Yanlış Okumalar / Umberto Eco
Deneme/ 4 Ekim 2017

Yanlış Okumalar Yanlış Okumalar’dan… Bu elyazması bana Piemonte’de küçük bir kasabanın yerel hapisane müdürü tarafından verildi. Bu adamın, bu kağıtları hücresinde bırakmış olan o gizemli mahpus hakkında bize sağladığı inanılmaz bilgiler, yazarın kaderini örten karanlık, yolları aşağıdaki sayfaların yazarınınkiyle çatışan insanlarda görülen o inanılmaz, o açıklanamaz ağız sıkılığı, bizi elimizdekiyle yetinmek zorunda bırakıyor; hapisane farelerinin oburluklarından sonra elyazmasından geriye kalanlarla yetinmeliyiz; çünkü öyle hissediyoruz ki, okur, bu koşullarda bile bu Umberto Umberto denen adamın gizemli mahpus ola ki, mantığa uymasa da, Langhe Bölgesinde bir sürgün olan Vladimir Nabokov değilse ve elyazması bu maymun iştahlı ahlak düşkününün öteki yüzünü göstermiyorsa) olağanüstü öyküsü hakkında bir fikir oluşturabilir kafasında ve böylece en sonunda bu sayfalardan gizli bir ders çıkarabilir: Hovarda kılığı altında daha yüksek bir ahlak yatar. Granita. Gençliğimin çiçeği, gecelerimin işkencesi. Bir daha görecek miyim seni? Granita. Granita. Gran-i-ta. İkincisi ve üçüncüsü, sanki birinciyle çelişir gibi, bir küçültme belirteci oluşturan üç hece. Gran. ita. Granita, dilerim, hayalin bir gölgeye, oturduğun yerse bir mezara dönüşünceye kadar anımsarım seni. Benim adım Umberto Umberto. O büyük olay olduğunda, gençliğin başarılarına cesaretle bırakıyordum kendimi…

Prag Mezarlığı / Umberto Eco
Yabancı Edebiyat/ 4 Ekim 2017

Prag Mezarlığı Prag Mezarlığı’ndan… 1897 Martı’nın o kurşuni sabahında riskleri ve tehlikeleri göze alarak –Ortaçağda üniversite merkezi olan veVicus Stramineus veya Fouarre Sokağı’nda bulunan Güzel Sanatlar Fakültesi’ne devam eden öğrencileri ağırlayan ama daha sonra Etienne Dolet gibi özgür düşünce havarilerinin idam edildiği– Maubert Meydanı’ndan ya da berduşların verdiği adla Maub’dan geçen biri kendini Paris’in Baron Hausmann’ın yerle yeksan etmesinden kurtarmış ender yerlerinden birinde; şehirle sınırı oluşturan çizgiden doğan ve pek yakındaki Sen Nehri’ne dökülmek için coşkuyla, hırıltıyla, kıvrıla kıvrıla akan Bièvre Nehri tarafından ikiye bölünmüş pis kokulu dar sokaklar yumağında bulurdu. Şimdilerde Saint-Germain Bulvarı’nın sıyırdığı Maubert Meydanı’ndan, Maître Albert, Saint-Séverin, Galande, Bûcherie, Saint Julien le Pauvre gibi daracık sokaklardan oluşan bir başka örümcek ağına girerse, ilk gece için bir frank, sonrakiler için kırk santim (çarşaf isteyenlerden yirmilik daha) isteyen genellikle açgözlülükleri efsane olmuş hancıların işlettiği pis hanların dizildiği Huchette Sokağı’na kadar uzanırdı. Henüz Amboise Sokağı adını taşıyan ama sonradan Sauton Sokağı adını alacak olan yola girerse, yolun ortalarında, birahane görünümündeki genelev ile berbat şarap eşliğinde iki paralık (o zaman da ucuz sayılırdı ama pek uzak olmayan Sorbonne öğrencilerinin gücü buna yeterdi) yemekler veren bir meyhanenin arasında bir çıkmaz sokakla karşılaşırdı; o dönemde adı Maubert Çıkmazı olan sokağın adı 1865 yılından önce…

Önceki Günün Adası / Umberto Eco
Yabancı Edebiyat/ 3 Ekim 2017

Önceki Günün Adası Önceki Günün Adası’ndan… Böyle yazıyor Roberto della Grive, yola gelmez bir kavram karmaşası içinde, tahminen 1643 yılının Temmuz ile Ağustos ayları arasında. Bir tahta parçasına bağlı, güneş gözlerini kör etmesin diye gündüz yüzünü güneşten öte tarafa çevirmiş, su yutmamak için boynu doğal olmayan bir biçimde gerilmiş, teni tuzlu suyla kavrulmuş, hiç kuşkusuz ateş içinde, kaç gündür dalgalar üzerinde dolaşıyordu? Mektuplar bunu belirtmiyor ve sanki sonsuz bir sürenin geçtiğini düşündürüyorlar, ancak en çok iki günlük bir süre söz konusu olmalı, aksi takdirde -kendi betimlemesine göre, onun gibi son derece hastalıklı, doğal bir kusuru nedeniyle ancak gecegezer bir hayvan olarak- Phoebus’un kırbacı altında hayatta kalamazdı (zengin hayal gücüyle yakındığı gibi). Zamanı hesaplayacak durumda değildi, ama sanırım onu Amarilli’nin bordasından fırlatıp atan fırtınadan hemen sonra deniz durulmuş ve denizcinin ona tam yerinde bir uyarıyla işaret ettiği o bir tür sal, akıntılar onu koya yanaştırıncaya kadar, ekvatorun güneyinde son derece ılıman bir kışın hüküm sürdüğü bir mevsimde, sakin bir deniz üzerinde alizelerin itmesiyle, çok fazla mil yol gitmesine gerek kalmaksızın, onu sürüklemişti. Geceydi, uyuyakalmıştı ve ta ki sal bir sarsıntıyla Daphne’nin pruvasına çarpıncaya dek, gemiye yaklaşmakta olduğunu fark etmemişti. Ve -dolunay ışığında- bir cıvadranın altında, çapa zincirinden uzak olmayan bir noktasından bir ip…

Ortaçağ / Umberto Eco
Tarih/ 3 Ekim 2017

Ortaçağ Ortaçağ’dan… Ortaçağ bir yüzyıl değildir. Ortaçağ ne XVI veya XVII. yüzyıllar gibi bir yüzyıldır, ne de Rönesans, Barok dönem veya Romantizm gibi belli tarihler arasında söz konusu olan ve ayırt edici özelliklere sahip bir dönemdir. Ortaçağ XV. yüzyılda yaşamış bir Hümanist olan Flavio Biondo tarafından ilk olarak bu şekilde adlandırılmış bir dizi yüzyıldan oluşur. Diğer Hümanistler gibi klasik çağ kültürüne dönmeyi dileyen Biondo, Roma İmparatorluğu’nun çöküşü (476) ile kendi zamanı arasındaki yüzyılları (çöküş dönemi olarak görüp) bir anlamda paranteze alıyordu. Ancak Biondo’nun kaderinde ortaçağa ait olmak vardı. Çünkü ortaçağın bitişi alışılageldiği üzere Amerika’nın keşfedildiği ve Mağribiler’in İspanya’dan kovulduğu tarih olan 1492 yılı olarak tespit edildi; Biondo ise 1463’de öldü. 1492’den 476’yı çıkarınca geriye 1016 kalır. 1016 sene çok uzun bir zaman dilimidir ve okullarda da okutulan çeşitli tarihi olayların (Barbar istilaları, Karolenj Rönesansı ve feodalizm, Arapların yayılma dönemi, Avrupa monarşilerinin doğuşu, kilise ile imparatorluk arası kavgalar, Haçlı Seferleri; Marco Polo, Kristof Kolomb, Dante ve Konstantinopolis’in Türkler tarafından fethi gibi) yer aldığı bu kadar uzun bir dönemde hayat tarzının ve düşünme şeklinin hep aynı kalmış olduğuna inanmak zordur. Şöyle bir deney yapmak ilginç olacaktır: Ortaçağ konusunda uzman olmayan, ama belli bir kültür birikimi olan insanlara, Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden önce öldüyse de ortaçağ…

Gülün Adı / Umberto Eco
Yabancı Edebiyat/ 3 Ekim 2017

Gülün Adı Gülün Adı’ndan… 16 Ağustos I968’de Vallet diye bir rahip tarafından kaleme alınmış bir kitap geçti elime: Melk’li, Dom Adso’nun, Dom J. Mabillon’un baskısından Fransızcaya çevrilmiş elyazması (Presses de l’Abbaye de la Source, Paris, 1842). Gerçekten oldukça yoksul tarihsel bilgilerin eklendiği bu kitabın, Benedikten tarikatının tarihine ilişkin çok şey borçlu olduğumuz, on altıncı yüzyılda yaşamış büyük bilgin tarafından bulunmuş olan, on dördüncü yüzyıla ait bir elyazmasının tıpkısı olduğu öne sürülüyordu. Bu bulgu (kronolojik sıraya göre üçüncü olan kendi buluşumdan söz ediyorum), sevdiğim birisini beklemek üzere Prag’da bulunduğum sırada beni neşelendirdi. Altı gün sonra Sovyet birlikleri talihsiz kenti istila ettiler. Şansım yolunda gitti: Linz’de Avusturya sınırına ulaştım; oradan Viyana’ya gidip beklediğim kimseyle buluştum ve birlikle Tuna boyunca yukarı çıktık. Büyük bir düşünsel coşkuyla, büyülenmiş, Melk’li Adso’nun korkunç öyküsünü okuyordum; kendimi kitaba öylesine kaptırmıştım ki, yumuşak bir kalemle üstüne yazması çok zevkli olan Pupelerie Joseph Gilbert’den alınma o büyük defterlerden birkaçını bir çırpıda kitabın çevirisiyle doldurdum. Böylece Melk yakınlarına geldik; ırmağın dirsek çevirdiği bir yerde, bir tepe üstünde, yüzyıllar boyunca birçok kez restore edilmiş olan güzelim Stift hâlâ ayakta duruyordu. Okurun tasarlayabileceği gibi, manastırın kitaplığında Adso’nun elyazmasının izine rastlamadım. Salzburg’a varmadan önce, Mondsee kıyısında küçük bir otelde, trajik bir gecenin ardından,…

Foucault Sarkacı / Umberto Eco
Yabancı Edebiyat/ 3 Ekim 2017

Foucault Sarkacı Foucault Sarkacı’ndan… Sarkaç’ı o zaman gördüm. Küre, koro yerinin tonozuna tutturulmuş uzun bir telin ucunda, devingen, eşzamanlı bir görkemle geniş salınımlar çiziyordu. Dönümü, telin uzunluğunun karekökü ile yeryüzü zihinleri için usdışı da olsa, tanrısal usla, tüm olası dairelerin çemberleriyle çaplarını zorunlu olarak birbirine bağlayan n sayısı arasındaki ilişkinin belirlediğini biliyordum -bu dingin soluğun büyüsü içinde kim olsa sezinlerdi bunu- böylece, kürenin bir kutuptan ötekine salınma süresi, zamandan bağımsız ölçüler arasında gizemli bir el-birliğinin sonucudur: asılma noktasının birliği, soyut bir boyutun ikiliği, n sayısının üçlü niteliği, kökün gizli dörtgeni, dairenin kusursuzluğu arasında. Asılma noktasının düşeyi üzerinde, tabanda, çekimi kürenin içinde gizli bir silindire ileten manyetik bir düzenin, devinimin sürekliliğini sağladığını da biliyordum: maddenin direncine karşı koyan, ama Sarkaç Yasasına ters düşmeyen, tersine, bu yasanın kendini ortaya koymasına izin veren bir düzen; çünkü, boşlukta, genleşmeyen, ağırlıktan yoksun bir telin ucuna asılı, havanın direnciyle karşılaşmayacak, asılma noktasıyla da sürtüşmeyecek, ağırlığı olan herhangi bir maddi nokta sonsuza dek düzenli olarak salınırdı. Bakır küre, üstüne vitraylı pencerelerden giren son güneş ışınları düştüğünden, çevreye yanar döner soluk yansımalar yayıyordu. Kürenin ucu, eskiden olduğu gibi, koro yerinin döşemesi üstüne yayılmış nemli bir kum tabakasına teğet geçseydi, her salınımda yerde hafif bir iz bırakacak, bu iz…