Zargana / Hakan Günday
Türk Edebiyatı / 21 Temmuz 2018

Zargana Zargana’dan… Kreuzberg’de karşılarına çıkacak sıradan bir gaspçının kulağından kan akıtacak bir tekniğin felsefesinin olması ilgilerini çekmiyor. Bin yaşındaki bir tarzı, bir barda tereddütsüz küfredebilmek için tüketiyorlar. Büyük salonun içinde çıplak ayaklarının üzerinde tekrarladıkları vuruşların bir felsefesi olması gerekmiyor. Dünyanın da bir felsefesi olması gerekmiyor onlar için. Çünkü sırtında yaşıyorlar ve bu onlara fazlasıyla yetiyor. Kastanienallee’deki Jeet Kune Do Akademie Berlin. Kısaca JAB. Bodrum katındaki beyaz salondalar. Asla kendilerini savunmanın değil, öldürmenin provasını yapmak için buradalar. Kendilerini ya da bir başkasını. Fark etmez çünkü onlar Batı’dalar… Koma, Zargana’yı ilk kez JAB’da gördü. Dikkatini çekmesi için bir neden yoktu. Sadece bir saniye için duvardaki aynada göz göze geldiler. Saçlarının diplerinden çıkıp çenesine kadar sürünen ter damlalarının arasından onun kendisine bakan gri gözlerini yakaladı. Islak kirpikleri, sadece kafatasının rengini koyulaştıracak uzunluktaki sarı saçları, salondan çaldığı her nefeste açılan burun delikleri, çatlak ve kalın dudakları… Hepsi de Koma’ya bakıyordu. Benziyorlardı. Zargana’nın yaylı bir oyuncak gibi savurduğu ellerinin artık bir hedefi vardı. Benzerini dövüyordu. Koma umursamıyordu kendisine bakan gözlerden akan nefreti. Belki de en büyük yanlışı bu oldu… İki saatlik çalışmanın sona erdiğini, Pascal adındaki kızıl devin kapanış hareketine başlamasından anladılar. Tao tekniğine ait gösterişsiz bir gevşemeydi. Oysa Koma omuzlarından parmak uçlarına kadar gergindi….

Piç / Hakan Günday
Türk Edebiyatı / 20 Temmuz 2018

Piç Piç’ten… Çalıştığını kimsenin görmediği, salondaki Nordmende marka siyah-beyaz televizyonun ekranındaki yansımasına bakarak saçlarını parmaklarıyla geriye taradı. Eski televizyonun üstündeki otuz yedi ekran Telefunken marka televizyonu kapatıp antreye yürüdü. Mutfak, ancak aylakta durulduğu takdirde iki kişiyi alabilecek kadar geniş olduğu için buzdolabı sokak kapısının tam karşısında yani antrede duruyordu. Buzdolabının her iki yanında da kapılar vardı. Sağdaki banyoya, soldaki mutfağa açılıyordu. Banyodan garip bir koku geldiği için aralık duran kapısını kendisine çekerek kapadı. Buzdolabını açtı. Sendeledi. Uyandığından beri içki içiyordu. Ama sarhoş değildi. Buzluktaki votka şişesini ve alt rafta duran elma suyunu aldı. Buzdolabını kapatıp salona girdi. Oradan da terasa çıktı. “İşte geldi. İnanmazsanız Hakan’a sorun!” “Cenk haklı. İnanmadığınız her şeyi bana sorabilirsiniz. Çünkü ben her şeye inanıyorum.” Cenk’in kışkırtıcı bir tişört koleksiyonu vardır. Ön ve arkalarına kumaş boyalarıyla yazdığı yazıları taşıyan tişörtleri herhangi bir modaevinin ilgisini çekmese de, sokakta birçok kez kavgalarla sonuçlanan ilgiler çekmiştir. Terasta geçirdiği ilk gecede, Cenevre’deki hayatında kullandığı bir tişört giymişti. Ve önünde iki kelime yazıyordu: “Barbar Türk.” Her ne kadar üzerindeki tişörtle Avrupa kültürünün gizli ‘ kompleksleriyle alay etse de Cenk kendisinin yaşayan son barbar Türk olduğunu düşünür. Bunun nedeni çok karmaşık değildir. Ne politik, ne de kültürel bir gerekçesi vardır. Cenk sonradan barbar,…

Malafa / Hakan Günday
Türk Edebiyatı / 19 Temmuz 2018

Malafa Malafa’dan… Cenevre’nin ön sokaklarının kaldırımları yedi kuryeyi yan yana taşıyacak kadar geniştir. Kentin ön sokakları çantalı kuryelerle doludur. Deri çantalar, şifreli kilitler ve içlerinde yol yorgunu tramlar. Binaların cephesi banka veznelerine benzer. Kapılarından girmek için randevu almak gerekir. Randevu almak içinse bir miktar tram bozdurmak. Kumarhaneler gibi. Gerard’ın kendini soktuğu kapı, böyle bir binaya açılıyordu. Altı katlı ve elli dört ofisli bir bina. Altıncı kattakilerin manzaraları karşı kaldırımdaki binaların altıncı katlarıydı. Ama kimse kimseye bakmıyordu. Manzara dışarıda değil, içerideydi. Çünkü tram ofislerde paylaşılıyordu. Deri koltuklar, deri bir masa. Masanın iki yakasında iki mart. Birinin derisi doğuştan, diğerininki sonradan yanmıştı. Diller İspanyolca dönüyordu. “Ne içersin Gerard?” “Başladığımla devam edeyim. Rakı lütfen.” Ofisin sahibi olduğuna herkesi inandıracak kadar siyah bir takım elbise giymiş olan mart, yanındaki ahşap kapaklı buzdolabından çıkardığı Tekirdağ şişesini, iki kadehle birlikte masaya koydu. Adil davranıp ikisini de eşit doldurdu. Gerard’ın da kendisi gibi, bir Türk kadar rakılı geçmişe sahip olduğunu biliyordu. Önce su, sonra buz. Birinden birer parmak, diğerinden ikişer adet ekledi. Kadehlerden birini İsviçreli’ye uzattı. Önce masaya sonra da birbirlerine değen kadehlerden çıkan ses toktu. Ağızlardan çıkanlar gibi. Çünkü zihinler de kadehler kadar doluydu. “Antalya’ya!” “Topaz’a!” Rakıyı ancak dudağını ıslatacak kadar yudumlamış olan mart konuştu. “Herkesin…

Kinyas ve Kayra / Hakan Günday
Türk Edebiyatı / 18 Temmuz 2018

Kinyas ve Kayra Kinyas ve Kayra’dan… Kendimi ölümsüz olarak görüyorum. Mekân ve zamandan kopalı yıllar oluyor. Bir kıza âşık olmuştum. Onu görmek için altı saat yol almam gerekiyordu. Bir sabah, treni kaçırdım. Âşık olmaktan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bilirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı’dan vazgeçtim. Ölmekten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem gerekecekti. Ölmek istemiyorum, çünkü Tanrı’yı da öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz… Platon’un Mağara İstiaresi’ne karşılık, ben de Kuyu İstiaresi’ni yazdım: doğdukları andan itibaren düşen insanların, yanlarından hızla geçen fırsatlara ve başka insanlara tutunup tırmanmalarını ve bunu sadece doğdukları andaki yüksekliklerine erişebilmek için yaptıklarını anlattım. Ancak ellerini ağızlarına sokup, parmaklarını ısırıp hiçbir şeye tutunmamaya kararlı olanları da anlattım. Ve sordum, Tanrı’nın yukarıda mı yoksa aşağıda mı olduğunu. Eskiden poker oynardım. Şimdi de, Tanrı’nın aşağıda, kuyunun dibinde olduğuna oynuyorum. Hayatım masada, birkaç kırmızı oyun fişiyle. Az yedim, çok içtim. Hâlâ içiyorum. İçki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye, ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, âşık oldum. İkisini de arkama bakmadan bırakıp…

Daha / Hakan Günday
Türk Edebiyatı / 17 Temmuz 2018

Daha Daha’dan… Babam bir katil olmasaydı, ben de olmayacaktım… “Neyine gerek lan senin, dedim hatta… Kaçmak, göçmek? Gideceğin yere gitsen ne olur? Ölmeye mi çekiyorsun bu kadar eziyeti? Neyse… Sonra Rahim dedi, sen de gel, dönüşte iki laf ederiz. Benim de işim yok o zamanlar, daha kamyonu almamışım…” Babam bir katil olmasaydı, annem beni doğururken ölmeyecekti… “Arada, kaçağa gidenlere bir el atıyorum… Hem işi öğreniyorum hem de üç beş yolumu buluyorum… İyi lan, dedim. Bindik, açıldık işte… Sakız’a varmaya az kala bir fırtına çıktı! Zaten Swing Köpo’nun kendini götürecek hali yok! Daha ne olduğunu anlamadan, göçtük suya…” Babam bir katil olmasaydı, asla dokuz yaşıma basmayacak ve onunla o sofraya oturmayacaktım… “Bir baktım, herkes bir tarafta, bağıran bağırana… Adam gelmiş çölden, ne bilsin yüzmeyi! Böyle bir görünüyorlar, sonra yok! Taş gibi batıyor hepsi! Boğulup gidiyorlar… Bir ara Rahim’i gördüm, alnı kan içinde… Vurmuş kafayı teknede bir yere… Dalgaları bir gör, duvar gibi! Üstüne üstüne geliyor insanın! Sonra bir baktım, Rahim de yok…” Babam bir katil olmasaydı, ne o bana bu hikâyeyi anlatacaktı, ne de ben onu dinleyecektim… “Yüzeceğim de, ne tarafa gideyim, diyorum… Gecenin bir körü! Bayağı bir uğraştım… Ama yok, kafayı suyun üstünde tutmak bile mesele… Bir dalıp bir çıkıyorum……

Azil / Hakan Günday
Türk Edebiyatı / 16 Temmuz 2018

Azil Azil’den… Tanıdığı herkes kahramandı. Hayat kahramanları. Belki başkalarının değil, ama kendi hayatlarım kurtaran kahramanlar. Bir dünya dolusu Süpermen. Telefon kulübelerinde pelerinlere bürünüp caddelere dağılan kahramanlar. Şimdi, onlardan biri gibi hissediyordu kendini. Tek fark, telefon kulübesinden çıkamamasıydı. O sadece orada kahramandı. Tek korkusu, telefonun çalması olabilirdi, ama olasılığın düşüklüğü sakinleştirici düzeydeydi. Yalnızca telefon kulübesinde kahraman olabilen, siyah takım elbiseli ve yalnız bir Süpermen. Kulübeden çıkıp sıradan bir aptala dönüşmek istemiyordu. Suçladı. Herkesi. Kendini. Yalnız kalamadığı için. Yalnız bırakılmadığı için. Yanında daima insanlar olduğu için. Ve onların yanında daima aptal ve kötü olduğu için. Baskıya dayanamadığı için. Baskıdan nefret ettiği için. Bedeninde ve ruhunda bu kadar delik olduğu için. Ve o delikler, başkalarının düşüncelerinin geçebileceği genişlikte olduğu için. Kutladı. Herkesi. Kendini. Okumayı öğrettikleri için. Okuduğunu anlamayı öğrenebildiği için. Yirmi sekiz yaşında yalnız kalabildiği için. Yirmi sekiz yıl sonra onu yalnızlığa terk ettikleri için. Terk ettikleri yer cennet olduğu, için. Cennete terk edilmiş bir çocuk olduğu için. Masanın büküldüğü çizgiye avuçlarım dayayıp sandalyesini geri itti. Ayaklarının üzerinde durdu ve yürüdü. Sürünmekten kurtulup yürümeye başlamış gibi ağır ağır attı adımlarım. Koridora çıktı. Sağında, odalar ve banyo, solundaysa salon ve mutfak vardı. Yemek yapmakla ilgilenmiyordu, çünkü aç değil, susuzdu. Mutfağı geçti. Salona girdi. Kütüphanenin…

Az / Hakan Günday
Türk Edebiyatı / 15 Temmuz 2018

Az Az’dan… Gido Ağa altmış bir yaşında, geceleri İran sınırından giren mazottan içinde yüzecek kadar payını alan, Şıh Gazi denilen bunağa kesinlikle güvenmese de yüzüne gülmek zorunda kalan bir aşiret reisiydi. Aleyzam aşireti. Her beş yılda bir, koruculukla teröristçilik arasında gidip gelen, mevsime göre renk veren bir sürü. Başlarında da Gido Ağa diye bir çoban. Genişti evi. On ev kadardı. Her ev gibi bir başköşesi vardı. Ve artık o başköşede, beyaz cübbesi, beyaz sarığıyla uyuklayan Şıh Gazi oturuyordu. İyice yaşlanmıştı. Ne konuşur ne de dinlerdi. Aslında bir sancaktan farkı yoktu. Köy gezilerinde uygun bir yere dikilir ve çevresine çöreklenilirdi. Şıh Gazi kendi rüzgârında dalgalanırken, oğlu Hıdır Arif de tarikat işlerine bakardı. Salonda, ayakta duran tek kişi Tayyar’dı. Et ve kemik yerine kas ve sinirden inşa edilmiş bir judocu. Şıh Gazi’nin arkasında duruyor ve gözleri birer objektif gibi gördüğü her şeyi kaydediyordu. İki metreye yakın bir boy ve yüz kilo. Cübbesine geniş gelen kollar, yüzüne dar düşen bir alın, kırıldığıyla kalmış bir burun ve namlu kalınlığında parmaklar. Ellerini kuşağının altında birleştirmiş, havadaki tozları bile birbirinden ayırmak ister gibi bakıyordu çevresine. Şıh Gazi’nin manevi oğluydu. Yedi yaşından beri yanındaydı. Annesi, babası ve dört ablası, İsrailli bombalar tarafından öldürülmüş bir Filistinliydi. 1967 yılındaki…

Destanlar / Afşar Timuçin
Türk Edebiyatı / 30 Haziran 2018

Destanlar Destanlar’dan… Bir yücelikse bir olmak adına Dağ rüzgârına benzer Süzülür yamaçlardan Anlamaz dur demeyi Varmadan uzaklara Sonsuz yüceliktir aşk Korkuyu öğrenmedi Yalnızlıktan başladı Yürüdü umutlara Artık inanç oldu aşk Bir direnişse varolmak adına Sonsuz güzelliktir aşk Andırmaz şehirlerde yoklaşmayı Bir yokluktan bir yokluğa Bir yalnızdan bir yalnıza yol vermez Eksiksiz olmaktır aşk Hep o ağacın altında buluştular O kimsesiz gölgelikte beklediler akşamı Günle birlikte doğup günle birlikte battılar İnançlarını söylediler Anlattılar denizlerin hangi mavide koşuştuğunu Hangi mavide durup kaldığını söylediler Düşündüler Hiç durmadan düşündüler Korkuyu yalnızlığı ve yalnızlığında egemen olanı Bir deniz gibi güçlüydüler Sonsuzlukta ve mavilikte Bir gök kadar uçsuz bucaksızdılar Her sonsuz sevgiye konan korku Usulca çırptı kanatlarınıUsulca indi yere Ama her şey umuttu Her şey korkuda bile Bir bulut gibi yoğunlaştıkça yoğunlaştılar…

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Türk Edebiyatı / 30 Haziran 2018

Tutunamayanlar Tutunamayanlar’dan… Turgut Özben adlı genç bir mühendisin kaybolmasıyla ilgili haberler, günlük gazetelerin dördüncü ya da beşinci sayfalarında yer aldığı zaman ben yurt dışında bulunuyordum. Gittiğim ülkedeki bir yardım örgütünün bana sağladığı araştırma bursuyla iki yıl kadar çeşitli Avrupa ülkelerinde dolaştım. Bu arada gazeteciliği de bırakmadım ve Türkiye’deki gazeteme çeşitli konularda yazılar gönderdim. Kitapla ilgisiz görünen bu satırları yazmamın nedeni, kitabın, birçok bakımdan talihsiz sayılabilecek kahramanlarına uygun macerasını açıklamaktır. Gazeteye döndüğüm gün, masamın çekmecelerini karıştırırken büyük bir pakete rastladım; ben ayrıldıktan kısa bir süre sonra gelmiş ve orada unutulup kalmış. Paketten, bir mektup ve büyük bir kısmı elle yazılmış sayfalar çıktı. Yeniden sayılandırıldığı belli olan sayfalarda değişik el yazıları göze çarpıyordu. Mektup bana yazılmıştı; bir tren yolculuğunda tanışmış olduğum Turgut Özben adlı genç bir mühendis yazmıştı. Kendisinin kaybolmuş bir insan olduğunu belirtiyor ve dünyaya benim aracılığımla, yazılmasında birçok insanın payı olan bir ‘eser’ gönderdiğini söylüyordu. Yaptığım araştırmalar sonunda, gerçekten üç yıl kadar önce böyle bir kaybolma olayının meydana geldiğini öğrendim. Ankara’daki bir işini izlemek üzere bir sabah evinden çıkan bir mühendis bir daha dönmemişti. Bütün aramalar sonuçsuz kalmıştı. Polisin bildirdiğine göre, ayrılmadan önce bir İstanbul bankasındaki bütün parasını çekerek bu hesaptan karısının haberi yokmuş bir taşra bankasına yatırmış. Bir ay…

İki Yeşil Susamuru / Buket Uzuner
Türk Edebiyatı / 29 Haziran 2018

İki Yeşil Susamuru İki Yeşil Susamuru’ndan… Bir avukat arkadaşı ‘düşünce suçu’ndan tutuklanmış, televizyonda kitapları katil gibi sergiliyorlar diye, bozulmuş, belki bu yüzden, belki de başka sorunlardan, o ilk tanıdığım canlı, heyecanlı, neşeli kadına hiç benzemiyordu. Buluşmak üzere söyleştiğimiz kafeye yorgun, isteksiz, biraz da sıradanlaşmış bir kadın geldi, Selen’in yerine. Yüzüne dikkatle bakıp, benimle ne konuşacağını tahmin etmeye çalışırken, hâlâ liseli bir kız olduğumu düşünüp öfkeleniyordum. Liseli bir kıza Öğüt verilir, ders verilir. Yine ve hâlâ Selen’le eşit olamayışımın öfkesi içimi yakarken, bir yandan da artık bir cinsel hayatım olduğunu anlaması, bu bilgiyi kullanabileceği düşüncesiyle, ondan çekiniyordum. Dikkatle yüzünde bir ipucu aradım, her mimiğini izledim. Gözlerinin derinine gizlenmiş o eski pırıltıyı gördüm, o sırada: Dürüst, kendine güvenen, akıllı insan pırıltısını. Rahatlattı bu beni. O, eski Selen’di, değişmemişti ve beni hâlâ etkiliyordu. “Annenle ilişkini pek bilmiyorum Nilsu, ama tahmin ediyorum. Babanı, evet, onu oldukça iyi tanıyorum. Sana gelince, seninle ilk tanıştığımız andan itibaren, birbirimizi çok iyi algıladık sanıyorum…” Yine beni şaşırtmıştı Selen! Doğrusu cebimde doğum kontrol haplarını bulup, beni alelacele görüşmeye çağırınca, bekâret, cinsel hastalıklar (henüz AIDS gündemde değildi), gebelik riski, erken annelik sorunları ya da evlilik üzerine konuşacak sanmıştım. “Tanıştığımız gün, o balık lokantasında çok duyarlı, kafa tutan, zeki ve güzel…

Güneş Yiyen Çingene / Buket Uzuner
Türk Edebiyatı / 29 Haziran 2018

Güneş Yiyen Çingene Güneş Yiyen Çingene’den… Koltuğunun altında bir dosya, önce bir yaz sonu, sonra bir kış ortası, son olarak da bir sonbahar başı onu Cağaloğlu’nda gördüklerinden söz ettiler. Genç bir kadınmış o zamanlar. Kimisi esmer, kimisi kumral, kimisi de kızıl saçlı diye tanımladı onu, ama hepsi ufak tefek, narin, incecik bir kadın olduğunda birleştiler. Hakkında bilinenlerin hepsi bu. Daha sonra birbirini tutmayan birçok olay anlatıldıysa da, bunların o kadınla bir ilişkisi olup olmadığı hiçbir zaman kesinlik kazanmadı. Ben bütün dinlediklerimi bir araya getirip yan yana koydum, sağdan baktım, soldan baktım, ters çevirdim… I-ıh, olmadı. Asla bir bütünlük vermedi. Tıpkı bir rüyanın kopuk, mantıksız, saçma kurgusu gibi eğreti kaldı. Rüyaların kendi içinde bir mantığı olduğunu söyleyenler çıksa da, onların pek ciddiye alınmadığını biliyoruz. Rüya mantığıyla ilgilenen bir mühendis, bir yargıç, bir işadamı/işkadını gördünüz mü hiç? Her neyse, bunları bir kenara bırakıp, o kadına dönüyorum yine. Kadını ilk kez Cağaloğlu’nda gören yaşlı bir ayakkabı boyacısı şöyle konuştu: “Ağustos sonları olmalıydı, belki de eylül başları, hafif hafif dizlerim, dirseklerim, parmaklarım sızlar olmuştu. Bir sabah daha siftah etmeden, neşeli çevik adımlarını yokuşa vurmuş, gidiyorken gördüm onu. Bir tuhaflık olduğunu hemen anladım. Çok umutlu bir hali vardı. Biz yıllardır her çeşit adamı gördük bu…

