Taş Meclisi / Jean Christophe Grange
Polisiye/ 21 Eylül 2017

Taş Meclisi Taş Meclisi’nden… Diane Thiberge’in önünde topu topu kırk sekiz saat vardı. Bangkok’tan bir iç hat uçağına binerek Puket’e gidecek, sonra doğruca kuzeye, Andaman Denizi kıyısındaki Takua Pa’ya kadar karadan ilerleyecekti. Orada, otelde kısa bir gece geçirecek, sabahın beşinde yeniden yola düşüp, kuzeye doğru ilerlemeyi sürdürecekti. Öğlen olduğunda, Birmanya sınırında Ra-Nong’a varması gerekiyordu, oradan da seyahatinin tek amacına ulaşmak için, mangrov ormanına dalacaktı. Ondan sonra geriye, aynı yolu, bu kez aksi yönde alıp, ertesi gece Paris’e kalkacak uçağa yetişmek kalıyordu. Saat farkı ondan yanaydı, Paris dilimine göre beş saat kazançlı çıkacaktı. 6 eylül 1999 pazartesi sabahı, işinde olacaktı. Bundan iyisi can sağlığı… Oysa Puket uçağı bir türlü gelemiyordu şimdi. Hiçbir şey planladığı gibi gitmiyordu. Midesi altüst, tuvalete koştu. Mide bulantısının arttığını hissedip, “Saat farkı olmalı, projeyle bir ilgisi yok” diye düşünmeye çalıştı. Bir saniye sonra, kusuyordu; bağırsaklarını boğazında alev alev hissedinceye kadar kustu. Kanı damarlarında gümbürdüyor, alnı buz gibi, yüreği göğsünde bir yerlerde, her yerde, küt küt. Aynada yüzüne baktı. Bembeyazdı. Açık renkli, dalgalı perçemleri bu küçük ve düz saçlı esmerler ülkesinde her zamankinden daha çarpıcı geldi; hele boyu –genç kızlığından beri kompleks duyduğu o uzun boyu– daha da çılgındı. Diane yüzünü ıslattı, sağ burun deliğindeki altın halkayı sildi,…

Şeytan Yemini / Jean Christophe Grange
Polisiye/ 20 Eylül 2017

Şeytan Yemini Şeytan Yemini’nden… Ne yaşam ne ölüm. Eric Svendsen’in form doldururken insanı sıkacak ölçüye vardırdığı titizliğinden nefret ediyordum. Özellikle de bugün. Bana bir adli tabibin net ve sarih bir teknik rapor hazırlaması gerekiyordu, hepsi bu. Ama İsveçli kendine hâkim olamıyordu: cümleleri yüksek sesle okuyor, sonra büyük bir itinayla sözcüklerin sıralarını değiştiriyordu. — Luc yakında kendine gelir, diye devam etti. Ya da hiç uyanmaz. Vücut fonksiyonları normal, ancak bilinç kapalı, ölü gibi. Sanki iki dünya arasına sıkışmış. Reanimasyon servisinin holünde oturuyordum. Svendsen ayaktaydı, gün ışığını arkadan alıyordu. Sordum: — Tam olarak nerede olmuş? — Chartres yakınlarındaki kır evinde. — Peki, neden buraya getirmişler? — Chartres’da reanimasyon donanımı yokmuş. — Peki, neden buraya, Hôtel-Dieu’ye? — Böyle daha iyi olacağını düşünmüşler sanırım. Zaten Hôtel-Dieu bir polis hastanesi. Koltuğuma büzülmüştüm. Suya atlamaya hazır bir olimpiyat yüzücüsü gibiydim. Çift kanatlı kapıdan yayılan antiseptik kokusu sıcak havayla karışıyor ve gırtlağıma yapışıyordu. Kafamın içinde yüzlerce soru vardı: — Onu kim bulmuş? — Bahçıvan. Onu, evin yakınındaki derenin içinde görmüş. Kollarından tutup sudan çekip çıkarmış. Saat sabahın sekiziymiş. Şansa bak ki acil tıbbi yardım servisi yakınlardaymış. Derhal müdahale etmişler. Sahneyi gözümde canlandırmaya çalışıyordum. Vernay’deki ev, tarlalara açılan geniş çimenlik alan, otların altında kaybolmadan önce ormanla sınır oluşturan…

Siyah Kan / Jean Christophe Grange
Polisiye/ 19 Eylül 2017

Siyah Kan Siyah Kan’dan… Bambular. Ona, bugüne kadar, hışırtılı yaprakların arasında ve cangıldaki patikalarda hep kılavuzluk etmişlerdi. Sanki her seferinde ağaçlar ona izleyeceği yolu fısıldamışlar, nasıl davranacağını sadece onun duyabileceği bir sesle söylemişlerdi. Ancak bütün bunlar artık geçmişte kalmıştı. Kamboçya’da. Tayland’da. Ama şimdi Malezya’daydı. Yapraklar yüzüne sürtünmüş, onu çağırmış, ona işaret yollamıştı… Ama ne olduysa olmuş, sonunda ağaçlar ona cephe almış, aleyhine dönmüştü. Ve sonunda da onu tuzağa düşürmüşlerdi. Bütün bunların nasıl olup bittiğini bilmiyordu, ama bambular iyice birbirlerine yaklaşmış, dikleşmiş ve geçilemez, aşılamaz bir hücre halini almıştı. Parmaklarını kapı boyunca dolaştırdı. İmkânsız. Kaplama tahtalarını sökmek için yeri eşeledi. Boşuna. Kafasını yukarı kaldırdı ve sımsıkı palmiye yapraklarından oluşan tavanı gördü. Nefes almayalı ne kadar zaman olmuştu? Bir dakika? iki dakika? İçerisi hamam gibi sıcak olmuştu. Suratı ter içindeydi. Bütün dikkatini içinde kapalı kaldığı bölmeye verdi: en küçük aralık bile rotang sicimiyle sıkı sıkıya kapatılmıştı. Bu sicimlerden birini çözmeyi başarabilirse, içeri hava girebilirdi. İki parmağıyla denemeye çalıştı: yapacak bir şey yoktu. Birkaç saniye boyunca duvarı tırmaladı, tırnakları kırıldı. Öfkeyle duvarı yumrukladı ve sonunda yere, dizlerinin üzerine çöktü. Geberecekti. O, apne ustası, bu kulübede havasızlıktan ölecekti. O anda, gerçek tehlikeyi hatırladı. İleri doğru baktı: koyu renkli bir sıvı ona doğru ilerliyordu; ağdalı,…

Sisle Gelen Yolcu / Jean Christophe Grange
Polisiye/ 15 Eylül 2017

Sisle Gelen Yolcu Sisle Gelen Yolcu’dan… Zil sesi şuuruna kızgın bir iğne gibi saplandı. Rüyasında güneşte parlayan bir duvar görüyordu. Beyaz duvar boyunca gölgesini takip ederek yürüyordu. Duvarın ne başlangıcı ne de sonu vardı. Duvar evrendi. Pürüzsüz, göz kamaştırıcı, kayıtsız… Yeniden zil sesi. Gözlerini açtı. Yanı başındaki kuvars çalar saatin ışıklı rakamlarını gördü. 04.02. Dirseğinin üzerinde doğruldu. El yordamıyla ahizeyi aradı. Eli boşlukta dolaştı. Dinlenme odasında olduğunu hatırladı. Önlüğünün ceplerini yokladı, cep telefonunu buldu. Ekrana baktı. Numarayı tanımıyordu. Açtı, ancak cevap vermedi. Karanlık odaya bir ses yayıldı: — Doktor Freire? Cevap vermedi. — Siz Doktor Mathias Freire misiniz, nöbetçi psikiyatr? Ses çok uzaktan gelir gibiydi. Hâlâ rüyada olmalıydı. Duvar, beyaz ışık, gölge… — Benim, dedi sonunda. — Ben Doktor Fillon. Saint-Jean Belcier semtindeki nöbetçi doktorum. — Neden beni bu numaradan aradınız? — Bana bu numarayı verdiler. Sizi rahatsız etmiyorum ya? Gözleri karanlığa alışıyordu. Negatoskop. Metal çalışma masası. İki kez kilitlenmiş ilaç dolabı. Dinlenme odası, ışıkları söndürülmüş bir muayene odasından başka bir şey değildi. Mathias Freire hasta muayene yatağında uyuyordu. — Neler oluyor? diye homurdandı doğrulurken. — Saint-Jean Garı’nda tuhaf bir olay. Gece bekçileri gece yarısı civarında bir adamı suçüstü yakalamış. Demiryolundaki bir yağlama istasyonuna gizlenmiş bir serseri. Doktorun gergin bir…

Ölü Ruhlar Ormanı / Jean Christophe Grange
Polisiye/ 15 Eylül 2017

Ölü Ruhlar Ormanı Ölü Ruhlar Ormanı’ndan… Evet buydu. Kesinlikle bu. Geçen ay Vogue dergisinde gördüğü Prada marka ayakkabılar. Takımı tamamlayacak kibar, ağırbaşlı bir ayrıntı. Kafasında tasarladığı elbiseyle –Dragon Sokağı’ndan satın aldığı şu anlamsız siyah elbise– mükemmel olacaktı. Kısacası tuhaf. Gülümsedi. Jeanne Korowa çalışma masasının ardında gerindi. Nihayet akşam giyeceği kıyafeti bulmuştu. Hem görünüm olarak hem de ruhen. Bir kez daha cep telefonuna baktı. Mesaj yoktu. Midesi sıkıntıyla kasıldı. Öncekilerden daha şiddetli, daha ağrılı bir kasılma. Neden aramıyordu? 16 saatten fazla olmuştu. Bir akşam yemeğini teyit etmek için çok uzun bir süre değil miydi bu? Şüphelerini bir kenara bıraktı ve Montaigne Caddesi’ndeki Prada mağazasına telefon etti. Ayakkabılar mağazanın stokunda var mıydı? 39 numara? Saat 19.00’dan önce orada olacaktı. Kısa bir ferahlama hissetti. Sonra hemen başka bir huzursuzluğa kapıldı. Daha şimdiden hesabından 800 avro harcamıştı… Bu yeni alış verişle yapacağı harcama 1 300 avroyu geçecekti. Mayısın 29’uydu. İki gün içinde maaşı hesabına yatacaktı. 4 000 avro. İkramiyeler dahil, bir sent fazla değildi. Bir kez daha, şimdiden üçte birini harcadığı maaşıyla ayın sonunu getirecekti. Buna alış kındı. Uzun zamandan beri, hesabındaki açıkla ustaca yaşamayı öğrenmişti. Gözlerini kapattı. Kendini parlak ökçeler üzerinde yürürken hayal etti. Bu akşam, bir başka olacaktı. Farklı. Işıltılı. Büyüleyici. Gerisi çocuk oyuncağıydı. Yakınlaşma. Barışma. Yeni…

Leyleklerin Uçuşu / Jean-Christophe Grange
Polisiye/ 14 Eylül 2017

Leyleklerin Uçuşu Leyleklerin Uçuşu’ndan… Büyük yolculuk öncesi, Max Böhm’e onu son bir kez ziyaret edeceğime söz vermiştim. O gün, Güneybatı İsviçre’nin üzeri, fırtına bulutlarıyla kaplıydı. Gökyüzü, içinden yarısaydam parıltıların çıktığı siyah ve mavimsi derinlikler açıyordu. Her yandan sıcak bir yel esiyordu. Kiralık arabamın direksiyonunda, Leman Gölü boyunca ilerliyordum. Montreux dönemecin sonunda, elektrikli havadan puslanmış gibi göründü. Gölün suları kaynıyor, turizm mevsimi olmasına rağmen oteller meşum bir sessizliğe mahkûm gibi duruyordu. Kent merkezine varınca yavaşladım, kıvrıla kıvrıla tepeye giden dar sokaklardan birine saptım. Max Böhm’ün dağ evine vardığımda, hava neredeyse kararmıştı. Saatime baktım; beşti. Zili çalıp bekledim. Cevap yok. Bir daha çalıp kulak kabarttım. İçeride hiçbir hareket yoktu. Evin çevresini dolandım; ne bir ışık ne de açık bir pencere vardı. Bu çok tuhaftı. İlk ziyaretimden aklımda kalanlara göre, Böhm dakik denilebilecek insanlardandı. Arabama dönüp beklemeye koyuldum. Göğün derinliklerinde boğuk gürlemeler yankılanıyordu. Otomobilimin üstünü kapattım. Saat beş buçuk olduğunda, adam hâlâ gelmemişti. Kafeslerini ziyaret etmeye karar verdim. Kuşbilimci belki de yavrularının yemini vermeye gitmişti. Bulle kenti üzerinden Almanca konuşulan kesime geçtim. Yağmur hâlâ kararsızdı, ama rüzgâr şiddetini artırıyor, tekerleklerimin ardından toz bulutları kaldırıyordu. Bir saat kadar sonra Wessembach’a, etrafı çitlerle çevrili tarlalara vardım. Motoru susturdum, ekili toprakların üzerinden kafeslere doğru yürüdüm. Tellerin…

Kurtlar İmparatorluğu / Jean-Christophe Grange
Polisiye/ 13 Eylül 2017

Kurtlar İmparatorluğu Kurtlar İmparatorluğu’ndan… — Kırmızı. Anna Heymes gitgide kendini rahatsız hissediyordu. Deney en ufak bir tehlike içermiyordu, ama o anda beyninin içinin okunabilecek olması onu derinden etkiliyordu. — Mavi. Yarı karanlık bir odanın tam ortasına yerleştirilmiş inox bir masanın üzerine uzanmıştı, kafası, beyaz ve yuvarlak bir makinenin ortasındaki deliğin içine yerleştirilmişti. Yüzünün tam karşısında, başının üzerine hafif eğik bir konumda tespit edilmiş bir ayna vardı, aynanın üzerinde, bir projeksiyon makinesinden yansıyan küçük küçük kareler görülüyordu. Tek yapması gereken, aynanın üzerinde beliren renkleri yüksek sesle söylemekti. — Sarı. Sol koluna bağlı serum yavaş yavaş vücuduna akıyordu. Dr. Eric Ackermann ona, bunun radyoaktif bir izotop çözeltisi olduğunu, beynin içindeki kan akışının yerini saptamakta kullanıldığını açıklamıştı. Farklı renkler birbiri ardına aynada beliriyordu. Yeşil. Turuncu. Pembe… Sonra ayna karardı. Anna hareketsiz yatıyordu, sanki bir lahtin içindeymişçesine kolları vücudunun iki yanındaydı. Sol tarafında, birkaç metre uzakta, Eric Ackermann ile kocası Laurent’ın durduğu camlı kabininin su yeşili ışığını görüyordu. İki adamı, monitörlerin karşısında, nöronlarının aktivitesini dikkatle takip ederken hayal ediyordu. Kendini gözetlenmiş, yağmalanmış, özel hayatının tüm gizli yanlarına tecavüz edilmiş gibi hissediyordu. Kulağına takılı küçük alıcıdan Ackermann’ın sesini duydu: — Çok güzel Anna. Şimdi kareler hareket etmeye başlayacak. Sen sadece onların hareket yönlerini belirleyeceksin. Her…

Koloni / Jean-Christophe Grange
Polisiye/ 13 Eylül 2017

Koloni Koloni’den… Çığlık orgun içinde hapsolmuştu. Org borularında çınlıyordu. Kilisenin her yerinde yankılanıyordu. Güçsüz. Boğuk. Hırıltılı. Lionel Kasdan birkaç adım ilerledi ve yanan mumların yanında durdu. Koroyerine, mermer sütunlara, koyu frambuaz renkli deri taklidi kumaşla kaplanmış sandalyelere göz gezdirdi. Sarkis, “Yukarıda, orgun yanında” demişti. Kendi ekseni etrafında döndü ve üst balkona çıkan taş basamaklı sarmal merdivene yöneldi. Saint-Jean-Baptiste’teki orgun bir özelliği vardı; bir füzeatar bataryası gibi boruları tam ortadaydı, ama klavyesi, sağda tamamen ayrı bir yerdeydi ve kasayla dik açı oluşturuyordu. Kasdan mavi taş korkuluk boyunca uzanan kırmızı halıda ilerledi. Ceset klavye ile boruların arasına sıkışmıştı. Yüzükoyun yatıyordu, sanki sürünüyormuş gibi sağ bacağı kıvrılmış, elleri kasılmıştı. Başını koyu renkli bir gölcük çevreliyordu. Çevresine partisyonlar ve dua kitapları saçılmıştı. Kasdan, gayriihtiyari saatine baktı: 16:22. Bir an, bu ölüyü, bu dinginliği kıskandı. Yaşla birlikte insanın ölüm karşısındaki kaçınılmaz huzursuzluğunun, endişesinin artacağına inanmıştı. Ama tam tersi olmuştu. Geçen her yıl, ölümün cazibesine biraz daha kapılmıştı. Nihayetinde, huzur. İçindeki iblislerin suskunluğu. Burada şiddet yaşandığına dair kan dışında bir iz yoktu. Adam kalp krizinden ölmüş ve düşerken kafasını vurmuş olabilirdi. Kasdan bir dizini yere koydu. Cesedin yüzü görünmüyordu, kolunun altında kalmıştı. Hayır bu bir cinayetti.Bunu hissedebiliyordu. Kurbanın dirseği orgun pedalına dayanmıştı. Kasdan bu enstrümanın mekanizması hakkında…

Kızıl Nehirler / Jean-Christophe Grange
Polisiye/ 13 Eylül 2017

Kızıl Nehirler Kızıl Nehirler’den… Pierre Niémans, parmaklarını elindeki çok kısa dalga telsiz vericisinin üzerine kenetlemiş, biraz aşağıda, Parc-des- Princes’in beton rampalarından inen kalabalığı izliyordu. Binlerce coşkulu, ateşli kelle, binlerce beyaz şapka ve rengârenk kaşkol, başdöndürücü alacalı bir kurdele oluşturur gibiydi. Konfeti yağmuru. Ya da sanrılı iblisler sürüsü. Ve hep aynı üç hece, aynı yavaş ve vurucu nakarat: “Ga-na-mos!” Parc-des-Princes’in hemen karşısındaki anaokulunun damından, üçüncü ve dördüncü CRS[2] birimlerinin manevralarını izliyordu. Koyu lacivert giysili adamlar başlarına siyah kasklarını geçirmiş, polikarbondan kalkanlarının ardında koşuşturuyordu. Her zamanki klasik yöntem. Her kapı dizisinin ikişer yanında iki yüz polis, ayrıca iki takım taraftarlarının karşılaşmamaları, birbirleriyle temas etmemeleri, hatta birbirlerini görmemeleri için, “perde” görevi yapan komandolar… O akşam, Fransız olmayan iki takımın Paris’te karşılaşacağı tek maç için, Real Zaragoza-Arsenal karşılaşması için, bin dört yüz kadar polis ve jandarma görevlendirilmişti. Kimlik kontrolü, üst arama, iki ülkeden gelmiş kırk bin izleyicinin kendilerine ayrılan yerlere yönlendirilmeleri. Başkomiser Pierre Niémans bütün bu manevraların sorumlularından biriydi. Aslında böylesi görevler her zaman yaptıklarına pek benzemiyordu, ama alabros tıraşlı polis görevlisi bu tür sorumluluklardan hoşlanıyordu. Saf denetim ve çatışma. Ne soruşturma, ne de gizlilik. Bir bakıma, böylesi bir değişiklik dinlendiriyordu sanki onu. Ayrıca, hareket halindeki bir orduyu anımsatan koyu lacivertli kalabalığın askerî davranışlarına bayılıyordu. Taraftarlar…

Kaiken / Jean-Christophe Grange
Polisiye/ 13 Eylül 2017

Kaiken Kaiken’den… Yağmur. Tüm zamanların en boktan haziran ayı. Birkaç haftadan beri aynı gri gökyüzü, aynı yağmur, aynı soğuk hava, yani aynı nakarat. Ve daha da kötüsü hâlâ gece. Başkomiser Olivier Passan, namlusuna mermi sürdükten sonra Px4 Storm SD’sini emniyet mandalı açık bir şekilde dizlerinin üstüne koydu. Sol eliyle yeniden direksiyonu kavradı, diğer eline iPhone’unu aldı. Dokunmatik ekranda GPS programı çalışıyor, alttan vuran ışıkla aydınlanan yüzü bir vampirin yüzünü andırıyordu. – Neredeyiz? diye homurdandı Fifi. Lanet olsun, burası neresi? Passan cevap vermedi. Arabanın farlarını söndürmüş, etrafı güçlükle görerek ağır ağır ilerliyorlardı. Borgesvari dairesel bir labirentte gibiydiler. Sayısız girişe, geçide, dolambaçlı yola açılan, gizemli bir merkezi koruyormuşçasına kendi çevresinde dolanan bir Çin Seddi gibi, davetsiz misafirleri dışarı püskürtmeye hazır tuğla örülü, pembemsi sıvalı, eğri büğrü duvarlar. Labirent, SKB (Serbest Kentsel Bölge) olarak sınıflandırılan semtlerden biriydi. Stains’de, Le Clos-Saint-Lazare’daydılar. – Burada bulunma yetkimiz yok, diye mırıldandı Fifi. Seine-Saint-Denis Bölge Polisi öğrenirse… – Kapa çeneni! Passan dikkat çekmemek için koyu renkli giysiler giymesini istemişti. Ama sonuç ortadaydı: Polisin üzerinde bir Hawaii gömlek ile kaykaycıların giydiği kırmızı bir şort vardı. Olivier onunla buluşmadan önce Fifi’nin neler yuttuğunu bilmemeyi tercih ediyordu. Votka, amfetamin, kokain… Kuşkusuz üçü birden. Direksiyonu bırakmadan arka koltuğa uzanıp kurşungeçirmez bir yelek aldı;…