Dünyanın Sonuna Doğru / H.G.Wells
Bilimkurgu / 2 Temmuz 2018

Dünyanın Sonuna Doğru Dünyanın Sonuna Doğru’dan… PAZARTESİ sabahı, daha şafak sökmeden, dünyanın en büyük kentinin birdenbire yayılan korku dalgasıyla bir anda ııasıl boşaldığını her halde hayal edebilirsiniz. Sel gibi yayılan insanlar kendilerini kentten uzaklaştıracak her yolu deniyor, tren istasyonlarına, kuzey ya da doğuya giden gemilere saldırıyorlardı. Polis ve diğer görevliler halk üzerindeki denetimlerini tümüyle yitirmişlerdi. Thames’in kuzeyindeki demiryolları ve güneydoğudaki Cannon caddesi tıklım tıklım insan doluydu. Trenler salkım saçaktı ve panik sırasında ayak altında kalan birkaç kişi ezilerek ölmüştü. Bu arada tabancaların çekildiğini, birkaç kişinin de bıçaklandığını belirtmeliyim. Gün ilerleyip, giden trenlerin makinist ve ateşçileri Londra’ya dönmeyi reddettiğinden, bekleşen kalabalık istasyonları terkedip, kuzeye giden karayollarında birikmeye başladı. Öğle saatlerinde Barnes’te bir Marslı görüldü. Siyah buhar Thames boyunca ve Lambeth açıklarında yayılmasını sürdürmekteydi. Böylelikle o yönlere kaçış engellenmiş oluyordu. Batı yönüne giden bir trene kapağı atan bir yığın insan, kardeşim de içlerinde olmak üzere, Chalk Farm yolundan kaçmayı başarırlar. Kardeşim saat yedi dolaylarında Edgware’e ulaşır ve bulduğu eski bir araba ile yoluna devam eder. Fakat Edgvvare’den bir mil kadar uzaklaştıktan sonra tekerleğin aksı kırılır ve araba yolda kalır. Çaresiz kalan kardeşim yaya kafilesine katılır. Yol üstündeki köy evlerinin kapı ve pencerelerine çıkan insanlar, ömürlerinde görmedikleri bu büyük kalabalığı izlemektedirler. Kaçmakta olan…

Zaman Makinesi / H.G.Wells
Bilimkurgu / 2 Temmuz 2018

Zaman Makinesi Zaman Makinesi’nden… Zaman Gezgini tek kelime konuşmadan, kendine ayrılmış olan yere geldi. Eskiden olduğu gibi sessizce gülümsedi. “Pirzolam nerede?” dedi. ‘“Çatalı yeniden ete saplayabilmek ne mutluluk!” “Hikâye ne olacak!” diye bağırdı Editör. “Hikâye batsın!” dedi Zaman Gezgini. “Yiyecek bir şeyler istiyorum. Damarlarıma biraz pepton girmeden ağzımı açmayacağım. Teşekkürler. Ve tuz lütfen.” “Bir kelime,” dedim, “Zamanda yolculuk mu ediyordunuz?” Ağzı dolu, başıyla onaylayarak, “Evet,” dedi Zaman Gezgini. “Kelimesi kelimesine bir aktarımın satırına bir şilin veririm,” dedi Editör. Zaman Gezgini bardağını Suskun Adam’a doğru uzattı ve tırnağıyla çınlattı; bunun üzerine, aval aval onun yüzüne bakmakta olan Suskun Adam birden irkildi ve ona şarap doldurdu. Yemeğin geri kalanı sıkıntılı bir havada geçti. Kendi hesabıma, dilimin ucuna sorular gelip durdu ve sanırım bu durum diğerleri için de geçerliydi. Gazeteci, Hettie Potter fıkralar, anlatarak gergin ortamı yumuşatmaya çalıştı. Zaman Gezgini bir berduşun iştahıyla tüm dikkatini yemeğe vermişti. Tıp Adamı bir sigara tüttürüp yan gözle Zaman Gezgini’ni seyrediyor, Suskun Adam ise her zamankinden daha beceriksiz bir görünümde, sırf sinirden, düzenli ve kararlı bir şekilde şampanya içiyordu. Zaman Gezgini nihayet tabağını bir kenara itti ve bize baktı. “Sanırım size bir özür borçluyum,” dedi. “Açlıktan ölüyordum da. Yaşadıklarım müthişti.” Eliyle bir puroya uzandı ve ucunu kesti….

Görünmez Adam / H.G.Wells
Bilimkurgu / 2 Temmuz 2018

Görünmez Adam Görünmez Adam’dan… İşte böylece bu kendine özgü adam Şubat ayının yirmi dokuzunda, karların erimeye başladığı gün sonsuzluğun içinden Iping Village’e çıkıp gelmişti. Ertesi gün eriyen karların arasından eşyaları da çıkıp geldiler. Doğrusu epey bir eşya da vardı. Gerçekten de aklı başında bir adamın ihtiyaç duyacağı türden birkaç büyük bavul göze çarpıyordu, ama bunların yanında kitaplarla dolu bir kutu -bazıları sadece anlaşılmaz elyazmalarından oluşan, büyük, kalın kitaplardı bunlar- ve bir düzine kadar da, içlerinde kırılmamaları için çevrelerine saman doldurularak paketlenmiş birtakım nesnelerin -öylesine bir merakla samanları eşeleyen Hall’ün gördüğü kadarıyla cam şişelerdi bunlar- bulunduğu sandıklar, kutular, kasalar da vardı. Şapkası, paltosu, eldivenleri ve sargı bezleri ile sarılıp sarmalanmış olan yabancı, Fearenside’ın arabasını karşılamak için sabırsızlıkla dışarı fırladığında, Hall eşyaları içeri taşımaya yardım etmeden önce bir iki kelime dedikodu etmeye çalışıyordu. Yabancı dışarı geldi, biraz dilettante7 bir tavırla Hall’ün bacaklarını koklamakta olan Fearenside’ın köpeğini fark etmemişti. “Şu kutuları alın da, gelin,” dedi. “Kâfi derecede bekledim.” Merdivenin basamaklarından inerken, ellerini daha küçük olan sandığı tutmak istiyormuş gibi uzatarak arabanın arka tarafına doğru yöneldi. Ancak Fearenside’ın köpeği onu görür görmez kıllarını kabartarak vahşice hırlamaya başladı ve yabancı hızla basamaklardan aşağı indiği anda, biraz tereddüt ederek de olsa sıçrayarak, yabancının eline doğru atıldı….

Efendi Uyanıyor / H.G.Wells
Bilimkurgu / 2 Temmuz 2018

Efendi Uyanıyor Efendi Uyanıyor’dan… Adamın başına gelen bu garip duruma doktorlar kataleptik4 kasılma adını veriyorlardı. Ne var ki kasılma bu kez, daha önce hiçbir vakada görülmediği kadar uzun bir süre devam etti. Daha sonra adamın bedeni yavaş yavaş yumuşamaya başladı. Bir tür derin uyku durumuna geçmişti. Ve nihayet bu aşamadan sonra gözlerini kapatması mümkün olabildi. Onu otelden alıp Boscastle hastanesine götürdüler. Birkaç hafta sonra ise Londra’ya sevk edildi. Ne var ki kendisini ayıltmak için yapılan hiçbir müdahaleye yanıt vermiyordu. Bir süre sonra tüm bu müdahalelere son verildi. Adam öylece yatmaya devam etti. Ne tam ölüydü, ne de tam diri. Varlıkla yokluk arasında bir yerde duruyordu. Onunkisi kesintisiz bir karanlıktı. Hiçbir düşünce ve duyum sızamazdı oraya. Rüyasız bir uyku, huzur dolu bir hiçlikti. Zihnindeki karmaşa olabildiğince kabarmış ve en sonunda yerini mutlak sessizliğe bırakmıştı. Peki nerdeydi bu adam şimdi? Bayılan insanlar nereye giderlerdi? “Her şey dün yaşanmış gibi,” dedi İsbister. “Her şeyi dün olmuş gibi hatırlıyorum. Belki de dün olanları hatırladığımdan daha net…” Bir önceki bölümden tanıdığımız İsbister, artık genç bir adam değil. Daha önce zamanın modasına göre biraz uzun olan kahverengi saçları ağarmış. Kısacık kesilmişler. Yüzünde yaşlılığın izleri fark edilebiliyor. Sivri sakalında beyazlar var. Üzerinde yazlık kıyafetler olan yaşlıca bir…

En Son Kale / Jack Vance
Bilimkurgu / 27 Haziran 2018

En Son Kale En Son Kale’den… Kalelerin asil halkı, kendilerine bütün güvenlerine rağmen, bazılarının batıl itikat diye alay ettikleri nedenlerle gece vakti kırlarda başıboş dolaşmaktan hoşlanmazlardı. Yıkık harabelerin yanında mecburen geceleyen gezginler daha sonra ne hayaller görmüşler: eski çağlardan kalma müzik sesleri, ay-kasvetlilerinin iniltilerini ya da hayalet avcıların boru seslerini duymuşlar. Diğerleri soluk pembe ve yeşil ışıklar, ormanda koca adımlarla koşan hayaletler görmüşler. Artık ıslak ve soğuk bir harabe olan Hode Manastırı’nın Beyaz Cadı’sının ortalığı dehşete veren çığlığı da meşhurdur… Buna benzer yüz vaka biliniyordu ve inatçılar bunlarla alay etseler de, hiçbiri gereksiz yere gece vakti kırlarda seyahat etmezdi. Gerçekten de, eğer hayaletler hakikaten trajik ve üzücü olaylara sahne olan yerlere dadanıyorlarsa, o zaman Yaşlı Dünya’nın tüm bölgelerinin sayılamayacak kadar çok hayalet ve hortlağın yuvası olması gerekiyordu -özellikle de Xanten’in kas-arabasıyla geçtiği her kayanın, her çayırın, her dere ve bataklığın insan tecrübelerinden oluşan kalın bir kabukla kaplandığı bu bölgenin. Ay iyice yükseldi; araba eski yol boyunca kuzeye ilerledi. Çatlak beton dilimler ay ışığında soluk soluk parlıyordu. Xanten iki defa kenarda yanıp sönen turuncu ışıklar gördü ve bir kere de bir servi ağacının gölgesinde ayakta duran uzun boylu, sakin bir siluetin sessizce onun geçişini izlediğini gördüğünü sandı. Xanten, tutsak Mek’in bir…

Yıldız Gemisi / Brian Aldiss
Bilimkurgu / 25 Haziran 2018

Yıldız Gemisi Yıldız Gemisi’nden… Yüreğinin çarpıntısı Roy Complain’e uzak bir cisimden yansıyarak kaynağına geri dönen yankı gibi, ormandaki açıklığı dolduruyormuş gibi geldi. Bir ayağını kompartımanının kapı eşiğine atmış halde durarak öfkenin damarlarındaki balyozumsu vuruşlarını dinledi. “E hadi, git gideceksen! Gidiyorum diyen sen değil miydin?” Ardından gelen sesteki, Gwenny’nin sesindeki, keskin alay onu açıklığa doğru iteledi. Genzinden yükselen hafif bir homurtuyla birlikte kapıyı arkasına bakmadan çarparak kapattı, sonra sinirlerini kontrol altına alabilmek amacıyla ellerini acıtırcasına ovuşturdu. Gwenny ile yaşıyor olmanın anlamı buydu işte: Yok yere başlayan ağız kavgaları ve benliğini bir hastalık gibi tırmalayan çılgın öfke patlamaları. Hiçbir zaman saf bir öfke de olmuyordu bu – bulanık sular gibiydi ve o, en taşkın anlarında bile yine geri döneceğini, Gwenny’den özür dileyeceğini ve kendini küçük düşüreceğini biliyor, bu gerçek, aklının bir köşesinde pusuda bekliyordu. Kadınını gereksiniyordu Complain. Uyan döneminin bu erken dakikalarında bile, ayakta birkaç kişi görebilmek mümkündü; bir süre sonra işlerine dağılmış olacaklardı. Bir grup adam oturmuş YukarıGit oynuyorlardı. Complain, elleri cebinde onlara yaklaştı ve omuzlarının üzerinden dalgın dalgın baktı. Güverteye boyanmış olan oyun tahtası bir adamın açılmış kollarından iki kat daha uzundu. Üzerine markalar ve semboller yerleştirilmişti. Oyunculardan biri öne doğru eğildi ve kümelerinden bir çiftini ilerletti. Başını kaldırıp Complain’e…

Yolun Sonundaki Okyanus / Neil Gaiman
Bilimkurgu / 21 Haziran 2018

Yolun Sonundaki Okyanus Yolun Sonundaki Okyanus’tan… Siyah takım elbisemi ve beyaz gömleğimi giydim; siyah kravat ve siyah ayakkabılar, hepsi cilalı ve parlak: Asla rahat edemediğim kıyafetler. Normalde yetişkin numarası yapan bir çocuk olduğum veya çalıntı bir üniforma giydiğim hissini bir türlü atamam üzerimden. Şimdiyse beni rahatlattıklarını söyleyebilirdim. Beni bekleyen zor güne uygun kıyafetler giyiyordum. Sabah görevlerimi yerine getirmiş, söylemem beklenen sözleri söylemiştim. Üstelik o sözleri öyle bir içtenlikle söylemiştim ki… Cenaze sona erdiğinde, yıllardır görmediğim insanlarla buluşup yeniden tokalaşmaya ve kaliteli porselenlerden gereksiz miktarda çay içmeye başlamadan önce, birkaç saat arabama atlayıp sokaklarda kafama estiği gibi dolaşma hakkını buldum kendimde. Aklımda belli bir hedef yoktu, öylesine vakit öldürüyordum. Sussex’in güç belâ hatırladığım virajlı yollarında bir süre direksiyon salladıktan sonra, yeniden şehir merkezine giden yola çıktığımı fark eder etmez rastgele seçtiğim başka bir yola sapıp direksiyonu önce sola, sonra sağa kırdım. Nereye gittiğimi, baştan beri nerenin yolunu tuttuğumu ancak o zaman anladım ve kendi budalalığıma kızdım elimde olmadan. Yıllardır var olmayan bir eve doğru sürüyordum arabayı. Gerçeği fark ettiğimde, bir zamanlar arpa tarlası olan arsanın yanı sıra uzanan tali yolun yerine inşa edilmiş geniş caddede giderken, geri dönmeyi, yolumu değiştirip geçmişi kurcalamadan bırakmayı düşündüm. Ancak merak ediyordum. Eski evim, beş yaşından…

Yıldız Tozu / Neil Gaiman
Bilimkurgu / 20 Haziran 2018

Yıldız Tozu Yıldız Tozu’ndan… Stormhold İlk Çağ’ın sonunda ve ikincinin başlarında hüküm süren ilk lordu tarafından Huon Dağı’nın zirvesinden oyulmuştu. Art arda gelen Stormhold Efendileri tarafından genişletilmiş, geliştirilmiş, kazılmış ve bağrında tüneller açılmıştı, ta ki bu noktada dağın başlangıçtaki zirvesi gökyüzünü kocaman, gri renkli, granitten dört bir canavarın çok süslü bir şekilde oyulmuş uzun, sivri dişleri gibi tırmıklayana değin. Stormhold’un kendisi de gökyüzünde yükseklere, yıldırım bulutlarının havanın daha aşağılarına inerek alttaki bölgeye yağmur ve yıldırım ve yıkım saçmadan önce toplandıkları yere tünemişti. Stormhold’un seksen birinci lordu, sarayının en yüksek zirveden çürük bir dişin içindeki bir çukur gibi oyulmuş olan kendine ait odasında ölmeye yatmıştı. Bildiğimiz toprakların ötesindeki ülkelerde ölüme yine de rastlanıyor. Çocuklarını yatağının yanına çağırdı ve onlar, -yaşayanlar ve ölmüş olanları geldiler- soğuk granit koridorlarda titrediler. Yatağının etrafında toplandılar ve yaşayanlar sağında, ölüler solunda olmak üzere, saygıyla beklediler. Oğullarından dördü, Secundus, Quintus, Quartus ve Sextus ölüydüler ve kıpırdamadan, gri vücutlar olarak, cisimsiz ve sessizce ayakta duruyorlardı. Üç oğlu hayatta kalmıştı; Primus, Tertius ve Septimus. Kaskatı, rahatsızca dikiliyorlardı; ikide bir ayak değiştirerek, yanaklarını ve burunlarını kaşıyarak, ölü kardeşlerinin sessiz huzurundan utanmış gibi. Bakışlarını odanın diğer tarafında, ölü kardeşlerinin üzerinde gezdirmiyor, -becerebildikleri en iyi şekilde- pencerelerin, aralarından soğuk rüzgârın üflediği devasa…

Mezarlık Kitabı / Neil Gaiman
Bilimkurgu / 19 Haziran 2018

Mezarlık Kitabı Mezarlık Kitabı’ndan… Bod, “Ya cadı?” diye sordu. “Evet. Kesinlikle” dedi Silas. “İntihar edenler, suçlular ve de cadılar. Günah çıkarmadan ölenler.” Alacakaranlıkta, gece yarısı kadar kara bir gölge gibi ayağa kalktı. “Çok konuştuk ” dedi, “ve ben henüz kahvaltımı yapmadım. Sen de derslerine geç kalacaksın.” Mezarlığın alacakaranlığında, sertçe içe çekilen nefes gibi bir ses duyuldu, kadife karanlık çırpındı ve Silas yok oldu. Bod, Bay Peworth’un anıtmezarına vardığında ay doğmaya başlamışu; Thomes Peworth (en sanlı dirilisin katiyetinde, burada yatıyor) onu bekliyordu ve hiç iyi bir ruh hali içinde değildi. “Geç kaldınız,” dedi. “özür dilerim Bay Peworth.” Peworth cıkladı. Önceki hafta Bay Peworth Bod’a Elementler ve Vücut Sıvtlan’tm1 öğretiyordu, ama Bod neyin ne olduğunu unutup durmuştu. Bir sınav olmasını bekliyordu, ama Bay Pcworth bunun yerine, “Birkaç günü pratik konulara ayırmanın zamanı geldi. Ne de olsa, zaman geçiyor” dedi. “Öyle mi?” diye sordu Bod. “Korkarım ki öyle genç Owens Efendi. Şimdi, Görünmezlik’te durumunuz nedir?” Bod bu sorunun sorulmayacağını ummuştu. “Fena değil,” dedi. “Yani. Anlarsınız.” “Hayır, Owens Efendi. Anlamıyorum. Neden bana göstermiyorsunuz?” Bod’un yüreği daraldı. Derin bir nefes aldı ve, elinden gelenin en iyisini yaparak, gözlerini yumup görünmez olmaya çalıştı. Bay Peworth etkilenmemiştir. “Pöh. Alakası yok. Hem de hiç alakası yok. Süzülme ve…

