Dokuz Gün / Gilly Macmillan

30 Ocak 2019

Dokuz GünDokuz Gün

Dokuz Gün’den…

Oğlum Ben kaybolduğundan beri çok düşündüm ve düşündüğüm her seferinde aklıma bir soru takıldı: Eğer biz sandığımız kişi değilsek, bir başkasının da bizim sandığımız kişi olmama ihtimali var mıdır? İnsanların bizi yanlış yargılama ihtimalleri bu kadar yüksekse, başkaları hakkında yaptığımız eleştirilerin doğruluğundan ne kadar emin olabiliriz?

Buradan yola çıkarak, düşüncelerimin nereye varacağını anlayabilirsiniz.

Otorite sahibi veya aile bireyi olduğu için birine gerçekten güvenebilir miyiz? Bütün arkadaşlıklarımız, ilişkilerimiz gerçekten sağlam temellere mi dayanıyor?

Düşüncelere daldığım zaman, bunları Ben kaybolmadan önce düşünebilecek kadar akıllı olsaydım hayatımın ne kadar farklı olabileceğini aklımdan geçiriyorum. Ruh halim kötüyse bunları düşünmediğim için kendimi suçluyorum ve ardı kesilmeyen, felç edici düşüncelerim beni günlerce cezalandırıyor.

Bir yıl önce, Ben’in kaybolmasından hemen sonra televizyonlarda da gösterilen bir basın toplantısına katıldım. Benim rolüm, oğlumu bulmama yardımcı olmaları için insanlardan yardım istemekti. Polis, okumam için bana bir kâğıt vermişti. İnsanların, karşılarında kaybolmuş oğlunu bulmaktan başka hiçbir şey istemeyen bir annenin durduğunu anlayacaklarını sanıyordum.

İzleyicilerin çoğu, özellikle de sesi en çok çıkanlar tam aksini düşündü. Beni çok kötü şeylerle suçladılar. Programı izleyene kadar bunun sebebini anlayamadım. İzlediğim anda her şeyi apaçık kavradım ama zararı önlemek için çok geç kalmıştım.

Televizyonda bir kurban gibi görünüyordum.

Çekici bir kurbandan ziyade kocaman gözlü bir antilop gibi diyelim, cılız ayakları üzerinde zor duran, bakımsız ve son dakikalarını yaşayan ideal bir avdım. Dünyaya duygusal bir pencereden, yaralı bir suratla bakıyordum. Bedenim rüzgârda titreyen bir yaprak gibi sallanıyor, konuşurken sesim kuru ve cılız çıkıyordu. Bu şekilde kendimi, duygularımı açıkça ortaya koyarak birilerinin Ben’i bulmama yardım edebileceklerini düşünmüş ama yanılmıştım.

Beni bir ucube gibi görmüşlerdi. Bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyi yaşadığım için benden korkmuşlar ve bir çakal sürüsü gibi üzerime çullanmışlardı.

Her şey bittikten sonra televizyona tekrar çıkmam istendi. Sonuçta bu, büyük yankı uyandıran bir olaydı. Hep reddettim. Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek

indir

Bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: