Kızılcık Dalları / Reşat Nuri Güntekin

6 Mayıs 2020

Kızılcık DallarıKızılcık Dalları

Kızılcık Dalları’ndan…

Şimdi, altmışını geçmiş olmasına rağmen sırım gibi bir vücudu vardı. Eski hastalığından, çocuklarına karşı bir nevi delilik derecesine çıkan bu meraktan başka bir iz kalmamıştı. Aksi gibi onlar da kocalarının peşinde mütemadiyen gurbette gezerler; biri gelir, biri giderdi.

Tren yolculuklarını pek o kadar merak etmezdi. Ne de olsa ayakları karada demekti. Fakat denizde oldukları gece sabaha kadar uyumaz, ikide bir pencereden başörtüsünü sallayarak rüzgâr çıkıp çıkmadığına bakardı.

İhtiyar hanımefendinin bir eski tecrübesi vardı: Sevinmek ona hiç yaramazdı. Ne zaman biraz fazla güldüğünü farketse hemen durur:

— Çocuklar, göreceksiniz yine bir şey çıkacak, üzüleceğim… derdi.

Kocasıyla beraber iki seneden beri Anadolu’da gezen ortanca kızı nihayet İstanbul’a dönüyordu.

Allah onun bir gece evvel yüzünün güldüğünü görmüş: «Sen misin sevinen? Al sana bakalım!» diye bu aksiliği çıkarmıştı.

Hanımefendi, istasyona evvelâ yalnız torunlarıyla gelmişti. Ötekiler, yolcuları evde bekleyeceklerdi. Fakat postanın gecikmesi üzerine, sonradan onlar da birer ikişer sokağa dökülmüşlerdi. Büyük kızı Dürdane, kocası Şakir Beyle beraber istasyonun büfesinde oturuyor; Seniye, dayısının kolunda karşıki tarlada geziyordu.

Ölüm, düğün, yangın, göç gibi fevkalâde bir sebep olmadıkça odasından çıkmayan Nevnihal Kalfanın bile omuzunda yeşil yün atkısı, elinde şemsiyesiyle uzaktan ağır ağır geldiği görülüyordu.

Nihayet, güneş batarken istasyon memuru: «Tren geliyor» müjdesini verdi. Nadide Hanım, o vakit birdenbire kendini bıraktı, korkusunu saklamaya artık sebep kalmadığı için:

— Aman çocuklar, size söylemedim amma bittim. Şeytan neler getirdi aklıma… dedi.

Posta, bugün âdeta boş gibiydi. Pendiğe Nadide Hanımın yolcularından başka yanlız orta yaşlı bir köylü ile iki çocuk indi.

Köylü, uzun boylu, siyah seyrek sakallı bir adamdı. Sırtında pelerin şeklinde omuzlarına atılmış bir pembe yorgan, elinde bir bakraç, koltuğunun altında küçük bir yeşil çekmece vardı. Çocukların büyüğü küçük kardeşini sırtına almıştı. Büyük, yedi yaşlarında, mavi başörtülü, sarı entarili, ablak bir kızdı; fugonun arkasındaki üçüncü mevkii vagonun pencereleri önünde telâşlı bir sesle:

— İsmail’in bardağı kaldı, İsmailin bardağını bulun, diye

indir

Yorum Yapılmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: