Ateşten Gömlek / Halide Edib Adıvar

3 Ağustos 2018

Ateşten GömlekAteşten Gömlek

Ateşten Gömlek’ten…

Geçtiğimiz köylerde hep daha evvel geçenlerin hikâyelerini dinledik, izlerine bastık. Bir alay isyanla, acılıkla dolu İstanbul mültecisi kadın, erkek buralardan gelip geçmişlerdi. Yollar çok garipti. Bazan bir palaskalı asker, fişek kemerli, başı Laz başlıklı insanlar birer ikişer sırtların üstünde görünüp kayboluyorlardı. Bazan bütün bir İstanbul kafilesi uzaktan gelip, geçiyordu. İpten dizginli tahta semerler üzerinde nefer esvaplı zâbitler, paltolu siviller görüyorduk. Biz kimse ile konuşmuyorduk. Köylerde mütereddit bir sükût vardı. Anadolu’dan isyan haberleri geliyor, İngilizlerin Halifesi ile milletin asi çocuklarının dövüştükleri söyleniyordu. Biz ancak üçüncü gün onlara tesadüf ettik ve bu yeni ihtilâl örneğini görebildik.

Hepsinin boğazından beline kadar fişekleri var, kuşaklarında tabanca ve bıçak asılı. Hepsi ayaklarının altında zemberek varmış gibi yere dokunur dokunmaz ayakları sıçrıyor, tüfenglerini bazan omuzlarında, bazan başlarında sallayarak gidiyorlar. Hepsinin gözleri ateşli, fakat geldikleri sınıflar ayrı idi. Bunlar arasında Rumeli dağlarında Bulgar eşkıyasıyla senelerce vuruşmuş, pişmiş; çetelerle, zâbit üniformasını ihtilâl kisvesine çevirmiş İstanbul gençleri vardı. Bunlara ilk temas Ayşe’ye zayıf bir yadırgamak hissi verdi. Sonra çarçabuk alıştı. Bunlarla ilk temasımızda Ayşe’nin, Binbaşı Cemal’in kardeşi olduğunu, İngilizlerden kaçtığını söylemek mecburiyetinde kaldık. O köylü esvabıyla fazla genç, fazla cazipti. Fakat onun feci hikâyesini hangisi dinlese gözünde ihtilâlin en hakikî ateşi yanıyor, Ayşe İzmir mücadelesinin mukaddes bir alâmeti oluyordu. Köylüler bütün bu gayri vâzıh vaziyet ortasında tarlalarında ürkek ördekler gibi çalışıyorlar ve uzak karaltılardan kaçıyorlardı. Nihayet Adapazarı’na bir konak kalmıştı. Kandıra köylerinin birinde asıl bizimkiler, Anadolu hayatımızın arkadaşları göründü.

Sabah horozlar öterken köyden çıkmıştık. Karşıki sarı sırtlar ve eteklerindeki çimenli yeşil tarlalar, kızıl bulutların altında eflâtun bir gölge içinde idiler. Dağdan sekiz atlı, Karadeniz’in siyah esvaplarıyla doludizgin bize doğru geldiler. Öndeki, başında kalpağını muhafaza eden genç ve küçük bir zâbitti. Evvelâ bizi geçiyorlardı. Sonra durdular:

— Merhaba!

— Merhaba!

Ayşe’nin yeşil gözleri gülüyordu. Hepsi etrafını aldılar. Zâbitin küçük, uzun ve pembe bir yüzü var. Yanaklarında, çenesinde birer

indir

 

Bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: