Vahşi Adalet / Wilbur Smith
Macera/ 1 Aralık 2017

Vahşi Adalet Vahşi Adalet’ten… Ceviz doğal ayrılma yerinden kesilmiş, sütü ve beyaz eti boşaltıldıktan sonra yine eski durumuna gelecek biçimde dikkatle yapıştırılmıştı. Bu işlemin yapıldığı ancak çok dikkatli bir incelemeyle anlaşılabilirdi. Kız aralığa madeni bir araç sokup çevirdi, cevizin iki parçası Paskalya yumurtası gibi iki yana açıldı. Kabukların oluşturduğu yuvalar plastik köpükle örtülüydü, içinde her biri bir beyzbol topu boyunda yumurtayı andıran gri renkli iki nesne vardı. Bunlar Doğu Alman yapımı ve Varşova Paktı içinde MKIV (C) kod adıyla anılan el bombalarıydı. Bombaların dış yüzeyi elektronik maden detektörlerinin denetiminden geçmek için zırhlı plastikle kaplıydı. El bombalarının çevresindeki sarı çizgi şarapnel etkisi olmadığını, yüksek derece patlama niteliği olduğunu belirtiyordu. Sarışın kız el bombasını sol eline alıp emniyet kemerini açtı ve sakin bir tavırla yerinden kalktı. Perdeyi açıp mutfak bölümüne geçerken diğer yolcular onunla ilgilenmediler bile. Ancak hâlâ emniyet kemerleri bağlı olan kabin memuruyla iki hostes, bölmelerine giren kızı görünce çok şaşırmışlardı. “Özür dilerim, hanımefendi, ama pilot emniyet kemeri ışıklarını söndürene kadar yerinizden kalkmamanızı rica edeceğim.” Sarışın kız elini kaldırıp adama parlak gri yumurtayı gösterdi. “Bu bir tank mürettebatını öldürmek için geliştirilmiş özel el bombasıdır. Bu uçağın pilot bölmesini bir kesekâğıdı gibi parçalar ve elli metre çevresindeki insanları sarsıntı etkisiyle öldürür.” Karşısındakilerin…

Şeytan Çığlığı / Wilbur Smith
Macera/ 30 Kasım 2017

Şeytan Çığlığı Şeytan Çığlığı’ndan… Balığın geç çıktığı o mevsimlerden biriydi. Teknemi ve tayfamı zorluyor, her gün biraz daha kuzeye gidiyor, her gece karanlık bastıktan sonra Büyük Limana dönüyordum. Mozambik akıntısının şarap moru dalgalarından irilerine rastladığımızda Kasımın altısı .olmuştu. Artık, balık olsun da ne olursa olsun, diyecek hale gelmiştim. Bu kere bir tek müşterim vardı: New Yorklu bir reklâmcı olan Chuck McGeorge. Her yıl kılıç balığı yakalamak için altı bin mil yol aşıp St. Mary adasına gelirdi. Kısa boylu, tepesi devekuşu yumurtası kadar çıplak, kulaklarının ardında kır saçları olan, kırışık maymun suratlı bir adamdı. Ama büyük balık yakalamak için gerekli olan güçlü bacaklara sahipti. Sonunda balığı gördüğümüzde, hayvan bir insan kolundan uzun olan yüzgeçlerini ve onu köpek balığı ya da yunustan ayıran pala biçimli sırt eğimini göstererek suyun yüzeyinde yüzüyordu. Angelo da balığı benimle aynı anda görmüş, çingene saçlarını esmer yanaklarına savurup parlak tropik güneşinde bembeyaz dişlerini göstererek bağırmaya başlamıştı. Balık dalgalar arasında ağır, kara ve kocaman bir kütüğü andırıyordu. Dönüp avlanma yerime baktım. Chubby, Chuck’ı büyük avlanma koltuğuna o-turtmuş, sıkıca bağlıyor, eline eldivenleri geçirmesine yardım ediyordu. Tam o anda başını kaldırıp kendisine baktığımı gördü. Chubby bizi saran heyecana tam karşıt bir davranışla kaşlarını çatıp denize okkalı bir tükürük savurdu. Chubby…

11.Yazıt / Wilbur Smith
Macera/ 29 Kasım 2017

11.Yazıt 11.Yazıt’tan… YÜKSEK DAĞLARDAN IKI YALNIZ adam iniyordu. Soğuktan korunmak için, yolda eskittikleri kürkler ve çenelerinin altından bağlı, kulaklıklı deri şapkalar giymişlerdi. Sakalları karmakarışıktı, hava koşullan yüzlerinde izler bırakmıştı. Üç beş parça eşyalarını sırtlarına vurmuşlardı. Bu noktaya gelene dek çetin ve yıldırıcı bir yolculuk olmuştu. Önden gitmesine rağmen, nerede oldukları hakkında Meren’in hiçbir fikri yoktu, niye bu kadar uzaklara geldiklerinden bile emin değildi. Bunu sadece hemen arkasından yürümekte olan yaşlı adam biliyordu ve o da henüz bir açıklama yapmamıştı. Mısır’dan ayrıldıklarından beri pek çok denizi, gölü ve güçlü nehri aşmışlar; muazzam ovalardan ve ormanlardan geçmişlerdi. Garip, tehlikeli hayvanlarla ve onlardan bile garip, tehlikeli adamlarla karşılaşmışlardı. Sonra dağlara vurmuşlar; havasını solumakta güçlük çektikleri karlı zirveler ve dik yamaçlı vadilerden oluşan kaosu yaşamışlardı. Soğuktan atları ölmüş ve Meren de bir parmağının ucunu yitirmişti, kararan parmak ucu donmuş, kavrulup kalmıştı. Neyse ki kılıç kullandığı elinin parmaklarından biri veya koca yayından oku bırakırken kullandığı parmağı değildi. Meren son dik yamacın kıyısında durdu. Yaşlı adam da yanına gelişti. Kürk paltosu, tam Meren’in üzerine atılırken tek bir okla hakladığı 31 kaplanının postundan yapılmıştı. Omuz omuza durup aşağıdaki yabani nehirler ve sık ağaçlarla kaplı orman dünyasını seyrettiler. “Beş yıl,” dedi Meren. “Beş yıldır yoldayız. Seyahatin sonuna geldik mi…

Büyücüler Kralı / Wilbur Smith
Macera/ 28 Kasım 2017

Büyücüler Kralı Büyücüler Kralı’ndan… Omzunun üzerinden sıranın arkalarına göz atınca, hemen arkadaki arabada olan Taita’nın fırıl fırıl dönen toz bulutlarının arasından onu gözlediğini gördü. Toz, yaşlı adamla aracını ince bir katman şeklinde örtmüş ve bu derin vadinin dibine kadar sızan bir tek güneş huzmesi, mika zerrelerinin üstünde ışıldayarak yaşlı adamı yeryüzüne inmiş bir Tanrı’ya benzetmişti. Batıl inançlarından kaynaklanan bu gelip geçici korkusuna yaşlı adamın tanık olmasından utanç duyan Nefer suçlu gibi başını eğdi. Tamose hükümdar sülalesinden bir prensin böylesine bir zaaf göstermemesi gerekiyordu, hele bu prens erkekliğin eşiğinde bulunuyorsa. Ama Taita onu herkesten iyi tanıyordu. Bebekliğinden beri Nefer’in lalası ve eğitmeniydi, anasıyla babasından ve kardeşlerinden bile daha yakın olmuştu ona. Taita’nın yüzündeki ifade değişmemişti, ama yorgun gözlen bu uzaklıktan bile Nefer’in benliğinin özüne kadar işliyordu sanki. Her şeyi görüyor, her şeyi anlıyormuş gibi. Nefer arkasını döndü ve dizginleri elinde tutarak atları uzun kamçısının bir darbesiyle daha da hızlandıran babasının yanında tüm cüssesiyle doğruldu, ilerlerinde vadi Galiala kentinin yıkıntılarının bulunduğu büyük amfiteatra açıldı. Bu ünlü savaş alanını ilk kez gördüğü için Nefer çok heyecanlandı. Taita’nın kendisi genç bir adamken burada savaşmıştı. Yarı tanrı olan Tanus Lordu Harrab Mısır’ı tehdit eden karanlık güçleri burada yenilgiye uğratmıştı. Bu olay altmış yıl önce olmuştu,…

Yedinci Papirüs / Wilbur Smith
Macera/ 17 Kasım 2017

Yedinci Papirüs Yedinci Papirüs’ten… Alacakaranlık çölden usulca yayılarak kum tepelerini mora boyarken kadifeden yapılmış kalın bir pelerin gibi bütün sesleri boğdu. Bu yüzden akşam artık sessiz ve sakindi. Karı koca kum tepesinde durmuş vadiye ve onun etrafını sarmış olan küçük köylere bakıyorlardı. Binalar beyaz, damları da dümdüzdü. Hurma ağaçlarıysa hepsinden yüksekti. Camiyle Koptik Hıristiyan Kilisesinin dışında. Bu inanç kaleleri gölün iki yanından birbirlerine bakıyorlardı. Gölün suları yavaş yavaş kararırken bir kaz sürüsü hızla kanat çırparak alçaldı. Sazlarla kaplı kıyının yakınında suları şıpırdatarak, hafifçe köpürdeterek göle indi. Tepedeki adamla kadın birbirlerinden çok farklıydılar. Erkek uzun boyluydu ama omuzları hafifçe çökmüştü. Güneşin son ışıkları gümüşümsü saçlarını yaldızlıyordu. Kadınsa gençti. Otuz bir, otuz iki yaşlarında görünüyordu. İnce, canlı ve hayat doluydu. Gür, kıvırcık saçlarını ensesinde deri bir bantla bağlamıştı. «Artık aşağıya inmenin zamanı geldi. Alia bekliyordun» Duraid kadına sevgiyle gülümsedi. Royan onun ikinci karısıydı. Adam ilk karısı öldüğü zaman onun güneş ışıklarını da beraberinde alıp götürdüğünü sanmıştı. Yaşamında böyle son bir mutluluk devresi olacağı hiç aklına gelmemişti. Ama şimdi Royan ve çalışmaları vardı. Mutlu ve rahattı. Royan birdenbire onun yanından uzaklaşarak, saçındaki bandı çekip çıkardı. Başını sallarken siyah gür saçları uçuşuyordu. Genç kadın bir kahkaha attı. Hoş bir sesti bu. Sonra kum tepeciğinin kaygan…

Nehir Tanrısı / Wilbur Smith
Macera/ 17 Kasım 2017

Nehir Tanrısı Nehir Tanrısı’ndan… Dökme fırınından çıkan erimiş maden gibi parlak nehir ağır ağır akıyordu çölde. Gökyüzü sıcağın buğusuyla titreşiyor, güneş sanki bakırcı çekicinin darbeleriyle her şeyi dövüyordu. Nil nehrini çevreleyen alçak tepeler darbelerin etkisiyle sarsılıyor gibiydi. Teknemiz papirüs yataklarının yakınından geçerken, su taşıyan sakaların gergin ve uzun kollarındaki su kovalarının gacırtılarını duyabiliyorduk. Bu ses teknenin burnundaki kızın şarkısıyla uyum içindeydi, Lostris on dört yaşındaydı. Onun kızıl kadın ayının ilk kez çiçek açtığı gün Nil en son taşkınına başlamış, Hapi rahipleri bu olayı çok talihli bulmuşlardı. Bebeklik adını atarak ona verdikleri kadınlık adının anlamı ‘Suların Kızı’ demekti. Onu o gün öylesine canlı hatırlıyorum ki… Yıllar geçtikçe daha da güzelleşecek, ancak bakire kadınlığın parıltısı asla o günkü kadar güçlü olamayacaktı. Teknedeki erkeklerin hepsi, hatta kürek çeken savaşçılar bile bunun farkındaydılar. Ne ben, ne de onlar, gözümüzü kızdan ayırabiliyorduk. Kız beni yetersizlik duygusuyla dolduruyor, içime derin bir özlem yayıyordu; ben her ne kadar hadımsam da, bir kadının vücudunun zevkini tattıktan sonra hadım edilmiştim. “Taita.”diye seslendi bana. “Sen de benimle şarkı söyle!” İstediğini yapınca sevinçle gülümsedi. Fırsat buldukça beni yanından ayırmamasının nedenlerinden biri de sesimdi; tenor sesim onun o güzel sopranosunu kusursuz denecek kadar tamamlardı. Ona öğrettiğim eski köylü aşk şarkılarından birini okumaya başladık:…

Lanetliler Körfezi / Wilbur Smith
Macera/ 17 Kasım 2017

Lanetliler Körfezi Lanetliler Körfezi’nden… Flynn Patrick O’Flynn’ın mesleği fildişi hırsızlığıydı ve kendisi de büyük bir alçakgönüllülükle Afrika’nın doğu kıyısında bu konuda eline su dökecek başka bir insan olmadığını söyler dururdu. Raşid el Keb ise büyük bir mücevher ihracatçısıydı. Ayrıca Arabistan ve Hindistan’ın büyük sarayları ile haremlerine kadın ve fildişi de sağlardı. Ne var ki, bu mesleğini yalnızca en güvenilir müşterilerine açıklardı; diğerlerinin gözünde zengin ve saygın bir ticaret filosu sahibiydi. 1912 muson rüzgârlarının estiği bir öğleden sonrasında kalın derili hayvanlara karşı ortak meraklarının bir araya getirdiği bu iki adam El Keb’in Zanzibar’ın Arap mahallesindeki dükkânının arka odasında oturmuşlar, küçük bakır fincanlardan çay içiyorlardı. Sıcak çay O’Flynn’i her zamankinden daha çok terletmekteydi. Odanın içi öylesine rutubetli bir sıcaktı ki sinekler bile sersemlemiş bir halde alçak tavana hareketsiz yapışmış duruyorlardı. «Dinle Kebby, senin o boktan gemilerinden birini bana birkaç günlüğüne ödünç verirsen içini öylesine fildişiyle doldururum ki battı batacak diye yüreğin ağzına gelir.» Palmiye yaprağından yelpazesini, seyrek keçisakalıyla kuşkulu bir papağana benziyen suratının önünde sallayan El Keb hiç açık vermeden, «Hımm!» dedi. «Seni bugüne kadar düş kırıklığına uğrattım mı hiç?» diye Flynn saldırgan bir sesle sözünü sürdürdü. Burnunun ucundan bir damla ter yuvarlandı zaten ıslak olan gömleğine. «Hımm!» dedi El Keb. «Bu…

Güneşkuşu / Wilbur Smith
Macera/ 17 Kasım 2017

Güneşkuşu Güneşkuşu’ndan… Işın demeti, karanlık projeksiyon odasında, sessizce perdeye yansıdığı an, sanki patlayıverdi ve ben, onu tanımadım, evet, çıkartamadım! Görüntü karmaşıktı, buğuluydu ve ilk bakışta benim için hiçbir anlam taşımıyordu, çünkü ben, küçük bir şey göreceğimi sanmıştım; ne bileyim, belki bir kafatası, bir çömlek, ya da ufak, altın bir süs eşyası, işte onun gibi bir şey… Herhalde şu perdeye yansıyan kurşunili, beyazlı, siyahlı gerçeküstü bir tabloyu andıran çizgileri hiç mi hiç beklemiyordum…” Louren’in heyecandan kısılmış sesi, bana beklediğim ipucunu vermekte gecikmedi: «Eylülün dördünde, saat altıyı kırk yedi geçe, otuz altı binde, 35 milimetrelik bir Layka makineyle çekilmiş.» Demek, bir hafta önce… Uçaktan çekilmiş bir fotoğraftı bu. Neden sonra gözlerim de, beynim de fotoğrafla uyum sağlayabildi ve yüreğim heyecanla çarpmaya başladı, bu arada Louren anlatıyordu: «Coğrafi durumu saptamak için, benim madenlerin uçaktan fotoğrafını çektiriyorum. Bu da bölgenin yüz binlerce fotoğrafından sadece bir tanesi ve herhalde çeken, neyi çektiğinin farkında bile olmamıştır. Ama inceleyenlerin dikkatini çekmiş, bana verdiler. Bak, görüyorsun, değil mi? Ben? Sağda, üstte…» Cevap vermek üzere ağzımı açtığım zaman, sesim boğazıma tıkandı, kaldı, hafifçe öksürür gibi yaptım. Tir tir titrediğimi fark edince de çok şaşırdım. Louren konuşuyordu: «Klasik bir örnek! Akropolü, çifte duvarı ve fallus biçimli kuleleriyle.» Gerçi biraz abartıyordu,…

Elmas Avcıları / Wilbur Smith
Macera/ 17 Kasım 2017

Elmas Avcıları Elmas Avcıları’ndan… Uçağı Nairobi’den üç saat gecikmeli kalkmış ve yol boyunca ardarda yuvarladığı dört bardak viskiye karşın, yine de doğru dürüst uyuyamamıştı. Bu yüzden kıtalararası uçuş yapan Boeing, Heathrow havaalanına indiği zaman Johnny Lance’ın gözleri, sanki bir avuç kum atılmış gibi, yanıyordu. Gümrük ve Göçmenler bürosunda, her zamanki gibi sıkıcı ve onur kırıcı işlemler bitip de uluslararası terminalin arta salonuna geçtiğinde, suratı iyice asıktı. Van Der Byl Elmas Şirketi’nin Londra temsilcisi onu karşılamaya gelmişti. «Yolculuğun iyi geçti mi, Johnny?» Johnny homurdandı: «Bırak yahu cehennem yolculuğundan beter.» Temsilci, sırıttı: «İyi ya, kendini alıştırmış olursun işte ikisi, birlikte epey çetin günler atlatmışlardı. Johnny ona isteksiz, güldü: «Bana oda, araba filan sağladın mı?» «Evet, Dorchester oteli ve bir Jaguar.» Temsilci, böyle söyleyerek arabanın anahtarlarını uzattı. «Yarın saat dokuz uçuşunda. Cape Town’a dönüş için iki de yer ayırttım. Biletler otelin resepsiyonunda.» «Yaşa sen!» Johnny, anahtarları kaşmir paltosunun cebine indirip çıkış kapısına doğru yürüdü: «Şimdi de, söyle bakalım, Tracey van der Byl nerelerdeymiş?» Temsilci omuz silkti: «Sana yazdığımdan beri ortalıktan silindi, kayıplara karıştı. Onu aramaya nereden başlayabileceğini bile kestiremiyorum.» Otomobil parkına çıktıklarında Johnny acı acı söylendi: «İyi, mükemmel doğrusu. Ben de Benedict’ten başlarım.» «İhtiyar, Tracey’nin başına gelenleri biliyor mu?» Johnny, hayır dercesine başını…

Deniz Kadar Aç / Wilbur Smith
Macera/ 17 Kasım 2017

Deniz Kadar Aç Deniz Kadar Aç’tan… Nicholas Berg projektörlerle aydınlatılmış rıhtımda taksiden inerek durup bir süre Büyücü‘ye baktı. Deniz yükseldiği için gemi taş iskelenin oldukça yukarısında kalıyordu. Bu yüzden tepesindeki kule gibi vinçler bile onu cüceleştirememişti. Kafasını bulutlandıran, kaslarının tutulmasına neden olan yorgunluğa karşın, yine de gemiye bakarken o eski gururu duydu adam. Büyücü yüksek burnu, uyumlu hatlarıyla daha çok zarif, tehlikeli bir savaş gemisini andırıyordu. Kasara çelikten ve kırılmaz camlardan oluşmuştu. Bu camların arkasında pırıl pırıl ışıklar yanıyordu. Kaptan köprüsünün geriye doğru uzanan biçimli kanatlarının üstü en acımasız havalarda, en öldürücü denizlerde çalışması gereken adamları korumak üzere kapatılmıştı. İkinci kumanda köprüsü de kıç güverteye bakıyordu. Usta bir gemici, oradan büyük vinçleri, çelik halat makaralarını yönetebilir, hidrolik sistemle çalışan palamarları kontrol edebilirdi. Yalpaya düşen bir tankeri ya da fırtınada ağır hasara uğramış bir transatlantiği çekebilirdi. Geminin karanlık gökyüzüne doğru yükselen çift kulesi, eski tip kurtarma teknelerindeki yassı bacaların yerini almıştı. Üst güvertedeki yangın topları da teknenin bir savaş gemisine daha da benzemesine neden olmaktaydı. Bu toplarla yanan bir geminin üstüne saatle bin beş yüz ton su sıkılabiliyordu. Kulelerden uzatılan kurtarma merdivenleri sayesinde gemiciler kolaylıkla bir başka tekneye geçebilirlerdi. Kulelerin gerisinde de küçük helikopter alanı vardı. Karinaya güverteler, yani geminin tamamı…

Avcının Kaderi / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Avcının Kaderi Avcının Kaderi’nden… 9 Ağustos 1906, Birleşik Krallık ve Britanya Dominyonları [Eskiden Britanya İmparatorluğunla ya da Commonwealth’e bağlı ülkeleri belirten terim.] Kralı ve Hindistan İmparatoru VII. Edward’ın tahta çıkışının dördüncü yıl dönümüydü. Tesadüfen, aynı zamanda majestelerinin sadık hizmetkârlarından Kraliyet Afrika Piyadeleri ya da daha popüler adıyla KAR Birliği’nin 1. Alay, 3. Tabur, C Bölüğü’nden Teğmen Leon Courtney’in de on dokuzuncu yaş günüydü. Leon doğum gününü, imparatorluğun mücevheri olan İngiliz Doğu Afrika’sının sarp Great Rif Vadisi yamaçlarında Nandi asilerini kovalayarak geçirmekteydi. Nandi’ler otoriteye başkaldıran savaşçı bir ulustu. Yüce büyücü doktorları, büyük bir siyah yılanın kabile topraklarını ateş ve dumanla sarsacağı, kabileye felaket ve ölüm getireceği kehanetinde bulunduğundan bu yana, on yıldır ara ara ayaklanıyorlardı. İngiliz Koloni Yönetimi, Hint Okyanusu kıyısındaki Mombasa Limanı’ndan, yaklaşık bin kilometre içeride kalan Victoria Gölü kıyılarına ulaşmak üzere demiryolu hattı döşemeye başlayınca, Nandi’ler o feci kehanetin gerçekleşmekte olduğunu gördüler ve için için yanan isyan yeniden alevlendi. Demiryolunun ucu Nairobi’ye ulaşıp, Rift Vadisi ve Nandi kabile topraklarından geçerek. Victoria Gölü’ne doğru inmeye başlayınca isyanın coşkusu daha da arttı. KAR Birliği’nin komutanı olan Albay Penrod Ballantyne koloni valisinden kabilenin yeniden ayaklandığı ve demiryolunun geçeceği hattaki tenha ileri karakollara saldırılarda bulundukları haberini alınca öfkeyle, “Eh, sanırım bunlara yine iyi…

Muson Yağmurları / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Muson Yağmurları Muson Yağmurları’ndan… Üç erkek çocuk küçük kilisenin gerisindeki dere yatağından yukarı doğru geldikleri için büyük evle ahırlardan görülemiyorlardı. Oğlanların büyüğü olan Tom her zamanki gibi önde, en küçük erkek kardeşi ise hemen arkasındaydı. Tom derenin köyün yukarsında ilk kıvrımını yaptığı yerde duraklayınca küçük kardeş yine tartışmaya başladı.”Niçin hep ben kedi olmak zorundayım. Niçin ben de eğlenceye katılamıyorum, Tom?” Tom komutanlara yakışır bir otoriteyle, “Sen en küçüğümüz olduğun için,” dedi. Bir yandan da vadinin aşağısındaki küçük köyü gözlüyordu. Demirhaneden dumanlar yükseliyor, dul Bayan Evans’ın kulübesinin arkasındaysa çamaşırlar doğudan esen rüzgarda dalgalanıyordu. Ortalıkta bir tek insan yoktu. Hasat zamanı olduğu için günün bu saatinde babasının adamlarının çoğu tarlalarda çalışıyordu, erkeklerin yanında çalışmayan kadınlarsa büyük evde görevlerinin başındaydı. Tom olacakların beklentisiyle sırıttı. “Kimse bizi fark etmedi.” Kimse babalarına haber uçuramayacaktı . “Bu haksızlık.” Dorian kolay vazgeçecek gibi değildi. Alnına dökülen bakır sarısı bukleleri ona öfkeli bir ikon görünümü veriyordu. “Hiçbir şey yapmama izin vermiyorsun,” diye sızlandı. Tom hızla ona doğru döndü. “Geçen hafta şahini uçurman için sana Kim izin verdi? Dün tüfeğini ateşlemene kim izin verdi?” “Sen.” “Yelkenlinin dümenini sana kim verdi?” “Evet, ama…” “Aması maması yok.” Tom kaşlarını çatmıştı. “Bu takımın kaptanı kim?” “Sensin, Tom.” Ağabeyinin yeşil bakışlarına karşı koyamayan…

Yırtıcı Kuş / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Yırtıcı Kuş Yırtıcı Kuş’tan… Karanlık sulara çarparak dantel dantel köpüklerin belirmesine neden oldular. Çok geçmeden dalan kuşların ve oburca beslendikleri gümüş tirhosların çırpınışlarından suyun yüzü bembeyaz kesildi. Hal bakışlarını bu sahneden ayırarak belirmeye başlayan ufku taradı. Bir yelkenin pırıltısını gördüğü an kalbi tekledi sanki. Sadece bir fersah ötede dörtköşe seren yelkenleri olan yüksek bir gemi belirmişti. Hal ciğerlerini havayla doldurdu ve kıç güvertesine seslenmek için ağzını açtı. Ama sonra tekneyi tanıdı. Bu, Doğu Hindistan’dan gelen bir Hollanda gemisi değil, Moray Martısı adlı firkateyndi. Her zamanki yerinden çok uzaktaydı. Hal bu yüzden yanılmıştı. Hollandalılara abluka uygulayan küçük filonun önemli bir gemisiydi Moray Martısı. Geminin görünmemesi için “Akbaba” diye tanınan kaptanının doğu ufkunun aşağısında beklemesi gerekiyordu. Hal branda bezinden gözetleme yerinin yanından eğilerek aşağıya, güverteye baktı. Babası da ellerini beline dayamış, başını yukarı kaldırmış, ona bakıyordu. Delikanlı aşağıya seslenerek gördüğü tekneyi bildirdi. “Rüzgâr yönünde Martı.” Babası doğuya doğru bakmak için döndü. Sir Francis koyu renk gökyüzünün önünde kapkara duran Akbaba’nın gemisini tanımıştı. İnce boru biçimindeki pirinç teleskopu gözüne götürdü. Hal babasının omuzlarının duruşundan, teleskopu kapatışından ve yeleye benzeyen siyah saçlarını arkaya atışından onun öfkeli olduğunu anladı. Gün sona ermeden iki komutan ağız dalaşına girişeceklerdi. Delikanlı usulca güldü. Sir Francis demir gibi iradesi,…

Gazap / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Gazap Gazap’tan… Tara Courtney düğününden beri beyazlar giymemişti. En sevdiği renk yeşildi. Çünkü bu renk kestane rengi gür saçlarına çok yakışıyordu. Gelgelelim bugün giydiği beyaz elbise Tara’nın kendini yeniden bir gelin gibi hissetmesine neden oluyordu. Biraz ürkek, korkak, ama yine de mutlu ve derin bir sevgiyle bağlı bir gelin gibi. Tara’nın elbisesinin kol ağızlarıyla kapalı yakasına fildişi danteller geçirilmişti. İyice fırçalanmış saçları Kap güneşinde yakutumsu ışıltılarla parlıyordu. Yanakları kızarmıştı. Dört çocuk annesi olduğu halde, beli hâlâ genç kız gibi incecikti. Bu yüzden omzuna attığı, cenazeleri hatırlatan o enli, kapkara atkı daha da garip duruyordu. Yas kılığına bürünmüş gençlik ve güzellik! Tara şiddetli duyguların etkisinde olmasına rağmen, ellerini önünde birbirine kenetlemiş, başını eğmiş, sessiz ve hareketsiz duruyordu. Oraya toplanmış olan yaklaşık elli kadından biriydi Tara. Hepsi de beyazlar giymiş, omuzlarına siyah atkılar almışlardı. Yaşlılara özgü tavırlarla, Güney Afrika Birliği parlamento binalarının önünde, düzgün aralıklarla duruyorlardı. Kadınların hemen hepsi de Tara’nın kendi çevresindendi. Zengin ve ayrıcalıklı, evli genç kadınlar. Kolay yaşamlarının akışından bıkan ve sıkılan eşler. Çoğu kurulu düzene meydan okuma, kendileri gibi kadınları uyarma heyecanı uğruna protesto gösterisine katılmışlardı. Bazıları ise kocalarının dikkatlerini tekrar çekmek umuduyla gelmişlerdi oraya. Adamlar on yıllık evlilik hayatından sonra karılarına alışmış, biraz da bıkkınlık duymaya başlamışlardı….

Alev Kıyıları / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Alev Kıyıları Alev Kıyıları’ndan… Michael o bilinçsiz top sesleriyle uyandı. Her sabah şafak sökmeden önceki karanlıkta uygulanan utanç verici bir törendi bu. İki tarafın dağlara yerleştirdiği top bataryaları, savaş tanrılarına kurbanlarını vahşice sunuyorlardı. Michael karanlıkta, altı battaniyenin ağırlığı altında yatmayı sürdürdü, çadırın aralığından atışların ışığını garip bir şafak gibi seyretti. Battaniyeler ölü teni gibi soğuk, üstelik de yapış yapıştı. Hafif bir yağmur çadırın üstünü dövüyordu. Michael soğuğu yatağın içinde bile hissediyordu ama yine de yüreğinde bir umut ışığının kıpırdandığını duydu. Böyle bir havada uçamazlardı. Sonra bu sahte umut çabucak silindi. Michael topların sesine bir kere daha kulak kabarttı. Bu sefer daha bir dikkatle dinliyordu. Mermilerin sesine göre, rüzgârın ne taraftan estiğini hesaplayabilmekteydi. Yine lodosa çevirmişti hava. Sesleri biraz maskeliyordu böyle olduğu zaman. Michael ürperdi, battaniyeleri çenesinin altına kadar çekti. Hafif rüzgâr onun tahminini onaylıyormuşçasına birden kesildi. Çadırı döven damlalar seyrekleşti, sonra büsbütün durdu. Çevre öylesine sessizleşmişti ki dışardaki elma bahçesinde ağaçlardan damlayan suların sesi duyuluyordu. Derken rüzgâr bir kere daha esti, elma ağaçlarının dalları, sudan çıkıp silkinen köpek gibi sallandı, bol miktarda suyu bir anda çadırın üzerine döküverdi. Başucu masası gibi kullandığı çantanın üzerinde duran altın saatine hiç uzanmamaya karar verdi. Onun da vakti gelecekti nasılsa. Battaniyelerin altında kıvrıldı, duyduğu…