Guguk Kuşu / Ken Kesey
Yabancı Edebiyat / 14 Ocak 2018

Guguk Kuşu Guguk Kuşu’ndan… Orada, dışarıdalar. Beyaz giysili kara oğlanlar… holde o biçim işler çevirecekler… cinsel dümenler… sonra, ben onları yakalamadan işi yerleri paspaslamaya çevirecekler… Koğuştan çıktığımda paspas yapıyorlar. Üçü de her şeyden nefret ediyor; saatten, günden, çalıştıkları yerden, çevredeki insanlardan. Böylesi nefret doluyken en iyisi beni görmemeleri. Duvarın dibinden yürüyorum. Ayağımdaki lastiklerin kenarlarında biriken tozlar kadar sessiz atıyorum adımlarımı. Ama gel gör ki, adamların özel, duyarlı aygıtları var. Korkumu algılıyorlar hemen. Başlarını kaldırıp bakıyorlar. Üçü birden. Eski bir radyonun arkasındaki lambalar gibi donuk donuk parlayan gözleri, kapkara suratlarında yuvalarından fırlamış. ”İşte Reis. Reis ki ne Reis çocuklar. Bizim Süpürgeler Reisi. Al bakalım, Süpürgeler Reisi.” Elime paspası tutuşturuyorlar. “Temizle” diye bir yer gösteriyorlar, başlıyorum temizliğe. Çabuk yürümem için biri, süpürgenin uzun sapıyla bacaklarımın arkasına bir tane indiriveriyor. “Nasıl da kıçım kaldırıp koşuyor! Koskoca herif, ama ben höt dedim mi kuzulaşıveriyor!” Gülüyorlar. Kafa kafaya verip fısıldaşmalarını duyuyorum ardımda. Kara makinenin homurtusu. Nefretle homurdanıyorlar, ölüm ve diğer hastane sırlarını. Ben yanlarındayken nefret dolu sırlarını rahatça açığa vurabiliyor, konuşabiliyorlar. Çünkü benim sağır ve dilsiz olduğumu sanıyorlar. Yalnız onlar mı? Herkes beni sağır ve dilsiz bellemiş. Onları aldatacak kadar kurnazım. Kurnazlığımı damarlarımda dolaşan kanın yarısının Kızılderili olmasına borçluyum. Bu pis hayatımda yarı Kızılderili olmamın…

Ses Sese Karşı / Aldous Huxley
Yabancı Edebiyat / 6 Ocak 2018

Ses Sese Karşı Ses Sese Karşı’dan… “Gecikmeyeceksin, değil mi?” Marjorie Carling’in sesinde kaygı vardı, yalvarmayı andıran bir şeyler vardı. Gecikeceğini bildiği için üzülen, kendini suçlu bilen Walter, “Hayır, gecikmem,” dedi. Marjorie’nin sesi sinirine dokunuyordu. Marjorfu biraz yapmacık konuşurdu; kendi ne denli mutsuz olursa olsun, sesi gereğinden fazla kibardı. “Gece yarısından sonraya kalma.” Marjorie, bir zamanlar akşamları onsuz sokağa çıkmadığını söyleyebilirdi Walter’e. Yapabilirdi bunu; ama yapamadı. Bunu anımsatmak, Marjorie’nin ilkelerine aykırıydı. Walter’in sevgisini zorla elde etmek istemezdi. “Saat birde diyelim, istersen. Bu çeşit toplantıları bilirsin.” Ne var ki, Marjorie o çeşit toplantıları bilmezdi aslında; bilmemesinin de bir nedeni vardı: Walter’in karısı olmadığı için, o toplantılara çağrılmazdı. Walter Bidlake ile yaşamak için kocasından ayrılmıştı. Hıristiyanlara özgü ahlâk kaygılan olan, kendini güçsüz bilen, ama eziyet etmekten biraz hoşlanan, karısından öç almak isteyen Carling; Marjorie’yi boşamaya yanaşmadı. Walter ile yaşamaya başlayalı iki yıl olmuştu; ancak iki yıl; ama Walter, daha şimdiden ondan soğumuştu; başkasını sevmeye başlamıştı. Walter’in sevgisiyle birlikte, Marjorie’nin işlediği günahı hafifletecek tek özür,, çevresinden çektiği sıkıntıyı hafifletecek tek avuntu, yok olmaktaydı artık. Üstelik de gebe kalmıştı Marjorie. Üstüne düşmekle Walter’i ancak sinirlendireceğini, kendisinden büsbütün soğutacağını bildiği halde, “yarımda,” diye yalvardı. Susmak elinde değildi; onu fazla seviyor, ölesiye kıskanıyordu. Bu sözler, ilkelerine karşın,…

Algı Kapıları / Aldous Huxley
Yabancı Edebiyat / 3 Ocak 2018

Algı Kapıları Algı Kapıları’ndan… 1886’da Alman farmakolog Ludwig Lewin adının sonradan verileceği kaktüsün ilk sistematik incelemesini yayınladı. Anhalonium lewinii bilim için yeniydi, ilkel dinler ve Güneybatı Amerika ve Meksika yerlileri için bu kaktüs hatırlayamadıkları zamanlardan beri arkadaşlarıydı. Aslında bir arkadaştan çok daha fazlasıydı. Yeni Dünya’ya ilk giden İspanyol gezginlerden birinin sözcükleriyle ‘Peyote dedikleri bir kök yiyorlar ve buna sanki bir tanrıymış gibi hürmet ediyorlar.’ Bu kaktüse niye bir tanrıymış gibi hürmet ettikleri; Jaensch, Havelock Ellis ve Weir Mitchell gibi seçkin psikologlar peyote’nin etkin maddesi olan meskalinle deneylere başladıklarında ortaya çıktı. Putperestliğin oldukça berisinde bir yerde durdukları doğru ama hepsi de eşsiz özellikler taşıyan uyuşturucu maddeler arasında meskaline ayrı bir yer vermek konusunda fikir birliğine vardılar. Uygun miktarlarda alındığında bilinç niteliğini daha derinden değiştiriyor ve fakat bir farmakoloğun repertuarında bulunan diğer herhangi bir maddeden daha az zararlı. Meskalin araştırması Lewin ve Havelock Ellis’in günlerinden beri fasılalarla devam ediyor. Kimyacılar bu alkaloidi sadece yalıtmakla kalmadılar, bileştirmeyi de öğrendiler, böylelikle tedarik artık bir çöl kaktüsünün seyrek ve uzun aralıklarla ortaya çıkan ürününe dayanmıyor. Akıl hastalıkları uzmanları hastalarının manevi süreçlerini ilkelden daha iyi anlayabilmek umuduyla meskalin aldılar. Talihsiz bir biçimde çok az sayıda özne üzerinde çok dar bir alanda çalışan psikologlar bu maddenin daha…

Ada / Aldous Huxley
Yabancı Edebiyat / 2 Ocak 2018

Ada Ada’dan… «Dikkat,» diye bağırdı bir ses, sanki bir obua ansızın dile gelmişti. «Dikkat,» diye yineledi aynı yüksek, genzel, tekdüze ses. «Dikkat.» Ölü yaprakların üstünde bir ceset gibi yatan, saçları keçeleşmiş, yüzü kir pas içinde ve bereli, giysileri partal, çamurlu adam, Will Farnaby, irkilerek uyandı. Molly onu çağırıyordu. Kalkmalı. Giyinmeli. Daireye geç kalmamalı. «Sağol sevgilim,» diyerek doğruldu. Sağ dizine şiddetli bir sancı saplandı. Sırtı, kolları, şakakları da sızlıyordu. «Dikkat,» diye ısrarla yineledi aynı ses. Will dirseğine dayanarak çevresine bir göz attı, ve şaşkınlıkla Londra’daki odasının gri duvarkağıdıyla sarı perdeleri yerine ağaçlar arasında bir açıklığı, bir orman sabahının uzun gölgeli, eğimli ışıklarını gördü. «Dikkat.» Neden «Dikkat» diyor bu ses? «Dikkat. Dikkat.» diye diretiyordu ses. Ne garip, ne kadar anlamsız! «Molly?» diye seslendi. «Molly?» Bu ad belleğinin kapılarını açıverdi. İçine işlemiş o bildik suçluluk duygusuyla, birdenbire burnuna formal kokusu çalındı, önüsıra yeşil koridorda ilerleyen ufak tefek, canlı hemşireyi gördü, kolalı giysilerinin hışırtısını duydu. Hemşire, «Numara ellibeş,» dedi. Durdu ve beyaz bir kapı açtı. Will içeri girdi, ve karşısında, yüksek beyaz yatakta Molly’yi gördü. Yüzünün yarısını örten sargılarla, açık, mağaramsı ağzıyla Molly’yi. «Molly,» diye seslenmişti, «Molly…» Sesi boğazında düğüm, düğüm, ağlamış, yalvarmıştı, «Sevgilim!» Yanıt yok. Yalnızca kadının açık ağzından çıkan kesik, hırıltılı solukların…

Taamüden Cinayet / Witold Gombrowicz
Yabancı Edebiyat / 16 Aralık 2017

Taamüden Cinayet Taamüden Cinayet’ten… Geçen kış, bir miras işini yoluna koymak amacıyla Ignace K. adlı bir toprak sahibini ziyarete gitmek zorunda kaldım. Birkaç gün izin aldıktan, işlerimi de yardımcıma teslim ettikten sonra telgraf çektim: SALI AKŞAMI ALTIDA GELİYORUM STOP ARABA GÖNDERİN STOP. Buna karşın, istasyondan çıktığımda atları göremedim. Araştırıp telgrafımın ulaştığını öğrendim: İlgili, bir gün önce kendi elleriyle aldı. Böylece ister istemez eski bir araba kiralayıp, bavulumu ve tuvalet çantamı (küçük bir şişe kolonya, bir şişe bitkisel yağ, badem kokulu sabun, makas ve tırnak törpüsü içeriyordu) yükleyip, gece basarken eriyen karların sessizliğinde dört saat boyunca tarlalar arasında yol yapmak zorunda kaldım. Kentten getirdiğim pardösünün içinde titriyordum, dişlerim takırdıyor, bir yandan da düşünüyordum: Böyle sırtını germek, hep insanlara arkası dönük oturmak, üstelik çoğu zaman da ıssız yerlerde, arkada oturan kişinin kaprislerine boyun eğmek! Sonunda ahşap bir malikâneye vardık. Birinci kattaki pencereden süzülen ışık dışında her şey karanlıktı. Kapıyı çaldım -kapalı, daha güçlü çaldım- hiç, sessizlik. Arabacım da kapıyı açtırmaya uğraştı. — Pek konuksever değiller, dedim içimden. Neden sonra kapı açılınca elinde gaz lambası uzun boylu, zayıf, otuz yaşlarında, küçük sarı bıyıklı bir adamı farkettik. — Ne oluyor? diye sordu lambayı kaldırarak, yeni uyanmıştı sanki. — Telgrafımı almadınız mı? Ben H.’yım. —…

Ödlekler Cesurdur / William Saroyan
Yabancı Edebiyat / 14 Aralık 2017

Ödlekler Cesurdur Ödlekler Cesurdur’dan… Delirmek bizim ailenin özelliklerinden biriydi. Bir erkek delilik geçirinceye kadar hâlâ çocuk sayılırdı. Eğer hiç geçirmemişse, geçirenle bir olmazdı. İçimizde deliliğe yakalanmadan otuzunu bulan pek azdı. Yüzyıldan fazla bir süredir ailede hayatını hiç delilik geçirmeden tamamlayanların sayısı iki veya üçtü. Birçokları bu yolculuğa birkaç kez çıkmışlar, akılları gidip gelmişti. Ondan sonra da onlara bilge kişi, hatta ve hatta kutsal kişi gözüyle bakılmıştı, sanki Kudüs’e hacca gitmişlerdi. Aslında bir bakıma öyle de denebilirdi. Kadınlara gelince, iş biraz daha farklıydı; kadınların birçoğu da bu yolculuğa çıkmış olmalarına rağmen ailenin diğer kadınlarının da yardımıyla bunu gizli tutarlardı. Bu yolculuğa çıkan kadınlar çocuklarını, kardeşlerini, anne-babalarını, ninelerini, dedelerini ve de kendi kendilerini reddetme eğilimi içinde olurlardı. Onların delilikleri haklı ve anlaşılabilirdi, bu da işin gizli tutulmasını nispeten kolaylaştırıyordu. Aslına bakarsanız kadınlardan, ilişkilerinde diplomatik bir tavır içinde bulunmaları o kadar katı bir şekilde talep ediliyor ve bu durum erkekler tarafından o kadar doğal ve olması gereken bir şeymiş gibi algılanıyordu ki pratik olarak delilik daima kadınların başındaydı zaten. Erkeklerin deliliğinin çeşitli geleneksel şekilleri vardı. Tanrı’yı, İsa’yı veya Hıristiyanlığı inkâr bunlardan biriydi; çünkü Baba, Oğul, Kutsal Ruh ve kiliseden, beladan başka hayır geldiği görülmemişti. Yaygın olan başka bir delilik şekli de, insan ırkının…

Sineklerin Tanrısı / William Golding
Yabancı Edebiyat / 11 Aralık 2017

Sineklerin Tanrısı Sineklerin Tanrısı’ndan… Sarı saçlı çocuk, kayadan indi, lagüne doğru yöneldi. Okul üniformasının ceketini çıkarmıştı. Elinde tuttuğu ceketin ucu yerlerde sürünüyordu. Ter içindeydi; kurşuni gömleği gövdesine, saçları alnına yapışmıştı. Vahşi ormanda açılan uzun yaranın izi sıcakta buğulanıyordu sanki. Sürüngen bitkilerle kırılmış ağaç gövdeleri arasında ağır ağır tırmanırken, bir kuş –kırmızılı sarılı hayalimsi bir kuş– cadılar gibi bir çığlık atıp, gökyüzüne doğru ışıl ışıl süzüldü. Başka bir ses yankıladı bu çığlığı. “Hey!” dedi ses, “bekle bir dakika.” Vahşi ormanda açılan yaranın kenarındaki bitkiler sarsıldı, bir yığın yağmur damlası pıtır pıtır yere döküldü. Sarışın çocuk durdu, farkına varmadan çoraplarını dizlerine doğru çekti. Bu hareketle birlikte, bir an için, bir İngiliz kasabasına döndü vahşi orman. Ses gene konuştu: “Bu sürüngen bitkiler yüzünden kıpırdayamıyorum neredeyse.” Konuşan, geri geri yürüyerek bitkilerin arasından sıyrıldı. Küçük dallar, kirli rüzgâr ceketini tırmıklıyordu. Çalılara takılan çıplak tombul dizlerine dikenler batmıştı. Eğilip, dikenleri dikkatle çıkardıktan sonra döndü. Sarışın çocuktan daha kısa boylu ve çok şişmandı. Ayaklarını güvenilir yerlere basa basa ilerledi. Başını kaldırdı, kalın camlı gözlüğüyle sarışın çocuğa baktı: “Megafonlu adam nerede?” Sarışın çocuk başını salladı: “Burası bir ada. Yani bir ada olduğunu sanıyorum. Denizdeki şu kayalıklar bir resiftir. Belki hiç büyük yoktur buralarda.” Şişman çocuk şaşar gibi oldu:…

Abşalom Abşalom / William Faulkner
Yabancı Edebiyat / 10 Aralık 2017

Abşalom Abşalom Abşalom Abşalom’dan… Evet. Ellen’ın gördüğü buydu; kocası ve çocuklarının babası çıplak, nefes nefese ve beline kadar kan revan içinde öylece duruyordu ve henüz düştüğü belli olan zenci de ayaklarının dibinde kanlar içinde yatıyordu, tek farkı kanın zencinin üzerinde yağ ya da ter gibi durmasıydı – Ellen başı açık evden aşağı doğru koşarken o sesi, o çığlığı duymuştu, daha karanlıkta koşarken, daha seyirciler onun geldiğini anlamadan o sesi duymuştu, hatta seyircilerden biri ‘At’ sonra ‘Kadın’ sonra ‘Tanrım, çocukmuş!’ demeden duymuştu -içeri koşmuştu ve seyirciler kenara çekilip Henry’nin onu tutan zencilerin arasından haykırarak ve kusarak fırlayışını görmesine imkân vermişti- hiç durmadan, Henry’yi yerden kaldırmak için ahırın pisliğine eğilirken ondan kaçan yüzlere bakmadan, hatta Henry’ye bile bakmadan ona bakmıştı; sakalının arasından bile dişleri görünüyordu, başka bir zenci de bir havluyla üzerindeki kanları siliyordu. ‘Herhalde kusurumuza bakmazsınız, beyler/ dedi Ellen. Ama zencisi beyazı çoktan gitmeye başlamışlardı, içeri nasıl hırsızlama süzülmüşlerse aynı şekilde dışarı çıkıyorlardı, Ellen onları şimdi de izlemiyordu, Henry ona sarılmış ağlarken pisliğin içinde diz çökmüş duruyordu; üçüncü bir zencinin köşeye kıstırdığı bir yılana sopasını uzatır gibi gömleğini ya da ceketini uzattığı Sutpen ise hiç kımıldamıyordu. ‘Judith nerede, Thomas?’ dedi Ellen. ‘Judith mi?’ dedi. Yalan söylemiyordu; kendi zaferi onu geride bırakmıştı;…

Vathek / William Beckford
Yabancı Edebiyat / 9 Aralık 2017

Vathek Vathek’ten… Abbasi soyunun dokuzuncu halifesi Vathek, Mutasım’ın oğlu, Harun Reşid’in torunuydu. Genç yaşta tahta geçmesi ve tahtı süsleyen yetenekleri, tebaasını hükümdarlığının uzun ve mutlu olacağına inandırmıştı. Hoş ve heybetli bir görünümü vardı; ancak Vathek sinirlendiği zaman gözlerinden biri o kadar korkunç bir hal alırdı ki hiç kimse bu göze bakmaya dayanamazdı. Bakışını yönelttiği zavallı kişi anında geriye düşer, hatta bazen son nefesini teslim ederdi. Ancak Vathek, hâkimiyetindeki insanların azalmasından ve sarayının tenhalaşmasından korktuğu için nadiren sinirine yenik düşerdi. Kadınlara ve yemek masası eğlencelerine oldukça düşkün olduğundan, cana yakın davranışlarıyla kendine hoş arkadaşlar bulmaya çalışırdı. Sınırsız cömertliği ve dizginlenmemiş zevk düşkünlüğü sayesinde bunu gayet kolay başarırdı da. Çünkü Vathek, Halife Ömer bin Abdülaziz’in aksine, öbür dünyada cennetin tadını çıkarmak için bu dünyayı cehenneme çevirmek zorunda olduğumuzu düşünmüyordu. ihtişamı kendinden önce gelenlerinkinin hepsinden üstündü. Babası Mu tasım zamanında Alaca Atlar tepesine kurulan ve bütün Samarra şehrine hükmeden Alkoremmi Sarayı Vathek’e göre hiç de yeterli değildi. Bu yüzden saraya her birinin özel olarak bir duyusunu tatmin edeceği beş yeni kanat, daha doğrusu beş yeni saray ekledi. Bunların ilkinde, tüketildikçe yerine gece gündüz demeden yenilerinin konulduğu en leziz yemeklerin üzerinden hiç eksik olmadığı masalar, en lezzetli şarapların ve en seçkin içkilerin bitip tükenmeden…

İnsan Postu / Willi Heinrich
Yabancı Edebiyat / 8 Aralık 2017

İnsan Postu İnsan Postu’ndan… Rus toplarının gümbürtüsü yankılanırken güneş, koca ormanlığın hemen ardında bitti. Dün de böyle olmuştu, önceki gün de, yarın da böyle olacaktı, sonsuza kadar hep böyle. Korunağın beri yanında oturuyordu adamlar. Schnurrbart, piposunda biriken zifire bir göz attı. Onbaşı Steiner cebindeki cigara paketine uzandı. Sahra telefonunun acı sesi böldü sessizliği. Steiner koştu. Uzun uzun dinledikten sonra bir küfür savurarak kapadı telefonu. Öbürleri merakla baktılar; incelmiş, sakalları uzamış yüzlerinde kuşku okunuyordu. “Ne dedi?” diye sordu Kruger oturduğu masadan. Steiner soruya karşılık vermedi. Solgun yüzü oldukça asıktı; ağzı sinirle gerilince, dudaklarının iki yanındaki derin çizgiler yüzünün sertliğini iyice ortaya çıkarıyordu. Sessizlik sürdü. Masanın üstünde yanan iki mum, tahta duvarlara dizili adamların dev gölgelerini yansıtıyordu. Dışardan Alman makineli tüfeğinin kesik ateşi duyuldu. Kruger boğazını temizledi, sorusunu tekrarladı: “Ne dedi?” “Savaşın anlamsız olduğunu.” Öbürleri şaşkın şaşkın baktılar: “Teğmen Meyer dedi bunu ha?” Steiner başını salladı. “Neden olmasın yani?” Bölük kumandanlarının da savaş üstüne özel bir takım düşünceleri olabilir pekâlâ.” “Tabiî, orası öyle de…” Profesör takma adıyla anılan Dorn, incecik elini sakallı çenesinde gezdirdi. “Bence…” “O kadar yorma kafanı,” dedi Steiner. “Bırak yorsun canım.” Schnurrbart ayaklarını masaya dayadı, gülümsedi. “Düşünmemesini emredemezsin. Zaten kafasına bir Rus kurşunu yeyince, kendiliğinden vazgeçecek düşünmekten.” Adamlar gülüştüler,…

Düşman / J.M.Coetzee
Yabancı Edebiyat / 14 Kasım 2017

Düşman Düşman’dan… ‘Sonunda artık kürek çekemeyecek kadar yorgun düşmüştüm. Ellerim su toplamış, sırtım yanmıştı. Tüm gövdem sızlıyordu. Hafif bir iç çekişle neredeyse hiç su sıçratmadan kendimi suya bıraktım. Sakin kulaçlarla ıssız adaya doğru yaklaşırken, uzun saçlarım denize özgü bir çiçek, bir anemon ya da Brezilya kıyılarında rastlanan bir tür deniz anası gibi çevremde yüzüyordu. Bir süre akıntıya karşı yüzdükten sonra, bir anda akıntıdan kurtularak dalgalar tarafından körfeze ve kumsal sahile doğru sürüklendim. ‘Orada sıcak kumun üzerinde sere serpe uzandım. Başım güneşin yakıcı parlaklığı içinde, iç etekliğim (gemiden kaçarken birlikte götürebildiğim tek şey oydu) üzerimde kururken, bitkin ama bir felaketten kurtulan herkes gibi minnettardım. ‘Üzerime karanlık bir gölge düştü. Geçmekte olan bir bulutun değil, çevresinde göz kamaştırıcı bir ışık halkası olan bir adamın gölgesiydi. Kurumuş olan dudaklarımla, “Kazazede,” demeye çalıştım; “Ben bir kazazedeyim. Yek başınayım.” Şişmiş, su toplamış ellerimi ona uzattım. ‘Adam yanı bâşıma çömeldi. Kara deriliydi. Yün yumağı gibi kıvırcık saçları olan bu zenci, üzerindeki kaba don dışında çıplaktı. Dirseklerim üzerine doğrularak yassı yüzünü, donuk gözlerini, geniş burnunu, kaim dudaklarını ve siyahtan çok koyu gri olan ve tozla kaplanmışçasına kuru olan tenini inceledim. Önce Portekizceyi deneyerek, “Agua” dedim. Bir yandan da içme işareti yapıyordum. Hiç yanıt vermedi. Bana, dalgaların sürükleyip…

Barbarları Beklerken / J.M.Coetzee
Yabancı Edebiyat / 14 Kasım 2017

Barbarları Beklerken Barbarları Beklerken’den… Böylesini hiç görmemiştim: Telden ilmiklerle gözlerinin önünde duran iki ufak cam yuvarlak. Kör mü yoksa? Görmeyen gözlerini saklamak için olsa neyse. Ama kör olmadığı kesin. Cam yuvarlaklar kopkoyu, dıştan bakıldığında saydam değil ama o görmesine görüyor. Bana bunun yeni bir buluş olduğunu söylüyor. Güneşin parıltısına karşı gözleri koruyor diyor. «Burada çölde çok işe yarar. Boyuna gözünü kısmaktan kurtulursun. Baş ağrıların azalır. Bak.» Göz uçlarına hafifçe dokunuyor. «Hiç kırışık yok.» Gözlükleri yeniden takıyor. Teni bir delikanlınınki gibi. «Bizim orda herkes kullanıyor bunları.» Bir şişe içki ve bir tabak çerezle hanın en iyi odasında karşı karşıya geçmiş oturuyoruz. Burada bulunmasının nedenlerini tartışmıyoruz. Olağanüstü durumdan kaynaklanan yetkilerle gelmiş, bu yeterli. Yerine avcılıktan söz açıyoruz. Binlerce geyiğin, domuzun, ayının vurulduğu son sürek avından söz ediyor bana, öldürülen hayvanlar öylesine çokmuş ki, dağ gibi bir ceset yığını kokmaya bırakılmış («Doğrusu yazık olmuş»). Ben de her yıl göç zamanı göle inen kaz ve ördek sürülerini ve yerlilerin onları tuzağa düşürme yöntemlerini anlatıyorum. Yerli kayıklarıyla gece balığa çıkmayı öneriyorum. «Kaçırılmaması gereken bir fırsat bu,» diyorum. «Balıkçılar balıkları ağlara çekmek için meşalelerle kıyıda yürüyerek davul çalarlar.» Kafasını sallıyor. Kendi de, sınırın başka bir kesiminde bulunduğu sırada halkın nadide bir yiyecek olarak sunduğu yılanları, avladığı…

Doktor Jivago / Boris Pasternak
Yabancı Edebiyat / 3 Kasım 2017

Doktor Jivago Doktor Jivago’dan… “Ne o, uyudunuz mu?” diyerek dikkatini, sürekli basınç göstergesini kontrol eden makinist gibi yan gözle baktığı atlara, onların kuyruk ve sağrılarına çevirdi. Atlar, dünyadaki diğer atlar gibi arabayı çekiyorlardı. Yani, çekici olan birinci at doğuştan onda olmayan kurnazlıktan uzak dürüstçe koşuyor, ikinci at ise bu işten anlamayan birisinin bile kolayca fark edebileceği gibi, her sekmesinde harekete geçirdiği çıngıraklarının sesinde, dizginleri çekili dans eder gibi ilerliyordu. Nikolay Nikolayeviç, toprak sorunlarıyla ilgili yazdığı kitabı, ağırlaşan sansür uygulamaları nedeniyle, yayınevinin ricasıyla tekrar gözden geçirmesi için Voskoboynikov’a götürüyordu. “Buralarda insanlar çığırından çıkmış” dedi Nikolay Nikolayeviç Pavel’e. “Pankovski taraflarında bir tüccarın boğazını kesmişler, Zemski’nin harasını yakmışlar. Sen ne düşünüyorsun? Sizin köyde neler konuşuluyor bu işler için?” Pavel’in bu konulara bakışı, Voskoboynikov’un ölmek üzere olan toprak reformu hakkındaki görüşleri karşısında sansürün tutumundan daha da acıklıydı. “Ne diyecekler ki? Halk denetimden çıktı. Şımarıklık, diyorlar. Bizim insanlardan ne olabilir ki? Eline fırsat geçmeye görsün, birbirlerini yerler, Yüce Tanrım. Deh, uyudunuz mu?” Bu, dayı yeğenin birlikte Duplyanka’ya ikinci gidişleriydi. Yura, yolu hatırladığını sanıyordu. Tarlaların genişleyip sınırlarının ormana ulaştığı noktada, yolun sağa doğru kıvrılacağını vedönemeci geçtikten birkaç dakika sonra Kologrivov’un uzakta ırmağı ve demiryolunu gören on verstlik arazisinin karşılarına çıkacağını düşünüyordu. Oysa yanılmıştı. Tarlalar birbiri ardınadevam ediyor ve onları ormanla r kucaklamaya devam…

