Zorba / Nikos Kazancakis

22 Haziran 2018

ZorbaZorba

Zorba’dan…

Onu ilk kez Pire’de tanıdım. Girit’e gidecek vapura binmek üzere limana gelmiştim. Neredeyse sabah olacaktı. Yağmur yağıyordu. Güçlü bir siroko rüzgârı esiyor, denizin serpintileri küçük kahveye kadar geliyordu. Camlı kapılar kapalı olduğu için hava insan soluğu ve adaçayı kokmaktaydı. Dışarısı soğuktu, camlar, insan soluklarından buğulanmıştı. Keçi kılından kahverengi fanilalar giymiş ve burada sabahlamış birkaç denizci, kahve ve adaçayı içiyor, buğulu camlardan denize bakıyorlardı.

Fırtınadan sersemleyen balıklar, dipteki durgun sulara inmiş, yukarıda çevrenin durulmasını, balıkçılar da kahveye sığınmışlar, bu tanrısal keşmekeşin durmasını bekliyorlardı; balıkların korkusu geçsin de oltalara vursunlar diye… Dil, iskorpit ve pisi balıkları gece seferlerinden dönüyor, uyumaya gidiyorlardı. Şafak söymekteydi. Camlı kapı açıldı. Kısa boylu, sarı benizli bir liman işçisi içeri girdi. Başı açık, ayakları çıplak ve çamur içindeydi.

Kocaman, açık mavi perdesü giymiş bir ihtiyar deniz kurdu bağırdı:

— Ee Kostandi, nasılsın be? Kostandi kızgın bir tavırla tükürdü.

— Nasıl olalım? Günaydın kahve, tünaydın ev, günaydın kahve, tünaydın ev, günaydın kahve, tünaydın ev! İşte benim hayatım! İş yok!

Bazıları güldü, bazıları kafa sallayıp küfrettiler.

Felsefe eğitimini Karagöz oyunlarında tamamlamış palabıyıklı biri araya girdi:

— Hayatın kendisi işsiz; lanet olsun, kendisi!

Yeşilli mavili, tatlı bir ışık pis camlara vurdu, o da kahvenin içine girdi, ellere, alınlara takıldı, ocağa sıçradı, şişeler alevlendi; elektrik gücünü yitirdi; uykusuz ve mahmur kahveci, elini uzatıp lâmbaları söndürdü.

Bir an süren bir sessizlik oldu. Bütün gözler kalkıp çamurlu güne baktılar. Uğuldayarak kırılan dalgalarla, kahvenin içinde guruldayan birkaç nargilenin sesi duyuldu.

İhtiyar deniz kurdu, içini çekti. Sonra mırıldandı:

— Acaba Kaptan Lemonis ne oldu, ulan? Tanrı yardımcısı olsun!

Açık denize kötü kötü baktı:

— Tuh sana, karı-kocayı ayıran deniz! dedi ve ıkınarak bıyığını ısırdı.

Bir köşeye büzülmüştüm, üşüyordum, ikinci bir adaçayı ısmarladım. Uykum vardı. Uyku, yorgunluk ve sabahın verdiği üzüntüyle savaşıyordum. Bakıyor, bakıyordum. Çok koyu, deniz, yağmur ve hasretten oluşmuş bir yansıma kalbimi sarıyordu.

Gözlerimi, hâlâ pruvasına kadar gecenin

indir

Bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: