Yıldız Güncesi / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 1 Ekim 2017

Yıldız Güncesi Yıldız Güncesi’nden… Bir pazartesi günüydü, nisanın ikisi. Betelgeuse yakınlarında yol alırken, bir bezelyeden daha büyük olmayan bir göktaşı dış kaplamayı deldi, motor regülatörünü ve dümenin bir kısmını parçaladı, bunun sonucunda roket manevra yeteneğini yitirdi. Uzay giysimi giydim, dışarı çıktım ve mekanizmayı onarmaya çalıştım, ama yedek dümeni -onu yanımda getirme akıllılığını göstermiştim- birisinin yardımı olmaksızın takmanın mümkün olmadığını gördüm. İmalatçılar roketi o kadar salakça tasarlamışlardı ki, bir kişinin ingiliz anahtarıyla cıvatanın kafasını sabit tutması, diğerinin de somunu sıkıştırması gerekiyordu. İlk başta bunun farkına varmadım ve ayağımla ingiliz anahtarını tutmaya çalışarak, iki elimi de diğer ucunda somunu sıkıştırmak için kullanarak saatler harcadım. Fakat bir sonuç alamadım, üstelik öğle yemeğini de kaçırdım. En sonunda neredeyse başaracaktım ki, ingiliz anahtarı ayağımın altından fırladı ve uzaya uçup gitti. Böylece bir şey elde edememekle kalmayıp, değerli bir aletten oldum. Çaresiz bir şekilde, ingiliz anahtarının yıldızlı gökyüzüne karşı git gide küçülerek uçup gidişini izledim. Bir süre sonra ingiliz anahtarı uzun bir elips çizerek geri geldi; artık roketin bir uydusu olmuştu, ama hiçbir zaman onu yakalayabileceğim kadar yaklaşmadı. İçeri girdim ve sade bir akşam yemeği yemek üzere oturdum, bir taraftan da kendimi bu aptalca durumdan en iyi nasıl kurtaracağımı düşünüyordum. Bu arada gemi dosdoğru uçmaya devam…

Yenilmez / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 1 Ekim 2017

Yenilmez Yenilmez’den… “Yenilmez”, ağır sınıftan bir uzay kruvazörü, Lir takımyıldızındaki filo üssünün emrindeki en büyük gemiydi ve yıldız takımının dış çeyreğinde, foton itkisiyle yol almaktaydı. Seksen üç kişilik mürettebatı, merkez güvertenin tünel hibernatöründe uyuyordu. Uçuş mesafesi görece kısa olduğundan tam hibernasyona1 gerek görülmemiş, beden sıcaklığının on derecenin altına düşmediği derin uykuya başvurulmuştu sadece. Kumanda merkezinde yalnız otomatlar çalışıyordu. Yönelim aygıtının koordinat çizgileri, sıradan bir kırmızı cüce yıldızdan daha sıcak olmayan bir güneşin yuvarlağını ortalıyordu. Güneş yarım ekran genişliğini doldurmaya başladığında, motorlardaki anhilasyon2 kesildi. Bir süre tüm uzay gemisi ölü sessizliği içindeydi. Klima cihazları ve bilgisayarlar sessizce çalışıyordu. O zamana kadar geminin kıçından yayılmakta olan ve uzay gemisini karanlık bir örtünün içinde gizli, sonsuz uzunluktaki bir kürek gibi ileriye itmiş olan foton ışınının yarattığı hafif titreşim sona ermişti. “Yenilmez” neredeyse hâlâ ışık hızında, atıl, sağır ve her türlü görünür hayat belirtisinden yoksun, ilerlemeye devam ediyordu. Merkez ekranda görünen güneşin ırak, kızılımsı ışığının üzerinde yansımalar yaptığı kumanda panolarında, ışıklar adeta birbirlerine göz kırpıyordu. Manyetik bantlar dönmeye başladı, program şeritleri birtakım aygıtların veri girişi haznelerine doğru usulca aktı, devre anahtarları kıvılcımlar saçtı ve elektrik akımı kimsenin duymadığı bir vızıltı çıkararak kablolara doldu. Çoktan kuruyup kalmış gres yağı kalıntılarının direncini yenen elektrik motorları derin bir uğultuyla…

Soruşturma / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 1 Ekim 2017

Soruşturma Soruşturma’dan… HER katta ritmik tangırtılar çıkaran antika asansör, oyma çiçeklerle süslü cam kapılardan geçip yukarıya çıktı. Durdu. İçinden inen dört adam, koridor boyunca ilerleyerek, deri kaplı çift kapıya doğru yürüdü. Kapılar art arda açıldı. Odanın girişinde ayakta duran birisi, “Bu taraftan, beyler,” diyerek eliyle işaret etti. Gregory, doktorun hemen arkasından, içeriye giren son kişi oldu. Aydınlık, koridorun yanında, oda karanlık gibiydi. Pencereden dışardaki sisin içinde bir ağacın çıplak dalları görünüyordu. Başmüfettiş, çevresi alçak bir parmaklıkla süslenmiş, yüksek ve koyu renkli bir çalışma masasında oturuyordu. Cilalı tahta üzerinde iki telefon, bir haberleşme cihazı, adamın piposu ve gözlüğü ile küçük bir güderi parçasından başka bir şey yoktu. Odanın yan tarafında kumaş kaplı bir koltuğa oturan Gregory, masanın arkasındaki duvara asılmış küçük bir portreden. Kraliçe Victoria’nın kendilerini süzdüğünü far ketti. Başmüfettiş, sanki onları sayıyormuş veya yüzlerini ezberlemeye çalışıyormuş gibi, her birine tek tek baktı. Yan duvarların biri, Güney İngiltere’nin çok büyük bir haritasıyla kaplanmıştı; onun karşısındaki duvarda ise, üzerinde kitapların dizili olduğu koyu renkli bir raf vardı. Başmüfettiş en sonunda, “Beyler,” diye söze başladı, “bu olayı bütün ayrıntılarıyla ele almak istiyorum. Resmi kayıtlar tek bilgi kaynağım olduğuna göre, kısa bir özetle işe başlasak iyi olacak sanırım. Farquart, senden başlayalım istersen.” “Baş üstüne,…

Solaris / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 30 Eylül 2017

Solaris Solaris’ten… Gemi saatiyle 19.00’da Prometheus’un fırlatma bölmesine gittim. Başlığın çevresindekiler yana çekilerek yol verdi, kollarımdan güç alarak kendimi aşağıya, kapsüle bıraktım. Daracık yolcu bölmesinde kıpırdayacak yer yoktu. Uzay giysimin üstündeki musluğa hortumu yerleştirdim, giysim şişiverdi. Artık hiç kımıldayamaz durumdaydım. Şişme giysime gömülmüş, geminin madeni gövdesine boynumdan bağlı, ayaktaydım sözde. Aslında oracığa asılıydım. Gözlerimi yukarı kaldırdım. Saydam gölgeliğin ötesinde görebildiğim, pürüzsüz, perdahlanmış bir duvar ve daha yukarıda da Moddard’ın bana doğru eğilen başıydı. Moddard yok oldu, birden karanlığa gömüldüm: Ağır koruyucu kapak yerine oturmuştu. Vidaları çeviren elektrik motorlarının vınlayışı sekiz kez yinelendi, ardından amortisörlerin tıslaması geldi. Gözlerim karanlığa alıştıkça, tümüyle otomatik kumandalı araçtaki biricik kadranın ışıltılı yuvarlağını seçebiliyordum. Kulaklarımdaki alıcıda bir ses yankılandı: ‘Hazır mısın Kelvin?’ ‘Hazırım Moddard,’ diye yanıtladım. ‘Hiçbir şeye kafanı takma. istasyon seni uçuş halindeyken kapıp indirecek İyi yolculuklar! Bir gıcırtı geldi, kapsül sallandı. İstemeden kaslarım gerildi, ama başka ne ses çıktı ne de bir hareket oldu. ‘Kalkış ne zaman?’ Sözcükleri sıraladığım anda ince kum serpilişıne benzer bir hışmı sezdim. ‘Yola çıktın bile Kelvin. Bol şans!’ Modelard’ın sesi deminki gibi yakındı. Gözümün hizasında geniş bir yarık açıldı. Yıldızları görebiliyordum. Prometheus’un yörüngesi Saka takımyıldızının Alfa bölgesindeydi. Bunu düşünüp yönümü saptamak için boşuna kafa yordum, parıltılı bir toz bulutu…

Ölümlü Makineler / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 30 Eylül 2017

Ölümlü Makineler Ölümlü Makineler’den… Bir zamanlar hiç yorulmadan görülmedik aletler tasarlayıp olağanüstü makineler yapan bir mucit yaşardı. Bu mucit kendisine, tatlı bir sesle şakıyan küçük mü küçük dijital bir aygıt yapmış, adını da “kuş” koymuştu. Simge olarak kendisine kara bir yürek seçmişti, elinden geçen her bir atom bu damgayı taşıyordu, öyle ki sonraları atom yelpazelerinin arasında titreşen kartlara rastlayan bilim adamları adeta büyülenmişlerdi. Büyüklü küçüklü birçok yararlı makine yapmıştı bu mucit, ta ki yaşam ile ölümü birleştirip imkânsızı başarmak gibi akıl almaz bir fikre kapılana kadar. Sudan akıllı varlıklar yapacaktı; ama hayır, ilk anda aklınıza gelmiş olabileceğinin tersine, canavarca varlıklar meydana getirmek değildi niyeti. Yumuşak ve ıslak bedenler geçmiyordu aklından; bunun düşüncesinden bile en az bizler kadar nefret ediyordu. Onun istediği gerçekten güzel ve akıllı varlıklar yaratmaktı, bu nedenle kristal olmalıydılar. Bütün güneşlerden alabildiğine uzak bir gezegen seçti mucit, bu gezegenin donmuş okyanusundan buzdağları kesti ve bu buzdağlarını oyarak Buzadamları yarattı. Onlara bu adı vermişti, çünkü ancak dondurucu soğuklarda, güneşsiz diyarlarda var olabiliyorlardı. Çok geçmeden kendilerine buzdan şehirler ve saraylar inşa eden Buzadamlar, ısı yaşamlarını tehdit ettiği için, yerleşimlerini kocaman saydam teknelerde topladıkları kutup ışıklarıyla aydınlatıyorlardı. İçlerinde diğerlerinden daha önemli olanlar daha çok kutup ışığına sahipti; limon sarısı ve gümüş…

Küvette Bulunan Günce / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 30 Eylül 2017

Küvette Bulunan Günce Küvette Bulunan Günce’den… Neojen’den Notlar”, Dünya’mn eski geçmişinden kalan tartışmasız en değerli kalıntılardan biridir; Kaotiköncesi döneme çok yakın, Büyük Çöküş’ten hemen önceki o gerileme dönemine kadar gider. Erken Neojen’in uygarlıkları ile Asur, Mısır ve Yunan’ın öncü kültürleri hakkında, pale-oatomik ve temel astro-yön tayini günlerine ait uygarlıklarla karşılaştırıldığında, çok daha fazla şey bilmemiz gerçekten de bir paradokstur. Bu arkaik kültürler artlarında kemikten, taştan, kayağan taşından ve bronzdan kalıcı anıtlar bırakmışken, Orta ve Geç Neojen dönemlerinde bilgiyi kaydetmenin ve saklamanın neredeyse tek yolu papir denilen bir maddeydi. Papir, selülozun türevi olan beyazca, gevşekçe bir maddeydi; silindirler şeklinde sarılır, dikdörtgen tabakalar halinde kesilirdi. Her tür bilgi koyu renkli bir zemin boyasıyla üstüne kazınır, daha sonra da tabakalar dizilip özel bir yöntemle dikilirdi. Birkaç hafta gibi bir sürede yüzyılların kültürel kazanım-larını tamamıyla yerle bir eden büyük faciaya, yani Büyük Çöküş’e neyin sebep olduğunu anlamak için üç bin yıl geriye gitmemiz gerekir. O günlerde henüz metamnestik ve veri kristalleştirme yöntemleri yoktu. Şu anda bellekranlarımı-zın ve bilgicilerimizin üstlendiği işlevleri o zamanlar papir yürütüyordu. Tabii doğru; yapay bellek başlangıç aşamala-rındaydı o sıralar; ama bunlar çok büyük, hantal makina-lardı; işletimleri ve bakımları sorunluydu; çok sınırlı ve dar bir alanda kullanılıyorlardı. Bu makinalarm adı “elektronik beyin”di; ancak tarihsel…

Kör Talih / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 30 Eylül 2017

Kör Talih Kör Talih’ten… Sonuncu gün hepsinden daha uzun ve gergin geçti. Sinirli veya korkmuş olduğum için değil; öyle olmam için bir neden yoktu. Kendimi, çeşitli dillerin konuşulduğu bir kalabalığın ortasında, çok yalnız hissediyordum. Kimsenin bana aldırdığı yoktu; eskordanın bile ortada görünmüyordu. Zaten hiç tanımadığım kişilerdi. Bir gün sonra sahte kimliğimden kurtulacağımı bilmek gerçekte beni rahatlatıyor olmalıydı. Zira, bir an için bile, Adams’ın pijamasıyla uyumakla, makinesiyle tıraş olmakla ve körfezde dolaşmış olduğu yerlere gitmekle, kaderi ayartacağıma inanmamıştım. Yol boyunca bir pusu kurulmasını da beklemiyordum -adama otoyolda hiçbir zarar gelmemişti- Roma’da geçireceğim tek gece boyunca ise, özel koruma altında olacaktım. Sadece bu işin bitmesi için sabırsızlık içindeydim, böyle dedim kendi kendime, hem zaten artık görevin fiyasko ile sonuçlandığı anlaşılmıştı. Kendime daha bir sürü aklı başında şey söyledim, fakat bütün bunlar günlük programımı sürekli aksatmamı engellemedi. Kaplıcayı ziyaretten sonra, Vesuvio oteline saat üç suların da geri dönmem gerekiyordu. Ne var ki, daha ikiyi yirmi geçe otelin yolunu tutmuştum, sanki beni oraya sürükleyen bir şey vardı. Odamda bir şey meydana gelmesine ihtimal yoktu, bu yüzden bir müddet sokakta aşağı yukarı yürüdüm. Mahallenin her yerini biliyordum – köşede bir berber dükkanı, birkaç kapı aşağıda bir tütüncü dükkanı, bir seyahat acentası, sonra geride, yan yana…

Gelecekbilim Kongresi / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 29 Eylül 2017

Gelecekbilim Kongresi Gelecekbilim Kongresi’nden… Sekizinci Dünya Gelecekbilim Kongresi Kosta Rika’da yapıldı. Doğrusu Profesör Tarantoga beni herkesin kongreye katılmaını beklediğine ikna etmese, Nounas’a asla gitmezdim. Günümüzde yapılan uzay yolculuklarının yeryüzündeki sorunlardan kaçmanın bir yolu olduğunu -üstüne basa basa- söyledi. Yani insan, olabilecek en kötü şeylerin kendi yokluğunda gerçekleşip sona ermesi umuduyla gidiyordu yıldızlara. Şu bizim gezegen yanık bir patatesi andırıyor mu diye defalarca -özellikle de uzun bir seyahatten dönerken- lombardan dışarı endişeyle baktığımı inkar edemezdim. Tarantago’yla hiç tartışmaya girmeyip gelecekbilim konusunda uzman sayılamayacağımı belirtmekle yetindim. Bunun üzerine Tarantoga, otomobil motorundan hemen hiç kimsenin pek bir şey anlamadığı ama “Beyler şu motordan anlayan var mı?” çağrısına da kimsenin kayıtsız kalmadığı cevabını verdi. Gelecekbilim Derneği’nin yöneticilerinin bu yılki toplantı mekanı olarak seçtikleri Kosta Rika’da sadece nüfus patlamasını denetim altında tutmanın yöntemleri ele alınacaktı. Kosta Rika hali hazırda dünyanın en yüksek demografik büyüme oranına sahip. Güya başlı başına bu gerçek yapacağımız tartışmalardan işe yarar birtakım sonuçlara varmamızı sağlayacaktı. Gerçi bütün gelecekbilimcileri ve onların iki katı sayıdaki gazetecileri barındırmaya müsait yegane otelin Nounas’taki yeni Hilton olmasına işaret eden ve toplantıya kuşkuyla bakanlar da vardı. Otel konferans esnasında tümüyle yıkıldığına göre, birinci sınıf olduğunu söylemenin reklama girmeyeceğini düşünüyorum. Müzmin bir sefa düşkününün sarfettiği bu sözler özel…

İnsanın Bir Dakikası / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 29 Eylül 2017

İnsanın Bir Dakikası İnsanın Bir Dakikası ‘ndan… Bu kitap, dünyadaki tüm insanların, bir dakikalık süre içinde aynı anda ne yaptıklarından söz etmektedir. Giriş, işte böyle başlıyor. Bu fikrin daha önce kimsenin aklına gelmemiş olması şaşırtıcı. İlk Üç Dakika, Guinness Rekorlar Kitabı, Kozmoloğun Bir Anı gibi kitaplardan sonra bu kitabın yazılması artık farz olmuştu; özellikle de adı geçenler, çok satılanlar arasına girdikten sonra. (Günümüzde, kimsenin edinmek zorunda olmadığı, ama herkesin öyle ya da böyle satın aldığı kitaplar kadar yayımcı ve yazarları heyecanlandıran bir şey yoktur.) Bu kitapları gördükten sonra yazılacak kitap kafamda canlanmıştı. Fikir oradaydı, sadece yazılmayı bekliyordu. Bu arada şu “J. Johnson ve S. Johnson”ın bir kan koca mı, iki kardeş mi, yoksa bir takma ad mı olduğunu bilmek ilginç olurdu. Hatta ben onların bir fotoğrafını da görmek isterdim. Nedenini açıklamak güç; ancak, yazarın görüntüsü kimi zaman kitabı anlamak için bir anahtar oluşturabilir. En azından ben, böyle bir durumla birkaç kez karşı laşmıştım. Sözgelimi, bir metin alışıldık, geleneksel çizgide değilse, okuma işi özel bir yaklaşım gerektirir. Yazarın yüzü de böyle bir durumda pek çok şeye ışık tutabilir. Bununla beraber benim tahminlerime göre Johnsonlar diye birileri yok; ikinci Johnson’ın önündeki ‘S’ harfi de Samuel Johnson’a bir gönderme. Her neyse, bunun da…

Dönüşüm Hastanesi / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 29 Eylül 2017

Dönüşüm Hastanesi Dönüşüm Hastanesi’nden… Tren Nieczawy’de kısa bir süre durdu. Stefan kalabalığın içinden zar zor geçmiş ve tam dışarıya adamıştı ki, lokomotifin düdüğü öttü ve tekerlekler homurdanmaya başladı. Stefan bir saat boyunca ineceği durağı kaçırmaktan endişe etmişti; bu sorun bütün diğer sorunların, hatta yolculuğun amacının bile önüne geçmişti. Şu anda, trenin sıkışıklığından sonra soğuk ve temiz havayı ciğerlerine çekerken, gözlerini güneşe karşı kısmış, sarsak adımlarla yürüyor, sanki derin bir uykudan sıçrayarak uyanmış gibi, kendini aynı anda hem özgürlüğüne kavuşmuş, hem de çaresiz hissediyordu. Şubatın son günlerinden biriydi ve gökyüzü solgun kenarlı açık renk bulutlarla yol yol örtülmüştü. Havanın ısınmasıyla kısmen erimiş olan kar çukur yerlerde ve boğazlarda yığılmıştı, böylece çalı kümeleri ortaya çıkmış, yol çamurla siyahlaşmış ve tepelerin killi yamaçları çıplak kalmıştı. Bir zamanlar bembeyaz olan manzarada değişikliğin habercisi olan karmaşa ortaya çıkmıştı. Bu düşünce Stefan’ın dikkatsiz bir adım atmasına neden oldu ve ayakkabısına su girdi. Tiksintiyle ürperdi. Lokomotifin homurtusu Bierzyniec Tepeleri’nin ardında kayboluyordu; Stefan çevresinde cırcır böceğinin sesine benzeyen şaşırtıcı sesler duydu: Eriyen karın tekdüze sesi. Reglan kollu yünlü paltosu, yumuşak süet şapkası ve alçak topuklu şehirli ayakkabılarıyla uzanıp giden tepelere karşı aykırı bir görüntü sergilediğinin farkındaydı. Köye giden yol boyunca göz alıcı dereler dans edip parlıyordu. Bir taştan…

Aden / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 29 Eylül 2017

Aden Aden’den… YANLIŞ bir hesaplama yüzünden gemi dikeye çok yakın bir açıyla daldı ve kulakları sağır edici bir çığlıkla atmosfere çarptı. Adamlar kuşetlerinde yattıkları yerden damperlerin ezildiğini duydular. Ön ekranlar alevleri gösterdikten sonra karardı. Baş taraftaki akkor gaz yastığı dış kameralar için çok fazlaydı. Kontrol odası sıcak kauçuğun pis kokusuyla doldu. Hızdaki azalmanın etkisiyle adamlar geçici olarak görme ve duyma yeteneklerini yitirdiler. Son gelmişti. Hiç kimse düşünemiyordu. Hiç kimsenin nefes almaya bile gücü yoktu. Solunumlarını, balon şişirir gibi,’ oksipulsatörler sağlıyordu. Az sonra gümbürtü kesildi. Her iki tarafta altı tehlike lambası yanmaya devam etti. Mürettebat kımıldadı. Çatlak kontrol tablosunun üstündeki uyarı sinyali kırmızıyı gösterdi. İzolasyon ve plexiglas parçaları yerde süründü. Artık gürültü yoktu, cılız bir ıslık dışında. “Ne?!” diyebildi boğuk bir sesle Doktor, lastik ağızlığını tükürdükten sonra. Kaptan, “Yerlerinizde kalın!” diye uyardı, zarar görmemiş tek ekrana bakıyordu. Gemi aniden bir takla attı; adeta dev bir kütükle üzerine vurulmuştu. Adamları saran naylon ağ bir müzik aletinin teli gibi tıngırdadı. Bir an için her şey havada tepetaklak asılı kaldı, ardından motor gürüldemeye başladı. Son darbeyi beklerken gerilen kaslar rahatlamıştı. Gemi egzoz alevinin dikey kolonu üzerinde yavaşça alçaldı. Yardımcı güç devresi yeniden umut verici bir şekilde titreşmeye başladı. Bu, birkaç dakika sürdü. Ardından duvarlar…