SAS / Zaire’de Korku / Gerard De Villiers
Polisiye/ 4 Ekim 2017

Zaire’de Korku Zaire’de Korku’dan… İki zenci, ağır adımlarla Intercontinental Otelinın yüzme havuzunu kafeteryasından ayıran basamaklardan indiler ve durdular. Kara gözlüklerinin arkasına gizledikleri bakışlarını geniş şezlonglara uzanmış insanların üzerinde gezdirdiler. Akıllarından neler geçirdiklerini ancak Tanrı bilirdi. Kendilerini farkeden garsonlar belli belirsiz bir telaşla kıpırdanıp hareketlerini hızlandırdılar. Bu iki yabancının üzerlerinde sahra tipi Mao yakalı kahverengi birer ceket ve uygun pantolonları vardı. Bu giysi tipi, Mobutu zamanından Çin ile aralarında yaşanan sempati döneminden yadigâr kalmıştı ve genellikle göğüslerinin üzerinde önderlerinin fotoğraflarını taşıyan bir rozet bulundururlardı. Kendilerini kasıp belli etmeseler de, geniş kara gözlükleri, kararlı tavırları ve sağlam yapılı duruşlarıyla CNDye* bağlı “Rejimin sadık kulları” oldukları hemen belli oluyordu. Düşüncelerine karşıt kişilere son derece merhametsizdiler, işkenceci oldukları pek söylenemezdi, ama adam öldürme konusunda gözlerini kırpmazlardı. Arabayla çiğneyerek ya da sopayla döverek incelikten yoksun bir yöntemle düşmanlarını yok ederlerdi. Ama son derece gizli görevlerde kurbanlarını timsahlara attıkları da olurdu. Kafeteryada öğle yemeğini yiyen Josse Braaskart gözleriyle iki zenciyi inceledi ve aniden midesi kasıldı. Çatalını bıraktı ve alnında oluşan terleri peçetesiyle kuruladı. On beş yıl önce Katangada “Lionel” komandosu olduğu günleri göz önüne alındığında, yüz on kiloya yaklaşan cüssesiyle ağlanacak ve acınacak bir durumdaydı. Zencilerden biri başını yavaşça adamdan yana çevirdi. Karşısında oturan melez güzeli…

SAS / Sas İstanbul’da / Gerard De Villiers
Polisiye/ 26 Eylül 2017

Sas İstanbul’da Sas İstanbul’da’dan… Soylu Serânissime Altesleri Prens Malko Linge pencereden Boğaz’ı seyrediyordu. İstanbul Hilton’un üçüncü katından görünen manzaraya gerçekten doyum olmuyordu. Asya yakasında, daha şimdiden tek tük ışıklar yanmaya başlamıştı. Bakışları Boğaz’dan aralıksız geçen gemilere takıldı: büyük bir Sovyet tankeri, paslanmış iki küçük yük gemisi, bir şilep, küçük takaları andıran, ağzına kadar yüklü derme çatma bir tekne. Karadeniz ile Marmara arasında karşılıklı süren bu yoğun trafik, insanların on üçüncü yüzyıldan bu yana, on beş kilometrelik bu dar geçit için ne diye hırlaştıklarını açıklamaya yetiyordu. Malko derinden bir iç çekti. Seyrettiği manzara ona, o çok sevdiği nehri, Tuna’yı anımsatıyordu. Otele ineli bir saat olmuştu. Eşyaları son derece düzenli bir biçimde yerleştirilmişti: Birbirinin aynı dört gri takım elbise gardıroba konmuştu. Malko değişik tip giysiden hoşlanmazdı. Gömleklerle çamaşırlar da raflara dizilmişti. Uzun meslek yaşamında Türkiye’ye ikinci gelişiydi bu. Fakat olağanüstü belleği sayesinde her şeyi olduğu gibi anımsayabiliyordu: Örneğin, şu an Hilton’un bulunduğu yerde, yapımından önce yer alan boş alanları ve tek tük göze çarpan ahşap evlerin her birini ayrıntılarıyla tarif edebilirdi. Birden, üstlendiği görevi düşünerek canı sıkıldı. Yine bir yığın tatsız sorunla karşılaşacaktı. Bir çeyrek yüzyıla yakın zamandır haber alma ajanı olarak çalışmasına rağmen, bulaştığı olayların hiçbiri ilgisini derinlemesine çekmemişti. Aslında, ilgilendiği…

SAS / Sas İçin Samba / Gerard De Villiers
Polisiye/ 25 Eylül 2017

Sas İçin Samba Sas İçin Samba’dan… Istakoz sambasının kanı kızıştıran müziği birden kesildi, hazin bir ses duyuldu! Kardeşlerim, dua edin. Ruhunuzu gömlek yıkar gibi yıkayıp günahlarınızdan arının. Bugün ruhların, saf ruhların bayramadır. Gün yeniden doğana kadar günah işlemeyin. Ses kesildi, yerini bir dinî şarkı söyleyen koro aldı. Radyo Guernavaranın yeni başlayan dinî programını dinleyen bir zenci, kulağını portatif radyosuna yapıştırmış, dinî müziğin ritmine ayak uydurarak sallana sallana yürüyordu. Morro Babyloniadan aşağıya doğru inen zencinin arkasından uzun bir insan dizisi geliyordu. Ellerindeki yanan mumlar ile zenciler, tek tek veya gruplar halinde Favella denilen gecekondulardan iniyorlardı. Uzaktan bakınca, Morrosun yamaçlarındaki patikalar üzerinde sürünerek ilerliyen binlerce ayaklı bir kırkayağı andırıyorlardı. Tropiklerde âdet olduğu üzere, Rio de Janeiroda da gece birden çöküyordu Deniz,, kıyısında Copacabanadan Flamingoya kadar uzanan modern binaların ışıkları yanmıştı. Morrosun yamaçlarında çıkıntılar meydana getiren ve. âdeta asılı gibi duran Favellaslarda birkaç gaz lâmbası hafif hafif göz kırpıyordu; gaz lâmbalı evler, zengin sayılıyordu. Lüks ile sefalet, dünyanın başka hiçbir şehrinde Riodaki kadar birbirine karışmış değildir. Brezilyalılar düz arazide, modern binalar inşa etmiş, Morrosun yamaçlarını da fakirlerle ormana terketmişlerdi. Rionun göbeğinde bile insan başım kaldırınca, tropik bir gecekondudan başka bir şey olmayan bir Favella görebilir. Bunlarda elektrik ve su yoktur. Bir odada on…

SAS / San Salvador’da Dehşet / Gerard De Villiers
Polisiye/ 24 Eylül 2017

San Salvador’da Dehşet San Salvador’da Dehşet’ten… Las Amapolas Caddesi ile Venezuela Bulvarı‘nın kesiştiği kırmızı ışıkta bekleyen kamyonetin yanından iki baldırı çıplak geçti. Kamyonetin hemen yanında, ortalığı simsiyah dumana boğan döküntü otobüsün pencere kenarında oturan Teresa Santos umursamaz bir tavırla adamlara baktı. O da, El Salvador’u aylardır kana bulayan iç savaşı yaşayan bahtsızlardan biriydi. Yakalanmayacaklarından yüzde yüz emin olan solcu ya da sağcı katiller bir anda ortaya çıkıyor, etrafı tarıyor ve ortadan yok oluyorlardı. Olaylardan bıkmış olan polis, çoğu kez cesetleri, aileleri gelip alana dek olay yerinde sineklere ve çürümeye terkediyordu. Yeşil ışığın yanmasıyla birlikte baldırı çıplaklar Teresa Santos’un görüş alanından çıktılar. Camino Real Oteli’nin barında garsonluk yapan Teresa politikaya karışmadığı gibi çevresinde sürüp giden bu vahşetten yakındığı da olmazdı. Nihayet ineceği durağa yaklaşıyordu. Otobüs, Autopista Sur Kavşağı‘nda durmak üzere yavaşladı. Diğer yolcularla birlikte Teresa Santos da otobüsten indi ve gecekondusunun bulunduğu Colonia Las Mercedes yönüne doğru yürüdü. Üzerindeki Camino Real Oteli’nin yeşil, kahverengi üniforması mahallede dikkat çeken lüks bir giyimdi. Bir süre sonra ya’aında bir araba durdu. Koyu renk camlı, geniş lastikli bir Range Rover. Arabadan iki adam indi ve ona doğru yaklaştı. Siyah gözlüklerinin ardında yüz ifadeleri anlaşılmayan uzun boylu kişilerdi. Teresa Santos içgüdüsel olarak durdu. Adamlardan biri yanına…

SAS / Parola Matador / Gerard De Villiers
Polisiye/ 23 Eylül 2017

Parola Matador Parola Matador’dan… Roy Slockton içki kadehini sehpanın üstüne bıraktıktan sonra, ıslık çalarak hayranlık dolu bir anlamla karısına seslendi. Harika görünüyorsun, sevgilim! Karısı Jane birkaç adım öne çıkarak siyah İskarpinlerinin ince topuklarını fildişi renkli halıya batırdıktan sonra kocasının tam önünde durdu ve bir manken ustalığıyla kendi çevresinde birkaç dönüş yaptı. Elbisenin etekleri havalanınca kadının uzun bacakları ortaya çıkmıştı. Jane Stockton son bir dönüşle kendisini kanepenin üstüne, kocasının tam yanına bıraktıktan sonra eğilerek dudaklarına hafif bir öpücük kondurdu. Thank you, darling! Beş yüz dolara patlayan bir delilik yaptık! Öğleden sonra Beverly Hills’te alışveriş yapmaya çıktıklarında Jane, Rodeo Drive’dakİ Saint Laurent’nin indirimli satışlarından yararlanmak istemişti. İndirimli de olsa Saint Laurent’de ufak bir kumaş parçası bile bir altın fiyatına satılırdı. Vergisiyle birlikte dört yüz seksen yedi dolar, diye düzeltti Roy Stockton. Central Intelligence Agency’de yıllar boyu durum değerlendirme uzmanı olarak çalışması ona kararlı olmayı öğretmişti. Elini, karısının damarları farkedilen dizine koyunca, bu temas duygularını harekete geçirdi. Roy Stockton çıplak tene dokunmaktan büyük bir haz duydu. Jane kocasını gülerek izliyordu. Roy Stockton karısına şaşkınlıkla bakarak: Çorap mı giyiyorsun? Diye sordu. Hoşuna gitmedi mi? Bu akşam oldukça serin. Güney California’da Huntington Beach’te ağustos akşamlan genellikle serin olurdu. Roy Stockton’un Nevport İle Long Beach arasındaki…

SAS / Pagopago’da Ölüm / Gerard De Villiers
Polisiye/ 22 Eylül 2017

Pagopago’da Ölüm Pagopago’da Ölüm’den… Kendisini tutan adamı ısırmaya çalışan sarı benekli siyah yılan, Stephan’ın parmakları arasında kıvrılıp duruyordu. Stephan işaret ve başparmağıyla boğazından yakaladığı yılanı vücudundan uzakta tutmaya çalışarak kumsalda ilerliyordu. Sarışın, ince yüz hatları olan yakışıklı bir tipti. Elindeki yılan kırk santim uzunluğunda son derece zehirli bir hayvandı. Denizyoluyla yarım saatlik mesafede bulunan Pins Adaları‘nda doktor yoktu ve en yakın klinik de Numea’da bulunuyordu. Telsizle bir taksi uçak çağrılsa bile, zehirlenen kişi oraya gidene kadar on kez ölürdü. Oh! Şuna bakın! Gezinin başından beri Stephan’a yiyecekmiş gibi bakan Amerikalı genç kız Susann, oturduğu yerden kalkıp koşmaya başladı. Genç kızın sesine dönen diğer turistler de Stephan’a doğru ilerlediler. Bu yılan zehirli mi? Diye sordu Susann. Hem de nasıl! Soktu mu, kurtuluş yoktur. Amerikalılardan biri yılanı filme almaya başladı. Gerçekten de bulundukları yerin vahşiliğini simgeleyen bir görüntüydü bu. Ne de olsa, Yeni Kaledonya dünyanın bir ucu sayılırdı. Buralara gelmek istiyorsanız, Los Angeles’ten ya da Avrupa’dan kalkan MTA’nın DC 8’lerine binip Numea’da inmeniz gerekir. Oradan da on yedi kişilik küçük Heron’lara atladınız mı, kendinizi seksen beş kilometre daha güneyde yer alan Pins Adaları‘nda buluverirsiniz. Uçak yeşillik bir araziye iner. Yarım saatlik bir karayolundan sonra otuz, kırk bungalovun serpiştirildiği dünyanın en güzel kumsalına…

