Gece Oturumları / Ken Macleod
Bilimkurgu / 15 Ocak 2018

Gece Oturumları Gece Oturumları’ndan… “Bilimkurgu,” dedi robot, “gerçeğe dönüştü!” John Richard Campbell rahatsız, yarım yamalak uykusundan uyandırılmasına klişe lafa kızdığı kadar kızarak homurdandı. Döndü, battaniyesini yüzünden çekti, kulaklığını düzeltti ve doğruldu. Koltuğunu dikey konuma getirirken pek az yolcunun kımıldandığı dikkatini çekti. Çoğunluk hâlâ uyuyordu ve uyumayanlar bomboş bakışlarla kulaklıklarında çalanları dinliyordu. Campbell’ın ekvatora yaklaşırken uyandırılmayı talep etmesinin nedeni, pencere yanı koltuğu seçmesininkiyle aynıydı: Pasifik Uzay Asansörü’nü görme fırsatını kaçırmak istememişti. Atlantik’teki karşıtıyla —ya da rakibiyle— birlikte asansör, insan elinden çıkma yapıların muhtemelen en etkileyicisi ve kesinlikle en büyüğüydü. Bir defasında yeni Babil Kulesi diye aşağılamıştı Campbell ya, kendi gözleriyle görmesi şarttı. “Asansör şu anda sağ tarafımızda görülebilmektedir,” diye mırıldandı robotun sesi kulaklığında. “Sol taraftaki yolcularımız ise birkaç dakika sonra, girilmez bölgeden kaçınma amaçlı hafif dönüşümüzü yaptığımızda görebilecekler.” Campbell yanağını cama, çenesini omzuna dayadı ve soluk kabin ışıklarının yansımasını engellemek adına sol elini şakağına siper ederek ileri, sancak tarafına baktı. Aşağıdaki karanlıkta dönerek yükselen minik parıltılar gördü. Sarmalın tepesinden aşağı, kısaymış gibi görünen bir mesafe boyunca dimdik, parlak bir hat iniyordu. Campbell dikkatle hattı izleyerek sarmalın hemen üzerinde, hava aracının görüş alanının tam sınırında kalan minnacık parlak ışıklar kümesini buldu. Kümenin dikey hareketini, uçağın burnu yavaşça dönüşe başlarken son anda görebildi….

Zeplin / Karin Tidbeck
Bilimkurgu / 13 Ocak 2018

Zeplin Zeplin’den… Matbaacı asistanı Anna Goldberg bir buhar makinesine âşık oldu. Hamburg’ta hali vakti yerinde bir ailenin en küçük ve en çirkin kızıydı; babası ülkenin en büyük matbaalarından birinin sahibiydi. Anna zihinsel yeteneğini belli ettiğinden eğitim görmesine ve babasının sekreteri olarak çalışmasına izin verilmişti. Böylece en azından kendi masraflarını karşılayabiliyordu. Anna işinden memnundu ama bunun sebebi matbaacılığı ya da sekreterliği sevmesi değildi. Sebep matbaa makineleriydi. Onun yaşındaki diğer kızlar oğlanların hayalini kurarken, o bir Koenig & Bauer’e delice âşıktı. Ama babasının önünde açıkça bir aşk ilişkisi yaşayabilmesi mümkün değildi. Maaşının her feniğini biriktirdi, böylece günü geldiğinde aşkının peşinden gidebilecekti. Yirmi sekiz yaşındaydı ve hâlâ doğru zamanı bekliyordu. Nihayet Berlin fuarında Hercules’le tanıştığında o gün geldi. Hercules yarı-portatif bir buhar makinesiydi: Yuvarlak karınlı bir fırın dik, geniş omuzlu bir motorla birleştirilmişti. Keskin bir kömür dumanı notası da içeren sıcak demir aroması yayıyor, bu koku Anna’nın kalçalarını ürpertiyordu. Üstelik satılıktı. Anna onu daha yakından tanıyabilmek için fuara her gün gelmiş olsa da aslında ilk günden kararını vermişti. Hercules’ü almaya parası neredeyse tam denk geliyordu. Anna annesiyle babasına Berlin’de oturan bir arkadaşı ile kocasını ziyaret etmek ve muhtemelen orada bir talip bulmak niyetinde olduğunu bildirdi. Annesiyle babası hiç direnmedi, Anna da onlara kalış…

Ölümlüler Uyurken / Kurt Vonnegut
Bilimkurgu / 12 Ocak 2018

Ölümlüler Uyurken Ölümlüler Uyurken’den… George Castrow yılda sadece bir kez General Elektrikli Ev Aletleri Şirketi’nin ana fabrikasına gelir, yeni model GEEA buzdolabının kasası içine kendi cihazlarını monte ederdi. Her gelişinde de öneri kutusuna bir öneri atardı. Hep aynı öneriyi: “Gelecek yılki buzdolabı neden kadın şeklinde olmasın?” Kâğıtta bir de kadın şeklinde bir buzdolabı çizimi, sebzeliğin, tereyağı bölmesinin ve buz küplerinin falan nerelerde olacağını gösteren oklar olurdu. George buna Food-O-Mama derdi. Herkes de Food-O-Mama’nın özellikle iyi bir espri olduğunu düşünürdü çünkü George bütün yıl yollarda dolaşır, buzdolabı şeklindeki bir buzdolabıyla birlikte dans edip şarkı söyler ve sohbetler ederdi. Buzdolabının adı Jenny’di. Jenny’i GEEA Araştırma Laboratuvarı’nda gerçekten gelecek vaat eden bir kariyere sahip olduğu yıllarda tasarlayıp yapmıştı George. George’un Jenny ile evli olduğu da söylenebilirdi. Büyük bölümü Jenny’in elektronik beyniyle dolu bir nakliye kamyonunun arkasında onunla birlikte yaşardı. Kamyonun arkasında portatif bir yatağı, elektrikli ocağı, üç ayaklı bir taburesi, bir masası ve kilitli bir dolabı vardı. Geceleyin bir yerlere park ettiğinde dışarıya, toprağın üstüne koyduğu bir de paspası vardı. Üstünde ‘Jenny ve George’ yazardı. Karanlıkta parlardı. Jenny ile George bütün Amerika ve Kanada ela bir bayiden ötekine dolaşır dururlardı. Bir mağazada iyi bir kalabalık toplayıncaya kadar dans edip şarkı söyler, espriler patlatırlardı….

Otomatik Piyano / Kurt Vonnegut
Bilimkurgu / 11 Ocak 2018

Otomatik Piyano Otomatik Piyano’dan… Bir vınıltı ve tıkırtı oldu ve kapı açıldı. “Atla,” dedi teybe alınmış bir ses kontrol panelinin altından. Marş bastı, motor çalıştı, boşa geçti, radyo çalmaya başladı. Paul usulca direksiyonun üstündeki bir düğmeye bastı. Bir motor mırıldandı, dişliler yavaşça homurdandı ve iki ön koltuk uykulu sevgililer gibi yan yana yattı. Bu Paul’a bir zamanlar bir hayvan hastanesinde görmüş olduğu atlar için bir ameliyat masasını hatırlattı – at yan yatmış masanın yanına getirilmiş, buraya bağlanmış, narkoz verilmiş, sonra da, ameliyat edilmeye hazır pozisyonda, dişlilerle çalışan masanın üst kısmına devrilmişti. Katharine Finch’in derine, daha derine ■ gömüldüğünü hayal edebiliyordu, Bud ise eli düğmenin üstünde şarkılar mırıldanıyordu. Paul başka bir düğmeye basarak koltukları dikleştirdi. Arabaya, “Hoşçakal,” dedi. Motor durdu, radyonun sesi kesildi ve kapı kapandı. ‘Tahta beşlik alma,” diye seslendi araba Paul kendi arabasına binerken. “Tahta beşlik alma, tahta beşlik alma, tahta beşlik—” “Almam!” Bud’ın arabası sustu, belli ki içi rahat etmişti. Paul fabrikayı bölen geniş, temiz yol boyunca ilerledi; bir taraftan da bina numaralarını takip ediyordu. Bir steyşın vagon kornasını öttürerek aksi yönde hızla yanından geçti, içindekiler ona el sallıyordu; araba boş sokakta zikzaklar çizerek ana kapıya yöneldi. Paul saatine baktı. Bunlar, paydos eden ikinci vardiya olmalıydılar. Fabrikayı çalıştırmakta…

Mezbaha No 5 / Kurt Vonnegut
Bilimkurgu / 10 Ocak 2018

Mezbaha No 5 Mezbaha No 5’ten… Az çok gerçek bir hikâye bu. Ya da savaşla ilgili hiç bir şey şey gerçekten uzak değil. Kendisinin olmayan bir çaydanlığı aldığı için kurşuna dizilen birini tanıdım gerçekten Dresdende. Savaş sonunda kişisel düşmanlarını kiralık katillere öldürteceğini söyleyen bir başkasını da. Böyle sürüp gider bu. Bütün adları değiştirdim. 1967’de Guggenheim vakfının parasıyla (Tanrı Mangırlarını korusun) Dresdene döndüm. Ohionun Dayton şehrine çok benziyordu, bu kentin biraz daha genişi, rahatı. Bodrumunda tonlarla insan unu bulunması gerekli Oraya eski silah arkadaşım, Bernard V.O’ Hare’yle döndüm ve tutsak olduğumuz sıralar bizi kapadıkları mezbahaya gitmek üzere bindiğimiz taksinin şoförüyle ahbap olduk. Adı Gerhard Müller’di. Kısa süre Amerikalıların elinde tutsak kaldığını söyledi. Komünist rejimde yaşamanın insanda ne gibi bir izlenim bıraktığını kendisine sorduk, başlangıçta korkunç olduğunu söyledi. Çünkü herkes geberesiye çalışmak zorundaydı, çünkü konut, yiyecek ve giysi sıkıntısı çekiliyordu. Ama şimdi durum çok daha iyiydi. Küçük ve rahat bir dairesi vardı, kızı çok iyi bir öğrenim görüyordu. Annesi, Dresden alev fırtınasında yanıp kül olmuştu. Hayat bu. Christmas’ta O’Hare’ye bir kart yolladı, kartta şöyle diyordu: «Size, ailenize ve de arkadaşınıza neşeli bir Christmas ve mutlu bir yeni yıl diler, talihimiz varsa bir barış ve özgürlük dünyasında, yeniden taksi içinde görüşmemizi dilerim. Çok…

Kedi Beşiği / Kurt Vonnegut
Bilimkurgu / 9 Ocak 2018

Kedi Beşiği Kedi Beşiği’nden… Bokonon kişinin karass’ının sınırlarını keşfetmesine ve Yüce Tanrı’nın ona yaptırdıklarının özünün ne olduğunu araştırmasına dair hiçbir yerde herhangi bir uyarıda bulunmaz. Bokonon sadece bu tür arayışların eksik kalmaya mahkûm olduğu yönünde bir gözlemde bulunur. Bokonon’un Kitapları’nın kendi yaşam öyküsünü anlattığı bölümde Bokonon, keşfetmiş gibi, anlamış gibi yapmanın nasıl bir ahmaklık olduğu hakkında ufak bir hikâyeye yer verir: Bir zamanlar Newport, Rhode Island’daki Episkopal cemaatine mensup bir hanım tanımıştım. Kendisi benden Danua cinsi köpeği için bir kulübe tasarlamamı ve yapmamı istemişti. Hanımefendi, Tanrı’yı ve onun İşlerini Yapış Şeklini kusursuz anladığını iddia ediyordu. Bir insanın bugüne dek olanlar ya da bundan sonra olacaklar karşısında şaşkınlığa düşmesine anlam veremiyordu. Buna karşın, kendisine yapmayı önerdiğim kulübenin detaylı bir planını gösterdiğimde, “Kusuruma bakmayın ama ben bunları hiç okuyamam,” dedi. “Siz en iyisi bunu Tanrı’ya iletmeleri için kocanıza ya da rahibinize verin,” dedim “Tanrı, boş bir ân bulduğunda eminim ki size bu köpek kulübesi çizimini sizin bile anlayabileceğiniz şekilde açıklayacaktır.” Kadın işi vermedi bana. Onu hiç unutmayacağım. Tanrı’nın yelkenli teknelere binen insanları motorlu teknelere binenlerden daha fazla sevdiğine inanıyordu. Bir solucana bakmaya tahammül edemezdi. Solucan gördüğü anda çığlığı basardı. Ahmağın tekiydi ve ben de öyleydim ve Tanrı’nın İşleri’ni anladığını düşünen herkes de…

Cesur Yeni Dünya / Aldous Huxley
Bilimkurgu / 4 Ocak 2018

Cesur Yeni Dünya Cesur Yeni Dünya’dan… Sadece otuzdört katlı yerden bitme gri bir bina. Ana girişin üzerinde şu sözcükler; LONDRA MERKEZ KULUÇKA VE ŞARTLANDIRMA MERKEZİ ve üzeri kaplanmış olan Dünya Devleti’nin sloganı, CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR. Zemin kattaki devasa oda kuzeye bakıyordu. Odanın kendisinin bütün tropik ısısına karşın pervazların ötesinde tüm yaz boyunca soğuk kalan ince sert bir ışık; pencerelerden süzülüp aç gözlerle, üzerine kumaş örtülü bir figür, soğuktan titreyen soluk siluetli bir akademisyen arıyor, ancak yalnızca bir laboratuvarın cam, nikel ve solukça parıldayan porselenini buluyordu. Kış donukluğuna yine kış donukluğu karşılık veriyordu. Ellerine soluk ceset rengi lastik eldivenler giymiş işçilerin tulumları beyazdı. Işık bir hayaletti, donuk ve ölü. Sadece mikroskopların sarı gövdelerinden belli bir parlak ve canlı töz ödünç alıyordu, çalışma masaları boyunca cilalı tüplerin arasında uzun bir silsile halinde birbirini izleyen enfes çizgiler tereyağı gibi duruyordu. “Burası da,” dedi Müdür kapıyı açarak, “Dölleme Odası.” Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi Müdürü odaya girdiğinde, güçlükle nefes alan sessizlikte, derin konsantrasyondan kaynaklanan dalgın kendi kendine konuşmaların ıslık ya da uğultusunun ortasında üçyüz Döllendirici, aletlerinin üzerine eğilmiş çalışıyordu. Yeni gelmiş çok genç, pembe ve tüyü bitmemiş bir bölük öğrenci, ürkek ve acınacak bir şekilde Müdür’ün ardı sıra yürüyorlardı. Her biri elinde bir defter, yüce…

Jessie Lamb’in Vasiyeti / Jane Rogers
Bilimkurgu / 30 Aralık 2017

Jessie Lamb’in Vasiyeti Jessie Lamb’in Vasiyeti’nden… O gittiğinden beri ev çok sessiz. Düşmemeye dikkat ederek kalkıyorum ve ayaklarımı sürüyerek pencereye gidiyorum. Işık, yan komşunun bahçesindeki dev ağacı tarafından kısmen engellenmiş. Bulunduğum evin yakınında kimse yaşamıyor. Alnımı pencereye yaslıyor ve ot bürümüş bahçeye dikkatle bakıyorum. Soğuk pencere nefesimle anında buğulanıyor. Atlamak için yüksek olduğunu biliyorum. Zaten pencereler kilitli ve anahtar yok. Odanın içinde ayaklarımı sürüyor, kapıya ulaşana kadar sol elimi duvarın üzerinde tutarak dengemi koruyorum. Ne olur ne olmaz diye tekrar deniyorum. Köşeye benim için peynirli sandviç ve plastik bir şişede portakal suyu bırakmış. Bütün gün dışarıda kalmayı planlıyor olmalı. Neyse… En azından bütün gün tekrar tekrar aynı şeyleri söylemesini dinlemek ya da ağladığını veya huzursuz adımlarla evin içinde dolandığını görmek zorunda kalmayacağım. En azından şimdi düşünecek zamanım var ve kendimden başka endişelenmem gereken hiçbir şey yok. Bisiklet kilidini yeniden kontrol ediyorum. Açık mavi plastik kaplı olanlarından, plastiğin içinde gümüş kabloyu görebilirsiniz. Her iki ayak bileğimin etrafına da bir tanesini üç kez dolamış ve kilitlemiş, halhal gibi. Ve üçüncüsünü de diğer ikisinin içinden geçirip düğümlemiş ve kilitlemiş. Halkalar bileğimden kayamayacak kadar darlar. Ayaklarımı birbirinden yalnızca on beş santimetre ayırabiliyorum. Bu da zincire vurulmuş bir mahkûm gibi ayaklarımı sürümeme neden oluyor. Halkaların…

Uzay Yolu – Gizli Görev / James Blish
Bilimkurgu / 28 Aralık 2017

Gizli Görev Gizli Görev’den… Tabii, dedi. Fakat buradan gönderilen bir mesaj, Yıldız Filo Komutanlığına ancak üç hafta sonra ulaşabilir… Ve öyle sanıyorum ki, her ne olursa olsun, arkanızdan bir filo gönderip göndermemekte tereddüt edeceklerdir. Karar sizindir, Kaptan. Bir saat. Tal’m görüntüsü kayboldu ve ekran yıldızlarla doldu. Körk: — Teğmen Uhura, dedi. Bütün üst subayların hemen Brifing salonunda toplanmalarını söyleyin. Körk, toplanan grubu gözden geçirerek: — Pekâlâ, dedi. Spak, Makkoy ve Skat toplantıya gelmişti; Kekov ve Sulu, Uhura’yla beraber kontrol odasındaydı. — Spak, RomuSan gemilerinin tepemizde bitmesinden önce geminin tespit aletlerinin onları neden göremediği üzerinde bir teorin vardı. — Öyle sanıyorum ki Romulanlar, geminin tespit aletlerini maskeleyici bir aparey geliştirmişler. Dikkat ederseniz, Kaptan, çevremizde ki Romulan gemileri, Klingon gemilerinin modelinden esinlenerek yapılmış. Bir geminin yapısını böylesine değiştirme çok pahalıya mal olur. Bildiğimiz gibi, Klingon gemilerinin, Romulan gemilerinden üstün bir tarafı yok. Böyle bir masraf ancak, çok önemli bir gizleyici apareyin gemiye uygulanması üzerine yapılabilir. — Eğer tahminin doğruysa, Romulan gemileri, federasyon bölgesine fark edilmeden girebilir ve bir gezegen ya da bir gemi korunmaya fırsat bulamadan tahrip edilebilir. Skat: — Zaten biz de böyle yakalandık, dedi. Körk, ters bir sesle: — Çok parlak bir gözlem, Mister Skat, dedi. Yardımcı olabilecek başka fikirleriniz…

Marslı / Andy Weir
Bilimkurgu / 17 Ekim 2017

Marslı Marslı’dan… Sanırım mesleğe aşina olmayıp bunu okuyan insanlar için, Mars görevlerinin nasıl gerçekleştiğini anlatsam iyi olur. Dünya yörüngesine normal şekilde, sıradan bir uzay mekiğiyle varıp Hermes’e ulaştık. Tüm Ares görevlerinde Mars’a gidiş gelişler için Hermes kullanılır. Hermes gerçekten çok büyük ve inşası oldukça pahalıya patladı, o yüzden NASA sadece bir tane inşa etti. Hermes’e vardıktan sonra, biz yolculuk için hazırlıklarımızı tamamlarken, dört insansız uçuş bize yakıt ve teçhizat getirdi. Her şey hazır olduğunda Mars’a doğru yola çıktık. Fakat bu hızlı bir yolculuk değildi. Ağır kimyasal yakıtların yakıldığı ve Mars’a gitmek için püskürtme yörüngelerinin kullanıldığı günler geride kaldı artık. Hermes iyon motorları tarafından çalıştırılıyor. Ufak bir ivme kazanmak için geminin arka kısmından çok hızlı bir şekilde argon gazı atıyorlar. Bunun yararı; fazla yakıt yakılmasına gerek kalmaması, böylece küçük bir miktar argon (ve cihazları çalıştıran bir nükleer reaktör) tüm yol boyunca sürekli olarak hızlanarak Mars’a varmamızı sağlıyor. Küçük bir ivmeyle, uzun bir süreçte ne kadar hızlanabileceğinizi bilseniz hayret edersiniz. Size yolculuğun ne kadar eğlenceli geçtiğine dair hikâyeler anlatıp sizi eğlendirebilirim fakat anlatmayacağım. Şu an o zamanları hatırlamak istemiyorum. Kısacası 124 gün sonra, birbirimizin boğazına sarılmadan Mars’a varmayı başardık. Oradan, MİA’yla (Mars’a İniş Aracı) yüzeye indik. MİA aslında birkaç hafif itici ve paraşüt takılmış geniş bir kutudan ibaret….

Mesaj / Carl Sagan
Bilimkurgu / 8 Ekim 2017

Mesaj Mesaj’dan… İlgisiz görünmeye çalışmasına rağmen kalbi güm güm atıyor, avuç içleri terliyordu. Küçük avlunun en sevdiği köşesine çöküp çenesini dizlerine dayayarak radyonun içini düşünmeye koyuldu. O lambaların hepsi de gerçekten gerekli miydi? Hepsini tek tek çıkardığın takdirde neler olurdu? Babası bir kere onların içlerinde hava olmadığını söylemişti. Gerçekten de hava yok muydu içlerinde? Orkestraların müziği ve spikerlerin sesleri radyonun içine nasıl giriyordu peki? ‘Havadan’ diyorlardı. Radyoyu hava mı taşıyordu? ‘Frekans’ ne demekti? Çalışması için neden fişi prize sokmak zorundaydın? Elektriğin radyo içinden nasıl geçtiğini gösteren bir harita yapılabilir miydi? Kendine bir zarar gelmeden radyoyu sökebilir miydin? Söktükten sonra yine eski haline dönüştürülebilir miydi? Asmak için çamaşır taşımakta olan annesi, «Ellie neler yapıyorsun yine?» diye sordu. «Hiçbir şey, anne. düşünüyorum işte.» Ellie on yaşındayken Kuzey Michigan Yarımadası’nda bir göl kıyısında oturan hiç sevmediği iki kuzeninin evine tatile götürülmüştü. Wisconsin’de bir göl kıyısında yaşayan insanların arabayla beş saatlik yolda olan Michigan’daki bir göle gitmelerinin nedenini bir türlü anlayamıyordu. Hele iki kötü ve çocuksu oğlanı görmek için. Kendisine her konuda o kadar duyarlı olan babası nasıl oluyor da sabahtan akşama kadar o iki veletle oynamasını istiyordu? Ellie bütün yazını oğlanlardan kaçmaya çalışarak geçirdi. Boğucu sıcak mehtapsız bir gecede Ellie yalnız başına tahta…

Alaycı Kuş / Suzanne Collins
Bilimkurgu / 1 Ekim 2017

Alaycı Kuş Alaycı Kuş’tan… Başımı eğdim ve ayakkabılarımın yıpranmış deri yüzeyini kaplayan ince kül tabakasına baktım. İşte tam burası, bir zamanlar kız kardeşim Prim’le paylaştığımız yatağın durduğu yerdi. Şu tarafta mutfak masası vardı. Tamamen yerle bir olup bir kömür yığınına dönüşen şöminenin tuğlaları, evin kalan kısmı için bir nirengi noktası olmuştu. Başka türlü bu gri denizde yolumu nasıl bulabilirdim? 12. Mıntıka’dan geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Bir ay kadar önce, Capitol’ün bomba yağmuru zavallı maden işçilerinin Dikiş’teki evlerini, şehirdeki dükkânları, hatta Adalet Binası’nı yerle bir etmişti. Kendini bu yangından kurtarmayı başaran tek yer Galipler Köyü olmuştu. Nedenini tam olarak ben de bilmiyordum. Belki de Capitol’den iş için buraya geleceklerin kalacak bir yerleri olsun istenmişti. Raportörler. Madenlerin durumunu değerlendirmek üzere gönderilmiş bir komite. Geri dönüş yapan sığınmacıları kontrol etmeye gelmiş bir manga Barış Muhafızı. Ancak benden başka geri dönen yoktu. Zaten ben de kısa bir ziyaret için gelmiştim. 13. Mıntıka’daki yetkililer geri dönmeme şiddetle karşı çıkmışlardı. Beni korumak için en az bir düzine görünmez hava aracının başımın üstünde dönüp durması gerekeceğini ve ortada ele geçirilecek yeni bir istihbarat olmadığını bahane ederek, bunu maliyeti yüksek ve gereksiz bir macera olarak gördüklerini söylemişlerdi. Yine de olanları kendi gözümle görmem gerekiyordu. Bu öyle büyük…

Ateşi Yakalamak / Suzanne Collins
Bilimkurgu / 1 Ekim 2017

Ateşi Yakalamak Ateşi Yakalamak’tan… Çayın sıcağı dondurucu havaya çoktan karışmış olsa da, matarayı sımsıkı tutmaya devam ettim. Soğuk yüzünden, kaslarım iyice gerildi. Tam o anda vahşi bir köpek sürüsü çıkagelse saldırıya uğramadan bir ağaç tepesine tırmanma ihtimalim yok denecek kadar azdı. Ayağa kalkmalı, biraz hareket etmeli ve eklemlerimi açmalıydım. Oysa orman şafakla aydınlanırken, ben, en az üzerinde oturduğum kaya parçası kadar hareketsiz, öylece durdum. Güneşle savaşamazdım. Beni, aylardır sıkıntıyla beklediğim güne doğru sürüklerken, tek yapabildiğim çaresiz gözlerle, yükselişini izlemek oldu. Öğle saatlerinde Galipler Köyü’ndeki yeni evime üşüşmüş olacaklardı. Gazeteciler, kameramanlar, hatta eski eskortum Effie Trinket bile Capitol’den kalkıp 12. Mıntıka’ya kadar gelecekti. Effie o komik pembe peruğu mu takacak, yoksa Zafer Turu için doğallıktan uzak başka bir renk mi tercih edecek, çok merak ediyordum. Tabii diğerlerini de unutmamalı. Uzun tren yolculuğumda bana servis yapacak personel. Halkın önüne çıkmadan önce beni güzelleştirecek hazırlık ekibi. Açlık Oyunları’nda izleyiciler tarafından ilk anda fark edilmemi sağlayan o muhteşem kostümleri tasarlayan stilistim ve arkadaşım, Cinna. Bana kalsa, Açlık Oyunları’nı tamamen unutmak isterdim. Ve hiç bahsetmemek. Kötü bir rüyadan başka bir şey değilmiş gibi davranmak. Ancak Zafer Turu bunu imkânsız kılıyordu. Tur, stratejik olarak, iki Oyun’un tam ortasına denk gelecek şekilde planlanıyordu; bu, Capitol’ün dehşeti taze…

Açlık Oyunları / Suzanne Collins
Bilimkurgu / 1 Ekim 2017

Açlık Oyunları Açlık Oyunları’ndan… Uyandığımda yatağımın diğer tarafı buz gibiydi. Parmaklarımı uzatıp, Prim’in sıcaklığını arıyorum ama tek bulduğum, yatağın sert kumaşı oluyor. Kötü bir rüya görüp, annemizin yanına tırmanmış olmalı. Tabii ki öyle yapmış. Bugün, toplama günü. Dirseğimin üstünde doğruluyorum. Odada onları görmeme yetecek kadar ışık var. Küçük kardeşim Prim, yan yatmış, bacaklarını karnına çekmiş ve sırtını anneme dayamış. Yanaklarını birbirlerine yaslamışlar. Annem uykusunda, olduğundan daha genç görünüyor. Evet, yıpranmış bir görüntüsü var ama en azından üzerine basılıp geçilmiş gibi durmuyor. Prim’in yüzü, bir yağmur damlası kadar taze, adını aldığı çuhaçiçeği kadar hoş. Bir zamanlar annem de çok güzelmiş. Ya da en azından, öyle söylüyorlar. Prim’in dizlerinin üstüne, dünyanın en çirkin kedisi tünemiş, ona bekçilik ediyor. Ezik bir burnu var; kulaklarından birinin yarısı yok. Gözleri çürümeye yüz tutmuş balkabağı renginde. Prim, çamuru andıran sarı tüylerinin o parlak çiçeğe benzediğinde ısrar ederek, kediye Düğün Çiçeği adını vermişti. Kedi benden nefret ediyor ya da en azından bana hiç güvenmiyor. Aradan geçen senelere rağmen, Prim’in kediyi eve getirdiği ilk gün, onu bir kovanın içinde boğmaya çalıştığımı çok iyi hatırlıyorum. Kemikleri sayılabilecek kadar zayıf, karnı kurtçuklarla şiş, her yanında pireler kaynayan bir kedi yavrusuydu. İhtiyaç duyduğum son şey, doyurulması gereken fazladan bir canlıydı. Ama…

Yıldız Güncesi / Stanislaw Lem
Bilimkurgu / 1 Ekim 2017

Yıldız Güncesi Yıldız Güncesi’nden… Bir pazartesi günüydü, nisanın ikisi. Betelgeuse yakınlarında yol alırken, bir bezelyeden daha büyük olmayan bir göktaşı dış kaplamayı deldi, motor regülatörünü ve dümenin bir kısmını parçaladı, bunun sonucunda roket manevra yeteneğini yitirdi. Uzay giysimi giydim, dışarı çıktım ve mekanizmayı onarmaya çalıştım, ama yedek dümeni -onu yanımda getirme akıllılığını göstermiştim- birisinin yardımı olmaksızın takmanın mümkün olmadığını gördüm. İmalatçılar roketi o kadar salakça tasarlamışlardı ki, bir kişinin ingiliz anahtarıyla cıvatanın kafasını sabit tutması, diğerinin de somunu sıkıştırması gerekiyordu. İlk başta bunun farkına varmadım ve ayağımla ingiliz anahtarını tutmaya çalışarak, iki elimi de diğer ucunda somunu sıkıştırmak için kullanarak saatler harcadım. Fakat bir sonuç alamadım, üstelik öğle yemeğini de kaçırdım. En sonunda neredeyse başaracaktım ki, ingiliz anahtarı ayağımın altından fırladı ve uzaya uçup gitti. Böylece bir şey elde edememekle kalmayıp, değerli bir aletten oldum. Çaresiz bir şekilde, ingiliz anahtarının yıldızlı gökyüzüne karşı git gide küçülerek uçup gidişini izledim. Bir süre sonra ingiliz anahtarı uzun bir elips çizerek geri geldi; artık roketin bir uydusu olmuştu, ama hiçbir zaman onu yakalayabileceğim kadar yaklaşmadı. İçeri girdim ve sade bir akşam yemeği yemek üzere oturdum, bir taraftan da kendimi bu aptalca durumdan en iyi nasıl kurtaracağımı düşünüyordum. Bu arada gemi dosdoğru uçmaya devam…