Balık İzlerinin Sesi / Buket Uzuner
Türk Edebiyatı / 29 Haziran 2018

Balık İzlerinin Sesi Balık İzlerinin Sesi’nden… Bu kart sayesinde küçük kentin merkezine giden otobüslere, merkezdeki tramvaya ve dağlara tırmanan teleferiğe ücretsiz biniyorduk: Gratis! Ayrıca kütüphanelerde, sinema, tiyatro ve konser salonlarında da kartlarımız geçerliydi. Kimlik kartlarımızın tam ortasında, ancak çok dikkatle bakılınca görülen pembe bir nokta vardı. Doğrusu bunun ne anlama geldiği üzerine pek kafa yormamıştım. J Bloğun altıncı katında, 682 numaralı odada kalıyordum. Yanımdaki 688 numaralı oda Romain Kacew ya da kendi deyişiyle Romain Gary’e verilmişti. Komşuluk, yapay, hatta zorlama bir ilişkidir. Sabahları, öğle ve akşamları, bazı gece yarıları, çok özel ruh durumu ve saç biçimlerinde komşunuza rastlayabilirsiniz. Gülümsersiniz, selam verir, anlaşılmayacak sözler gevelersiniz. Ya da suratınızı asıp, onu görmezden gelirsiniz. Komşunuz size, siz komşunuza tuhaf, aykırı ve hatta zevksiz geliyor olabilirsiniz, ama komşu evin sahibi siz olmadıkça, komşunuzu seçemezsiniz. Bu yüzden biz seçilmiş özel öğrencilerin komşuluk ilişkileri, normal insanlara oranla çok zayıftır. Adlar konusunda, en çok sahiplerinin söz hakkı olduğuna inancım nedeniyle komşuma, Romain Gary diye hitap ediyordum. Komşum Romain Gary, oldukça girişken, diplomat ruhlu, neşeli, bir bakışta saygıdeğer etki yaratabilen, sihirbaz yetenekli bir adamdı. Çok nazikti, yine de bu nezaketi hiç rahatsız etmiyor, yapay kaçmıyordu. Elinde daima yanan ve yanmayı bekleyen ince purolar oluyordu. O sıralar komşumla ilgili…

Tehlikeli Oyunlar / Oğuz Atay
Türk Edebiyatı / 29 Haziran 2018

Tehlikeli Oyunlar Tehlikeli Oyunlar’dan… Sevgi, Süleyman Turgut Beyin kızıydı. Süleyman Turgut Bey, elektrik mühendisiydi. Gençliğinde, bugün büyük şehir sayılan, fakat o zamanlar taşra diye adlandırılan bir yerde oturuyordu. İlk mektep muallimesi Leyla Nezihi Hanımla da, taşrada tanışıp evlenmişti. Süleyman Turgut Bey, tahsilinin bir kısmını Berlin’de yapmıştı. Diplomasını ne surette aldığı pek belli değilse de —bazılarına göre, onu pek seven nafıa vekili Sunullah Beyin, Süleyman Beyi de düşünerek açtırdığı kısa bir kursu bitirmişti sadece— kendisini üniversite, karısını da lise mezunu sayardı. Leyla Hanımı, müşterek aile dostları miralay Nazım Beyin evinde tanımıştı. Münevver bir tüccarın biricik kızı olan Leyla Hanım, Süleyman Turgut Beyle tanıştığı sırada, babasının mali vaziyetinin bozulması üzerine yerleşmek zorunda kaldığı küçük bir evde oturuyordu; taşrayı da sevmiyordu. Evin geçimine yardım etmek gayesiyle, Muallim mektebinin imtihanlarını vererek, bir ilk mektepte iki sene kadar evvel çalışmaya başlamıştı. Daha evvel de, bir fransız mektebinden mezun olmuştu. O senelerin gözde mesleklerinden birine sahip sayılmamakla birlikte, Nafia Vekâletinde iyi bir mevkii olan ve ailesinden birkaç parça mirasa konan Süleyman Turgut Beyle evlenmek Miralay Nazım Beye göre, Leyla Hanım için mükemmel bir izdivaç olacaktı. Ufak tefek, solgun yüzlü Leyla Nezihi Hanım ile, daha genç yaşta saçları iyice dökülmüş olan esmer ve iriyarı Süleyman Turgut Bey,…

Korkuyu Beklerken / Oğuz Atay
Türk Edebiyatı / 28 Haziran 2018

Korkuyu Beklerken Korkuyu Beklerken’den… Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu. Caminin önündeydi. Büyük bir camiydi bu. Minareleri, kubbeleri, kemerleri ve parmaklıklı pencereleri filan hepsi tamamdı. Özellikle avlusu: dilenenler için en önemli yer. Bir kenarda duruyordu. Hiçbir hüner göstermediği için ya da acındırıcı bir garipliği olmadığı için ya da kendisini çevreden ayırıp başarısızlığına üzülecek kadar düşünemediği için dilenirken de başarısızdı. Küçük kaplar içinde mısır satmadığı için, çocuklarla ve kuşlarla birlikte, başkaları adına sevap işleyemezdi; ayrıca, ne kırmızı cüppeli bir müneccime benzeyen ihtiyar gibi tekerlekli ve meşin duvarlı ve öğle tatilinde ön duvarı bir kepenk olup sahibini kapatıveren kulübede yaşıyordu, ne de şişman kötürüm gibi nazar boncuklarını ve tespihlerini ve çakmaktaşlarını artık satamadığı anda gaz pedalına basıp motosikletli tezgâhıyla oradan hemen uzaklaşabilirdi. Sermayesi ve görünür bir sakatlığı yoktu. Belki, yoldan geçen birini durdurup, hastaneden yeni çıktığını ve hemşerisi inşaat çavuşuna gidecek parası olmadığını söyleyerek köylü taklidi yapabilirdi; fakat konuşmadığı için, bu bakımdan da başarı kazanması oldukça güçtü. Caminin duvarına yaslanmaktan başka ilgi çekici bir eylemde bulunmuyordu. Hatta henüz avcunu açma teşebbüsüne bile geçmemişti. Bununla birlikte, güvercinlerin ve mısır kaplarının ve caminin eğimli bir duvar çıkıntısına dizilen cinsel ve dinsel kitapların ve halkı bazı toplumsal kötülüklere karşı uyaran ve ağaç gövdelerine…

Eylembilim / Oğuz Atay
Türk Edebiyatı / 27 Haziran 2018

Eylembilim Eylembilim’den… Bir insan özellikle benim gibi bir insan ne zaman yazmaya başlar? Daha doğrusu, ne zaman onun için yaşadıkları, hissettikleri, düşündükleri artık ifade etmekten kaçamayacağı bir yoğunluğa ulaşır? Bilmiyorum, insan kendisi için böyle bir durumda olduğunu söyleyebilir mi? Bilmiyorum. Büyük bir acı, belki bir aşk, belki de çok başka bir sarsıntı sonucu insan kendini önemli bir kararın öncesinde; belirsiz de olsa, yaklaşan bir değişimin huzursuzluğu içinde bulabilir. Korkulu bir bekleyiştir bu: insan bu bilinmeyen sarsıntının yaklaştığını hissedince bir süre ne yapacağını bilemez. Sonra bütün gücüyle, belki de daha önce hiç hayalinden geçirmediği girişimlere atılır -daha doğrusu kendini daha önce düşünmeye bile cesaret edemeyeceği bir eylemin içinde bulur. Bir eylemin içinde bulur… daha önce düşünmeye bile cesaret edemeyeceği bir eylem… bir eylemin içinde nasıl bulur insan kendini? Hayalinden bile geçirmediği bir eylemin içinde bulur mu kendini insan? Hayır, böyle bir şey olamaz. Hiç olmazsa daha önce tasarladığı, ya da hayal gücünü açmayan bir durumda insan akıl ve ruh gücünü koruyabilir. İnsan… insan… kim bu insan? İnsan genel bir isimdir, çeşitli şartlar altında, çeşitli bireyleri ifade etmek için kullanılabilir. Ona, ‘insan’ yerine, meselâ ‘X’ de diyebilirsiniz. Ona ‘X’ denilebilirse, özellikle ben, bu varsayımdan dolayı çok mutlu hissederim kendimi. Çünkü ben bir…