Gece Oturumları / Ken Macleod
Bilimkurgu / 15 Ocak 2018

Gece Oturumları Gece Oturumları’ndan… “Bilimkurgu,” dedi robot, “gerçeğe dönüştü!” John Richard Campbell rahatsız, yarım yamalak uykusundan uyandırılmasına klişe lafa kızdığı kadar kızarak homurdandı. Döndü, battaniyesini yüzünden çekti, kulaklığını düzeltti ve doğruldu. Koltuğunu dikey konuma getirirken pek az yolcunun kımıldandığı dikkatini çekti. Çoğunluk hâlâ uyuyordu ve uyumayanlar bomboş bakışlarla kulaklıklarında çalanları dinliyordu. Campbell’ın ekvatora yaklaşırken uyandırılmayı talep etmesinin nedeni, pencere yanı koltuğu seçmesininkiyle aynıydı: Pasifik Uzay Asansörü’nü görme fırsatını kaçırmak istememişti. Atlantik’teki karşıtıyla —ya da rakibiyle— birlikte asansör, insan elinden çıkma yapıların muhtemelen en etkileyicisi ve kesinlikle en büyüğüydü. Bir defasında yeni Babil Kulesi diye aşağılamıştı Campbell ya, kendi gözleriyle görmesi şarttı. “Asansör şu anda sağ tarafımızda görülebilmektedir,” diye mırıldandı robotun sesi kulaklığında. “Sol taraftaki yolcularımız ise birkaç dakika sonra, girilmez bölgeden kaçınma amaçlı hafif dönüşümüzü yaptığımızda görebilecekler.” Campbell yanağını cama, çenesini omzuna dayadı ve soluk kabin ışıklarının yansımasını engellemek adına sol elini şakağına siper ederek ileri, sancak tarafına baktı. Aşağıdaki karanlıkta dönerek yükselen minik parıltılar gördü. Sarmalın tepesinden aşağı, kısaymış gibi görünen bir mesafe boyunca dimdik, parlak bir hat iniyordu. Campbell dikkatle hattı izleyerek sarmalın hemen üzerinde, hava aracının görüş alanının tam sınırında kalan minnacık parlak ışıklar kümesini buldu. Kümenin dikey hareketini, uçağın burnu yavaşça dönüşe başlarken son anda görebildi….

Guguk Kuşu / Ken Kesey
Yabancı Edebiyat / 14 Ocak 2018

Guguk Kuşu Guguk Kuşu’ndan… Orada, dışarıdalar. Beyaz giysili kara oğlanlar… holde o biçim işler çevirecekler… cinsel dümenler… sonra, ben onları yakalamadan işi yerleri paspaslamaya çevirecekler… Koğuştan çıktığımda paspas yapıyorlar. Üçü de her şeyden nefret ediyor; saatten, günden, çalıştıkları yerden, çevredeki insanlardan. Böylesi nefret doluyken en iyisi beni görmemeleri. Duvarın dibinden yürüyorum. Ayağımdaki lastiklerin kenarlarında biriken tozlar kadar sessiz atıyorum adımlarımı. Ama gel gör ki, adamların özel, duyarlı aygıtları var. Korkumu algılıyorlar hemen. Başlarını kaldırıp bakıyorlar. Üçü birden. Eski bir radyonun arkasındaki lambalar gibi donuk donuk parlayan gözleri, kapkara suratlarında yuvalarından fırlamış. ”İşte Reis. Reis ki ne Reis çocuklar. Bizim Süpürgeler Reisi. Al bakalım, Süpürgeler Reisi.” Elime paspası tutuşturuyorlar. “Temizle” diye bir yer gösteriyorlar, başlıyorum temizliğe. Çabuk yürümem için biri, süpürgenin uzun sapıyla bacaklarımın arkasına bir tane indiriveriyor. “Nasıl da kıçım kaldırıp koşuyor! Koskoca herif, ama ben höt dedim mi kuzulaşıveriyor!” Gülüyorlar. Kafa kafaya verip fısıldaşmalarını duyuyorum ardımda. Kara makinenin homurtusu. Nefretle homurdanıyorlar, ölüm ve diğer hastane sırlarını. Ben yanlarındayken nefret dolu sırlarını rahatça açığa vurabiliyor, konuşabiliyorlar. Çünkü benim sağır ve dilsiz olduğumu sanıyorlar. Yalnız onlar mı? Herkes beni sağır ve dilsiz bellemiş. Onları aldatacak kadar kurnazım. Kurnazlığımı damarlarımda dolaşan kanın yarısının Kızılderili olmasına borçluyum. Bu pis hayatımda yarı Kızılderili olmamın…

Zeplin / Karin Tidbeck
Bilimkurgu / 13 Ocak 2018

Zeplin Zeplin’den… Matbaacı asistanı Anna Goldberg bir buhar makinesine âşık oldu. Hamburg’ta hali vakti yerinde bir ailenin en küçük ve en çirkin kızıydı; babası ülkenin en büyük matbaalarından birinin sahibiydi. Anna zihinsel yeteneğini belli ettiğinden eğitim görmesine ve babasının sekreteri olarak çalışmasına izin verilmişti. Böylece en azından kendi masraflarını karşılayabiliyordu. Anna işinden memnundu ama bunun sebebi matbaacılığı ya da sekreterliği sevmesi değildi. Sebep matbaa makineleriydi. Onun yaşındaki diğer kızlar oğlanların hayalini kurarken, o bir Koenig & Bauer’e delice âşıktı. Ama babasının önünde açıkça bir aşk ilişkisi yaşayabilmesi mümkün değildi. Maaşının her feniğini biriktirdi, böylece günü geldiğinde aşkının peşinden gidebilecekti. Yirmi sekiz yaşındaydı ve hâlâ doğru zamanı bekliyordu. Nihayet Berlin fuarında Hercules’le tanıştığında o gün geldi. Hercules yarı-portatif bir buhar makinesiydi: Yuvarlak karınlı bir fırın dik, geniş omuzlu bir motorla birleştirilmişti. Keskin bir kömür dumanı notası da içeren sıcak demir aroması yayıyor, bu koku Anna’nın kalçalarını ürpertiyordu. Üstelik satılıktı. Anna onu daha yakından tanıyabilmek için fuara her gün gelmiş olsa da aslında ilk günden kararını vermişti. Hercules’ü almaya parası neredeyse tam denk geliyordu. Anna annesiyle babasına Berlin’de oturan bir arkadaşı ile kocasını ziyaret etmek ve muhtemelen orada bir talip bulmak niyetinde olduğunu bildirdi. Annesiyle babası hiç direnmedi, Anna da onlara kalış…

Ölümlüler Uyurken / Kurt Vonnegut
Bilimkurgu / 12 Ocak 2018

Ölümlüler Uyurken Ölümlüler Uyurken’den… George Castrow yılda sadece bir kez General Elektrikli Ev Aletleri Şirketi’nin ana fabrikasına gelir, yeni model GEEA buzdolabının kasası içine kendi cihazlarını monte ederdi. Her gelişinde de öneri kutusuna bir öneri atardı. Hep aynı öneriyi: “Gelecek yılki buzdolabı neden kadın şeklinde olmasın?” Kâğıtta bir de kadın şeklinde bir buzdolabı çizimi, sebzeliğin, tereyağı bölmesinin ve buz küplerinin falan nerelerde olacağını gösteren oklar olurdu. George buna Food-O-Mama derdi. Herkes de Food-O-Mama’nın özellikle iyi bir espri olduğunu düşünürdü çünkü George bütün yıl yollarda dolaşır, buzdolabı şeklindeki bir buzdolabıyla birlikte dans edip şarkı söyler ve sohbetler ederdi. Buzdolabının adı Jenny’di. Jenny’i GEEA Araştırma Laboratuvarı’nda gerçekten gelecek vaat eden bir kariyere sahip olduğu yıllarda tasarlayıp yapmıştı George. George’un Jenny ile evli olduğu da söylenebilirdi. Büyük bölümü Jenny’in elektronik beyniyle dolu bir nakliye kamyonunun arkasında onunla birlikte yaşardı. Kamyonun arkasında portatif bir yatağı, elektrikli ocağı, üç ayaklı bir taburesi, bir masası ve kilitli bir dolabı vardı. Geceleyin bir yerlere park ettiğinde dışarıya, toprağın üstüne koyduğu bir de paspası vardı. Üstünde ‘Jenny ve George’ yazardı. Karanlıkta parlardı. Jenny ile George bütün Amerika ve Kanada ela bir bayiden ötekine dolaşır dururlardı. Bir mağazada iyi bir kalabalık toplayıncaya kadar dans edip şarkı söyler, espriler patlatırlardı….

Otomatik Piyano / Kurt Vonnegut
Bilimkurgu / 11 Ocak 2018

Otomatik Piyano Otomatik Piyano’dan… Bir vınıltı ve tıkırtı oldu ve kapı açıldı. “Atla,” dedi teybe alınmış bir ses kontrol panelinin altından. Marş bastı, motor çalıştı, boşa geçti, radyo çalmaya başladı. Paul usulca direksiyonun üstündeki bir düğmeye bastı. Bir motor mırıldandı, dişliler yavaşça homurdandı ve iki ön koltuk uykulu sevgililer gibi yan yana yattı. Bu Paul’a bir zamanlar bir hayvan hastanesinde görmüş olduğu atlar için bir ameliyat masasını hatırlattı – at yan yatmış masanın yanına getirilmiş, buraya bağlanmış, narkoz verilmiş, sonra da, ameliyat edilmeye hazır pozisyonda, dişlilerle çalışan masanın üst kısmına devrilmişti. Katharine Finch’in derine, daha derine ■ gömüldüğünü hayal edebiliyordu, Bud ise eli düğmenin üstünde şarkılar mırıldanıyordu. Paul başka bir düğmeye basarak koltukları dikleştirdi. Arabaya, “Hoşçakal,” dedi. Motor durdu, radyonun sesi kesildi ve kapı kapandı. ‘Tahta beşlik alma,” diye seslendi araba Paul kendi arabasına binerken. “Tahta beşlik alma, tahta beşlik alma, tahta beşlik—” “Almam!” Bud’ın arabası sustu, belli ki içi rahat etmişti. Paul fabrikayı bölen geniş, temiz yol boyunca ilerledi; bir taraftan da bina numaralarını takip ediyordu. Bir steyşın vagon kornasını öttürerek aksi yönde hızla yanından geçti, içindekiler ona el sallıyordu; araba boş sokakta zikzaklar çizerek ana kapıya yöneldi. Paul saatine baktı. Bunlar, paydos eden ikinci vardiya olmalıydılar. Fabrikayı çalıştırmakta…

Mezbaha No 5 / Kurt Vonnegut
Bilimkurgu / 10 Ocak 2018

Mezbaha No 5 Mezbaha No 5’ten… Az çok gerçek bir hikâye bu. Ya da savaşla ilgili hiç bir şey şey gerçekten uzak değil. Kendisinin olmayan bir çaydanlığı aldığı için kurşuna dizilen birini tanıdım gerçekten Dresdende. Savaş sonunda kişisel düşmanlarını kiralık katillere öldürteceğini söyleyen bir başkasını da. Böyle sürüp gider bu. Bütün adları değiştirdim. 1967’de Guggenheim vakfının parasıyla (Tanrı Mangırlarını korusun) Dresdene döndüm. Ohionun Dayton şehrine çok benziyordu, bu kentin biraz daha genişi, rahatı. Bodrumunda tonlarla insan unu bulunması gerekli Oraya eski silah arkadaşım, Bernard V.O’ Hare’yle döndüm ve tutsak olduğumuz sıralar bizi kapadıkları mezbahaya gitmek üzere bindiğimiz taksinin şoförüyle ahbap olduk. Adı Gerhard Müller’di. Kısa süre Amerikalıların elinde tutsak kaldığını söyledi. Komünist rejimde yaşamanın insanda ne gibi bir izlenim bıraktığını kendisine sorduk, başlangıçta korkunç olduğunu söyledi. Çünkü herkes geberesiye çalışmak zorundaydı, çünkü konut, yiyecek ve giysi sıkıntısı çekiliyordu. Ama şimdi durum çok daha iyiydi. Küçük ve rahat bir dairesi vardı, kızı çok iyi bir öğrenim görüyordu. Annesi, Dresden alev fırtınasında yanıp kül olmuştu. Hayat bu. Christmas’ta O’Hare’ye bir kart yolladı, kartta şöyle diyordu: «Size, ailenize ve de arkadaşınıza neşeli bir Christmas ve mutlu bir yeni yıl diler, talihimiz varsa bir barış ve özgürlük dünyasında, yeniden taksi içinde görüşmemizi dilerim. Çok…

Kedi Beşiği / Kurt Vonnegut
Bilimkurgu / 9 Ocak 2018

Kedi Beşiği Kedi Beşiği’nden… Bokonon kişinin karass’ının sınırlarını keşfetmesine ve Yüce Tanrı’nın ona yaptırdıklarının özünün ne olduğunu araştırmasına dair hiçbir yerde herhangi bir uyarıda bulunmaz. Bokonon sadece bu tür arayışların eksik kalmaya mahkûm olduğu yönünde bir gözlemde bulunur. Bokonon’un Kitapları’nın kendi yaşam öyküsünü anlattığı bölümde Bokonon, keşfetmiş gibi, anlamış gibi yapmanın nasıl bir ahmaklık olduğu hakkında ufak bir hikâyeye yer verir: Bir zamanlar Newport, Rhode Island’daki Episkopal cemaatine mensup bir hanım tanımıştım. Kendisi benden Danua cinsi köpeği için bir kulübe tasarlamamı ve yapmamı istemişti. Hanımefendi, Tanrı’yı ve onun İşlerini Yapış Şeklini kusursuz anladığını iddia ediyordu. Bir insanın bugüne dek olanlar ya da bundan sonra olacaklar karşısında şaşkınlığa düşmesine anlam veremiyordu. Buna karşın, kendisine yapmayı önerdiğim kulübenin detaylı bir planını gösterdiğimde, “Kusuruma bakmayın ama ben bunları hiç okuyamam,” dedi. “Siz en iyisi bunu Tanrı’ya iletmeleri için kocanıza ya da rahibinize verin,” dedim “Tanrı, boş bir ân bulduğunda eminim ki size bu köpek kulübesi çizimini sizin bile anlayabileceğiniz şekilde açıklayacaktır.” Kadın işi vermedi bana. Onu hiç unutmayacağım. Tanrı’nın yelkenli teknelere binen insanları motorlu teknelere binenlerden daha fazla sevdiğine inanıyordu. Bir solucana bakmaya tahammül edemezdi. Solucan gördüğü anda çığlığı basardı. Ahmağın tekiydi ve ben de öyleydim ve Tanrı’nın İşleri’ni anladığını düşünen herkes de…

Post Mortem / Albert Caraco
Deneme / 8 Ocak 2018

Post Mortem Post Mortem’den… Sayın Anne öldü, bir süredir onu unutmuştum, belleğimde yeniden canlanmasını sonuna borçluyum. Tekrar unutulup gitmeden önce birkaç saatliğine bile olsa onu düşünelim. Onu seviyor muyum diye kendime sorduğumda Hayır cevabını vermek zorundayım. Beni iğdiş etmekle suçluyorum onu, pek de önemli bir şey değil bu, ama yine de… Bana kendi mizacını miras bırakması daha ciddi, çünkü alkalozu ve alerjileri vardı. Ben ondan daha fazla muzdaribim bütün bunlardan, üstelik benim rahatsızlıklarım saymakla bitmez, üstelik… Üstelik beni dünyaya o getirdi ve ben bu dünyadan nefret etmeyi kendime iş edindim. Kendi yaşamımla pek ilgilendiğim yok, bu da beni duyarsızlaştırıyor, hoşnutluğumu, sevgimisöküp atalı yıllar oldu. Dalgaların dövdüğü kayalar gibiyim, deniz gri, gök siyah, bulutlar geçiyor ve geride eserler kalıyor. Köklerimi acının olduğu kadar zevkin de reddi içine salıyorum, sevgim ermişçe bir ilgisizliğe varıyor. Artık bu ilgisizlikle kaynaşmışım, bütün yaşamım bir ölüm okulu, aslında pek bir meziyetim yok ve çocukluğumdan beri kendimi asla rahat hissetmedim, kalıcı rahatsızlıkların eline düşmüşüm ve ancak deva buldukça varlığımı sürdürüyorum. Bahtsız biri miyim ki ben? Bir Yahudi olarak görünüşte böyle olmam gerek, Yahudilerin çoğu bahtsızdır, ama aynı zamanda çılgınca bir iyimserlik sergilerler, onlardaki yaşam sevgisi idam edilen erkeklerin ereksiyon olmasını çağrıştırıyor, bu iyimserliğin de aynı kökenden kaynaklandığına…

