Azil / Hakan Günday

16 Temmuz 2018

AzilAzil

Azil’den…

Tanıdığı herkes kahramandı. Hayat kahramanları. Belki başkalarının değil, ama kendi hayatlarım kurtaran kahramanlar. Bir dünya dolusu Süpermen. Telefon kulübelerinde pelerinlere bürünüp caddelere dağılan kahramanlar. Şimdi, onlardan biri gibi hissediyordu kendini. Tek fark, telefon kulübesinden çıkamamasıydı. O sadece orada kahramandı. Tek korkusu, telefonun çalması olabilirdi, ama olasılığın düşüklüğü sakinleştirici düzeydeydi. Yalnızca telefon kulübesinde kahraman olabilen, siyah takım elbiseli ve yalnız bir Süpermen. Kulübeden çıkıp sıradan bir aptala dönüşmek istemiyordu.

Suçladı. Herkesi. Kendini. Yalnız kalamadığı için. Yalnız bırakılmadığı için. Yanında daima insanlar olduğu için. Ve onların yanında daima aptal ve kötü olduğu için. Baskıya dayanamadığı için. Baskıdan nefret ettiği için. Bedeninde ve ruhunda bu kadar delik olduğu için. Ve o delikler, başkalarının düşüncelerinin geçebileceği genişlikte olduğu için.

Kutladı. Herkesi. Kendini. Okumayı öğrettikleri için. Okuduğunu anlamayı öğrenebildiği için. Yirmi sekiz yaşında yalnız kalabildiği için. Yirmi sekiz yıl sonra onu yalnızlığa terk ettikleri için. Terk ettikleri yer cennet olduğu, için. Cennete terk edilmiş bir çocuk olduğu için.

Masanın büküldüğü çizgiye avuçlarım dayayıp sandalyesini geri itti. Ayaklarının üzerinde durdu ve yürüdü. Sürünmekten kurtulup yürümeye başlamış gibi ağır ağır attı adımlarım. Koridora çıktı. Sağında, odalar ve banyo, solundaysa salon ve mutfak vardı. Yemek yapmakla ilgilenmiyordu, çünkü aç değil, susuzdu. Mutfağı geçti. Salona girdi. Kütüphanenin komşusu cam dolapla yüz yüze geldi. Annesinin bir antikacıdan satın aldığı ahşap iskeletli, cam derili, içki etli dolabın kapağını açtı. İçine giren eli, dolabın kalbini söktü. Kalp, litrelik bir Bailey’s şişesiydi. Dolabın kapağını kapatmadı. Dönüp bakmadı. Sadece yürüdü. Sağlık sigortası yaptıranların aksine, kendini öldürecek birinin, başladığı işleri bitirmeme özgürlüğü vardı.

Mutfağa girdi. Buz gerekiyordu. Buz ve bardak. İkisini de buldu. Sürahi akranı su bardağına Bailey’s döktü. İçki ağır ağır aktı. Pudinge benzetti. Sonra buz küpleri geldi. Bir, iki, üç. Ve dört. Sarhoş ölmek hiç de aptalca değildi. Sadece sarhoşken aptal değildi. Sadece yalnızken içerdi. Bir yudum aldı. Mutfaktan çıktı. Mektup

indir

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: