Düşman / J.M.Coetzee
Yabancı Edebiyat/ 14 Kasım 2017

Düşman Düşman’dan… ‘Sonunda artık kürek çekemeyecek kadar yorgun düşmüştüm. Ellerim su toplamış, sırtım yanmıştı. Tüm gövdem sızlıyordu. Hafif bir iç çekişle neredeyse hiç su sıçratmadan kendimi suya bıraktım. Sakin kulaçlarla ıssız adaya doğru yaklaşırken, uzun saçlarım denize özgü bir çiçek, bir anemon ya da Brezilya kıyılarında rastlanan bir tür deniz anası gibi çevremde yüzüyordu. Bir süre akıntıya karşı yüzdükten sonra, bir anda akıntıdan kurtularak dalgalar tarafından körfeze ve kumsal sahile doğru sürüklendim. ‘Orada sıcak kumun üzerinde sere serpe uzandım. Başım güneşin yakıcı parlaklığı içinde, iç etekliğim (gemiden kaçarken birlikte götürebildiğim tek şey oydu) üzerimde kururken, bitkin ama bir felaketten kurtulan herkes gibi minnettardım. ‘Üzerime karanlık bir gölge düştü. Geçmekte olan bir bulutun değil, çevresinde göz kamaştırıcı bir ışık halkası olan bir adamın gölgesiydi. Kurumuş olan dudaklarımla, “Kazazede,” demeye çalıştım; “Ben bir kazazedeyim. Yek başınayım.” Şişmiş, su toplamış ellerimi ona uzattım. ‘Adam yanı bâşıma çömeldi. Kara deriliydi. Yün yumağı gibi kıvırcık saçları olan bu zenci, üzerindeki kaba don dışında çıplaktı. Dirseklerim üzerine doğrularak yassı yüzünü, donuk gözlerini, geniş burnunu, kaim dudaklarını ve siyahtan çok koyu gri olan ve tozla kaplanmışçasına kuru olan tenini inceledim. Önce Portekizceyi deneyerek, “Agua” dedim. Bir yandan da içme işareti yapıyordum. Hiç yanıt vermedi. Bana, dalgaların sürükleyip…

Barbarları Beklerken / J.M.Coetzee
Yabancı Edebiyat/ 14 Kasım 2017

Barbarları Beklerken Barbarları Beklerken’den… Böylesini hiç görmemiştim: Telden ilmiklerle gözlerinin önünde duran iki ufak cam yuvarlak. Kör mü yoksa? Görmeyen gözlerini saklamak için olsa neyse. Ama kör olmadığı kesin. Cam yuvarlaklar kopkoyu, dıştan bakıldığında saydam değil ama o görmesine görüyor. Bana bunun yeni bir buluş olduğunu söylüyor. Güneşin parıltısına karşı gözleri koruyor diyor. «Burada çölde çok işe yarar. Boyuna gözünü kısmaktan kurtulursun. Baş ağrıların azalır. Bak.» Göz uçlarına hafifçe dokunuyor. «Hiç kırışık yok.» Gözlükleri yeniden takıyor. Teni bir delikanlınınki gibi. «Bizim orda herkes kullanıyor bunları.» Bir şişe içki ve bir tabak çerezle hanın en iyi odasında karşı karşıya geçmiş oturuyoruz. Burada bulunmasının nedenlerini tartışmıyoruz. Olağanüstü durumdan kaynaklanan yetkilerle gelmiş, bu yeterli. Yerine avcılıktan söz açıyoruz. Binlerce geyiğin, domuzun, ayının vurulduğu son sürek avından söz ediyor bana, öldürülen hayvanlar öylesine çokmuş ki, dağ gibi bir ceset yığını kokmaya bırakılmış («Doğrusu yazık olmuş»). Ben de her yıl göç zamanı göle inen kaz ve ördek sürülerini ve yerlilerin onları tuzağa düşürme yöntemlerini anlatıyorum. Yerli kayıklarıyla gece balığa çıkmayı öneriyorum. «Kaçırılmaması gereken bir fırsat bu,» diyorum. «Balıkçılar balıkları ağlara çekmek için meşalelerle kıyıda yürüyerek davul çalarlar.» Kafasını sallıyor. Kendi de, sınırın başka bir kesiminde bulunduğu sırada halkın nadide bir yiyecek olarak sunduğu yılanları, avladığı…

Doktor Jivago / Boris Pasternak
Yabancı Edebiyat/ 3 Kasım 2017

Doktor Jivago Doktor Jivago’dan… “Ne o, uyudunuz mu?” diyerek dikkatini, sürekli basınç göstergesini kontrol eden makinist gibi yan gözle baktığı atlara, onların kuyruk ve sağrılarına çevirdi. Atlar, dünyadaki diğer atlar gibi arabayı çekiyorlardı. Yani, çekici olan birinci at doğuştan onda olmayan kurnazlıktan uzak dürüstçe koşuyor, ikinci at ise bu işten anlamayan birisinin bile kolayca fark edebileceği gibi, her sekmesinde harekete geçirdiği çıngıraklarının sesinde, dizginleri çekili dans eder gibi ilerliyordu. Nikolay Nikolayeviç, toprak sorunlarıyla ilgili yazdığı kitabı, ağırlaşan sansür uygulamaları nedeniyle, yayınevinin ricasıyla tekrar gözden geçirmesi için Voskoboynikov’a götürüyordu. “Buralarda insanlar çığırından çıkmış” dedi Nikolay Nikolayeviç Pavel’e. “Pankovski taraflarında bir tüccarın boğazını kesmişler, Zemski’nin harasını yakmışlar. Sen ne düşünüyorsun? Sizin köyde neler konuşuluyor bu işler için?” Pavel’in bu konulara bakışı, Voskoboynikov’un ölmek üzere olan toprak reformu hakkındaki görüşleri karşısında sansürün tutumundan daha da acıklıydı. “Ne diyecekler ki? Halk denetimden çıktı. Şımarıklık, diyorlar. Bizim insanlardan ne olabilir ki? Eline fırsat geçmeye görsün, birbirlerini yerler, Yüce Tanrım. Deh, uyudunuz mu?” Bu, dayı yeğenin birlikte Duplyanka’ya ikinci gidişleriydi. Yura, yolu hatırladığını sanıyordu. Tarlaların genişleyip sınırlarının ormana ulaştığı noktada, yolun sağa doğru kıvrılacağını vedönemeci geçtikten birkaç dakika sonra Kologrivov’un uzakta ırmağı ve demiryolunu gören on verstlik arazisinin karşılarına çıkacağını düşünüyordu. Oysa yanılmıştı. Tarlalar birbiri ardınadevam ediyor ve onları ormanla r kucaklamaya devam…

Yüzüncü Ad / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat/ 31 Ekim 2017

Yüzüncü Ad Yüzüncü Ad’dan… Canavar′ın yılına girmemize daha dört uzun ay var, oysa gelmiş dayanmış bile kapıya. Gölgesi, yüreklerimizi ve evlerimizin pencerelerini örtüyor. Çevremdeki insanlar başka şeyden söz edemez oldular. Yaklaşan yıl, ön belirtiler, kehanetler… Gelsin! diyorum kimi zaman kendi kendime; boşaltsın artık mucize ve felaketlerle dolu heybesini! Sonra cayıyorum bu düşünceden; tüm o güzel yıllara geri gidiyorum belleğimde, her günü akşamın zevklerini beklemekle geçirdiğimiz o sıradan, iyi yıllara. Ve ağız dolusu lanet okuyorum kıyamete tapanlara. Nasıl başladı bu çılgınlık? Önce kimin kafasında filizlendi? Hangi gökkubbenin altında? Kesin olarak söyleyemem, yine de bir biçimde biliyorum bunu. Bulunduğum yerden korkuyu gördüm; o iğrenç korkunun doğduğunu, büyüdüğünü, yayıldığını gördüm; kafalara nasıl sızdığını gördüm -en yakınlarımınkine, benimkine varana dek-, aklı yerinden oynatıp ayaklar altına alışını, aşağılayışını, sonra da onu parçalayıp gövdeye indirişini izledim. Güzel günlerin uzaklaşıp gittiğini gördüm. Buraya dek dinginlik içinde yaşadım ben. Mutluluk ve erinç içinde, her mevsim biraz daha göbek bağlıyor, biraz daha zenginleşiyordum; elimin ulaşamayacağı hiçbir şeye göz dikmiyordum; komşularım kıskanmaktan çok pohpohluyorlardı beni. Ve birdenbire, her şey hızlandı çevremde. Ortaya çıkıveren, sonra da benim hatam yüzünden yokolan o tuhaf kitap… Yaşlı İdris′in ölümü; gerçi kimse bu yüzden suçlamıyor beni… kendimden başka. Ve tüm kararsızlığıma karşın Pazartesi günü çıkmak…

Tanios Kayası / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat/ 30 Ekim 2017

Tanios Kayası Tanios Kayası’ndan… Benim doğduğum köyde kayaların birer adı vardır. Gemi Kayası, Ayı Kafası Kayası, Pusu Kayası, Duvar Kayası, hatta İkizler Kayası vardır. Bu sonuncusuna Gulyabani Memeleri de denir. Asker Taşı denileni çok önemlidir; vaktiyle birlikler asileri kovalarken bu kayanın ardında pusuya yatarlarmış; buradan daha fazla hürmet gören, efsanelerle bunca dolu bir başka yöre yoktur. Yine de çocukluk günlerimin manzaraları rüyama girdiğinde gözümün önüne bir başka kaya gelmektedir. Heybetli bir koltuk görünümünde, kalçaların konduğu yer sanki oturula oturula yıpranmış gibi çukurlaşmış, yüksek ve düz bir arkalığı olan ve her iki yana kolçak gibi sarkan bir kaya. Sanıyorum insan adı taşıyan tek kaya odur: Tanios Kayası! Taştan bu tahtı uzun süre seyretmiş ama yanına yaklaşmaya cesaret edememiştim. Tehlikeden korktuğum için değil; köyde en gözde oyunlarımız kayalıklar arasında geçerdi, küçücük bir çocukken bile en tehlikeli yerlere tırmanarak benden büyüklere kafa tutardım. Ellerimizden ve çıplak ayaklarımızdan başka sahip olduğumuz bir şey yoktu ama tenimiz kayanın tenine yapışmayı gayet iyi biliyordu ve ne kadar heybetli olsa da, buna direnebilecek tek bir kaya yoktu. Hayır, beni engelleyen düşme korkusu değildi. Bir inanç, bir yemindi. Bu sözü, ölümünden birkaç ay önce dedeme vermiş, yemin etmiştim. “Bütün kayalara evet, ama asla ona yanaşma!” Diğer yumurcaklar da…

Semerkant / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat/ 29 Ekim 2017

Semerkant Semerkant’tan… Ömer Hayyam bazen Semerkant’ta, ağır ve kasvetli bir günün bitiminde, kentin işsiz güçsüz takımı, baharat çarşısının yanı başındaki iki meyhane çıkmazında, Sogd ülkesinin kokulu şarabını içmek için değil, ama gelen gideni gözetlemek ya da çakırkeyif bir kaç akşamcıya saldırmak için dolanıp durur. Ele geçirilen kişi yere serilir, hakaret edilir, baştan çıkartan şarabın kızıllığını ona yüz yıllar boyu hatırlatacak olan bir cehennem ateşine sokulur. İşte Rubaiyat, 1072 yazında, böyle bir olay üzerine yazılmaya başlandı. Ömer Hayyam yirmi dört yaşındaydı ve bir süredir Semerkant’ta bulunuyordu. O akşam, meyhaneye mi gitmişti yoksa dolaşıp dururken rastlantılar mı onu oraya sürüklemişti? Bilinmeyen bir kenti arşınlamanın taze keyfi, biten günün binlerce biçim alışına açık gözlerle bakış… Gelincik Tarlası Sokağında bir küçük oğlan, aşırdığı elmayı göğsünde tutarak tabanları yağlıyor; çuhacılar çarşısında bir dükkânın içinde, bir kandilin kör ışığında tavla partisi sürüyor, iki zar atışından sonra bir küfür ve tıkırtılı bir gülüş duyuluyordu. İplikçiler geçidinde ise, katırcının biri çeşmenin önünde durup yüzünü yıkıyor, sonra da uyuya kalan çocuğunu öpercesine, dudaklarını uzatıp musluğa eğiliyor, susuzluğunu giderdikten sonra ıslak avuçlarını yüzünde gezdirip şükrediyor, içi boş bir karpuzu yerden alarak su ile dolduruyor ve hayvanının başından aşağıya, o da içebilsin diye boca ediyordu. Tütüncüler Meydanında, gebe bir kadın Hayyam’a…

Işık Bahçeleri / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat/ 27 Ekim 2017

Işık Bahçeleri Işık Bahçeleri’nden… Birden, üzüntüsüne ara veren bir şey oldu. Felaketin meydana geldiği yere diz çöktü ve mermer döşemelerden ikisinin arasına sıkışmış bir bastonun ucunu çıkarttı. İnceledi. Hiç kuşku yok, üst kısmı kesilmişti. Pattig, Sittay’ın avluda dolaştığını görünce “kahrolası Palmyra’lı” diye söylendi. Adam, bir yaban otu parçasını söküp çekercesine, ani bir hareketle bastonunu büktü, koparttı ve toprağa sapladı. Pattig doğruldu, gözleriyle beyaz giysili adamı aradı. Boşuna. “Kahrolası Palmyra’lı!” diye homurdandı. “Katil var!”, “tanrı katili” diye bağırmaya kalkıştı ama rahipler, gereksiz bir özenle, heykelin kırılan parçalarını taşımaya başlamışlardı. Omuz kısmına yamanmış bir kol, kulağın bir parçasına yapışmış bir tutam sakal… Pattig’in öfkesi, yazgısına boyun eğer bir hüzüne dönüştü. Böyle bir görüntüye yol açtığı için neredeyse Nabu’ya kızdı. Sonra, sabaha kadar Tapınak’ta dolaşmak niyetiyle oradan uzaklaştı. Kendiliğinden beyzi havuz yoluna yöneldi. Buğulu gözleriyle lanet olası adamın durduğu yere baktı. Oradaydı, Sittay. Aynı yerde, aynı duruşu ile. Baştan aşağı bembeyaz. Eliyle, garip biçimde kısalmış sopasının topuzunu okşuyordu. Pattig gelip, önüne dikildi. Gömleğinden yakalayıp adamı sarstı. — Kahrolası Palmyra’lı! dedi. Bunu neden yaptın? Adam ne şaşkınlık ne de endişe gösterdi, kurtulmaya da çalışmadı. Konuşması sakin ve emindi. — Eğer rahiplerin yürüyüşüne hükmeden gerçekten Nabu ise, onları düşüren de odur. Orada bastonumu kırdığımı bilmiyor…

Doğunun Limanları / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat/ 26 Ekim 2017

Doğunun Limanları Doğunun Limanları’ndan… Bu öykü bana ait değil, bir başkasının yaşamını anlatıyor. Kendine özgü sözcükleriyle, onları sadece belirsiz veya tutarsız bulduğumda düzelttim. Kendine özgü gerçekleriyle, bütün gerçekler birbirine eşdeğerde. Ara sıra bana yalan söylemiş midir? Bilemem. Ama herhalde kendisi hakkında, sevdiği kadın hakkında, buluşmaları, şaşkınlıkları, inançları, düş kırıklıkları hakkında söylememiştir. Bunun kanıtı elimde. Ama yaşamının her aşamasında kendi davranışları, hiç de alelade olmayan ailesi, mantığının değişik dalgaları -demek istiyorum ki delilikten bilgeliğe, bilgelikten deliliğe gidip gelen o bitmez tükenmez gelgitler- hakkında her şeyi söylememiş olması mümkündür. Yine de iyi niyetli olduğunu düşünüyorum. Belleğine olduğu kadar yargılamasına da güvenemediğini kabul edebilirim ama, hep iyi niyetli olmuştur. Ona 1976 Haziran’ında metroda rastladım. Kendi kendime “Bu, O!” diye mırıldandığımı anımsıyorum. Onu tanımak birkaç saniyemi almıştı. O güne kadar ona ne rastlamıştım ne de adını duymuştum. Sadece birkaç yıl önce, bir kitapta resmini görmüştüm. Tanınmış biri değildi. Gerçi, resmi bir tarih dersi kitabında olduğuna göre, bir bakıma tanınmış biriydi. Ama bu, resmin altında adı yazılan bir büyük adamın portresi değildi. Resim, bir rıhtımda toplanmış bir kalabalığı gösteriyordu; arka planda, sadece küçük bir parçası dışında, bütün bir ufku kaplayan bir gemi vardı; resmin altında, Eski Dünya’dan insanların 2. Dünya Savaşı’nda Avrupa’ya gelerek Direniş saflarına…

Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat/ 24 Ekim 2017

Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl’dan… Seyirci kalabalığından daha yakın ama onlar kadar aciz. Biliyorum, adımdan söz edildi kitaplarda. Geçmişte bundan gurur da duydum. Ama artık duymuyorum. At arabası doğru limana vardığına göre, öyküdeki hınk deyici at sineği sevinebilirdi artık! Yolculuk bir uçurumun dibinde bitseydi, neyle gururlanmış olacaktı? Benim rolüm de böyle oldu. Aslında gereksiz ve talihsiz bir at cambazı. Neyse ki ne işbirlikçi oldum ne de kandırıldım. Hiç serüven peşinde koşmuş değilim, zaman zaman, serüven gelip beni buldu. Bir seçimde bulunabilseydim, çocukluğumdan beri düşkün olduğum ve seksen üçüncü yaşımı doldurduğum bugün de düşkün olmayı sürdürdüğüm tek âleme, böcekler âlemine, o dikkat çekici miniklere, zarif, becerikli ve şaşılacak kadar bilge olan böceklere yönelirdim. Bana inanmayanlara, böcek savunucusu olmadığımı tekrar etmek gibi bir huyum var. Biz, insanların evcilleştirip bir o kadar da öldürdüğü ve kesin olarak yendiği hayvanlara karşı âlicenap olabiliriz. Böceklere karşı değil. Onlarla bizim aramızda savaşım sürüyor, her gün, acımasızca. İnsanın galip geleceğine dair hiçbir gösterge yok üstelik. Böcekler, yeryüzünde bizden çok önceleri vardı, bizden sonra da var olacaklar ve çok uzaklardaki yıldızları keşfettiğimizde, kendi hemcinslerimizi değil de böcekleri bulacağız. Bu da bizi, sanırım avundurmuş olacak. Söyledim, böcek savunucusu değilim. Ancak kuşku yok ki onların sürekli bir…

Afrikalı Leo / Amin Maalouf
Yabancı Edebiyat/ 20 Ekim 2017

Afrikalı Leo Afrikalı Leo’dan… O yıl kutsal ay Ramazan yaz ortalarına rastlamıştı. Granada halkı günün sıcağında çabuk öfkeye kapıldığı için babam, çok seyrek olarak, gece basmadan önce sokağa çıkardı. Sık sık kavga olduğu için ağırbaşlı anlamlı bir yüz Tanrı’ya saygı işareti sayılırdı. Bunaltıcı sıcak altında, iç çatışmalardan bunalmış, dıştansa inançsızlarca tehdit altında bulunan bu kentte, ancak oruç tutmayan, ya da, Müslümanların yazgısıyla hiçbir ilgisi olmayan biri gülümseyebilir veya dostça davranabilirdi. Ulu Tanrı’nın sonsuz kayrasıyla Ramazan’dan bir gün önce, Şaban ayının son günü doğmuşum. Annem Selma iyileşene değin oruç tutmayacaktı. Babam Muhammet’se, açlıkla geçen sıcak günlere karşın homurdanmıyordu. Çünkü, adını taşıyacak, bir gün silahlarını kuşanacak bir oğlu olmak her erkek için bir sevinç nedenidir. Dahası ben ilk oğuldum; kendisine Ebu’l Hasan (Hasan’ın babası) dendiği zaman göğsü kabarmış, eliyle bıyıklarını düzeltmiş, yukarıdaki odada benim yatmakta olduğum bölmeye bakarken iki elinin başparmaklarını sakalı arasında yavaşça gezdirmişti. Yine de babamın sevinci, annem Selma’nınki denli derin ve yoğun değildi. Annem bedensel olarak henüz güçsüzdü, şanoları kesilmemişti ama bütün bunlara karşın benim dünyaya gelişimle o da yeniden doğmuştu; çünkü ev halkı arasında birinci kadın durumuna yükselmiş, ayrıca önünde uzanan uzun yıllar boyunca babamın ilgisini sağlama almış oluyordu. Uzun yıllar sonra bana, doğuşumla birlikte korkularının, tümüyle silinmeseler…

Hayatın Kaynağı / Ayn Rand
Yabancı Edebiyat/ 16 Ekim 2017

Hayatın Kaynağı Hayatın Kaynağı’ndan… Aşağıdaki göl, kayaların orta yerine rastlayan ince çelik bir levhaydı yalnızca.. Kayalar daha aşağıya doğru da, hiç değişmeden devam ediyordu. Gökte başlıyor, gökte bitiyordu onlar: Dünya da boşlukta asılı gibi görünüyordu. Olmayan bir şeyin üzerinde yüzen bir ada … kayanın ucunda duran adamın ayaklarına bir çapayla tutturulmuş. Vücudu gökyüzüne karşı geriye doğru büküldü. Uzun ve düz çizgilerden, açılardan oluşan bir vücuttu. Her kıvrımı türlü düzlemlere yayılıyordu. Kazık gibi duruyordu orada. Kolları yanlarında, avuçları dışa dönük. Kürek kemiklerinin kasılıp birbirine yaklaştığını hissetti; boynunun kıvrımını, ellerindeki kanın ağırlığını bile fark etti. Arkadan esen rüzgârı omurgasında duydu. Rüzgâr saçlarını gökyüzüne karşı dalgalandırdı. Ne sarı, ne de kızıldı saçları. Olgun bir portakalın kabuğu rengindeydi. O sabah başına gelen şeye ve şimdi önünde uzanan şeylere güldü. Önündeki günlerin zor günler olacağını biliyordu. Yüzleşmesi gereken sorular, hazırlaması gereken bir eylem planı vardı. Bunları düşünmesi gerektiğini biliyordu. Ama hiç düşünmeyeceğini de biliyordu, çünkü her şey onun kafasında daha şimdiden çok netti. Plan zaten çoktan hazırdı. Ayrıca, canı gülmek istiyordu. Durumu düşünmeye çalıştı, sonra unuttu. Granite bakıyordu. Gözleri çevresindeki dünyanın bilincine varınca, artık gülmedi. Yüzü bir doğa yasası gibiydi… Sorgulanamayacak, değiştirilemeyecek. ödün koparılamayacak bir doğa yasası. Elmacık kemikleri çıkık, avurtları çöküktü. Ela gözleri soğuk…

Atlas Silkindi / Ayn Rand
Yabancı Edebiyat/ 16 Ekim 2017

Atlas Silkindi Atlas Silkindi’den… Suratı olmayan gölgeye on senti uzatarak, “Git al kahveni,” dedi. “Sağ olun, bayım.” İlgilenmeyen bir ses. Surat bir an için öne eğildi. Rüzgar yanığı, yorgunluk çizgileriyle dolu, alaycı bir teslimiyet ifadesi. Bakışları zekiceydi. Eddie Willers yürürken, günün bu saatlerinde neden hep böyle sebepsiz yere tedirgin ve ürktüğünü merak ediyordu. Hayır, dedi, ürkmek değil bu, korkacak hiçbir şey yok. Yalnızca kocaman, yaygınlaşmış bir beklenti var, ama bunun kaynağı ya da içeriği yok. Alışmıştı bu duyguya. Yine de, bir açıklama bulamıyordu. Oysa serseri, Eddie’nin neler hissettiğini biliyormuş gibi konuşmuştu. Böyle hissetmesi gerektiğini biliyormuş, üstelik bunun sebebini de biliyormuş gibi. Eddie Willers disiplinli bir hareketle omuzlarını dikleştirdi. Vazgeçmeliyim bundan, diye düşündü. Hayallere kapılıyordu. Bu duygu baştan beri mi vardı? Otuziki yaşına gelmişti. Eski günleri düşünmeye çalıştı. Hayır, yoktu eskiden böyle bir duygu. Ne zaman başladığını hatırlayamıyordu. Birdenbire başlıyordu o duygu. Rastgele aralıklarla. Artık daha da sıklaşmaya başlamıştı. Alaca karanlık, diye düşündü. Nefret ediyorum alaca karanlıktan. Bulutlar ve tam önlerindeki gökdelen silüetleri kahverengine dönüşmekteydi. Eskimiş bir yağlıboya tablo gibi. Rengi solmaya yüz tutmuş bir şaheser gibi. Doruklardan aşağıya duvarlar boyunca uzun çizgiler hâlinde kir sızıp duruyordu. Bu kulelerden birinin yan tarafında, hareketsiz bir yıldırımı hatırlatan bir çatlak vardı. Damların tepesiyle…

Postane / Charles Bukowski
Yabancı Edebiyat/ 14 Ekim 2017

Postane Postane’den… Bir yanlışlık olarak başladı. Noel mevsimiydi ve her Noel’de aynı numarayı çeken tepedeki ayyaştan eli ayağı tutan herkesi işe aldıklarını öğrendim; ben de gittim ve kendimi sırtımda posta çantasıyla aylak aylak dolanırken buldum. Ne iş, diye geçirdim içimden. Rahat! Sadece iki blok filan veriyorlardı ve bitirmeyi başarırsan kadrolu posta dağıtıcısına ya da şefe gidiyor, bir blok daha alıyordun; ama hiç acele etmiyordun zaten o noel kartlarını posta kutularına koyarken. Geçici Noel dağıtıcısı olarak ikinci günümdü sanıyorum, iri bir kadın yanıma gelip mektup dağıtırken bana eşlik etmeye başladı. İri derken kıçını ve göğüslerini kastettim, doğru yerlerde iriydi anlayacağınız. Biraz kaçık bir hali vardı ama umursamadım, vücuduyla ilgiliydim. Hiç durmaksızın konuşuyordu. Sonra baklayı çıkardı ağzından. Kocası deniz subayıydı, uzak bir adada görev yapıyordu ve kadın kendini yalnız hissediyor, arka sokaktaki küçük evde bir başına yaşıyordu. “Hangi küçük ev?” diye sordum. Bir kağıt parçasına adresi yazdı. “Ben de kendimi yalnız hissediyorum,” dedim, “bu gece gelirim, laflarız biraz.” Bir hatunla birlikte yaşıyordum ama pek evde durduğu yoktu, sürekli bir yerlerdeydi, kendimi yalnız hissediyordum gerçekten. Hele yanıbaşımdaki o iri kıçı gördükten sonra. “Pekala,” dedi, “bu gece görüşmek üzere.” İstekli hatundu allah için, iyi düzüşüyordu, ama birkaç gece sonra sıkılmaya başladım ve bir daha…

Sıradan Delilik Öyküleri / Charles Bukowski
Yabancı Edebiyat/ 14 Ekim 2017

Sıradan Delilik Öyküleri Sıradan Delilik Öyküleri’nden… Bir kızı vardi Duke’ün, Lala, dört yaşında. Duke’ün ilk çocuğuydu, bir gün onu bir şekilde öldürürler korkusu ile kaçınmıştı çocuk yapmaktan, ama şimdi deli oluyordu kız için, mest oluyordu. Duke’ün aklından geçen herşeyi biliyordu kız, özel bir hat vardı aralarında sanki. Duke ile Lala süpermarketteydiler ve sürekli bir şeyler söylüyorlardı birbirlerine, herşeyden konuşuyorlardı, kız ona bildigi herşeyi söylüyordu; içgüdüsel olarak çok şey biliyordu, Duke ise fazla bir şey bilmiyordu ama bildiklerini ona söylüyordu ve işe yarıyordu, mutluydular birlikte. “Bu ne?” diye sordu Lala. “Bu bir hindistan cevizi.” “İçinde ne var.” “Süt ve kıtır şeyler.” “Neden içinde?” “Çünkü iyi hissediyor kendini orada, o sütlü ve kıtır şey kabuğun içinde iyi hissediyor kendini, kendi kendine, ‘ah, ne kadar iyi hissediyorum kendimi burada!’ diyor.” “Neden iyi hissediyor kendini orada?” “Herşey kendini iyi hisseder orada, ben hissederdim.” “Hayir, hissetmezdin, arabanı süremezdin onun içinde… beni göremezdin, jambonlu yumurta yiyemezdin.” “Jambonlu yumurta herşey degildir.” “Nedir herşey?” “Bilmiyorum, güneşin içi belki, donmuş bir kütle.” “Güneşin içi…? Donmuş?” “Tabii.” “Donmuş olsa neye benzer ki güneşin içi?” “Güneş ateşten bir top. Bilim adamlarının bana katılacaklarını sanmıyorum, ama bana sorarsan buna benzer.” Duke bir avokado aldı. “Hey!” “Evet, avokado budur aslında: donmuş güneş, güneşi…

Pis Moruğun Notları / Charles Bukowski
Yabancı Edebiyat/ 12 Ekim 2017

Pis Moruğun Notları Pis Moruğun Notları’ndan… Orospu çocuğun teki paranın üstüne yatmış, herkes bütün parasını yutulduğunu iddia etmiş ve bu da pokerin sonu olmuştu; dostum Elf ile oturuyordum, çocukken kötü bir hastalık geçirmişti Elf. kuruyup büzülmüş, yıllarca yatakta yatıp lastik bir topu sıkmış, envai çeşit manyakça egzersizler yapmıştı ve bir gün yataktan kalktığında eniyle boyu bir olmuştu, yazar olmayı düşleyen gülen bir dev. ne var ki çok fazla Thomas Wolfe gibi yazıyordu ve Dreieser’i saymazsak Amerikan Edebiyat’ının en kötü yazarıydı T.Wolfe, ve Elf’in kulağına bir tane patlattım (hoşuma gitmeyen bir şey söylemişti) sehpanın üstündeki şişe devrildi, Elf ayağa kalkıp üstüme geldiğinde şişe elimdeydi, kalite skoç ve çenesi ile boynunun arasında bir yere isabet etti ve Elf yere yığıldı yine, içkiden bir yudum aldım, şişeyi sehpanın üstüne koydum; Dostoyevski’nin öğrencisiydim, karanlıkta Mahler dinlerdim ve tekrar üstüme geldiğinde sağ gösterip solumu hayalarına yerleştirdim, dengesiz bir şekilde elbise dolabının üstüne düştü, ayna kırıldı, aynı filmlerdeki gibi büyük bir gürültü çıkararak tuzla buz oldu ve Elf’in yumruğu alnımın ortasında patladı, arkamda duran iskemleye yığıldım, hasır gibi dümdüzoldu lanet şey, ucuz mobilya, ve başım gerçekten beladaydı çünkü ellerim küçüktür ve dövüşmekten hiç haz etmem, ama işini bitire-memiştim -aklını yitirmiş nefret dolu biri gibi vuruyordu, üç…