Malafa / Hakan Günday

19 Temmuz 2018

MalafaMalafa

Malafa’dan…

Cenevre’nin ön sokaklarının kaldırımları yedi kuryeyi yan yana taşıyacak kadar geniştir. Kentin ön sokakları çantalı kuryelerle doludur. Deri çantalar, şifreli kilitler ve içlerinde yol yorgunu tramlar. Binaların cephesi banka veznelerine benzer. Kapılarından girmek için randevu almak gerekir. Randevu almak içinse bir miktar tram bozdurmak. Kumarhaneler gibi. Gerard’ın kendini soktuğu kapı, böyle bir binaya açılıyordu. Altı katlı ve elli dört ofisli bir bina. Altıncı kattakilerin manzaraları karşı kaldırımdaki binaların altıncı katlarıydı. Ama kimse kimseye bakmıyordu. Manzara dışarıda değil, içerideydi. Çünkü tram ofislerde paylaşılıyordu.

Deri koltuklar, deri bir masa. Masanın iki yakasında iki mart. Birinin derisi doğuştan, diğerininki sonradan yanmıştı. Diller İspanyolca dönüyordu.

“Ne içersin Gerard?”

“Başladığımla devam edeyim. Rakı lütfen.”

Ofisin sahibi olduğuna herkesi inandıracak kadar siyah bir takım elbise giymiş olan mart, yanındaki ahşap kapaklı buzdolabından çıkardığı Tekirdağ şişesini, iki kadehle birlikte masaya koydu. Adil davranıp ikisini de eşit doldurdu. Gerard’ın da kendisi gibi, bir Türk kadar rakılı geçmişe sahip olduğunu biliyordu. Önce su, sonra buz. Birinden birer parmak, diğerinden ikişer adet ekledi. Kadehlerden birini İsviçreli’ye uzattı. Önce masaya sonra da birbirlerine değen kadehlerden çıkan ses toktu. Ağızlardan çıkanlar gibi. Çünkü zihinler de kadehler kadar doluydu.

“Antalya’ya!”

“Topaz’a!”

Rakıyı ancak dudağını ıslatacak kadar yudumlamış olan mart konuştu.

“Herkesin dağıldığından emin misin?”

“Evet” dedi Gerard.

“Malta’ya ne zaman geçeceksin?”

“Sen payımı verince.”

Gerard’ı kaç yıldır tanıdığını düşünen mart, Topaz işine doğru kişiyi seçtiği için kendini tebrik etti. İçinden. Sağ eli, masanın arkasında kaybolup bir çekmeceyi açtı. El, döndüğünde doluydu. Parmak uçlarıyla itilen bir zarf, masanın diğer yakasına geçti.

“Dört yüz elli bin. Tunus ve Türkiye.”

Gerard zarfı açıp tramı saymayacaktı. Çünkü bu ofiste dürüstlük bir dindi. Yalnız, bir kuşkusu vardı.

“Tunus’tan daha çok geleceğini düşünüyordum.”

“Kozan!”

Kendisini çağıranın kim olduğunu, göz kapakları yuvalarına çekilene kadar anlamadı. Tavanı gördü, sesi tanıdı. Konuşan kendisiydi. Çalan telefonuydu. Elini komodine uzattı. Gözkapaklarını indirdi

indir

 

Bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: