Karanlıklar Hakimi / Osman Aysu
Polisiye / 14 Temmuz 2018

Karanlıklar Hakimi Karanlıklar Hakimi’nden… Uzun zamandan beri ilk defa işine giderken bu kadar makyaj yapıyordu. Aynadaki aksine bakıp hafifçe gülümsedi. Mesai arkadaşları onu bu sabah bu kadar süslü ve çekici görünce mutlaka şaşıracaklardı. Boşandığından beri kendini ihmal etmiş, daha ciddi, daha muhafazakâr giysiler seçmiş, kadınlığını ön plana çıkaran kıyafetleri giymekten kaçınmış, özellikle de hiç aşırı makyaj yapmamıştı, birkaç istisnai hal haricinde. Ama bu sabah uzun süre komada kaldıktan sonra yeniden hayata dönmüş bir hastanın mutluluk ve huzurunu duyuyordu içinde. Ruhu kıpır kıpırdı; tüm benliğini yaşama sevinci kaplamış, tatmin duygusunun inanılmaz hafifliğini bedeninin her zerresinde hisseder hale gelmişti. Aynaya bir daha baktı. Mükemmeldi, hatta kusursuz. O beğenmediği büyük ağzını bile şimdi küçük, sivri burnunu hokka gibi görüyordu. Fakat asıl mükemmeliyet ruhunda idi. Kendini on yaş genç-leşmiş gibi hissediyordu. Mütecavizinin sihirli elleri vücuduna değmeye başladığından beri onda da bu inanılmaz değişim oluşmuştu. Buna inanıp kabullenmek imkânsız gibi görünüyordu ama gerçek ortadaydı ve Nazan bunun henüz bir başlangıç olduğunu çok iyi biliyordu. Bu garip ilişkinin devam edeceğini de. Aynanın önünden ayrılmadan hülyalı görüntüsüne bakmaya devam ederken, mütecavizin bundan sonraki ziyaretinin acaba ne zaman gerçekleşeceğini düşündü. Adam dün gece sabaha doğru odasından çıkarken, yine geleceğini söylemişti. Ama tarih ve zaman vermemişti. Ayrılık anını içi…

Güvercin Kayalıkları / Osman Aysu
Polisiye / 13 Temmuz 2018

Güvercin Kayalıkları Güvercin Kayalıkları’ndan… BİR kıskaç, ruhunu kemiren bir cendereydi durum. Afakanlar basıyordu genç kadını. Başını pencereye dayadı ve boş gözlerle karanlığa baktı. Gecenin ilerlemiş bir saatiydi. Dışarda şakır şakır yağmur yağıyordu. Poyrazın dövdüğü camlar yağan yağmurun izleri ile oluk oluk olmuştu. Dışarıyı göremiyordu, ama alnını dayadığı cam cildine buz gibi gelmişti. Derin bir iç çekti. Karamsarlığının sonu gelmiyordu. Yaşam fazlasıyla ağır gelmeye başlamıştı artık, iradesi tükenmiş, gücü kalmamıştı. Teşvikiye’deki apartman katına döneli iki ay olmuştu. Ama değişen bir şey yoktu. Tolga hep aynıydı. Yarı bunak, genç bir adam. Gün be gün daha da kötüye gidiyor, kişileri tanımıyor, hal ile bağıntısı derinleşiyor ve konuşmuyordu. Ailesinin tüm karşı çıkmalarına karşın Hakan’ı okula kaydettirmişti, çocuğun eğitimsiz kalmasını istemiyordu. On altı yaşında genç bir kızı kendine yardımcı olarak tutmuştu. Dışarıya çıkmak zorunda kaldığında Tolga ve Oya ile o ilgileniyordu. Kız akıllı ve güvenilir biriydi. Sapanca’dan dönüşte Valiliğe yazılı müracaatta bulunmuş koruma süresinin uzatılmasını talep etmişti. Süre temdit edilmiş, iki ay uzatılmış ama üç gün önce sona ermişti. Komiser Nihat’ın bütün muhalefetine rağmen Nur ikinci bir uzatma teklifinde bulunmamıştı. Her şey olacağına varırdı, sonsuza kadar koruma altında yaşayamayacaklarına inanıyordu genç kadın. Oğlunu her sabah okula kendisi götürüyor, akşamları da yine kendi alıyordu. Anne ve…

Gölgede Kalan Sırlar / Osman Aysu
Polisiye / 12 Temmuz 2018

Gölgede Kalan Sırlar Gölgede Kalan Sırlar’dan… Soğuk fakat pırıl pırıl güneşli bir gün vardı dışarıda. Barış geceyi rahat geçirememiş, geç saatlerde uykuya daldığı ana kadar üzerinde çalıştığı mesele için düşünüp durmuştu. Emniyet Müdürlüğünün kapısından girip odasına doğru ilerlerken hâlâ esneyip duruyordu. Daha odasına girmeden koridorda Komiser Selim’le karşılaştı. “Günaydın, ağabey” dedi. “Günaydın. Bu hâlin ne aslanım, bütün gece uyumamışa benziyorsun.” “Uyumasına uyudum da, hiç uykumu alamadım. Bıraksalar akşama kadar uyurum.” “Ne yazık ki bu lüksün olamayacak. Baş komiser bizi yanına çağırdı.” ‘Yeni bir cinayet vakası daha mı?” “Hayır. Aslı Altınmızrak’ın otopsi raporu gelmiş.” Barış, Selim’in peşine takılarak odasına uğramadan doğruca Baş komiser Hidayet’in odasına doğru gitti. Amirleri makam koltuğunda düşünceli bir şekilde oturuyordu. Her zamanki gibi erkenci olduğu önündeki içilmiş kahve fincanından belli oluyordu. Onları karşısında görür görmez, “Alın, okuyun bakalım” diye otopsi raporunu önlerine sürdü. Raporu önce Selim alarak gözden geçirdi. Sonra raporu Barış’a uzattı. Barış raporu okurken Selim mırıldandı. “Amirim raporda kayda değer bir bilgi yok. Hemen hemen her şey düşündüğümüz gibi.” Hidayet gür sesiyle homurdandı: “İşin kötü yanı da bu ya! Cinayet aletinin on beş santim uzunluğunda cerh edici bir nesne olduğu yazılı. Tam kalbe isabet eden bir vuruş olduğu belirtiliyor ve de tek bir darbe. Ölüm…

Elissa / Osman Aysu
Polisiye / 11 Temmuz 2018

Elissa Elissa’dan… Onu ilk gördüğümde, ilerde ruhumda nasıl derin yaralar açacağı aklımın ucundan bile geçmemişti. İlk bakışta, her gün, her yerde sık sık karşılaştığımız sıradan insanlardan farkı yoktu; daha doğrusu bana öyle gelmişti. İlgilenmemiştim önce. Resimlerimi teşhir ettiğim galeriyi gezen ve sonra da çıkıp giden sayısız ziyaretçilerden biri olarak bakmıştım ona. Fakat yanıma yaklaşıp konuşmaya başladığında sahip olduğu nitelikler birer birer dikkatimi çekmeye başladı. Gözlerindeki canlılığı ilk o zaman yakalamıştım. Kuşkusuz asıl çarpıcı özelliği zekâsı, hazırcevaplığı, üstün muhakeme gücü ve tüm sorunları basite indirgeyen pratik çözümler üretmedeki başarısıydı. Sohbetimiz ilerledikçe bu genç kıza duyduğum hayranlık artmaya başlamıştı. Önceleri sadece bir takdir duygusuydu bu; daha fazlasına, özellikle sahip olduğu fiziksel mükemmeliyete dikkat etmemiştim. Resim hakkında konuşuyorduk ve konuşmamız bu sanatın sınırları içinde kalıyordu. Zaten o günkü giysileri içinde, yirmi beş yaşının gösterişsiz masumiyetini taşıyordu. Ne yazık ki asıl hatayı o an yaptığımı birkaç gün sonra anlayacaktım. O gün yanında bir kız arkadaşı daha vardı ve sohbetimiz sırasında hiç konuşmadan sadece bizi dinliyordu. Hatta sohbetimizden biraz sıkılmış gibiydi, ama ona pek aldırdığımız yoktu. Ne de olsa bir sanatçıydım ve karşımdaki güzel kızın estetik mükemmeliyeti de her geçen dakika beni biraz daha kendine çekiyordu. Onun resmini yapmak fikri de o an kafama takılmıştı….

Doğum Günü 15 Aralık / Osman Aysu
Polisiye / 10 Temmuz 2018

Doğum Günü 15 Aralık Doğum Günü 15 Aralık’tan… İlk karşılaşmamız Etiler sırtlarından Bebek’e inen yokuşta olmuştu. Bir kaza; kısa fakat mutlu bir beraberliğe yol açan bir trafik kazası nedeniyle tanışmıştım Sitem’le. Zaten hayatımızı hep kazalar yönlendirmiş, tanışmamıza da, ayrılmamıza da kazalar neden olmuştu. Babası o lanet ve uğursuz arabayı yeni hediye etmişti Sitem’e. Ilık bir mayıs öğleden sonrası arabamla Bebek’e iniyordum. Arkamda birden V8 motorlu kocaman, kırmızı bir Amerikan Ford’unun homurtusunu duydum. Dikiz aynasına göz attığımda hızla yaklaşan arabanın duramayacağını anlamıştım zaten, sağa kaçamazdım, çarpacağını anladım. Arabanın direksiyonundaki genç ve tatlı kız frenlere yapışmıştı. Acı fren sesleri kulağıma yansıdı, ama çarpmayı önleyemedi. Yerimde sarsıldım. Durmuştuk. Hırs ve biraz da kızgınlıkla arabadan çıktım. Çatıp söylenecektim; böyle dikkatsiz ve sorumsuz araba kullanılmazdı. Mutlaka acemiydi ya da ehliyetsiz. O yokuşta böyle sürat yapmasını kabul edemezdim. Önce arabamın arkasındaki hasarı anlamak için homurdanarak arkaya geçtim. Ufak tefek çökükler vardı tabii, ama tahmin ettiğim kadar da değil. O da inmişti Ford’dan. Hatasını peşin peşin kabullenen bir mahzunluk ve suçluluk içinde yüzüme baktı. İlk defa göz göze geldik. Söylenmek için ağzımı açtım, fakat dudaklarımdan tek kelime çıkmamıştı. Aptal aptal yüzüne bakıyordum. Ömrümde böyle güzellik görmemiştim. Uzun boyu, ince yapısı, omuzlarına dökülen sarı saçları ve emsalsiz lacivert…

Çöl Akrebi / Osman Aysu
Polisiye / 9 Temmuz 2018

Çöl Akrebi Çöl Akrebi’nden… Engin Mert, Honda’sını apartmanın bakımlı bahçesinin park etmeye ayrılmış işaretli beton kulvarlarından birine soktu. Arabadan çıkmadan önce derin bir soluk aldı. Aradan geçen bunca zamana rağmen Selda ile her karşılaşma yüreğinde tatlı bir heyecanın yeniden kıpırdanmasına yol açıyordu. On beş günlük bir aradan sonra eski karısının nasıl bir tutum takınacağını merak ediyordu. Oğlunu almaya gitmeden önceA onca yolu tepmiş, Erenköy’e kendi evine uğramış, duş almış, tıraş olmuş ve itina ile giyinmişti. Sırtında İtalyan keteninden ekose bir gömlek, bol kesimli, modaya uygun, tiril tiril poplin bir pantolon vardı. Bordo rengi mokasenleri pırıl pırıl parıldıyordu. Engin, Selda’nın kocası ile karşılaşmamak için onların dairesine çıkmaz, genellikle aşağıdan zili çalarak geldiğini haber verirdi. Zaten çoğu zaman küçük oğlu pencerenin dibinde babasının gelişini gözlerdi. Her defasında da Selda çocuğu aşağıya kendisi indirir, bazı tembihlerde bulunurdu. Engin, gözlerini apartmanın giriş kapısına dikerek inişlerini bekledi. İki dakika sonra ana oğul kapıda göründüler. Okan annesinin yanından fırlayıp koşmaya başlamıştı. Honda’nın yanında duran Engin kollarını iki yana açıp oğlunu kucakladı. Sarmaş dolaş oldular. Çocuğun, babasını çok özlediği her halinden belliydi. Kimbilir, ufak ruh dünyası hangi etkilerin çalkantısı içindeydi ki, göz pınarlarında güçlükle zaptetmeye çalıştığı damlacıklar oluştu. Ağlamamak için kendini zorluyordu. Engin onun ufak sırtını, yatışması…