SAS / Rodezya Bunalımı / Gerard De Villiers
Polisiye/ 20 Eylül 2017

Rodezya Bunalımı Rodezya Bunalımı’ndan… Liezen Şatosu’nun telefonu, geniş holde yankılar yaparak çalıyordu. Elko Krizantem üçüncü çalışta ahizeyi kaldırdı. Liezen Malikânesi, buyurun. Karşıdaki ses bir an durakladı. Malko? Krizantem efendisine benzetilmekten hoşlanmıştı. Önündeki boy aynasında kendine bir baktı, omuzlarını kaldırdı, karnını içine çekti. Eh! pek de benzemiyor değildi hani! Sonra gerçeğe döndü. Prens Malko Linge burada değil. Kimin aradığını öğrenebilir miyim? Ben Kontes Szigeti. Malko biraz gecikti, yola çıkıp çıkmadığını öğrenmek için aramıştım. Neyse birazdan gelir herhalde, teşekkürler. Bir dakika kontes, kapatmayın. Prens size ulaştırılmak üzere bir not bırakmıştı. Elizabet Szigeti şaşkınlıkla: Not mu? Diye sordu. Ama neden? Zaten onu kahvaltıya bekliyorum. Prens Malko, sizden özür dilememi ve nazik davetinizi başka bir gün gerçekleştirmekten memnun olacağını bildirmemi, istedi. Elko, 60 km uzaklıktaki Sacher’de kadının öfkeden alev alev yanan gözlerini görür gibi oldu bir an. Kadın buz gibi bir sesle: Peki, şimdi nerede? Diye sordu. Biraz önce kendilerini Schwechat Havaalanı‘na götürdüm, dedi Elko. Karşıdaki ses iyice yükseldiğinden, Elko bir an ahizeyi kulağından uzaklaştırmak zorunda kaldı ve kadının aksine sakin bir şekilde konuştu. Prens, Zürih’e gitti. Oradan Afrika’ya geçecek, birkaç haftadan önce döneceğini sanmıyorum. Uzun bir sessizlik oldu. Elizabet Szigeti hâlâ bir şaşkınlık ve kızgınlık içindeydi. Ahizeyi yerinden koparmak istedi bir an. Malko…

SAS / Ölümle Randevu / Gerard De Villiers
Polisiye/ 12 Eylül 2017

Ölümle Randevu Ölümle Randevu’dan… Jack Links, körfezin öteki yakasından, San Francisco’nun yüksek bembeyaz binalarını saran kızıllığın gitgide koyulaşmasını hüzünle izliyordu. Güneş Pasifik’te batıyordu. Son ışınları da sırayla Golden Gate köprüsünden, Alcatraz’dan ve kentten çekildi. Koca köprünün madeni iskeleti masallardaki örümcek ağlarını hatırlatıyordu. Şimdi, hizmet dışı bırakılmış bir zamanların cezaevi adası Alcatraz’ın uğursuz binaları daha sevimli görünüyor, ilk ışıklar San Francisco’ya bir bayram görünümü katıyordu. Körfezin suyu ile hareli görünümüyle öldürücü akıntılarını ve dondurucu ısısını gözlerden saklar olmuştu. Bir çeyrek saat içinde, bütün bunlar karanlık tarafından adeta yutulacaktı. Jack Links daha şimdiden tasalanıyordu. San Francisco’yu bir kadınmış gibi severdi. Pasifik’le iç körfez arasında yer alan, üzerinde bulunduğu tepelerin bir karışından bile faydalanan, caddelerini keçi patikalarının üstüne kuran bu kentin tüm kusurlarını ve sırlarını iyi bilirdi. A.B.D.‘nin tüm kentleri arasında, New York’la beraber, kişiliği olan tek yer burasıydı. Geçen yüzyılda altın arayıcılarının merkezi olmuş ve o zamandan bu yana da şaşırtıcı, töre bilmez, esrarengiz ve güler yüzlü bir kent; Uzakdoğu için bir köprü başı kabul edilmişti. Çin’de geçirdiği otuz sekiz yıldan sonra, Jack Links, Chinatown Çin mahallesi lokantalarının gençliğini hatırlatan kokular yaydığı bu kente yıldırımla vurulmuşçasına tutulmuştu. Gerçekten de San Francisco, Çin dışındaki en büyük Çinli kentidir. Jack, körfezin kuzeyinde Sausalito’da oturur….

SAS / New York’ta Kara Büyü / Gerard De Villiers
Polisiye/ 12 Eylül 2017

New York’ta Kara Büyü New York’ta Kara Büyü’den… Loş odada iki parlak, siyah göz Malko’nun üzerine dikilmişti. Malko gördüğü hayali yok etmek istercesine, sağ eliyle Sabrina’nın vücudunu aradı. Çıplak teninde hâlâ, sevişmelerinin etkisiyle oluşan tere karışmış, hafif bir parfüm kokusu duyuluyordu. Geçen gün 53. Cadde’deki “Cheetah” adlı büyük bir diskotekte dans etmişlerdi. Sabrina’nın üzerinde tamamen altından yapılmış, oldukça göz alıcı bir tunik vardı. Bunu imal eden fabrikatör her kimse, Başkan’ın tutumluluk konusunda verdiği öğütleri pek dinlememişe benziyordu. Tunik o kadar kısaydı ki, genç kadının mini vizon mantosunun altına hiçbir şey giymediği izlenimi veriyordu. Narin, soylu vücudu, kızıl kahverengi saçlarla çevrelenmiş masum yüzü ve mesafeli havasıyla, içerideki bütün erkeklerin akıllarını başlarından almıştı. Kuşkusuz genç kadının mezun olduğu Mary Mount Koleji’ndeki rahibelerin öğütleriyle bağdaşamayacak sevişmesini gören, masum görünüşünün bir aldatmacadan ibaret olduğunu anlardı. Malko yarı uykulu bir halde gülümsedi. Sabrina’da bekâr bir erkeğin hayal edebileceği her şeyi bulmuştu. Genç kadın hem güzel, özgür ve büyüleyiciydi, hem de zengindi. Bir keresinde yaş gününde ona bir Rolls-Royce alacağına söz vermişti… Hiç kuşkusuz şaka yapıyordu, ama yine de. Sabrina ile hiçbir şey olanaksız değildi. Karşılaşmaları oldukça garip olmuştu. Sabrina kolunda, üzerindeki mini vizona uyan bir kanişle taksiden fırlayınca, olanca hızıyla Malko’ya çarpmıştı. Çarpışma sırasında gözünden…

SAS / Manila Kasırgası / Gerard De Villiers
Polisiye/ 12 Eylül 2017

Manila Kasırgası Manila Kasırgası’ndan… Air France’ın 747’sinden iner inmez üstüne çöreklenen sıcak Malko’nun üzerinde şiddetli bir şamar etkisi bıraktı. Don Muang Havaalanı‘nın ardında Bangkok yolu boyunca uzanan yeşil ormanlardan başka bir şey yoktu. Jetlerle Avrupa’dan Asya’ya gelmek sadece birkaç saat sürüyordu. Daha merdivenlerden inerken beyaz takım elbisesi toz içinde kalmıştı. Taylandlı nefis hostes yüzünde hafif bir gülücükle: Transit mi, yoksa Bangkok mu? Diye sordu. Bangkok, diye yanıtladı Malko. Hostes kız birinci mevki yolcularına ayrılmış minibüsü işaret etti. Bangkok’a gidecek minibüste sadece dört yolcu vardı: Paris’ten beri havyar ve şarapla karınlarını doyuran yaşlı bir karı koca, Alman bir tüccar ve bir de Malko. Kalabalık insan yığınlarının yarattığı karışıklık yüzünden, Don Muang Havaalanı modern görünümünden çok şey yitiriyordu. Kalabalığı yaran Malko Bangkok’a gidecek taksiler için bilet satılan büroya doğru ilerledi. Kıvırcık saçlı, mavi gözlü genç bir adam yolcular arasında birini arıyordu. Malko’yu görür görmez ona yaklaşarak: Malko Linge mi? Diye sordu. Kazandınız, dedi Malko adamın elini sıkarken. Adım William Carter. Bana kısaca Bill diyebilirsiniz. Bangkok’a hoş geldiniz! Bavullarınızı aldınız mı? İşte buradalar, dedi Malko. Genç bir Taylandlı bavulları Amerikalıya uzattıktan sonra ortadan kayboldu. Yolculuk nasıldı? Harikaydı. Dedi Malko. Burada fazla bir şey beklemeyin, diye iç çekti Amerikalı. Manila’da her şey kokuşmuştur. William…

SAS / Lizbon Büyücüleri / Gerard De Villiers
Polisiye/ 11 Eylül 2017

Lizbon Büyücüleri Lizbon Büyücüleri’nden… TAP’ın eski bir Boeing 707’si Lizbon Havaalanı‘na iniş yapmak için Porto Otoyolu’nun üzerinden süzüldü. Uçakta Angola’dan gelen mülteciler vardı. Luanda’da tahliye edilmeyi bekleyen iki yüz elli bin beyazın her gün beş yüzü getiriliyordu. Joe Walker tuvaletini yaptı ve hiç acele etmeden sırtındaki cihazlarla, otoyolla Birinci Hafif Topçu Alayı arasındaki yola döndü. Joe Walker’ın arkası delik eski blucini, dürbün gibi kaim gözlüğü, 1.95’lik boyu, başının kelliği ve kızarık yüzüyle farkedilmemesi imkânsızdı. Ama ona hiçbir şey 1975 Mayıs’ında Portekiz’deki kapitalizmi hatırlatmıyordu. 25 Nisan 1974 darbesinden beri 1. “Ralis” isyan halindeydi. Resmi görevlilerin yerine Sovyet askerleri yerleşmişti ve onları kimin yönettiği bilinmiyordu. Kışlanın içinde tehlikeye atılanlar kendilerini neyin beklediğinden habersizdiler. Joe Walker Associated Press’in kendine verdiği motosikletin desteğine iyi dayanıp dayanmadığım baktı ve çantaların birinden bir makara film aldı. Kuşkuluydu, saatine göz attı. Alfonso ve Guadaloupe ana kapıyı geçeli kırk beş dakika olmuştu. Ağır adımlarla kışlanın girişindeki kalabalığa yaklaştı. Yüzlerce genç kız ve delikanlı MRPP’nin orak çekiçli bayrağım sallıyorlardı. Bu yeni Portekiz’in en etkili partilerinden biriydi. 1. Ralis’i destekleyen gösterilerde asıl amaç, altmış bin zengini Brezilya’ya kaçırmasına, basını susturmasına ve bankaları millileştirmesine rağmen “sağcı” kabul edilen Devrim Konseyi’ne karşı harekete geçirmek için topçuları baskı altında tutmaktı. Ancak bazıları için…

SAS / Leningradlı Yabancı / Gerard De Villiers
Polisiye/ 9 Eylül 2017

Leningradlı Yabancı Leningradlı Yabancı’dan… Frederik Skytten, Uspenki Ortodoks katedralinin yakınındaki Satamakatu’nun girişine park etmiş; otuz metre ilerisinde, 7 no’lu binanın merdivenleri başında tartışan çifti inceliyordu. Dikkati daha çok kıvırcık, sarı saçlı, boynu inanılmaz derecede uzun, siyah elbise giymiş kadına yönelmişti. Elinde hafif bir ceket tutuyordu. Haziranın başı olmasına rağmen, Finlandiya’da hava sıcaktı. Yanındaki iriyarı, esmer, bıyıklı, adam tam bir doğuluydu. Frederik Skytten onları rahatça inceleme fırsatı bulmuştu. Çifti Hesperia Oteli’nin gece kulübüne kadar izlemişti. Onları bir an bile gözden kaçırmamış ve Arap olduğuna karar verdiği adam ne zaman genç kadının beline sarılsa, içi kıskançlık ve öfkeyle dolmuştu. Bir keresinde Arap’ın dudakları o uzun boyna sürünmüş ve Frederik Skytten bağırmamak için kendini zor tutmuştu. Kendine gelebilmek için votka bardağını bir dikişte boşaltmış ve bir yenisini ısmarlamıştı. Badem şeklinde yeşil gözleri, insanın hemen dikkatini çeken dolgun dudaklarıyla, Aija Sunblad ona hiç bu kadar güzel görünmemişti. Frederik, arzudan deliye dönmüş bir halde, çocukluğundan beri aşık olduğu bu kadından gözlerini ayıramıyordu. O zamanlar bir süre flört etmişler ve birkaç hafta boyunca Frederik kendini cennette sanmıştı. Fakat bir gün arzusuna gem vuramamış ve hiç utanmadan Aija’ya sürtünerek boşalmıştı. Beni iğrendiriyorsun, demişti Aija onu iterek. Bu olay kısa aşk hikâyelerinin sonu olmuştu. Yuvarlak suratıyla, gözlükleri ve…

SAS / Kwai Nehri Altını / Gerard De Villiers
Polisiye/ 9 Eylül 2017

Kwai Nehri Altını Kwai Nehri Altını’ndan… Bir sakangurun tiz çığlığı Pong Punnak’ın tam kulağının dibinde patladı, onu ürküttü. Kızgın güneşin altında, bir mezar taşının üzerine tünemiş iri kertenkele, alev kırmızısı yabani orkidelerle dolu bir çalı kümesinin arkasında çömelmiş olan adamdan bir metre uzaklıktaydı. Taylandlı çığlıkları saydı, kaygılıydı: Çift sayı uğursuzluk, tek sayı işlerin yolunda gideceğine işaretti. Sekizinci boğuk çığlıktan sonra büyük mezarlığa yeniden sessizlik hakim oldu. Şimdi sadece küçük adanın çevresinden aşağıya doğru hızla akmakta olan Kwai nehrinin çamurlu sularının uğultusu duyuluyordu. Pong Punnak adaya geldiği Çin tipi tekneyi yarım mil uzaktaki yüksek otların arasına gizlemişti. Pong Punnak kertenkeleye biraz daha bağırmasını istermişçesine baktı, ama hayvan yeniden öğle uykusuna dalmış, yuvarlağımsı iri gözlerini gri gözkapaklarıyla örtmüştü. Vakit öğleye yakındı ve güneş dik olarak mezar taşlarının üzerine düşüyor, onları tek bir sıra halinde gösteriyordu. Açmış yabani çiçekler korkunç olması gereken bu yere bir bayram havası veriyordu. Pong Punnak, vakit geçirmek için yanına gizlendiği mezar taşının üzerindeki yazıyı okumaya koyuldu. Geçen onca seneye rağmen harfler net olarak okunuyordu: Winston Stilwell, çavuş, 2. King’s Own Yorkshire Light Tümeni. 9 Ocak 1946 Pong Punnak cesur, ama boş inançları olan biriydi. Çevresinde yatan ölüler onu allak bullak ediyordu. Hâlbuki bunlar, peşine düştüğü canlılardan daha az…

SAS / Kopenhag Yolcusu / Gerard De Villiers
Polisiye/ 9 Eylül 2017

Kopenhag Yolcusu Kopenhag Yolcusu’ndan… İki motorlu uçak Atlantik’in gri dalgaları arasındaki küçük sarı noktanın üzerinde ağır ağır dönüyordu. Bu, İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikalıların Ruslara centilmenlik anlaşması gereğince verdiği eski bir Catalina deniz uçağıydı. Açık gri boyanın izleri uçağın gövdesi üzerinde, kanatlarının altında açıkça farkediliyordu. Uçak birçok kere suya inmeyi denemiş, ama her seferinde suya yirmi metre kaldığı anda pilot tekrardan havalanmak zorunda kalmıştı. Dalgalar çok kuvvetliydi ve suya değdiği anda uçağın gövdesini parçalayabilirlerdi. Kime ait olduğu bilinmeyen Catalina bir kez daha döndü, burnunu rüzgâra çevirdi ve yuvarlak kauçuk botun üzerine doğru yöneldi. Pervaneleri yavaşlamıştı. Uçak hafifçe alçalıyordu, saatteki hızı 120’den fazla değildi. Pilot, uçağı rüzgârın şiddetine ve denizin durumuna göre ayarlıyordu. Kauçuk botun içindeki Otto Wiegand, kafasını kaldırdı ve hemen tekrar eğdi. İki motorlu uçak onun üzerine doğru yönelmiş, iki yana doğru hafifçe yalpa yaparak denizin üstünden geliyordu. Bu sefer uçak suya inmeyi başaracak gibiydi. Buzlu deniz ile onlar arasında yapabilecek başka bir tercih yoktu. Sinirli bir şekilde kemerine sıkıştırdığı Mauser P 38’liğin kabzasını kavrayan Otto iri bir dalganın çarpmasıyla botun kenarına devrildi. Yeniden buz gibi bir duş yapmıştı. Kafasını kaldırdığında soğuktan titriyordu. Uçak geçip gitmişti. Motorların gürültüsü arasında uçak biraz daha yükseldi ve döndü. Bir kere daha başaramamıştı….

SAS / Kızıl Grenada / Gerard De Villiers
Polisiye/ 9 Eylül 2017

Kızıl Grenada Kızıl Grenada’dan… Santiago Gimenez, Richmond Hill Hapishanesinin yeraltındaki sekiz gizli hücresi önünden sessizce geçiyordu. G2 (Küba Karşı Casusluk Örgülü) deki arkadaşları ona boyundan ve yapısından dolayı King Kong adını takmışlardı. Kısa saçları, hergünkü sinek kaydı tıraşı, kaba kuvvetinin somut örneğini sergiliyordu. Kısa kollu gömleği kaslarının üzerinde yırtılacakmış gibi duruyordu. İnce pantolonu, iri kalçalarının kalıbını çıkarıyor, lastik ayakkabıları sayesinde sessizce ilerleyebiliyordu. Her beş metrede bir, çıplak ve büyük bir ampul ortalığı aydınlatıyordu. Bu özel Bölümün kapısı tek bir anahtarla kilitliydi. Santiago Gimenez ve adamları buraya rahatça girip çıkabiliyorlardı. Grenadalı bir asker elindeki Kalaşnikof ile tek başına nöbet tutuyordu. Görevi normal bölümdeki gardiyanların bu özel bölümle ilgilenmesini engellemekti. Özel bölüme getirilen tutuklular kayıt edilmiyorlardı. Gece getirilip yine gece götürülürler, Grenada G2sinin arabalarında gözleri bağlı olarak taşınırlardı. Bir keresinde, tutuklulardan birisi öldürülmeden önceki iki yıl hapis yatmıştı da ailesinden hiç kimsenin hakkında en ufak bir fikri dahi olmamıştı. , King Kong Gimenez, 7 numaralı hücrenin kapısının önünde durdu ve gözetleme deliğinden içeri baktı. Talihin cilvesi, hücreler 13 Mart 1979 Küba İhtilali sırasında devrilen diktatör Eric Gairy tarafından yaptırılmıştı. Amacı, asileri buralara tıkmaktı. Kendisini endişelendiren bazı gelişmelerden rahatsız olan Eric Gairy, Birleşik Devletlere sıvışmayı tercih etti. Orada, ilgilendiği tek konu olan uçandaireler…