Siyah Kan / Jean Christophe Grange

19 Eylül 2017

Siyah KanSiyah Kan

Siyah Kan’dan…

Bambular.
Ona, bugüne kadar, hışırtılı yaprakların arasında ve cangıldaki patikalarda hep kılavuzluk etmişlerdi. Sanki her seferinde ağaçlar ona izleyeceği yolu fısıldamışlar, nasıl davranacağını sadece onun duyabileceği bir sesle söylemişlerdi. Ancak bütün bunlar artık geçmişte kalmıştı. Kamboçya’da. Tayland’da. Ama şimdi Malezya’daydı. Yapraklar yüzüne sürtünmüş, onu çağırmış, ona işaret yollamıştı…
Ama ne olduysa olmuş, sonunda ağaçlar ona cephe almış, aleyhine dönmüştü.
Ve sonunda da onu tuzağa düşürmüşlerdi. Bütün bunların nasıl olup bittiğini bilmiyordu, ama bambular iyice birbirlerine yaklaşmış, dikleşmiş ve geçilemez, aşılamaz bir hücre halini almıştı.
Parmaklarını kapı boyunca dolaştırdı. İmkânsız. Kaplama tahtalarını sökmek için yeri eşeledi. Boşuna. Kafasını yukarı kaldırdı ve sımsıkı palmiye yapraklarından oluşan tavanı gördü. Nefes almayalı ne kadar zaman olmuştu? Bir dakika? iki dakika?
İçerisi hamam gibi sıcak olmuştu. Suratı ter içindeydi. Bütün dikkatini içinde kapalı kaldığı bölmeye verdi: en küçük aralık bile rotang sicimiyle sıkı sıkıya kapatılmıştı. Bu sicimlerden birini çözmeyi başarabilirse, içeri hava girebilirdi. İki parmağıyla denemeye çalıştı: yapacak bir şey yoktu. Birkaç saniye boyunca duvarı tırmaladı, tırnakları kırıldı. Öfkeyle duvarı yumrukladı ve sonunda yere, dizlerinin üzerine çöktü. Geberecekti. O, apne ustası, bu kulübede havasızlıktan ölecekti.
O anda, gerçek tehlikeyi hatırladı. İleri doğru baktı: koyu renkli bir sıvı ona doğru ilerliyordu; ağdalı, ağır, katran gibi bir sıvı. Kan. Az sonra ona ulaşacak, her yanını kaplayacak, onu boğacaktı…
İnleyerek duvarın dibine büzüldü. Ne kadar az hareket ederse, o kadar az havaya ihtiyacı olurdu; havaya duyduğu açlık ciğerlerine acı veriyor, zehir dolu bir kabarcık gibi gırtlağını yakıyordu.
İyice büzüldü ve bir yarık, zayıf bir nokta bulmak umuduyla zemindeki köşeleri takip etti. Bu şekilde, dörtayak üzerinde ilerliyordu, başını çevirip baktı. Kan, ondan sadece birkaç santimetre uzaktaydı. Ulur gibi bağırdı, sırtını bölmenin duvarına dayadı, topuklarıyla döşemeyi itekliyor, geri geri gitmeye çabalıyordu.
Sırtını dayadığı duvarın direnci kırıldı. Birden hücrenin içine toz ve samanla karışık beyaz bir ışık
indir

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: