Uyuyan Adam / Georges Perec

22 Ekim 2020

Uyuyan AdamUyuyan Adam

Uyuyan Adam’dan…

GÖZLERİNİ KAPAR KAPAMAZ, uykunun serüveni başlıyor. Belleğinin, bir yansıma sayesinde lavaboya, bir kitabın biraz daha açık gölgesi sayesinde etajere yeniden hayat vererek, asılı giysilerin daha koyu kütlesini belirginleştirerek, pencerenin ışık geçirmez karesi sayesinde binlerce kez katettiğin yolları yeniden çizerek onları zahmetsizce tanımladığı odada, ayrıntıların parçalara böldüğü o karanlık hacimdeki bildik alacakaranlığın yerini, bir süre sonra, iki boyutlu bir uzay alıyor; sanki, tam dikey olmasa da, burnunun direği üstünde duran ve böylece gözlerinin düzlemiyle küçücük bir açı yapan, sınırları belirsiz bir tablo varmış gibi; bu tablo sana önce tekdüze bir grilikte, daha doğrusu nötr, renksiz, biçimsiz görünebilir, ancak, kuşkusuz kısa süre içinde en az iki özelliği olduğu ortaya çıkar:

Bunlardan ilki, gözkapaklarını biraz sıkıca kapadığında, tablonun az çok kararmasıdır; daha kesin belirtmek gerekirse, gözlerini kapadığında kaşlarının çizgisi üzerinde meydana gelen kasılmanın, sanki, vücuduna oranla düzlemin eğimini değiştirme gücü varmış; sanki kaşlarının çizgisi birleşme noktasını oluşturuyormuş ve bunun sonucunda -bu sonuç apaçık ortada olması dışında tanıtlanamamakla birlikte- algıladığın karanlığın yoğunluğunu ya da niteliğini değiştirme gücü varmış gibi; ikincisi ise, bu uzayın yüzeyinin hiç de düzgün olmadığıdır, daha kesin belirtmek gerekirse, karanlığın dağılımı, yayılımı homojen bir biçimde olmamaktadır:

Başka deyişle üst bölge açıkça daha karanlıktır, sana en yakın görünen alt bölge ise -yakın uzak; yukarı aşağı, ön arka kavramları kesinliklerini çoktan gözle görülür şekilde kaybetmişse de hem çok daha gridir; yani başta sandığın gibi nötr olmayıp çok daha beyaz, adamakıllı beyazdır; hem de bir, iki ya da pek çok çeşit kese, kapsül içermekte ya da taşımaktadır; bir gözyaşı bezini düşün örneğin; biraz onun gibi, kenarları ince ve tüylüdür, içlerinde ise çok çok beyaz; bazen ipincecik çubuklar gibi çok ince, bazen çok daha kalın; hatta solucanlar gibi kaygan parıltılar titreşir, kımıldanır, eğilip bükülür. Bu parıltıların, her ne kadar parıltı sözcüğü burada bütünüyle yanlış kaçıyorsa da, kendilerine bakılamaması gibi tuhaf bir

indir

Bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: