5 Aralık 2017

Sanatta Ruhsallık Üzerine Sanatta Ruhsallık Üzerine’den… Bu yaşam neye hizmet etmektedir? Yetkin sanatçının vermek istediği mesaj ne? Schumann, “İnsanların karanlık kalplerine ışık götürmek… Sanatçının görevi budur,” der, Tolstoy ise “Sanatçı her şeyi resmedebilen ve boyayabilen kişidir,” demiştir. Az önce bahsi geçen sergiyi göz önüne aldığımız takdirde, sanatçının etkinliğine dair bu iki tanımdan ikincisini seçmemiz gerekir. Farklı seviyede yetenek, hüner ve gayretle, kabaca ya da nefis bir şekilde resmedilmiş nesneler bir tuval üzerinde bir araya toplanır. Sanatın görevi bütünün armonisini kurmaktır. Uzmanlar, (ip cambazını hayretle izler gibi) “yeteneğe” hayran olur, (kıymalı böreğin tadına bakar gibi) “resmin vasıflarının” tadını çıkarırlar. Oysa ruhlar aç gelir aç giderler. Bu bayağı sürü, odaları gezinip resimlerin “hoş” ya da “harikulade” olduğunu söyleyip durur. Konuşabilecek olanlar tek laf etmemiş, dinleyebilecek olanlar tek laf işitmemiştir. Sanatın bu durumuna “sanat için sanat” adı verilir. Renklerin yaşamının ve içsel anlamın böylesine ihmal edilmesine, sanatsal gücün bu şekilde boşa harcanmasına “sanat için sanat” denir. Sanatçı hünerine, görme kudretine ve deneyimine karşılık elle tutulur bir ödül arayışı içindedir. Kibrini ve hırsını tatmin etmek sanatçının amacı haline gelmiştir. Sanatçılar arasında işbirliği yerine itişip kakışma vardır. Aşırı rekabetten ve fazla üretimden yakınılır. Nefret, partizanlık, kamplar, kıskançlık ve entrika, bu amaçsız ve materyalist sanatın doğal…

Gelibolu Cehennemi / Walter Von Schoen
Tarih/ 4 Aralık 2017

Gelibolu Cehennemi Gelibolu Cehennemi’nden… Haftalardır Çanakkale Boğazı’ndaki tabyalardaki gözcüler, her gece monoton gece nöbetini icra ediyor, makaslı dürbünlerle girişi bucak bucak tarıyor, Ege Denizi’nin karanlıklarını gözlemeye devam ediyordu. Bataryalar daima ateşe hazır hâlde bulunuyordu, projektörlerin ışık demeti Kilitbahir civarını, –Boğaz’ın en dar yerini– gün gibi aydınlatıyordu. Orada bir dizi basit mayın adeta kurbanlarının (gemilerin) altında bekleşiyordu. Gözler her ne kadar ağrısa, aşırı yorgunluktan yaşarsa da bir an bile dikkat elden bırakılmıyordu. Aksi takdirde İngiltere’nin güçlü gemileri karanlık gecede savaş ilan etmeden kolayca tabyalara baskın düzenleyebilir ve cepheyi yarabilirdi. 3 Kasım’da gün ağarmasıyla güneşin ilk ışıkları doğu tarafını kızıla boyuyor, Çanakkale Boğazı’nın o yöne doğru akan sularının ve sahilinin üzerine doğru süzülüyordu. Gelibolu’nun tepeleri koyu vişneçürüğü rengiyle kaplıydı. Görüş berraklaşıyor, nöbetçi erler daha uzakları görebiliyordu. Bu arada nöbetçilerin bakışları birdenbire savaş gemilerinin havada uzanan dumanlarına ve sancak direklerine yöneldi. Boğaz girişinde yol alan İngiliz gemilerinin bacalarından çıkan kesif dumanlar ve sancak direkleri son zamanlarda ne kadar da sık görünür olmuştu. Bugün sekiz büyük gemi ve birkaç torpido botu eskisinden daha da yakınlaşmış gözüküyor. 16 km mesafede bulunuyorlar. Devasa gemilerin üstünde aniden şimşek çakar gibi parıltılar oluşuyor ve derin bir homurtuyla ilk ağır obüs mermileri yaklaşarak vızıldayıp gidiyor. Dış tabyalardaki her yerde…