Bir Beyazperde Masalı / Osman Aysu
Polisiye / 8 Temmuz 2018

Bir Beyazperde Masalı Bir Beyazperde Masalı’ndan… BU GECEYİ rahat geçirmiştim. Zaman zaman uyanmama rağmen durumum iyi sayılırdı. Tabii, yaralarımda ufak tefek sızlamalar oluyordu ama bu kadarına dayanabilirdim. Beni asıl rahatsız eden husus gözümde}ti bandajdı. Tek gözle etrafı seyretmeyi çok yadırgıyordum. O gün ziyaret saatinde içime bir hüzün çöktü. Koğuş birden hareketlenmişti; hemen hemen her hasta yatağının kenarına yakınları, eşleri, dostları dolarken ben tek başıma kalmıştım. Doğal olarak ne gelenim vardı, ne de gidenim. Sadece sağımdaki ve solumdaki hastalara uğrayanlar, beni görünce nezaketen bir geçmiş olsun diyorlardı. Bu bir zaaf alameti olmalıydı; ilk defa böyle bir yerde terk edilmişliğimi, yalnızlığımı ve hayatımda kimsenin olmadığını çok çarpıcı bir şekilde hissediyordum. Gariptir, fakat içime bir hüzün çökmüştü. Uzun süredir buna alıştığımı sandığım halde müteessir olmuştum. Demek insan doğası gereği, hangi şartlar altında olursa olsun, ilgi ve ihtimam görmek istiyordu. Terk edilmişliğe alışmak safsatadan ibaretti. Ziyaret saatinin bitimine on beş dakika kala birden heyecanlandım, koğuş kapısından giren şahsı görünce yüreğim pır pır atmaya başladı. Cevat Baba idi bu. Bu dünyadaki tek dostum, iyilik timsali, altın kalpli, sevecen ve eski hayranım kahveci Cevat Baba. Hastane polisinden öğrendiğim kadarıyla, beni kanlar içinde sokağa serilmişken bulan, hemen bir taksi çevirip İlkyardım’a yetiştiren insan. Ürkek ve çekingen haliyle…