Kaos’un Kutsal Kitabı / Albert Caraco
Felsefe / 7 Ocak 2018

Kaos’un Kutsal Kitabı Kaos’un Kutsal Kitabı’ndan… Ölüme doğru gidiyoruz, tıpkı okun hedefe doğru gitmesi gibi, asla ıskalamayacağımız da kesin, ölüm bizim tek kesinliğimiz. Tek gerçeğimiz, öleceğimizi daima biliyoruz, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, biçiminin bir önemi yok. Çünkü ebedi yaşam bir anlamsızlıktır, ebediyet hayat değildir, ölüm özlem duyduğumuz istirahattir, hayat ve ölüm birbirine bağlıdır. Başka şey talep edenler imkânsızı isterler ve tek elde edecekleri, ödülleri ise duman olup gitmek olacaktır. Bizler, sözcüklerle yetinemeyenler, yok olmaya razıyız ve rıza göstermekte de haklıyız. Doğmayı biz seçmedik ve bize verilmekten çok dayatılmış olan bu yaşama, kaygı ve acı dolu, neşesi sorunsallı ya da kötü bu yaşama hiçbir yerde katlanamadığımız için kendimizi mutlu addediyoruz. Bir insanın mutlu olması neyi kanıtlar? Mutluluk türe özgü bir durumdur, bizse cinsin yasalarına bakıyoruz yalnızca, bu yasalardan yola çıkarak düşünüyoruz, bu yasalar üzerine kafa yoruyor ve bu yasaları derinleştiriyoruz, mucize arayanları küçümsüyoruz, sonsuz mutluluğuna düşkün değiliz, bizim gerçekliğimiz bize yeter, türümüzün üstünlüğü başka yeri kapsamaz. Her birimiz tek başımıza ölüyoruz ve bütünüyle ölüyoruz; bu iki hakikati çoğu kişi reddeder, çünkü çoğu insan yaşadığı süre boyunca uyuklar ve yok olacağı anda uyanmaktan çekinir. Yalnızlık, ölümün okullarından biridir, çoğunluk asla bu okula giremez, bütünlük başka bir yerde elde edilemez, aynı…

Ses Sese Karşı / Aldous Huxley
Yabancı Edebiyat / 6 Ocak 2018

Ses Sese Karşı Ses Sese Karşı’dan… “Gecikmeyeceksin, değil mi?” Marjorie Carling’in sesinde kaygı vardı, yalvarmayı andıran bir şeyler vardı. Gecikeceğini bildiği için üzülen, kendini suçlu bilen Walter, “Hayır, gecikmem,” dedi. Marjorie’nin sesi sinirine dokunuyordu. Marjorfu biraz yapmacık konuşurdu; kendi ne denli mutsuz olursa olsun, sesi gereğinden fazla kibardı. “Gece yarısından sonraya kalma.” Marjorie, bir zamanlar akşamları onsuz sokağa çıkmadığını söyleyebilirdi Walter’e. Yapabilirdi bunu; ama yapamadı. Bunu anımsatmak, Marjorie’nin ilkelerine aykırıydı. Walter’in sevgisini zorla elde etmek istemezdi. “Saat birde diyelim, istersen. Bu çeşit toplantıları bilirsin.” Ne var ki, Marjorie o çeşit toplantıları bilmezdi aslında; bilmemesinin de bir nedeni vardı: Walter’in karısı olmadığı için, o toplantılara çağrılmazdı. Walter Bidlake ile yaşamak için kocasından ayrılmıştı. Hıristiyanlara özgü ahlâk kaygılan olan, kendini güçsüz bilen, ama eziyet etmekten biraz hoşlanan, karısından öç almak isteyen Carling; Marjorie’yi boşamaya yanaşmadı. Walter ile yaşamaya başlayalı iki yıl olmuştu; ancak iki yıl; ama Walter, daha şimdiden ondan soğumuştu; başkasını sevmeye başlamıştı. Walter’in sevgisiyle birlikte, Marjorie’nin işlediği günahı hafifletecek tek özür,, çevresinden çektiği sıkıntıyı hafifletecek tek avuntu, yok olmaktaydı artık. Üstelik de gebe kalmıştı Marjorie. Üstüne düşmekle Walter’i ancak sinirlendireceğini, kendisinden büsbütün soğutacağını bildiği halde, “yarımda,” diye yalvardı. Susmak elinde değildi; onu fazla seviyor, ölesiye kıskanıyordu. Bu sözler, ilkelerine karşın,…

Kalıcı Felsefe / Aldous Huxley
Felsefe / 5 Ocak 2018

Kalıcı Felsefe Kalıcı Felsefe’den… Bu alıntı yukarıda söylenilenlerle çelişkili gibi gözükse de bu gerçek bir çelişki değildir. İçteki Tanrı ve dıştaki Tanrı kavranabilecek ve kelimelere dökülebilecek iki soyut kavramdır. Bununla beraber, bu kavramların îma ettiği hakikatlar “ruhun en derin ve merkezî kısmından” başka bir yerde kavranamaz ve ifade edilemez. Bu içteki Tanrı için olduğu kadar dıştaki Tanrı için de geçerlidir. Fakat her iki soyut kavramın da —uzaysal bir mecaz kullanmak gerekirse— aynı yerde gerçeklenmesi gerekmekle beraber, Tanrının içte gerçeklenmesinin aslî mahiyeti nicelik açısından dıştaki Tanrının gerçeklenmesinden farklıdır; ayrıca her biri algılayıcının Zât’ı ve aynı zamanda (Bhagavad–Gita’nın kelimeleriyle) “bütün bu dünyanın, sayesinde her tarafa yayıldığı Şu” kadar eş zamanlı olarak içte ve dışta olan Kaynağın gerçeklenmesinden de farklıdır. Svetaketu on iki yaşına geldiğinde bir öğretmene gönderilir. Yirmi dört yaşına kadar onunla birlikte çalışır. Bütün Vedaları öğrendikten sonra bütün herşeyi öğrendiği inancıyla ve herkesin kusurlarını bulma iddiasıyla birlikte kendini beğenmiş olarak eve döner. Babası ona der: “Svateketu, yavrum, sahip olduğun bilgilerle övünen ve herkesi eleştiren sen, sayesinde işitilmeyeni işititebildiğimiz, algılanamayanı algılayabildiğimiz ve bilinmeyeni bilebildiğimiz bilgiyi elde ettin mi?” Svataketu sorar: “Nedir bu bilgi babacığım?” Babası cevap verir: “Bir parça kili bilmekle kilden yapılan bütün herşeyi biliriz, aradaki fark sadece isimden ibarettir, gerçek…

Cesur Yeni Dünya / Aldous Huxley
Bilimkurgu / 4 Ocak 2018

Cesur Yeni Dünya Cesur Yeni Dünya’dan… Sadece otuzdört katlı yerden bitme gri bir bina. Ana girişin üzerinde şu sözcükler; LONDRA MERKEZ KULUÇKA VE ŞARTLANDIRMA MERKEZİ ve üzeri kaplanmış olan Dünya Devleti’nin sloganı, CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR. Zemin kattaki devasa oda kuzeye bakıyordu. Odanın kendisinin bütün tropik ısısına karşın pervazların ötesinde tüm yaz boyunca soğuk kalan ince sert bir ışık; pencerelerden süzülüp aç gözlerle, üzerine kumaş örtülü bir figür, soğuktan titreyen soluk siluetli bir akademisyen arıyor, ancak yalnızca bir laboratuvarın cam, nikel ve solukça parıldayan porselenini buluyordu. Kış donukluğuna yine kış donukluğu karşılık veriyordu. Ellerine soluk ceset rengi lastik eldivenler giymiş işçilerin tulumları beyazdı. Işık bir hayaletti, donuk ve ölü. Sadece mikroskopların sarı gövdelerinden belli bir parlak ve canlı töz ödünç alıyordu, çalışma masaları boyunca cilalı tüplerin arasında uzun bir silsile halinde birbirini izleyen enfes çizgiler tereyağı gibi duruyordu. “Burası da,” dedi Müdür kapıyı açarak, “Dölleme Odası.” Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi Müdürü odaya girdiğinde, güçlükle nefes alan sessizlikte, derin konsantrasyondan kaynaklanan dalgın kendi kendine konuşmaların ıslık ya da uğultusunun ortasında üçyüz Döllendirici, aletlerinin üzerine eğilmiş çalışıyordu. Yeni gelmiş çok genç, pembe ve tüyü bitmemiş bir bölük öğrenci, ürkek ve acınacak bir şekilde Müdür’ün ardı sıra yürüyorlardı. Her biri elinde bir defter, yüce…

Algı Kapıları / Aldous Huxley
Yabancı Edebiyat / 3 Ocak 2018

Algı Kapıları Algı Kapıları’ndan… 1886’da Alman farmakolog Ludwig Lewin adının sonradan verileceği kaktüsün ilk sistematik incelemesini yayınladı. Anhalonium lewinii bilim için yeniydi, ilkel dinler ve Güneybatı Amerika ve Meksika yerlileri için bu kaktüs hatırlayamadıkları zamanlardan beri arkadaşlarıydı. Aslında bir arkadaştan çok daha fazlasıydı. Yeni Dünya’ya ilk giden İspanyol gezginlerden birinin sözcükleriyle ‘Peyote dedikleri bir kök yiyorlar ve buna sanki bir tanrıymış gibi hürmet ediyorlar.’ Bu kaktüse niye bir tanrıymış gibi hürmet ettikleri; Jaensch, Havelock Ellis ve Weir Mitchell gibi seçkin psikologlar peyote’nin etkin maddesi olan meskalinle deneylere başladıklarında ortaya çıktı. Putperestliğin oldukça berisinde bir yerde durdukları doğru ama hepsi de eşsiz özellikler taşıyan uyuşturucu maddeler arasında meskaline ayrı bir yer vermek konusunda fikir birliğine vardılar. Uygun miktarlarda alındığında bilinç niteliğini daha derinden değiştiriyor ve fakat bir farmakoloğun repertuarında bulunan diğer herhangi bir maddeden daha az zararlı. Meskalin araştırması Lewin ve Havelock Ellis’in günlerinden beri fasılalarla devam ediyor. Kimyacılar bu alkaloidi sadece yalıtmakla kalmadılar, bileştirmeyi de öğrendiler, böylelikle tedarik artık bir çöl kaktüsünün seyrek ve uzun aralıklarla ortaya çıkan ürününe dayanmıyor. Akıl hastalıkları uzmanları hastalarının manevi süreçlerini ilkelden daha iyi anlayabilmek umuduyla meskalin aldılar. Talihsiz bir biçimde çok az sayıda özne üzerinde çok dar bir alanda çalışan psikologlar bu maddenin daha…

Ada / Aldous Huxley
Yabancı Edebiyat / 2 Ocak 2018

Ada Ada’dan… «Dikkat,» diye bağırdı bir ses, sanki bir obua ansızın dile gelmişti. «Dikkat,» diye yineledi aynı yüksek, genzel, tekdüze ses. «Dikkat.» Ölü yaprakların üstünde bir ceset gibi yatan, saçları keçeleşmiş, yüzü kir pas içinde ve bereli, giysileri partal, çamurlu adam, Will Farnaby, irkilerek uyandı. Molly onu çağırıyordu. Kalkmalı. Giyinmeli. Daireye geç kalmamalı. «Sağol sevgilim,» diyerek doğruldu. Sağ dizine şiddetli bir sancı saplandı. Sırtı, kolları, şakakları da sızlıyordu. «Dikkat,» diye ısrarla yineledi aynı ses. Will dirseğine dayanarak çevresine bir göz attı, ve şaşkınlıkla Londra’daki odasının gri duvarkağıdıyla sarı perdeleri yerine ağaçlar arasında bir açıklığı, bir orman sabahının uzun gölgeli, eğimli ışıklarını gördü. «Dikkat.» Neden «Dikkat» diyor bu ses? «Dikkat. Dikkat.» diye diretiyordu ses. Ne garip, ne kadar anlamsız! «Molly?» diye seslendi. «Molly?» Bu ad belleğinin kapılarını açıverdi. İçine işlemiş o bildik suçluluk duygusuyla, birdenbire burnuna formal kokusu çalındı, önüsıra yeşil koridorda ilerleyen ufak tefek, canlı hemşireyi gördü, kolalı giysilerinin hışırtısını duydu. Hemşire, «Numara ellibeş,» dedi. Durdu ve beyaz bir kapı açtı. Will içeri girdi, ve karşısında, yüksek beyaz yatakta Molly’yi gördü. Yüzünün yarısını örten sargılarla, açık, mağaramsı ağzıyla Molly’yi. «Molly,» diye seslenmişti, «Molly…» Sesi boğazında düğüm, düğüm, ağlamış, yalvarmıştı, «Sevgilim!» Yanıt yok. Yalnızca kadının açık ağzından çıkan kesik, hırıltılı solukların…

Ölüm Emri / James Dashner
Macera / 1 Ocak 2018

Ölüm Emri Ölüm Emri’nden… Teresa en yakın arkadaşına baktı ve onu unutmanın nasıl bir şey olacağını merak etti. Kıymık’ın Thomas’tan önce bir sürü çocuğa yerleştirildiğini görmüş olmasına rağmen bu imkânsız geliyordu. Küllü kahverengi saçlı, keskin ve her daim düşünceli bakan bu çocuk ona nasıl yabancı olabilirdi ki? Aynı odada olup da bir kokuyla ya da yakınlardaki bir sersemle ilgili nasü şakalaşmazlardı? Onun karşısında durup telepatik olarak konuşma fırsatım nasıl es geçebüirdi ki? İmkânsızdı. Ancak yalnızca bir gün kalmıştı. Teresa için. Thomas içinse artık sadece birkaç dakika vardı. Ameliyat masasında gözleri kapalı yatıyor, göğsü yumuşak, düzenli nefeslerle inip kalkıyordu. Kayran’ın zorunlu üniforması olan pantolon ile tişörtü giymişti. Bu haliyle güneş patlamalarının ve hastalığın dünyayı sıradanlıktan uzaklaştırmadan önce, sıradan bir okuldaki uzun günün ardından akşamüstü sıradan bir uyku çeken sıradan bir çocuğa benziyordu. Ölüm ve yıkım, çocukların -anılarıyla birlikte- kaçırılmalarını ve Labirent gibi dehşet verici bir yere gönderilmelerini gerekli kılmadan önce. İnsan beyninin imha bölgesi olarak bilinmeden ve izlenip incelenmesine ihtiyaç duyulmadan önce. Sırf bilim ve tıp için. Thomas’ı hazırlamış olan doktor ve hemşire maskeyi onun yüzüne indirdiler. Klik, bip ve tıslama sesleri geliyordu; Teresa, Thomas’m kulaklarına ve derisine metallerin, kabloların ve plastik tüplerin sokulmasını izlerken çocuğun ellerinin refleks olarak seğirdiğini gördü….