Eski Metinlere Göre Budizm / Walter Ruben
İnceleme/ 3 Aralık 2017

Eski Metinlere Göre Budizm Eski Metinlere Göre Budizm’den… Budacıların eleştirdiği bu davranış bazı Brahman okullarında da görülmekteydi. Brahman okullarında eğitim gören öğrenciler öğrenim dönemi bitiminde hocalarına hediye vermek, bağışta bulun mak zorundaydı. Aynı zamanda bir öğrenci öğrenim hayatı boyunca hocasının işlerini de yapmak zorundaydı. Bu işler tarlada çalışmak, hayvanlara bakmak, yakacak odun getirmek gibi işlerdi. Oldukça zor geçen eğitimin sonunda öğrenciyle hocası eğitimin bittiğine dair dinsel bir tören yaparlardı. Brahman okullarındaki öğrencilerin hocaya kesinkes itaat etmesini ve çektikleri zorluğu anlatan aşağıdaki hikaye Brahmanlar tarafından anlatılmıştı. “Brahman hocalarından birinin bir pirinç tadası varmış. Tarlayı sulamak için yapılmış bentlerden birisinde bir delik açılmış. Brahman bir öğrencisini çağırıp bu deliği kapatmasını istemiş. Öğrenci deliği kapatmak için uğraşmış ancak başarılı olamamış. Sonunda hocasının öfkesini üzerine çekmemek ve hocasının verdiği emri yerine getirmek için bedenini deliğe siper etmiş ve sonunda dayanamayarak ölmüş.”12 Hint kültüründe bağışlamak veya hediye vermekten yalnızca maddi şeyler vermek kastedilmez. İnsanın kendi bedenini hor görmesi, bedensel ve ruhsal acılara katlanması da bir tür bağışlama ve hediyedir. Hint yerli halklarından olan Got- ların inancına göre kendilerini sıkıntıya sokmaları, kendilerine çile çektirmeleri veya kendilerini bu yaşama layık görmemeleri Tanrıya yapılmış bir bağıştır. Gotların bu davranışlarının temelinde ölüm korkusu yatmaktadır. Gotlara göre ölüm diye bir gerçek olduğuna ve bundan kaçınılamaya- cağına göre…

Steve Jobs / Walter Isaacson
Biyografi/ 2 Aralık 2017

Steve Jobs Steve Jobs’tan… Paul Jobs 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Sahil Güvenlik’ten terhis olunca tayfa arkadaşlarıyla bahse girdi. San Francisco’ya gelmişlerdi, gemileri orada terhis edilmişti ve Paul iki hafta içinde kendine evlenecek birini bulacağına bahse girdi. Sırım gibi, dövmeli bir motor makinistiydi, bir seksen boyundaydı, hafif James Dean’i andırıyordu. Ama Ermeni göçmenlerin iyi huylu kızı Clara Hagopian’la çıkması yakışıklılığı sayesinde olmadı. O akşam dışarı çıkmayı planlayan kızın arkadaş grubunda araba yoktu, oysa Paul ve arkadaşlarında bir tane vardı. Paul on gün sonra, 1946 Mart’ında Clara’yla nişanlanıp bahsi kazandı. Onlarınki mutlu bir evlilik olacaktı; 40 yıldan fazla sürdü, ölüm onları ayırana dek. Paul Reinhold Jobs, Wisconsin’deki Germantown’da bulunan bir mandıra çiftliğinde büyümüştü. Babası alkolik olsa da ve onu bazen dövse de, Paul sert görünüşünün altında kibar ve sakin bir insan olarak yetişmişti. Liseyi yarım bıraktıktan sonra Orta Batı’da gezinip makinistlik yapmıştı, 19 yaşında da Sahil Güvenlik’e katılmıştı, oysa yüzme bilmiyordu bile. USS M. C. Meigs gemisinde görevlendirilmişti ve savaşın çoğunda İtalya’ya, General Patton’a asker taşımışlardı. Makinistlik ve ateşçilik yeteneğiyle takdir toplamıştı, ama arada sırada ufak tefek olaylara karıştığından rütbesi erlikten öteye gidememişti. Clara New Jersey’de doğmuştu; ebeveyni 1915 Türk-Ermeni olayları sonrasında oraya göçmüşlerdi ve Clara çocukken San Francisco’nun Mission Bölgesi’ne yerleşmişlerdi….