Gece Oturumları / Ken Macleod
Bilimkurgu / 15 Ocak 2018

Gece Oturumları Gece Oturumları’ndan… “Bilimkurgu,” dedi robot, “gerçeğe dönüştü!” John Richard Campbell rahatsız, yarım yamalak uykusundan uyandırılmasına klişe lafa kızdığı kadar kızarak homurdandı. Döndü, battaniyesini yüzünden çekti, kulaklığını düzeltti ve doğruldu. Koltuğunu dikey konuma getirirken pek az yolcunun kımıldandığı dikkatini çekti. Çoğunluk hâlâ uyuyordu ve uyumayanlar bomboş bakışlarla kulaklıklarında çalanları dinliyordu. Campbell’ın ekvatora yaklaşırken uyandırılmayı talep etmesinin nedeni, pencere yanı koltuğu seçmesininkiyle aynıydı: Pasifik Uzay Asansörü’nü görme fırsatını kaçırmak istememişti. Atlantik’teki karşıtıyla —ya da rakibiyle— birlikte asansör, insan elinden çıkma yapıların muhtemelen en etkileyicisi ve kesinlikle en büyüğüydü. Bir defasında yeni Babil Kulesi diye aşağılamıştı Campbell ya, kendi gözleriyle görmesi şarttı. “Asansör şu anda sağ tarafımızda görülebilmektedir,” diye mırıldandı robotun sesi kulaklığında. “Sol taraftaki yolcularımız ise birkaç dakika sonra, girilmez bölgeden kaçınma amaçlı hafif dönüşümüzü yaptığımızda görebilecekler.” Campbell yanağını cama, çenesini omzuna dayadı ve soluk kabin ışıklarının yansımasını engellemek adına sol elini şakağına siper ederek ileri, sancak tarafına baktı. Aşağıdaki karanlıkta dönerek yükselen minik parıltılar gördü. Sarmalın tepesinden aşağı, kısaymış gibi görünen bir mesafe boyunca dimdik, parlak bir hat iniyordu. Campbell dikkatle hattı izleyerek sarmalın hemen üzerinde, hava aracının görüş alanının tam sınırında kalan minnacık parlak ışıklar kümesini buldu. Kümenin dikey hareketini, uçağın burnu yavaşça dönüşe başlarken son anda görebildi….

Zeplin / Karin Tidbeck
Bilimkurgu / 13 Ocak 2018

Zeplin Zeplin’den… Matbaacı asistanı Anna Goldberg bir buhar makinesine âşık oldu. Hamburg’ta hali vakti yerinde bir ailenin en küçük ve en çirkin kızıydı; babası ülkenin en büyük matbaalarından birinin sahibiydi. Anna zihinsel yeteneğini belli ettiğinden eğitim görmesine ve babasının sekreteri olarak çalışmasına izin verilmişti. Böylece en azından kendi masraflarını karşılayabiliyordu. Anna işinden memnundu ama bunun sebebi matbaacılığı ya da sekreterliği sevmesi değildi. Sebep matbaa makineleriydi. Onun yaşındaki diğer kızlar oğlanların hayalini kurarken, o bir Koenig & Bauer’e delice âşıktı. Ama babasının önünde açıkça bir aşk ilişkisi yaşayabilmesi mümkün değildi. Maaşının her feniğini biriktirdi, böylece günü geldiğinde aşkının peşinden gidebilecekti. Yirmi sekiz yaşındaydı ve hâlâ doğru zamanı bekliyordu. Nihayet Berlin fuarında Hercules’le tanıştığında o gün geldi. Hercules yarı-portatif bir buhar makinesiydi: Yuvarlak karınlı bir fırın dik, geniş omuzlu bir motorla birleştirilmişti. Keskin bir kömür dumanı notası da içeren sıcak demir aroması yayıyor, bu koku Anna’nın kalçalarını ürpertiyordu. Üstelik satılıktı. Anna onu daha yakından tanıyabilmek için fuara her gün gelmiş olsa da aslında ilk günden kararını vermişti. Hercules’ü almaya parası neredeyse tam denk geliyordu. Anna annesiyle babasına Berlin’de oturan bir arkadaşı ile kocasını ziyaret etmek ve muhtemelen orada bir talip bulmak niyetinde olduğunu bildirdi. Annesiyle babası hiç direnmedi, Anna da onlara kalış…