Atkuyruklu Adam / Osman Aysu
Polisiye / 7 Temmuz 2018

Atkuyruklu Adam Atkuyruklu Adam’dan… Banyoya girdi. Burada koku daha da yoğundu. İki duvar arasına ip gerilmiş, birkaç parça iç çamaşırıyla iki tişört kuruması için as ılmıştı. Klozete yaklaştı. İdrarın sararttığı s ıvının üzerinde dışkılar yüzüyordu. Tiksinerek sifonu çekti. Yaln ızca kuru bir gürültü geldi. Sular kesikti. Çaresiz kızın yanına döndü. Oda son derece da ğınık ve pisti. İğrenerek etrafı inceledi. Daha önce buna f ırsat bulamamıştı. Bir duvarda Humphrey Bo-gart ve Ingrid Bergman’lı ünlü Casablanka filminin afi şi, yanında da sivri sakallı Lenin posteri asılıydı. Ufak tahta bir masanın üzerinde kaynatılmaktan is tutmuş gri bir çaydanl ık, kirli çay bardakları ve yar ısı yenmi ş bayat bir simitin saç ılmış susamlar ını gördü. Kimse oturmazd ı bu berbat yerde. Tam bir fare yuvas ıydı… Temmuzun bo ğucu sıcağı sanki adam ın teninden fışkırıyor-du. Yeleğini çıkardı, yavaş yava ş soyunmaya başladı. Artık acele etmeliydi. Bu pis, iğrenç ve şehvet kokusu sinmiş evde daha fazla oyalanması gereksizdi zaten. Kutsal görevi onu bekliyordu.. Yata ğa yaklaştı. Kız aynen bıraktığı gibi duruyordu. Hareketsiz ve az sonra ba şına geleceklerden tamamen habersiz, tam ve mutlak bir teslimiyet içinde.. Açıkta duran çıplak memesine ve ayrık bacaklarına baktı. Erkeklik organı kabarm ıştı. Kızın yanına uzandı. Gözlerinde iki…

Kırmızı Gören Kedi / Lilian Jackson Braun
Polisiye / 6 Ekim 2017

Kırmızı Gören Kedi Kırmızı Gören Kedi’den… Jim Qwilleran, Basın Kulübü’nün yemek salonundaki iskemlelerden birine kendini atarcasına bıraktı. Gür bıyıklarının aşağıya doğru kıvrımı yüzündeki somurtuk ifadeyi daha da derinleştiriyordu. Üzerindeki sıkıntının nedeni ne on sent artan içki fiyatları ne bulunduğu ortamdaki kasvetli ışıklandırma ne o iç karartıcı tahta döşemeler ne Cuma’dan kalma balık kızartmasıyla Cumartesi’den kalma bira kokusu karışımı ne de bir zamanlar eski eyalet hapishanesi olan bu binanın o kendine has rutubetli kokuşuydu. Qwilleran’ın derdi bambaşkaydı. Daily Fluxion gazetesinin ödüllü yazarı, aynı zamanda bir elmalı turta ve biftek konosörü, şu anda dehşet ve umutsuzluk içersinde, kusmuk yeşili renkli sayfalara basılmış uzun bir liste okuyordu. Fluxion’un konu editörü Arch Riker masanın karşı tarafından söze başladı. “Evet, herkes ne yiyor? Mönüde patates köftesi olduğunu görüyorum.” Qwilleran hâlâ burnunun üzerindeki okuma gözlükleriyle elindeki yeşil yapraklara basılmış listeyi tekrar tekrar okuyarak hazmetmeye çalışıyordu. Fluxion’un fotoğrafçısı, Cins Bunsen, bir puro yaktı. “Ben bezelye çorbası, pirzola ve yanına da kızarmış patates istiyorum. Ama ondan önce bir duble martini alacağım.” Qwilleran büyük bir sessizlik içinde o inanılmaz dokümanı okudu, bitirdi ve tekrar baştan okumaya başladı. Patates yok. Ekmek yok. Kremalı çorba yok. Kızartmalar yok. Bir masabaşı gazetecisinin geniş rahat konturlarına sahip olan Riker söze girdi. “Ben hafif…

SAS / Zaire’de Korku / Gerard De Villiers
Polisiye / 4 Ekim 2017

Zaire’de Korku Zaire’de Korku’dan… İki zenci, ağır adımlarla Intercontinental Otelinın yüzme havuzunu kafeteryasından ayıran basamaklardan indiler ve durdular. Kara gözlüklerinin arkasına gizledikleri bakışlarını geniş şezlonglara uzanmış insanların üzerinde gezdirdiler. Akıllarından neler geçirdiklerini ancak Tanrı bilirdi. Kendilerini farkeden garsonlar belli belirsiz bir telaşla kıpırdanıp hareketlerini hızlandırdılar. Bu iki yabancının üzerlerinde sahra tipi Mao yakalı kahverengi birer ceket ve uygun pantolonları vardı. Bu giysi tipi, Mobutu zamanından Çin ile aralarında yaşanan sempati döneminden yadigâr kalmıştı ve genellikle göğüslerinin üzerinde önderlerinin fotoğraflarını taşıyan bir rozet bulundururlardı. Kendilerini kasıp belli etmeseler de, geniş kara gözlükleri, kararlı tavırları ve sağlam yapılı duruşlarıyla CNDye* bağlı “Rejimin sadık kulları” oldukları hemen belli oluyordu. Düşüncelerine karşıt kişilere son derece merhametsizdiler, işkenceci oldukları pek söylenemezdi, ama adam öldürme konusunda gözlerini kırpmazlardı. Arabayla çiğneyerek ya da sopayla döverek incelikten yoksun bir yöntemle düşmanlarını yok ederlerdi. Ama son derece gizli görevlerde kurbanlarını timsahlara attıkları da olurdu. Kafeteryada öğle yemeğini yiyen Josse Braaskart gözleriyle iki zenciyi inceledi ve aniden midesi kasıldı. Çatalını bıraktı ve alnında oluşan terleri peçetesiyle kuruladı. On beş yıl önce Katangada “Lionel” komandosu olduğu günleri göz önüne alındığında, yüz on kiloya yaklaşan cüssesiyle ağlanacak ve acınacak bir durumdaydı. Zencilerden biri başını yavaşça adamdan yana çevirdi. Karşısında oturan melez güzeli…

SAS / Yemen’de Darbe / Gerard De Villiers
Polisiye / 4 Ekim 2017

Yemen’de Darbe Yemen’de Darbe’den… Siyah, kuyruksuz bir kedi, çöp tenekesinin üzerinde dengesini korumaya çalışarak, miyavlıyordu. Oleg Kopecki başını çevirdi ve Ring Caddesi’ni ortadan bölen, iki metre derinliğindeki büyük bir kanalizasyon çukurunun üzerine yerleştirilen köprünün karşısında durdu. Sanaa’da böyle tek bir çukur vardı ve hiç dolup boşalmadığına bakılınca, varlığı şüphe uyandırıyordu. Dikkatsiz ve acemi şoförlerin kaza yapmalarından başka işe yaramıyordu. Köprüye iliştirilmiş bir levhanın üzerinde “Al Ghaledi Group” yazıyordu ve hemen altındaki ok, yolun öbür tarafını gösteriyordu. Bu bölgeye giden dar sokak dört katlı modern bir binaya, açıklık bir alana ve kepenkleri kapalı birkaç ticarethaneye açılıyordu. Trafiğin açılmasını bekleyen Rus, büyük, kareli bir mendille alnını sildi. Güneş hâlâ yakıcıydı ve başındaki beyaz keten kasket bile bir işe yaramıyordu. Mercedes 200’ünü iki yüz metre ileride, Az Zubayri Caddesi’nin köşesinde, bırakmıştı. Etrafına şöyle bir göz attı. Biraz önce durduğu kaldırımda, dükkânının önündeki çuvalların üzerine uzanmış bir bakkaldan başka kimseyi göremedi. Adamın sol yanağı, ağzındaki yapraklarla şişmişti. Gözleri dalıp gitmişti. Bütün Sovyet ordusu önünden geçip gitse, aldırış bile etmezdi… Hemen her yerde yetişen “kat” adındaki küçük bir ağacın, göz alıcı yeşillikteki yaprakları çiğnendiğinde, içi insana afyonun etkisine benzer, geçici bir zevk veriyordu. Yemen’deki çılgınlık da buydu. Her öğleden sonra, hayat ya yavaşlar ya da…

SAS / Tokyo Rehineleri / Gerard De Villiers
Polisiye / 4 Ekim 2017

Tokyo Rehineleri Tokyo Rehineleri’nden… Dondurucu karayelin altında titreyen polis, Amerikan Elçiliği’ne giren genç Japon kızına hayretle baktı. Kız bu soğuk havada beyaz tişört ve pantolon ceketten oluşan keten bir takım giymişti ve kötü hava şartlarından hiç de rahatsız olmuşa benzemiyordu. Kuşkulanan polis kızı süzdü. Ortadan ayrık siyah saçları omuzlarını geçiyordu. Burnu biraz basık, oval yüzünün alt kısmı genişçeydi. Bacakları bir Japon için fazlaca uzun ve düzgündü. Bu da pek sık rastlanan bir özellik sayılmazdı. Japonlar çocuklarını sırtlarında taşıdıkları için bebeklerin bacakları annelerinin kamburunun şeklini alıyor, bunun sonucu olarak da Japonların % 95’inin bacakları çarpık oluyordu. Kız, polisin önünden geçerek hole girdi. Çok güzeldi. Kara gözleri fıldır fıldır di. Vize servisindeki banklardan birine oturdu ve bez çantasını yere bıraktı. Bu çantalar öğrenciler arasında çok tutuluyordu. Polis görevine döndü ve kapıyı gözetlemeye başladı. ABD Elçiliği iki beton nöbetçi kulübesiyle korunuyordu. Arada sırada solcu göstericiler elçiliğin önüne gelerek Amerika aleyhinde sloganlar atıp Okura Oteli’yle büyük şantiye arasındaki yoldan geçerek dağılırlardı. ABD Elçiliği iki katlı bir binaydı ve on iki katlı Okura Oteli’nin altında âdeta eziliyordu. Bu bina Amerikalıların 1945’te bu ülkeye geldiklerinde yapılmıştı. Her nedense daha sonra bir yenisini yapmaya kimse cesaret edemedi. Amerikan İstihbarat Örgütü ise Tokyo’nun değişik mahallelerinde ve hatta banliyölerinde…

SAS / Seyşeller’de Yarış / Gerard De Villiers
Polisiye / 4 Ekim 2017

Seyşeller’de Yarış Seyşeller’de Yarış’tan… İleriye, şu tarafa bakın! Diye bağırdı Jan Stuck… Üzerinde kuşlar uçuştuğuna göre, iyi bir şey olmalı… Oswald Barclay dudak büktü. Alçaktan uçuştuklarına bakılırsa balık sürüşüdür, dedi. Yine de gidip bir göz atalım… Oswald Barclay dümeni sola çevirdi ve sürat teknesi batıya yönelerek hızlandı. Bir mil önlerinde alçaktan uçuşan bu kuşlar o noktada bir balık sürüsünün bulunduğuna işaretti. Hint Okyanusu o gün çarşaf gibiydi. Aquabelle adlı sürat teknesinin bulunduğu yer ise, Seyşeller’in başkenti Mahe adası ile aynı takımadanın kuzeybatısında yer alan Silhouette adasının tam ortasındaydı. O gün, büyük balık avlamaya uygun nefis bir hava vardı. Jan Stuck bulunduğu yerden arka güverteye inerek kıçtaki dişçi koltuğunu andıran koltuklardan birine oturup peşlerinden sürüklenen oltaları kontrol etti, sonra küçük mutfakta yemek hazırlayan karısı ile İngilizin karısına bağırdı: Kılıçbalığı yakalarsam oltayı siz çekeceksiniz! Kadınlar gülüştüler. Oltaya takılan kılıçbalığını çekmek için erkek gücü gerekirdi. Otuz kiloluk bir tonbalığı için bile bir saat uğraşmak gerektiği herkesçe bilinen bir gerçekti. Mutfakta çalışmakta olan Juliana Stuck ile Jane Barclay az da olsa birbirlerine benzerlerdi: ikisi de sarışın, uzun boylu ve yaşamdan zevk alan tiplerdi. Hafta sonları oldu mu, bu iki çift ya balık avına çıkarlar, ya da otuz mil kuzeydeki Bird Island’da tatil yaparlardı. Jan…

Derini Yüzeceğim / Mickey Spillane
Polisiye / 2 Ekim 2017

Derini Yüzeceğim Derini Yüzeceğim’den… Gece sokakta yürüyorsunuz. Yağmur yağıyor. Adımlarınızdan başka hiçbir ses duymuyorsunuz. Aslında kentin gürültüsü sürüp gidiyor, ama sizi hiçbir şey etkilemiyor: Çünkü sokağın ucunda yedi uzun yıldan bu yana beklediğiniz kadın var. Her adımınızda ona biraz daha yaklaşıyorsunuz, adımlarınızın her çıkardığı ses beklemekle geçen ayları, günleri ve saniyeleri biraz daha siliyor. Sonra birdenbire geliyorsunuz; karanlık yüzlü büyük bir yapının önünde buluyorsunuz kendinizi. Bu bir yapıdan çok, eski çağlardan kalma bir taş yığınını andırıyor. Sanki size bakıyor, donuk gözlerini üstünüze dikmiş sizi izliyor gibi. Böylesine ısrarlı bakışlar, sizi tahrik edercesine etkisine alıyor. Neler olacak acaba? diye soruyorum kendi kendime. Hala eskisi kadar güzel mi? Yoksa benim gibi yedi yıl süren bu cehennem hayatının izlerini o da taşıyor mu? Ve saçma sapan bir cinayet girişimi yüzünden öldüğünü sandığım bu güzelim kadına ne diyebilirim? Yedi yıl öncesi ile bugünün arasındaki boşluğu nasıl aşmalı? Kısa bir süre önce, çok sayıda kişi aynı sokaktaki aynı evi bulmak amacıyla bu semte yönelmişti. Ama buraya ulaşan yalnızca benim adımlarım olmuştu. Çünkü benden öncekiler bugün ya ölmüş, ya da ölmek üzere olan kişilerdi. Bu kadın önemli bir kişiydi. Hatta belki de dünyanın [5] en önemli kişisiydi. Konuştuğu anda, bir düşmanın yok edilmesine yarayacaktı. Ellerimin titremesini…

Caniler Uyumaz / Mickey Spillane
Polisiye / 2 Ekim 2017

Caniler Uyumaz Caniler Uyumaz’dan… Adama mektubu verirken sırtımda hafif bir ürperme gezinmedi dersem yalan olur; çünkü dev gibiydi. İki adam el ele verse kucaklayamayacakları kadar kocaman bir göbeği vardı. O göbeğe yumruğunu gömmeğe kalkışacak adamın da evvelâ aklını muayene etmek, çok yerinde olurdu. Karşımdaki adamın göbeği de kol ve omuz adaleleri kadar sertti çünkü. Yüzündeki ifade ise pazılarındaki adalelerden de sertti. Elinin de ne kadar sert olduğunu birdenbire anladım. Zira onun tersiyle çeneme, hiç beklemediğim bir anda, müthiş bir tokat aşketti. Dişlerim ayni anda yanağımın iç tarafını yarmış olmalı ki, dilimin ucundan akmaya başlayan kan tuzlu tuzlu geldi ağzıma. Arkadan iki kolunu birden cendere gibi kavrayıp beni oracığa çivileyen adam galiba konuşacak halde olmadığını anlamıştı. Beni savunur gibi konuştu onun için — «Delikanlı ne bilsin, Şef? Her halde tanımadığı bir herif yolda önüne çıkıp eline bir dolar sıkıştırdı, bu mektubu bize getirmesini söyledi. Kendi de öyle demiyor mu?» Goril dişlerini gıcırdatarak beni tepeden tırnağa süzdü. — «Bu mektubu kim verdi dedim sana? Duymadın mı? Cevap ver. Yoksa… » Ağzımı doldurmuş kanı bir kenara hafifçe tükürmek istedim, fakat yapamadım. Kanım çenemden aşağıya sızmaya başladığını hissediyordum. — «Söyledim ya, Mr.Renzo…» Bir kere daha balyoz gibi indi Renzo’nun yumruğu çeneme. Yüzüm muhakkak yarılmış olmalıydı….