Kırmızı Gören Kedi / Lilian Jackson Braun
Polisiye/ 6 Ekim 2017

Kırmızı Gören Kedi Kırmızı Gören Kedi’den… Jim Qwilleran, Basın Kulübü’nün yemek salonundaki iskemlelerden birine kendini atarcasına bıraktı. Gür bıyıklarının aşağıya doğru kıvrımı yüzündeki somurtuk ifadeyi daha da derinleştiriyordu. Üzerindeki sıkıntının nedeni ne on sent artan içki fiyatları ne bulunduğu ortamdaki kasvetli ışıklandırma ne o iç karartıcı tahta döşemeler ne Cuma’dan kalma balık kızartmasıyla Cumartesi’den kalma bira kokusu karışımı ne de bir zamanlar eski eyalet hapishanesi olan bu binanın o kendine has rutubetli kokuşuydu. Qwilleran’ın derdi bambaşkaydı. Daily Fluxion gazetesinin ödüllü yazarı, aynı zamanda bir elmalı turta ve biftek konosörü, şu anda dehşet ve umutsuzluk içersinde, kusmuk yeşili renkli sayfalara basılmış uzun bir liste okuyordu. Fluxion’un konu editörü Arch Riker masanın karşı tarafından söze başladı. “Evet, herkes ne yiyor? Mönüde patates köftesi olduğunu görüyorum.” Qwilleran hâlâ burnunun üzerindeki okuma gözlükleriyle elindeki yeşil yapraklara basılmış listeyi tekrar tekrar okuyarak hazmetmeye çalışıyordu. Fluxion’un fotoğrafçısı, Cins Bunsen, bir puro yaktı. “Ben bezelye çorbası, pirzola ve yanına da kızarmış patates istiyorum. Ama ondan önce bir duble martini alacağım.” Qwilleran büyük bir sessizlik içinde o inanılmaz dokümanı okudu, bitirdi ve tekrar baştan okumaya başladı. Patates yok. Ekmek yok. Kremalı çorba yok. Kızartmalar yok. Bir masabaşı gazetecisinin geniş rahat konturlarına sahip olan Riker söze girdi. “Ben hafif…

SAS / Zaire’de Korku / Gerard De Villiers
Polisiye/ 4 Ekim 2017

Zaire’de Korku Zaire’de Korku’dan… İki zenci, ağır adımlarla Intercontinental Otelinın yüzme havuzunu kafeteryasından ayıran basamaklardan indiler ve durdular. Kara gözlüklerinin arkasına gizledikleri bakışlarını geniş şezlonglara uzanmış insanların üzerinde gezdirdiler. Akıllarından neler geçirdiklerini ancak Tanrı bilirdi. Kendilerini farkeden garsonlar belli belirsiz bir telaşla kıpırdanıp hareketlerini hızlandırdılar. Bu iki yabancının üzerlerinde sahra tipi Mao yakalı kahverengi birer ceket ve uygun pantolonları vardı. Bu giysi tipi, Mobutu zamanından Çin ile aralarında yaşanan sempati döneminden yadigâr kalmıştı ve genellikle göğüslerinin üzerinde önderlerinin fotoğraflarını taşıyan bir rozet bulundururlardı. Kendilerini kasıp belli etmeseler de, geniş kara gözlükleri, kararlı tavırları ve sağlam yapılı duruşlarıyla CNDye* bağlı “Rejimin sadık kulları” oldukları hemen belli oluyordu. Düşüncelerine karşıt kişilere son derece merhametsizdiler, işkenceci oldukları pek söylenemezdi, ama adam öldürme konusunda gözlerini kırpmazlardı. Arabayla çiğneyerek ya da sopayla döverek incelikten yoksun bir yöntemle düşmanlarını yok ederlerdi. Ama son derece gizli görevlerde kurbanlarını timsahlara attıkları da olurdu. Kafeteryada öğle yemeğini yiyen Josse Braaskart gözleriyle iki zenciyi inceledi ve aniden midesi kasıldı. Çatalını bıraktı ve alnında oluşan terleri peçetesiyle kuruladı. On beş yıl önce Katangada “Lionel” komandosu olduğu günleri göz önüne alındığında, yüz on kiloya yaklaşan cüssesiyle ağlanacak ve acınacak bir durumdaydı. Zencilerden biri başını yavaşça adamdan yana çevirdi. Karşısında oturan melez güzeli…

SAS / Yemen’de Darbe / Gerard De Villiers
Polisiye/ 4 Ekim 2017

Yemen’de Darbe Yemen’de Darbe’den… Siyah, kuyruksuz bir kedi, çöp tenekesinin üzerinde dengesini korumaya çalışarak, miyavlıyordu. Oleg Kopecki başını çevirdi ve Ring Caddesi’ni ortadan bölen, iki metre derinliğindeki büyük bir kanalizasyon çukurunun üzerine yerleştirilen köprünün karşısında durdu. Sanaa’da böyle tek bir çukur vardı ve hiç dolup boşalmadığına bakılınca, varlığı şüphe uyandırıyordu. Dikkatsiz ve acemi şoförlerin kaza yapmalarından başka işe yaramıyordu. Köprüye iliştirilmiş bir levhanın üzerinde “Al Ghaledi Group” yazıyordu ve hemen altındaki ok, yolun öbür tarafını gösteriyordu. Bu bölgeye giden dar sokak dört katlı modern bir binaya, açıklık bir alana ve kepenkleri kapalı birkaç ticarethaneye açılıyordu. Trafiğin açılmasını bekleyen Rus, büyük, kareli bir mendille alnını sildi. Güneş hâlâ yakıcıydı ve başındaki beyaz keten kasket bile bir işe yaramıyordu. Mercedes 200’ünü iki yüz metre ileride, Az Zubayri Caddesi’nin köşesinde, bırakmıştı. Etrafına şöyle bir göz attı. Biraz önce durduğu kaldırımda, dükkânının önündeki çuvalların üzerine uzanmış bir bakkaldan başka kimseyi göremedi. Adamın sol yanağı, ağzındaki yapraklarla şişmişti. Gözleri dalıp gitmişti. Bütün Sovyet ordusu önünden geçip gitse, aldırış bile etmezdi… Hemen her yerde yetişen “kat” adındaki küçük bir ağacın, göz alıcı yeşillikteki yaprakları çiğnendiğinde, içi insana afyonun etkisine benzer, geçici bir zevk veriyordu. Yemen’deki çılgınlık da buydu. Her öğleden sonra, hayat ya yavaşlar ya da…

SAS / Tokyo Rehineleri / Gerard De Villiers
Polisiye/ 4 Ekim 2017

Tokyo Rehineleri Tokyo Rehineleri’nden… Dondurucu karayelin altında titreyen polis, Amerikan Elçiliği’ne giren genç Japon kızına hayretle baktı. Kız bu soğuk havada beyaz tişört ve pantolon ceketten oluşan keten bir takım giymişti ve kötü hava şartlarından hiç de rahatsız olmuşa benzemiyordu. Kuşkulanan polis kızı süzdü. Ortadan ayrık siyah saçları omuzlarını geçiyordu. Burnu biraz basık, oval yüzünün alt kısmı genişçeydi. Bacakları bir Japon için fazlaca uzun ve düzgündü. Bu da pek sık rastlanan bir özellik sayılmazdı. Japonlar çocuklarını sırtlarında taşıdıkları için bebeklerin bacakları annelerinin kamburunun şeklini alıyor, bunun sonucu olarak da Japonların % 95’inin bacakları çarpık oluyordu. Kız, polisin önünden geçerek hole girdi. Çok güzeldi. Kara gözleri fıldır fıldır di. Vize servisindeki banklardan birine oturdu ve bez çantasını yere bıraktı. Bu çantalar öğrenciler arasında çok tutuluyordu. Polis görevine döndü ve kapıyı gözetlemeye başladı. ABD Elçiliği iki beton nöbetçi kulübesiyle korunuyordu. Arada sırada solcu göstericiler elçiliğin önüne gelerek Amerika aleyhinde sloganlar atıp Okura Oteli’yle büyük şantiye arasındaki yoldan geçerek dağılırlardı. ABD Elçiliği iki katlı bir binaydı ve on iki katlı Okura Oteli’nin altında âdeta eziliyordu. Bu bina Amerikalıların 1945’te bu ülkeye geldiklerinde yapılmıştı. Her nedense daha sonra bir yenisini yapmaya kimse cesaret edemedi. Amerikan İstihbarat Örgütü ise Tokyo’nun değişik mahallelerinde ve hatta banliyölerinde…

SAS / Seyşeller’de Yarış / Gerard De Villiers
Polisiye/ 4 Ekim 2017

Seyşeller’de Yarış Seyşeller’de Yarış’tan… İleriye, şu tarafa bakın! Diye bağırdı Jan Stuck… Üzerinde kuşlar uçuştuğuna göre, iyi bir şey olmalı… Oswald Barclay dudak büktü. Alçaktan uçuştuklarına bakılırsa balık sürüşüdür, dedi. Yine de gidip bir göz atalım… Oswald Barclay dümeni sola çevirdi ve sürat teknesi batıya yönelerek hızlandı. Bir mil önlerinde alçaktan uçuşan bu kuşlar o noktada bir balık sürüsünün bulunduğuna işaretti. Hint Okyanusu o gün çarşaf gibiydi. Aquabelle adlı sürat teknesinin bulunduğu yer ise, Seyşeller’in başkenti Mahe adası ile aynı takımadanın kuzeybatısında yer alan Silhouette adasının tam ortasındaydı. O gün, büyük balık avlamaya uygun nefis bir hava vardı. Jan Stuck bulunduğu yerden arka güverteye inerek kıçtaki dişçi koltuğunu andıran koltuklardan birine oturup peşlerinden sürüklenen oltaları kontrol etti, sonra küçük mutfakta yemek hazırlayan karısı ile İngilizin karısına bağırdı: Kılıçbalığı yakalarsam oltayı siz çekeceksiniz! Kadınlar gülüştüler. Oltaya takılan kılıçbalığını çekmek için erkek gücü gerekirdi. Otuz kiloluk bir tonbalığı için bile bir saat uğraşmak gerektiği herkesçe bilinen bir gerçekti. Mutfakta çalışmakta olan Juliana Stuck ile Jane Barclay az da olsa birbirlerine benzerlerdi: ikisi de sarışın, uzun boylu ve yaşamdan zevk alan tiplerdi. Hafta sonları oldu mu, bu iki çift ya balık avına çıkarlar, ya da otuz mil kuzeydeki Bird Island’da tatil yaparlardı. Jan…

Yükselen Güneş / Michael Crichton
Macera/ 2 Ekim 2017

Yükselen Güneş Yükselen Güneş’ten… Sırtüstü serilmiş. Bu heriflerin yönetim kurulu odasının orta Toprak hatlı demek, hiç telsizle haberleşmeye başvurul-yerinde. Görmeye değer. Sen acele buraya gelmeye bak.” mayacak demekti, çünkü o frekansları basın da yakalayıp “O kulağıma gelen ses müzik mi?” diye sordum. “Tabii, ne alabiliyordu. Bazı durumlarda zaten uygulanan normal usul sandın?” diye patladı Graham. “Müthiş bir parti var burada. Bu buydu. Elizabeth Taylor ne zaman hastaneye yatsa biz toprak gece Nakamoto gökdeleninin resmi açılışı. Davet veriyorlar. hatlarına geçerdik. Ya da ünlü birinin genç oğlu araba Hemen gel, olmaz mı?” kazasında ölse, yine toprak hatlarına geçer, basın ve televizyon Geleceğimi söyledim. Bitişikte oturan Bayan Ascenio’ya temsilcileri evin kapısını yumruklamaya başlamadan önce telefon açtım, ben yokken gelip bebeğe göz kulak olmasını ailenin haberi bizden duymasını sağlamaya çalışırdık. Bu tür istedim. Her an paraya ihtiyacı vardı kadıncağızın. Onu bek- şeylerde kullanılırdı toprak hatları. Cinayet olayında lerken gömleğimi değiştirdim, takım elbisemi giydim. O sı-kullanıldığına daha önce hiç rastlamamıştım. rada Fred Hoffmann aradı. Kentin iş kesimindeki karakolun Ama arabamı kente doğru sürerken araç telefonuna hiç nöbetçisiydi. Kısa boylu, kır saçlı, taş gibi bir adamdı. “Bak, elimi uzatmadım, yalnızca radyoyu dinledim. Bir silahlı ça-Pete, bana kalırsa bu seferkinde yardıma ihtiyacın olacak.” tışmada, üç yaşında bir…

Derini Yüzeceğim / Mickey Spillane
Polisiye/ 2 Ekim 2017

Derini Yüzeceğim Derini Yüzeceğim’den… Gece sokakta yürüyorsunuz. Yağmur yağıyor. Adımlarınızdan başka hiçbir ses duymuyorsunuz. Aslında kentin gürültüsü sürüp gidiyor, ama sizi hiçbir şey etkilemiyor: Çünkü sokağın ucunda yedi uzun yıldan bu yana beklediğiniz kadın var. Her adımınızda ona biraz daha yaklaşıyorsunuz, adımlarınızın her çıkardığı ses beklemekle geçen ayları, günleri ve saniyeleri biraz daha siliyor. Sonra birdenbire geliyorsunuz; karanlık yüzlü büyük bir yapının önünde buluyorsunuz kendinizi. Bu bir yapıdan çok, eski çağlardan kalma bir taş yığınını andırıyor. Sanki size bakıyor, donuk gözlerini üstünüze dikmiş sizi izliyor gibi. Böylesine ısrarlı bakışlar, sizi tahrik edercesine etkisine alıyor. Neler olacak acaba? diye soruyorum kendi kendime. Hala eskisi kadar güzel mi? Yoksa benim gibi yedi yıl süren bu cehennem hayatının izlerini o da taşıyor mu? Ve saçma sapan bir cinayet girişimi yüzünden öldüğünü sandığım bu güzelim kadına ne diyebilirim? Yedi yıl öncesi ile bugünün arasındaki boşluğu nasıl aşmalı? Kısa bir süre önce, çok sayıda kişi aynı sokaktaki aynı evi bulmak amacıyla bu semte yönelmişti. Ama buraya ulaşan yalnızca benim adımlarım olmuştu. Çünkü benden öncekiler bugün ya ölmüş, ya da ölmek üzere olan kişilerdi. Bu kadın önemli bir kişiydi. Hatta belki de dünyanın [5] en önemli kişisiydi. Konuştuğu anda, bir düşmanın yok edilmesine yarayacaktı. Ellerimin titremesini…

Caniler Uyumaz / Mickey Spillane
Polisiye/ 2 Ekim 2017

Caniler Uyumaz Caniler Uyumaz’dan… Adama mektubu verirken sırtımda hafif bir ürperme gezinmedi dersem yalan olur; çünkü dev gibiydi. İki adam el ele verse kucaklayamayacakları kadar kocaman bir göbeği vardı. O göbeğe yumruğunu gömmeğe kalkışacak adamın da evvelâ aklını muayene etmek, çok yerinde olurdu. Karşımdaki adamın göbeği de kol ve omuz adaleleri kadar sertti çünkü. Yüzündeki ifade ise pazılarındaki adalelerden de sertti. Elinin de ne kadar sert olduğunu birdenbire anladım. Zira onun tersiyle çeneme, hiç beklemediğim bir anda, müthiş bir tokat aşketti. Dişlerim ayni anda yanağımın iç tarafını yarmış olmalı ki, dilimin ucundan akmaya başlayan kan tuzlu tuzlu geldi ağzıma. Arkadan iki kolunu birden cendere gibi kavrayıp beni oracığa çivileyen adam galiba konuşacak halde olmadığını anlamıştı. Beni savunur gibi konuştu onun için — «Delikanlı ne bilsin, Şef? Her halde tanımadığı bir herif yolda önüne çıkıp eline bir dolar sıkıştırdı, bu mektubu bize getirmesini söyledi. Kendi de öyle demiyor mu?» Goril dişlerini gıcırdatarak beni tepeden tırnağa süzdü. — «Bu mektubu kim verdi dedim sana? Duymadın mı? Cevap ver. Yoksa… » Ağzımı doldurmuş kanı bir kenara hafifçe tükürmek istedim, fakat yapamadım. Kanım çenemden aşağıya sızmaya başladığını hissediyordum. — «Söyledim ya, Mr.Renzo…» Bir kere daha balyoz gibi indi Renzo’nun yumruğu çeneme. Yüzüm muhakkak yarılmış olmalıydı….

SAS / Sas İstanbul’da / Gerard De Villiers
Polisiye/ 26 Eylül 2017

Sas İstanbul’da Sas İstanbul’da’dan… Soylu Serânissime Altesleri Prens Malko Linge pencereden Boğaz’ı seyrediyordu. İstanbul Hilton’un üçüncü katından görünen manzaraya gerçekten doyum olmuyordu. Asya yakasında, daha şimdiden tek tük ışıklar yanmaya başlamıştı. Bakışları Boğaz’dan aralıksız geçen gemilere takıldı: büyük bir Sovyet tankeri, paslanmış iki küçük yük gemisi, bir şilep, küçük takaları andıran, ağzına kadar yüklü derme çatma bir tekne. Karadeniz ile Marmara arasında karşılıklı süren bu yoğun trafik, insanların on üçüncü yüzyıldan bu yana, on beş kilometrelik bu dar geçit için ne diye hırlaştıklarını açıklamaya yetiyordu. Malko derinden bir iç çekti. Seyrettiği manzara ona, o çok sevdiği nehri, Tuna’yı anımsatıyordu. Otele ineli bir saat olmuştu. Eşyaları son derece düzenli bir biçimde yerleştirilmişti: Birbirinin aynı dört gri takım elbise gardıroba konmuştu. Malko değişik tip giysiden hoşlanmazdı. Gömleklerle çamaşırlar da raflara dizilmişti. Uzun meslek yaşamında Türkiye’ye ikinci gelişiydi bu. Fakat olağanüstü belleği sayesinde her şeyi olduğu gibi anımsayabiliyordu: Örneğin, şu an Hilton’un bulunduğu yerde, yapımından önce yer alan boş alanları ve tek tük göze çarpan ahşap evlerin her birini ayrıntılarıyla tarif edebilirdi. Birden, üstlendiği görevi düşünerek canı sıkıldı. Yine bir yığın tatsız sorunla karşılaşacaktı. Bir çeyrek yüzyıla yakın zamandır haber alma ajanı olarak çalışmasına rağmen, bulaştığı olayların hiçbiri ilgisini derinlemesine çekmemişti. Aslında, ilgilendiği…

SAS / Sas İçin Samba / Gerard De Villiers
Polisiye/ 25 Eylül 2017

Sas İçin Samba Sas İçin Samba’dan… Istakoz sambasının kanı kızıştıran müziği birden kesildi, hazin bir ses duyuldu! Kardeşlerim, dua edin. Ruhunuzu gömlek yıkar gibi yıkayıp günahlarınızdan arının. Bugün ruhların, saf ruhların bayramadır. Gün yeniden doğana kadar günah işlemeyin. Ses kesildi, yerini bir dinî şarkı söyleyen koro aldı. Radyo Guernavaranın yeni başlayan dinî programını dinleyen bir zenci, kulağını portatif radyosuna yapıştırmış, dinî müziğin ritmine ayak uydurarak sallana sallana yürüyordu. Morro Babyloniadan aşağıya doğru inen zencinin arkasından uzun bir insan dizisi geliyordu. Ellerindeki yanan mumlar ile zenciler, tek tek veya gruplar halinde Favella denilen gecekondulardan iniyorlardı. Uzaktan bakınca, Morrosun yamaçlarındaki patikalar üzerinde sürünerek ilerliyen binlerce ayaklı bir kırkayağı andırıyorlardı. Tropiklerde âdet olduğu üzere, Rio de Janeiroda da gece birden çöküyordu Deniz,, kıyısında Copacabanadan Flamingoya kadar uzanan modern binaların ışıkları yanmıştı. Morrosun yamaçlarında çıkıntılar meydana getiren ve. âdeta asılı gibi duran Favellaslarda birkaç gaz lâmbası hafif hafif göz kırpıyordu; gaz lâmbalı evler, zengin sayılıyordu. Lüks ile sefalet, dünyanın başka hiçbir şehrinde Riodaki kadar birbirine karışmış değildir. Brezilyalılar düz arazide, modern binalar inşa etmiş, Morrosun yamaçlarını da fakirlerle ormana terketmişlerdi. Rionun göbeğinde bile insan başım kaldırınca, tropik bir gecekondudan başka bir şey olmayan bir Favella görebilir. Bunlarda elektrik ve su yoktur. Bir odada on…

SAS / San Salvador’da Dehşet / Gerard De Villiers
Polisiye/ 24 Eylül 2017

San Salvador’da Dehşet San Salvador’da Dehşet’ten… Las Amapolas Caddesi ile Venezuela Bulvarı‘nın kesiştiği kırmızı ışıkta bekleyen kamyonetin yanından iki baldırı çıplak geçti. Kamyonetin hemen yanında, ortalığı simsiyah dumana boğan döküntü otobüsün pencere kenarında oturan Teresa Santos umursamaz bir tavırla adamlara baktı. O da, El Salvador’u aylardır kana bulayan iç savaşı yaşayan bahtsızlardan biriydi. Yakalanmayacaklarından yüzde yüz emin olan solcu ya da sağcı katiller bir anda ortaya çıkıyor, etrafı tarıyor ve ortadan yok oluyorlardı. Olaylardan bıkmış olan polis, çoğu kez cesetleri, aileleri gelip alana dek olay yerinde sineklere ve çürümeye terkediyordu. Yeşil ışığın yanmasıyla birlikte baldırı çıplaklar Teresa Santos’un görüş alanından çıktılar. Camino Real Oteli’nin barında garsonluk yapan Teresa politikaya karışmadığı gibi çevresinde sürüp giden bu vahşetten yakındığı da olmazdı. Nihayet ineceği durağa yaklaşıyordu. Otobüs, Autopista Sur Kavşağı‘nda durmak üzere yavaşladı. Diğer yolcularla birlikte Teresa Santos da otobüsten indi ve gecekondusunun bulunduğu Colonia Las Mercedes yönüne doğru yürüdü. Üzerindeki Camino Real Oteli’nin yeşil, kahverengi üniforması mahallede dikkat çeken lüks bir giyimdi. Bir süre sonra ya’aında bir araba durdu. Koyu renk camlı, geniş lastikli bir Range Rover. Arabadan iki adam indi ve ona doğru yaklaştı. Siyah gözlüklerinin ardında yüz ifadeleri anlaşılmayan uzun boylu kişilerdi. Teresa Santos içgüdüsel olarak durdu. Adamlardan biri yanına…

SAS / Parola Matador / Gerard De Villiers
Polisiye/ 23 Eylül 2017

Parola Matador Parola Matador’dan… Roy Slockton içki kadehini sehpanın üstüne bıraktıktan sonra, ıslık çalarak hayranlık dolu bir anlamla karısına seslendi. Harika görünüyorsun, sevgilim! Karısı Jane birkaç adım öne çıkarak siyah İskarpinlerinin ince topuklarını fildişi renkli halıya batırdıktan sonra kocasının tam önünde durdu ve bir manken ustalığıyla kendi çevresinde birkaç dönüş yaptı. Elbisenin etekleri havalanınca kadının uzun bacakları ortaya çıkmıştı. Jane Stockton son bir dönüşle kendisini kanepenin üstüne, kocasının tam yanına bıraktıktan sonra eğilerek dudaklarına hafif bir öpücük kondurdu. Thank you, darling! Beş yüz dolara patlayan bir delilik yaptık! Öğleden sonra Beverly Hills’te alışveriş yapmaya çıktıklarında Jane, Rodeo Drive’dakİ Saint Laurent’nin indirimli satışlarından yararlanmak istemişti. İndirimli de olsa Saint Laurent’de ufak bir kumaş parçası bile bir altın fiyatına satılırdı. Vergisiyle birlikte dört yüz seksen yedi dolar, diye düzeltti Roy Stockton. Central Intelligence Agency’de yıllar boyu durum değerlendirme uzmanı olarak çalışması ona kararlı olmayı öğretmişti. Elini, karısının damarları farkedilen dizine koyunca, bu temas duygularını harekete geçirdi. Roy Stockton çıplak tene dokunmaktan büyük bir haz duydu. Jane kocasını gülerek izliyordu. Roy Stockton karısına şaşkınlıkla bakarak: Çorap mı giyiyorsun? Diye sordu. Hoşuna gitmedi mi? Bu akşam oldukça serin. Güney California’da Huntington Beach’te ağustos akşamlan genellikle serin olurdu. Roy Stockton’un Nevport İle Long Beach arasındaki…

Parola Mandarin / Ruth Rendell
Polisiye/ 22 Eylül 2017

Parola Mandarin Parola Mandarin’den… Tekrar taksiye bindiler. Havalandırmalı binadan çıkıp havalandırmalı arabaya girene kadar hissettikleri sıcaklık, yavaş yavaş pişmesi gereken bir güveç için hazırlanmış ölçülü bir fırını anımsatıyordu adeta. Şoför şehrin içinden geçerek, onları, arkeologların Markiz’in, kocasının ve oğlunun bedenlerinin yanı sıra, onlara yeni hayatlarında eşlik edecek olan hizmetçilerin kil vücutlarını, erzak ve sanat eserlerini de buldukları kazı bölgesine götürdü. Üzerlerindeki giysiler toz haline gelmiş olan diğer bedenler iskelete dönüşmüştü. Yalnızca biçimsiz ve iğrenç görünen, görmeyen boş gözlerle bakan, yirmi kat boyalı kumaşa sarılmış Markiz hayatın mumyalanmış ayrıntılarını muhafaza etmekteydi. Büyük ve derin dikdörtgen mezara ahşap ızgaradan bakarlarken, Mr. Sung Fodor’un Çin Halk Cumhuriyeti Rehberi’nden oldukça uzun bir parçayı harfi harfine alıntıladı. Kuvvetli bir hafızası vardı. Wexford’un ideogramları deşifre edemediğinden dolayı kendi lisanını okuyamadığına inanıyordu. Oysa, alıntı yaptığı rehber Wexford’a aitti, önceki gece masumca ondan ödünç almıştı. Wexford dinlemiyordu bile. Bebek yüzlü, pembe yanaklı ve çekik gözlü Mr. Sung’dan kurtulabilmek için çok şey verebilirdi. Dünya üzerindeki başka herhangi bir ülkede, bir aylık maaş kadar rüşvet vermek, ki bu miktarı Wexford kolaylıkla gözden çıkarırdı, onu rehber-çevirmeninden uzaklaştırabilirdi. Bahşiş vermenin bile yasak olduğu Çin’de ise Mr. Sung’a rüşvet yedirmek imkânsızdı. Genç yaşma rağmen parti üyesi olan bu adamın gözlerinde, Mao Zedong da…

SAS / Pagopago’da Ölüm / Gerard De Villiers
Polisiye/ 22 Eylül 2017

Pagopago’da Ölüm Pagopago’da Ölüm’den… Kendisini tutan adamı ısırmaya çalışan sarı benekli siyah yılan, Stephan’ın parmakları arasında kıvrılıp duruyordu. Stephan işaret ve başparmağıyla boğazından yakaladığı yılanı vücudundan uzakta tutmaya çalışarak kumsalda ilerliyordu. Sarışın, ince yüz hatları olan yakışıklı bir tipti. Elindeki yılan kırk santim uzunluğunda son derece zehirli bir hayvandı. Denizyoluyla yarım saatlik mesafede bulunan Pins Adaları‘nda doktor yoktu ve en yakın klinik de Numea’da bulunuyordu. Telsizle bir taksi uçak çağrılsa bile, zehirlenen kişi oraya gidene kadar on kez ölürdü. Oh! Şuna bakın! Gezinin başından beri Stephan’a yiyecekmiş gibi bakan Amerikalı genç kız Susann, oturduğu yerden kalkıp koşmaya başladı. Genç kızın sesine dönen diğer turistler de Stephan’a doğru ilerlediler. Bu yılan zehirli mi? Diye sordu Susann. Hem de nasıl! Soktu mu, kurtuluş yoktur. Amerikalılardan biri yılanı filme almaya başladı. Gerçekten de bulundukları yerin vahşiliğini simgeleyen bir görüntüydü bu. Ne de olsa, Yeni Kaledonya dünyanın bir ucu sayılırdı. Buralara gelmek istiyorsanız, Los Angeles’ten ya da Avrupa’dan kalkan MTA’nın DC 8’lerine binip Numea’da inmeniz gerekir. Oradan da on yedi kişilik küçük Heron’lara atladınız mı, kendinizi seksen beş kilometre daha güneyde yer alan Pins Adaları‘nda buluverirsiniz. Uçak yeşillik bir araziye iner. Yarım saatlik bir karayolundan sonra otuz, kırk bungalovun serpiştirildiği dünyanın en güzel kumsalına…

Taş Meclisi / Jean Christophe Grange
Polisiye/ 21 Eylül 2017

Taş Meclisi Taş Meclisi’nden… Diane Thiberge’in önünde topu topu kırk sekiz saat vardı. Bangkok’tan bir iç hat uçağına binerek Puket’e gidecek, sonra doğruca kuzeye, Andaman Denizi kıyısındaki Takua Pa’ya kadar karadan ilerleyecekti. Orada, otelde kısa bir gece geçirecek, sabahın beşinde yeniden yola düşüp, kuzeye doğru ilerlemeyi sürdürecekti. Öğlen olduğunda, Birmanya sınırında Ra-Nong’a varması gerekiyordu, oradan da seyahatinin tek amacına ulaşmak için, mangrov ormanına dalacaktı. Ondan sonra geriye, aynı yolu, bu kez aksi yönde alıp, ertesi gece Paris’e kalkacak uçağa yetişmek kalıyordu. Saat farkı ondan yanaydı, Paris dilimine göre beş saat kazançlı çıkacaktı. 6 eylül 1999 pazartesi sabahı, işinde olacaktı. Bundan iyisi can sağlığı… Oysa Puket uçağı bir türlü gelemiyordu şimdi. Hiçbir şey planladığı gibi gitmiyordu. Midesi altüst, tuvalete koştu. Mide bulantısının arttığını hissedip, “Saat farkı olmalı, projeyle bir ilgisi yok” diye düşünmeye çalıştı. Bir saniye sonra, kusuyordu; bağırsaklarını boğazında alev alev hissedinceye kadar kustu. Kanı damarlarında gümbürdüyor, alnı buz gibi, yüreği göğsünde bir yerlerde, her yerde, küt küt. Aynada yüzüne baktı. Bembeyazdı. Açık renkli, dalgalı perçemleri bu küçük ve düz saçlı esmerler ülkesinde her zamankinden daha çarpıcı geldi; hele boyu –genç kızlığından beri kompleks duyduğu o uzun boyu– daha da çılgındı. Diane yüzünü ıslattı, sağ burun deliğindeki altın halkayı sildi,…