Ölümlüler Uyurken / Kurt Vonnegut
Bilimkurgu / 12 Ocak 2018

Ölümlüler Uyurken Ölümlüler Uyurken’den… George Castrow yılda sadece bir kez General Elektrikli Ev Aletleri Şirketi’nin ana fabrikasına gelir, yeni model GEEA buzdolabının kasası içine kendi cihazlarını monte ederdi. Her gelişinde de öneri kutusuna bir öneri atardı. Hep aynı öneriyi: “Gelecek yılki buzdolabı neden kadın şeklinde olmasın?” Kâğıtta bir de kadın şeklinde bir buzdolabı çizimi, sebzeliğin, tereyağı bölmesinin ve buz küplerinin falan nerelerde olacağını gösteren oklar olurdu. George buna Food-O-Mama derdi. Herkes de Food-O-Mama’nın özellikle iyi bir espri olduğunu düşünürdü çünkü George bütün yıl yollarda dolaşır, buzdolabı şeklindeki bir buzdolabıyla birlikte dans edip şarkı söyler ve sohbetler ederdi. Buzdolabının adı Jenny’di. Jenny’i GEEA Araştırma Laboratuvarı’nda gerçekten gelecek vaat eden bir kariyere sahip olduğu yıllarda tasarlayıp yapmıştı George. George’un Jenny ile evli olduğu da söylenebilirdi. Büyük bölümü Jenny’in elektronik beyniyle dolu bir nakliye kamyonunun arkasında onunla birlikte yaşardı. Kamyonun arkasında portatif bir yatağı, elektrikli ocağı, üç ayaklı bir taburesi, bir masası ve kilitli bir dolabı vardı. Geceleyin bir yerlere park ettiğinde dışarıya, toprağın üstüne koyduğu bir de paspası vardı. Üstünde ‘Jenny ve George’ yazardı. Karanlıkta parlardı. Jenny ile George bütün Amerika ve Kanada ela bir bayiden ötekine dolaşır dururlardı. Bir mağazada iyi bir kalabalık toplayıncaya kadar dans edip şarkı söyler, espriler patlatırlardı….

Otomatik Piyano / Kurt Vonnegut
Bilimkurgu / 11 Ocak 2018

Otomatik Piyano Otomatik Piyano’dan… Bir vınıltı ve tıkırtı oldu ve kapı açıldı. “Atla,” dedi teybe alınmış bir ses kontrol panelinin altından. Marş bastı, motor çalıştı, boşa geçti, radyo çalmaya başladı. Paul usulca direksiyonun üstündeki bir düğmeye bastı. Bir motor mırıldandı, dişliler yavaşça homurdandı ve iki ön koltuk uykulu sevgililer gibi yan yana yattı. Bu Paul’a bir zamanlar bir hayvan hastanesinde görmüş olduğu atlar için bir ameliyat masasını hatırlattı – at yan yatmış masanın yanına getirilmiş, buraya bağlanmış, narkoz verilmiş, sonra da, ameliyat edilmeye hazır pozisyonda, dişlilerle çalışan masanın üst kısmına devrilmişti. Katharine Finch’in derine, daha derine ■ gömüldüğünü hayal edebiliyordu, Bud ise eli düğmenin üstünde şarkılar mırıldanıyordu. Paul başka bir düğmeye basarak koltukları dikleştirdi. Arabaya, “Hoşçakal,” dedi. Motor durdu, radyonun sesi kesildi ve kapı kapandı. ‘Tahta beşlik alma,” diye seslendi araba Paul kendi arabasına binerken. “Tahta beşlik alma, tahta beşlik alma, tahta beşlik—” “Almam!” Bud’ın arabası sustu, belli ki içi rahat etmişti. Paul fabrikayı bölen geniş, temiz yol boyunca ilerledi; bir taraftan da bina numaralarını takip ediyordu. Bir steyşın vagon kornasını öttürerek aksi yönde hızla yanından geçti, içindekiler ona el sallıyordu; araba boş sokakta zikzaklar çizerek ana kapıya yöneldi. Paul saatine baktı. Bunlar, paydos eden ikinci vardiya olmalıydılar. Fabrikayı çalıştırmakta…

Mezbaha No 5 / Kurt Vonnegut
Bilimkurgu / 10 Ocak 2018

Mezbaha No 5 Mezbaha No 5’ten… Az çok gerçek bir hikâye bu. Ya da savaşla ilgili hiç bir şey şey gerçekten uzak değil. Kendisinin olmayan bir çaydanlığı aldığı için kurşuna dizilen birini tanıdım gerçekten Dresdende. Savaş sonunda kişisel düşmanlarını kiralık katillere öldürteceğini söyleyen bir başkasını da. Böyle sürüp gider bu. Bütün adları değiştirdim. 1967’de Guggenheim vakfının parasıyla (Tanrı Mangırlarını korusun) Dresdene döndüm. Ohionun Dayton şehrine çok benziyordu, bu kentin biraz daha genişi, rahatı. Bodrumunda tonlarla insan unu bulunması gerekli Oraya eski silah arkadaşım, Bernard V.O’ Hare’yle döndüm ve tutsak olduğumuz sıralar bizi kapadıkları mezbahaya gitmek üzere bindiğimiz taksinin şoförüyle ahbap olduk. Adı Gerhard Müller’di. Kısa süre Amerikalıların elinde tutsak kaldığını söyledi. Komünist rejimde yaşamanın insanda ne gibi bir izlenim bıraktığını kendisine sorduk, başlangıçta korkunç olduğunu söyledi. Çünkü herkes geberesiye çalışmak zorundaydı, çünkü konut, yiyecek ve giysi sıkıntısı çekiliyordu. Ama şimdi durum çok daha iyiydi. Küçük ve rahat bir dairesi vardı, kızı çok iyi bir öğrenim görüyordu. Annesi, Dresden alev fırtınasında yanıp kül olmuştu. Hayat bu. Christmas’ta O’Hare’ye bir kart yolladı, kartta şöyle diyordu: «Size, ailenize ve de arkadaşınıza neşeli bir Christmas ve mutlu bir yeni yıl diler, talihimiz varsa bir barış ve özgürlük dünyasında, yeniden taksi içinde görüşmemizi dilerim. Çok…

Kedi Beşiği / Kurt Vonnegut
Bilimkurgu / 9 Ocak 2018

Kedi Beşiği Kedi Beşiği’nden… Bokonon kişinin karass’ının sınırlarını keşfetmesine ve Yüce Tanrı’nın ona yaptırdıklarının özünün ne olduğunu araştırmasına dair hiçbir yerde herhangi bir uyarıda bulunmaz. Bokonon sadece bu tür arayışların eksik kalmaya mahkûm olduğu yönünde bir gözlemde bulunur. Bokonon’un Kitapları’nın kendi yaşam öyküsünü anlattığı bölümde Bokonon, keşfetmiş gibi, anlamış gibi yapmanın nasıl bir ahmaklık olduğu hakkında ufak bir hikâyeye yer verir: Bir zamanlar Newport, Rhode Island’daki Episkopal cemaatine mensup bir hanım tanımıştım. Kendisi benden Danua cinsi köpeği için bir kulübe tasarlamamı ve yapmamı istemişti. Hanımefendi, Tanrı’yı ve onun İşlerini Yapış Şeklini kusursuz anladığını iddia ediyordu. Bir insanın bugüne dek olanlar ya da bundan sonra olacaklar karşısında şaşkınlığa düşmesine anlam veremiyordu. Buna karşın, kendisine yapmayı önerdiğim kulübenin detaylı bir planını gösterdiğimde, “Kusuruma bakmayın ama ben bunları hiç okuyamam,” dedi. “Siz en iyisi bunu Tanrı’ya iletmeleri için kocanıza ya da rahibinize verin,” dedim “Tanrı, boş bir ân bulduğunda eminim ki size bu köpek kulübesi çizimini sizin bile anlayabileceğiniz şekilde açıklayacaktır.” Kadın işi vermedi bana. Onu hiç unutmayacağım. Tanrı’nın yelkenli teknelere binen insanları motorlu teknelere binenlerden daha fazla sevdiğine inanıyordu. Bir solucana bakmaya tahammül edemezdi. Solucan gördüğü anda çığlığı basardı. Ahmağın tekiydi ve ben de öyleydim ve Tanrı’nın İşleri’ni anladığını düşünen herkes de…