Picasso İle Yaşamak / Françoise Gilot, Carlton Lake

Picasso İle YaşamakPicasso İle Yaşamak

Picasso İle Yaşamak’tan…

Pablo Picasso ile 1943 yılının Mayıs ayında Fransa’nın Alman işgali altında olduğu dönemde tanıştım. O zaman yirmi bir yaşındaydım ve daha o zaman resim yapmanın tüm hayatım olduğunu hissediyordum. Aynı zamanlarda Fransa’nın güneyindeki Montpellier şehrinin yakınlarında yaşayan eski bir okul arkadaşım Geneviève bir ay süresince evimde misafirim olmuştu. Bir çarşamba günü Geneviève ve aktör Alain Cuny ile o zamanlar ressamların ve yazarların sıkça görüldüğü küçük bir restoranda akşam yemeğine gitmiştik. Le Catalan adındaki bu restoran Paris’in Latin bölgesinde, Notre Dame yakınlarındaki Grands-Augustins Caddesi üzerindeydi.

O akşam restorana girip oturduktan sonra Picasso’yu ilk defa gördüm. Yanımızdaki masada bir grup arkadaşıyla birlikte oturuyordu: tanımadığım bir erkek ve iki kadın. Kadınlardan birinin önemli bir resim koleksiyonuna sahip olan ve kendisi de artık bir ressam sayılabilecek Noailles Kontesi Marie-Laurie olduğunu biliyordum. Aslında o zamanlar resim yapmaya başlamamıştı – en azından bilindiği kadarıyla – ama Babil Kulesi adında küçük bir şiir kitabı yazmıştı. Uzun, dar, biraz çökmüş görünen yüzü ve gösterişli saçları bana Rigaud’nun Louvre Müzesi’nde sergilenen XIV. Louis portresini hatırlatıyordu.

Alain Cuny kulağıma diğer kadının herkesin bildiği gibi 1936 yılından beri Picasso’nun hayat arkadaşı olan Yugoslav fotoğrafçı ve ressam Dora Maar olduğunu fısıldadı. Onun yardımı olmasa da Maar’ı tanımakta zorlanmazdım, çünkü Dora Maar’ın Portresi adlı eserinde değişik şekillerde görünenin bu kadın olduğunu anlayacak kadar Picasso’nun eserlerini tanıyordum.

Yüzü güzel ve ovaldi ancak kalın çenesi Picasso’nun yaptığı bütün Dora Maar resimlerinin en belirgin özelliği olarak ortaya çıkardı. Siyah saçlarını sımsıkı topuz yapmıştı. Koyu yeşil-kahve gözlerini, uzun parmaklarının süslediği ince ellerini fark etmemek mümkün değildi. Ancak en dikkat çekici özelliği son derece hareketsiz olmasıydı.

Çok az konuşuyor ve hemen hemen hiç el kol hareketi yapmıyordu. Bu hareketsizliğinin nedeninin asaletten başka bir şey olduğunu akla getiren bir havası vardı – mutlak bir katılık. Fransızların bu duruma çok uygun bir deyişi vardır: kendini adeta kutsanmış ekmek sanıyordu

LİNK

Author: admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.