Yüzüncü Ad / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat / 31 Ekim 2017

Yüzüncü Ad Yüzüncü Ad’dan… Canavar′ın yılına girmemize daha dört uzun ay var, oysa gelmiş dayanmış bile kapıya. Gölgesi, yüreklerimizi ve evlerimizin pencerelerini örtüyor. Çevremdeki insanlar başka şeyden söz edemez oldular. Yaklaşan yıl, ön belirtiler, kehanetler… Gelsin! diyorum kimi zaman kendi kendime; boşaltsın artık mucize ve felaketlerle dolu heybesini! Sonra cayıyorum bu düşünceden; tüm o güzel yıllara geri gidiyorum belleğimde, her günü akşamın zevklerini beklemekle geçirdiğimiz o sıradan, iyi yıllara. Ve ağız dolusu lanet okuyorum kıyamete tapanlara. Nasıl başladı bu çılgınlık? Önce kimin kafasında filizlendi? Hangi gökkubbenin altında? Kesin olarak söyleyemem, yine de bir biçimde biliyorum bunu. Bulunduğum yerden korkuyu gördüm; o iğrenç korkunun doğduğunu, büyüdüğünü, yayıldığını gördüm; kafalara nasıl sızdığını gördüm -en yakınlarımınkine, benimkine varana dek-, aklı yerinden oynatıp ayaklar altına alışını, aşağılayışını, sonra da onu parçalayıp gövdeye indirişini izledim. Güzel günlerin uzaklaşıp gittiğini gördüm. Buraya dek dinginlik içinde yaşadım ben. Mutluluk ve erinç içinde, her mevsim biraz daha göbek bağlıyor, biraz daha zenginleşiyordum; elimin ulaşamayacağı hiçbir şeye göz dikmiyordum; komşularım kıskanmaktan çok pohpohluyorlardı beni. Ve birdenbire, her şey hızlandı çevremde. Ortaya çıkıveren, sonra da benim hatam yüzünden yokolan o tuhaf kitap… Yaşlı İdris′in ölümü; gerçi kimse bu yüzden suçlamıyor beni… kendimden başka. Ve tüm kararsızlığıma karşın Pazartesi günü çıkmak…

Tanios Kayası / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat / 30 Ekim 2017

Tanios Kayası Tanios Kayası’ndan… Benim doğduğum köyde kayaların birer adı vardır. Gemi Kayası, Ayı Kafası Kayası, Pusu Kayası, Duvar Kayası, hatta İkizler Kayası vardır. Bu sonuncusuna Gulyabani Memeleri de denir. Asker Taşı denileni çok önemlidir; vaktiyle birlikler asileri kovalarken bu kayanın ardında pusuya yatarlarmış; buradan daha fazla hürmet gören, efsanelerle bunca dolu bir başka yöre yoktur. Yine de çocukluk günlerimin manzaraları rüyama girdiğinde gözümün önüne bir başka kaya gelmektedir. Heybetli bir koltuk görünümünde, kalçaların konduğu yer sanki oturula oturula yıpranmış gibi çukurlaşmış, yüksek ve düz bir arkalığı olan ve her iki yana kolçak gibi sarkan bir kaya. Sanıyorum insan adı taşıyan tek kaya odur: Tanios Kayası! Taştan bu tahtı uzun süre seyretmiş ama yanına yaklaşmaya cesaret edememiştim. Tehlikeden korktuğum için değil; köyde en gözde oyunlarımız kayalıklar arasında geçerdi, küçücük bir çocukken bile en tehlikeli yerlere tırmanarak benden büyüklere kafa tutardım. Ellerimizden ve çıplak ayaklarımızdan başka sahip olduğumuz bir şey yoktu ama tenimiz kayanın tenine yapışmayı gayet iyi biliyordu ve ne kadar heybetli olsa da, buna direnebilecek tek bir kaya yoktu. Hayır, beni engelleyen düşme korkusu değildi. Bir inanç, bir yemindi. Bu sözü, ölümünden birkaç ay önce dedeme vermiş, yemin etmiştim. “Bütün kayalara evet, ama asla ona yanaşma!” Diğer yumurcaklar da…