Hayat Kıvılcımı / Erich Maria Remarque

11 Ekim 2020

Hayat KıvılcımıHayat Kıvılcımı

Hayat Kıvılcımı’ndan…

Bir iskeletten farksız 509 numara, kafasını yavaş yavaş kaldırdı ve gözlerini açtı. Bir baygınlık mı geçirdiğini, yoksa uyuya mı kalmış olduğunu kestiremiyordu. Zaten bu iki hal arasında pek fazla fark var denilemezdi; epeydir süren açlık ve yorgunluk onu bu hale sokmuştu. Her iki hal de, yosunlu derinliklere doğru ve suyun üzerine bir daha çıkmak ümidi bulunmayan bir çeşit dalıştı.

509 numara bir süre öylece kaldı ve kulak kabarttı. Böyle yapmak toplanma kampının eski bir geleneğiydi; zira tehlikenin hangi taraftan geleceği asla bilinemezdi ve hiç kımıldamadan durulabildiği sürece, göze çarpmamak, ya da ölmüş zannedilmek şansı daima mevcuttu. Bu, her böceğin bildiği basit bir tabiat kanunuydu.

Kuşkulanmasını gerektiren bir ses duymuyordu. Makineli tüfeklerin yerleştirildiği kulelerdeki nöbetçiler yarı uyukluyordular. Arka tarafta da her şey sessizdi. Başını büyük bir dikkatle arkasına çevirdi ve baktı. Mellern toplanma kampı, güneşin altında sakin ve dalgın çevreyi seyrediyor gibiydi.

SS’lerin alay eder gibi dans yeri adını verdikleri yoklama alanı, hemen hemen boştu. Sadece, büyük giriş kapısının sağındaki kalın sırıklarda, elleri arkalarına bağlanmış dört kişi sallanmaktaydı. İple o derece yukarıya çekilmişlerdi ki, ayakları yere değmiyordu. Kolları da iki yana sallanmıştı. Ölülerin yakıldığı fırının ateşçilerinden ikisi, pencerenin önünde durmuş, bu zavallılara küçük kömür parçaları atarak eğleniyorlardı; oysa, dörtlerden artık hiç birinde en ufak bir kıpırdanma yoktu. Haç şeklindeki sırıklarda yarım saattan fazla bir zamandan beri sallandıkları için bayılmıştılar.

İş kampının barakaları da bomboştu. Dışarıda nöbet tutanlar henüz gelmemişlerdi. İç temizlik işleriyle görevli birkaç
kişinin gölgeler gibi oradan oraya süzüldüğü görülüyordu. Büyük giriş kapısının solunda, cezalıların hapsedildiği Bunkerin önünde SS takımı şefi Breuer oturuyordu. Güneşe yuvarlak bir masayla hasır bir koltuk koydurmuş, kahvesini içiyordu. 1945 ilkbaharında halis kahve gerçi nadir bulunuyordu ama, Breuer bunu az önce iki Yahudiden sızdırmıştı. Breuer, altı haftadan beri Bunker’de mahpus kalan Yahudilerin artık çürümeye yüz tuttuğu bir sırada müdahalesini, İnsanî bir davranış buluyor ve kahveyi

indir

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: