Şaşırtan Varsayım / Francis Crick
Bilim/ 23 Ekim 2020

Şaşırtan Varsayım Şaşırtan Varsayım’dan… Şaşırtan Varsayım şu: “Siz,” neşeleriniz, üzüntüleriniz, anılarınız, ihtiraslarınız, benlik ve özgür irade duygularınız ile, aslında çok sayıda nöron* ve bunlarla ilişkili moleküllerin bir arada davranışından ibaretsiniz. Alice*** bunu şöyle ifade edebilirdi: “Bir nöron destesinden başka bir şey değilsin.” Bu varsayım günümüz insanının düşüncesine o denli yabancı ki şaşırtıcı olarak nitelendirmeme hak vereceksiniz. İnsanoğlunun dünyanın doğasına ve özellikle kendi doğasına ilgi duyduğu, ne kadar ilkel olursa olsun her soyda ve boyda bulunmuştur. Bu, yazılı tarihin ilk çağlarına, hatta yaygın bir biçimde ölülerin gömülmesine gösterilen özene bakılırsa, elbette daha da öncesine gitmektedir. Çoğu din, kişinin bedensel ölümünden sonra süren ve bir dereceye kadar insanın varlığının özü sayılan bir tür ruhun varlığına inanır. Ruhsuz bir beden işlemeyi sürdürse bile normal işlevini yerine getiremez. Kişi öldüğünde ruhu bedenini terk eder, ancak bundan sonra ne olduğu, ruhun cennete mi cehenneme mi Araf a mı gittiği yoksa yeniden bir eşek ya da sivrisinek olarak mı dirildiği dinine göre değişmektedir. Dinlerin pek azı ayrıntılarda anlaşıyor, çünkü örneğin Hıristiyanlığın încil’i ve İslamın Kuran’ı gibi farklı vahiylere dayanıyorlar. Dinler arasındaki ayrılıklara karşın en azından bir noktada yaygın bir ortak görüş var: Kişilerin ruhu vardır, hem de öyle yalnızca mecazi değil somut anlamda da. Bu inanç…

Dr. Ecco’nun Şaşırtıcı Serüvenleri / Dennis Shasha
Bilim/ 24 Temmuz 2020

Dr. Ecco’nun Şaşırtıcı Serüvenleri Dr. Ecco’nun Şaşırtıcı Serüvenleri’nden… Annesi fırıncıdan ekmek isterken oğlan gözlerini pastadan ayıramıyordu. Durumu fark eden fırıncı ilginç bir öneride bulundu: “Eğer bana bu pastayı sadece dört kesişte on altı eşit parçaya nasıl bölebileceğimi söylersen ekmek için para almayacağım.” dedi. (Siz de deneyin). Üç kesişte sekize bölmeye ilişkin benzer bir problemin çözümünü biliyordum ama dört kesişte on altı parçayı ilk kez duymuştum. Çocuk bir an duraksadıktan sonra, “Kaç çözüm istersiniz?” dedi. “Bir tane yeter,” dedi fırıncı, “ama unutma, her parçanın üzerinde krema olacak.” “O zaman tek bir çözüm var.” dedi çocuk. “Önce pastayı iki kez keserek dört eşit parçaya bölersiniz, sonra bu parçaları alt alta dizip bir kesişte hepsini birden ikiye ayırırsınız ve böylece sekiz parçanız olur. Yine parçaları sıraya dizip bir kesişte tümünü ortalarından ikiye bölerseniz on altı parça eder.” “Aferin, Jake!” dedi fırıncı. “Pasta da senin olsun.” Kadın pastanın parasını ödemek istediyse de fırıncı bunu kabul etmeyerek, “Genç Jacob Ecco’yu görmek benim için her zaman bir zevktir; üstelik yakında üniversiteye gitmek için buradan ayrılacağına göre!” dedi. Bunun üzerine çocuk ve annesi fırıncıya teşekkür ederek (pastayla birlikte) dükkandan çıktılar. Üniversite mi, diye düşündüm. Eğer bir tür cüce değilse bu çocuk on iki yaşından büyük olamazdı. Ama…

Tanrı Yanılgısı / Richard Dawkins
Bilim/ 27 Mart 2020

Tanrı Yanılgısı Tanrı Yanılgısı’ndan… Çağımızın dindar gibi görünen büyük bilim insanlarının inançlarını daha derinlemesine incelediğinizde genelde tersi ortaya çıkar. Bu gerçek hiç kuşkusuz Einstein ve Hawking için geçerlidir. Şu anki Kraliyet Astronomu ve Kraliyet Cemiyetinin Başkanı Martin Rees, bana kiliseye ‘inançsız bir Anglikan… tarikat sadakatinden yoksun birisi’ olarak gittiğini söylemişti. Rees’in dinle ilgili inançları yoktur ancak adını andığım diğer bilim insanlarının, evren tarafından kışkırtılmış olan şiirsel natüralizmlerini paylaşır. Yakın geçmişte televizyonda yayımlanmış bir sohbet sırasında İngiliz Yahudilerinin saygı duyulan bir kişisi, doğum uzmanı arkadaşım Robert Winston’ı, kendi Yahudiliğinin tam da bu karakterde olduğu ve bu yüzden doğaüstü herhangi bir şeye aslında inanmadığını kabul etmesi için sıkıştırdım. İkna olmak üzereydi ama son anda çekindi (adil olmak gerekirse, benimle yalnızca röportaj yapacağını zannediyordu, bu konulara gireceğimden haberi yoktu.) Onu sıkıştırdığım zaman, Yahudiliği, hayatını düzene sokmaya ve daha iyiye götürmeye yardım edecek sağlam bir disiplin olarak gördüğünü söyledi. Belki de öyledir; ama bunun dininin doğaüstü taleplerinin gerçek değerleriyle en küçük bir ilgisi dahi yoktur. Yahudi olduğunu gurur duyarak söyleyen ve Yahudi dini kurallarına uyan birçok entelektüel ateist vardır. Bunun sebebi belki eski geleneklere ya da öldürülmüş akrabalara karşı sadakat ve aynı zamanda “din”’i, birçoklarımızın paylaştığı, en ünlü taraftan Albert Einstein olan panteistik saygı…

Gen Bencildir / Richard Dawkins
Bilim/ 27 Mart 2020

Gen Bencildir Gen Bencildir’den… Öğretme konusunda söylediklerimin bir sonucu olarak, genlerle kalıtılan özelliklerin sabit ve değiştirilemez olduğunu düşünmek yanlış olur (hem de çok sık yapılan bir yanlış). Genlerimiz bize bencil olma talimatı verebilirler, fakat tüm hayatımız boyunca onlara boyun eğmek zorunda değiliz. Yalnızca şunu söyleyebiliriz: Genetik olarak özverili olmaya programlanmış olsaydık, özverili olmayı öğrenmemiz şimdikinden daha kolay olabilirdi. Hayvanlar arasında bir tek insanda öğrenilen ve sonraki kuşaklara geçirilen etkiler, örneğin kültür, baskın özelliktedir. Kimileri, insan doğasının anlaşılmasında, kültürün genlerinin konuyla ilişkisiz kalacak denli önemli olduğunu söyleyeceklerdir. Kimileri de buna karşı çıkacaklardır. Bütün bunlar, insanı niteleyen özelliklerin belirleyicileri olarak “doğa mı, besleyen mi” tartışmasında nerede durduğumuza bağlıdır. Bu beni, kitabın ne olmadığı konusundaki ikinci noktaya getiriyor: Bu, doğa/besleyen çekişmesinde herhangi bir konunun avukatlığını yapan bir kitap değil. Elbette bu konuda bir fikrim var, fakat bunu ifade etmeyeceğim. Ta ki, son bölümde yer alacak olan kültüre bakışa gelinceye dek. Eğer çağdaş insan davranışının belirlenmesinde genlerin gerçekten de önemsiz olduğu ortaya çıkarsa; eğer gerçekten de bu açıdan hayvanlar arasında tek ise, en azından bizleri kuraldışı kılan bu kuralı sorgulamak yine de ilginç olacaktır. Ve eğer, türümüz düşündüğümüz kadar da kuraldışı değilse, bu kuralı anlamamız daha da önemli olacaktır. “Bu kitap ne değildir”in üçüncüsü,…

Tarihi Değiştiren Bilginler / Ali Çimen
Bilim , İnceleme , Tarih/ 26 Mart 2020

Tarihi Değiştiren Bilginler Tarihi Değiştiren Bilginler’den… Makara ve kaldıraç düzeneklerini keşfetmesinin ardından övünmek için sarf ettiği ortaya atılan ‘Bana bir dayanak noktası verin, size dünyayı hareket ettireyim’ özdeyişi ile tarihe geçen Arşimet, her ne kadar dünyamızı sallayamasa da, yüzlerce işçinin denize indirmek için ter döktüğü koca koca gemilerin kolayca suya indirilmesini sağlamıştı. Newton ve Gauss ile birlikte matematik liginin en iddialı oyuncularından biri olarak gösterilen Arşimet, kendi döneminde usta, bilge adam ya da büyük geometrici olarak anılıyordu. Üstelik filozof açısından mümbit olan Yunan medeniyetinin ender yetiştirdiği matematikçilerden biri olması da, onu çağdaşlarından ayırıyor. Tüm vaktini problem çözmeye ayıran Arşimet, kendini rakamların dünyasına öyle kaptırıyordu ki, rivayetlere göre, çoğu zaman yemek yemeyi bile unutuyordu. Modern zamanların defter ya da tahta gibi imkanlarından mahrum olsa da, eline geçen her yeri, sönmüş bir yangından arta kalan küllerden, kumsallara kadar, her düz ortamı, geometrik şekillerle dolduruyordu. Öyle ki banyo sonrası masaj yapmak için vücuduna sürdürdüğü zeytinyağı üzerine de şekiller çizdiği aktarılır. Günümüze ulaşan şöhretinin büyük bir kısmını Sirakuza (Syracuse, İtalya’nın güneyinde bir yerleşim bölgesi) Kralı Hierro ile dostluğuna borçlu olan Arşimet, kralın problemlerine çözüm bulduğu için sarayın iltifatına fazlası ile mazhar olmuştu. Öyle ki Romalı mimar Marcus Vitruvius’un, Arşimet’in ölümünden iki yüz yıl sonra…

Hiç Yoktan Bir Evren / Lawrence M. Krauss
Bilim/ 21 Nisan 2019

Hiç Yoktan Bir Evren Hiç Yoktan Bir Evren’den… Ne var ki Genel Görelilik ile gözlem arasındaki belirgin uyuşma fazla uzun sürmedi (her ne kadar Einstein’ın daha sonradan kuramında en büyük hatası olarak anacağı bir değişiklik yapmasına yol açmış olsa da. Ama bu konudan daha sonra daha geniş bahsedeceğiz). Herkes (ABD’deki bazı okulların yönetim kurulları dışında) artık evrenin durağan olmadığını, genişlediğini, bu genişlemenin 13,7 milyar yıl önceki inanılmaz derecede sıcak ve yoğun bir Büyük Patlama’yla başladığını biliyor. Biz de galaksimizin, gözlenebilir evrendeki yaklaşık 400 milyar galaksiden yalnızca biri olduğunu biliyoruz, bu da aynı derecede önemli. Dünya’nın haritasını ilk çıkaranlara benziyoruz, evrenin haritasını en geniş ölçekte çıkarmaya yeni başlamışız. Son yılllarda evren tablomuzda devrimci bazı değişikliklere tanık olunması pek şaşırtıcı değil. Evrenin durağan olmadığı, aslında genişlediği keşfinin derin felsefi ve dini anlamları vardır, çünkü evrenimizin bir başlangıcı olduğunu düşündürür. Bir başlangıç yaratılış anlamına gelir, yaratılış da hisleri karıştırır. Evrenimizin genişliyor olduğunun 1929’daki keşfinin ardından bir Büyük Patlama kavrayışının bağımsız bir biçimde ampirik olarak doğrulanması için 50-60 yıl geçmiş olsa da Papa XII. Pius 1951’de Büyük Patlama’nın Yaratılış’ın kanıtı olduğunu müjdelemişti: “Bugünkü bilim, yüzyıllar ötesine bir hamlede uzanarak o ilk ‘Işık Olsun’ anına, hiçlikten bir ışık ve ışın denizinin patlak verdiği, elementlerin parçalanıp,…

Bilim Tarihi / Aydın Sayılı
Bilim/ 5 Aralık 2018

Bilim Tarihi Bilim Tarihi’nden… Homo sapiens, yani insan türü, maymun akrabalarının bazı özelliklerinden sıyrılarak ve yeni vasıflar kazanarak insan haline geldiği zaman, aralarında yaşamak zorunda olduğu hayvanlardan görünüşte birçok bakımdan geride idi. Ne korkunç pençeleri, ne de parçalayıcı dişleri vardı. Kasları birçok diğer hayvanlarınki kadar güçlü değildi ve onların çoğuna nazaran tırmanma, atlama ve koşma yeteneği azdı. Fakat yeni türeyen insan türünün yaman bazı gizli silahları vardı ki, bunların arasında en önemlisi beyni idi. Bunun yardımı ile yalnız hayvanları alt etmekle kalmadı, doğal güçlere de egemen olmaya başladı. İnsan kafası doğanın bildiği en gür, en doğurucu ve en verimli enerji kaynağıdır. Gerçekten insanda harcanan zihinsel enerji ile elde edilen sonuçlar birbirleri ile kıyas kabul etmeyecek derecede farklı olabilmektedir. Kafası sayesinde insan çok çeşitli ve engin başarılar göstermiştir. Bunların en göze çarpanı ve en göz kamaştıranı da kuşkusuz ki bilimdir. Yıldırımı yıldırmış olan insan, yeryüzünde bulunan her şeyden yararlanmaya bakmış ve bilimi sayesinde zamanla, doğanın hemen her kuvvetini kendine köle etmiştir. Denizleri ve havaları istilâ etmiş ve düğme çevirmekle dünyanın en uzak köşelerini odasının içine getirmeye muvaffak olmuştur. Bilim adamı ancak ışık seneleri yardımı ile rakamlarla ifade edebildiği uçsuz bucaksız uzayı ne yapıp yapıp laboratuvarının duvarları arasına sokmuş, bilimsel ve teknolojik…

Dünya Neden Var / Jim Holt
Bilim/ 21 Ekim 2018

Dünya Neden Var Dünya Neden Var’dan… Rus bir fizikçidir. Moskova’da genç bir adamken, Büyük Patlama hakkında can sıkıcı üç soruya cevap veren yeni bir kuram ortaya atmıştı: Ne patladı? Neden patladı? O patlamadan önce ne oluyordu? Linde’nin “kaotik şişme” denilen kuramı, uzayın genel şeklini ve galaksilerin oluşumunu açıklıyordu. Ayrıca Büyük Patlama’dan geride kalan, COBE uydusunun 1990’larda gözlemlediği arka plan ışınımının kesin örüntüsünü de tahmin ediyordu. Linde’nin kuramının ilginç açılımları arasında, en çarpıcı olanlardan biri bir evren yaratmak için çok da fazla şeyin gerekmediğiydi. Kozmik ölçekte kaynaklara gerek yoktu, doğaüstü güçlere de. Bizimkinden çok daha ileri olmayan bir medeniyette yaşayan birinin bir laboratuvarda yeni bir evren yaratması bile mümkün olabilirdi. Bu da insanı çekiveren bir düşünceye kapıyı aralıyordu: Bizim evrenimiz de böyle yaratılmış olabilir mi? Linde yakışıklı, boylu boslu, kır saçlı bir adamdır. Meslektaşları arasında biraz çakırkeyifken bile akrobasi ve şaşırtıcı el çabukluğu numaraları yapma becerisiyle nam salmıştır. Linde, Rusça aksanlı İngilizcesiyle bana “Kaotik şişme kuramını icat ettiğimde, bizimki gibi bir evrenin başlaması için gerekli olan tek şeyin bir gramın yüzbinde biri kadar madde olduğunu keşfettim,” demişti. “Patlayarak, etrafımızda gördüğümüz milyarlarca galaksiyi ortaya çıkaracak küçük bir boşluk ortaya çıkarmak için bu kadarı yeterli. Bir aldatmaca gibi görünüyor; ama şişme kuramı böyle…

Einstein’ın Düşleri / Alan Lightman
Bilim/ 6 Ağustos 2018

Einstein’ın Düşleri Einstein’ın Düşleri’nden… Uzaklarda bir çarşının saat kulesi altıyı vurup susuyor. Gençten bir adam masasına kapanıyor. Çalkantılarla dolu bir başka gecenin ardından şafakla ofise gelmiş; saçları darmadağın ve pantolonu üzerinden dökülüverecek gibi duruyor. Alman fizik dergisine bugün yollayacağı yirmi bumburuşuk sayfalık yeni zaman kuramı elinde… Kentten ses kırıntıları süzülüyor içeri: Taş zemine bırakılan bir süt şişesinin tıngırtısı, Marktgasse’de bir dükkân tentesini açan kolun gıcırtısı, sokaklardan birinde yavaşça ilerleyen bir seyyar sebze tezgâhı, yakınlardaki bir dairede konuşan bir adamla bir kadının fısıltıları… İçeri süzülen loş ışığın altında masalar, uyuklayan kocaman hayvanlar misali gölgemsi ve yumuşak görünüyor. Adamın üstü yarı açık kitaplarla dolu karman çorman masası haricindeki dünden kalma evrakla kaplı on iki meşe masa gayet düzenli: İki saat sonra işbaşı yapacak her bir kâtip işe nereden başlayacağını tamı tamına bilecek. Ama şu anda, loş ışıkta masaların üzerindeki evrak, köşedeki saatten ya da kapının yanındaki sekreter taburesinden daha görünür değil. Şu anda tek doğru dürüst görünen, masaların gölgeli ve genç adamın kambur siluetleri… Duvarda zar zor seçilen saat altıyı on geçtiğini söylüyor. Her geçen dakika ile yeni bir cisim biçimleniyor. İşte, metal bir çöp kutusu beliriyor. Şurada, duvarda bir takvim. Bir aile fotoğrafı, bir kutu ataş, bir hokka, bir dolmakalem… Bir…

Bay Tanrı / Alan Lightman
Bilim/ 6 Ağustos 2018

Bay Tanrı Bay Tanrı’dan… Zaman, bazı dönem ve aralıklarda damladı. Bazılarında coştu, geleceğe bodoslama aktı ve ardından frene bastı, yavaşladı ve yine damlamaya döndü. Zamanı yaratırken, daima aynı tarzda mı aksın yoksa durup kalksın mı, karar vermemiştim. Ama mesele bundan daha belalıydı. Henüz saatleri yaratmadığımdan, zamanın pürüzsüz akışıyla durup kalkışlı akışı arasındaki farkı kestirmek mümkün değildi. Zamanı ölçecek hiçbir şey yoktu ortada. Hatta belki zamanın geçişi gözlemciye göreli olmalıydı. Ya da belki sadece algıdan ibaret kalabilirdi. Başlangıçta hiçbirimiz zamanın aktığından emin değildik. Olasılıklardan herhangi birine bağlanmak gelmedi içimden –zaten bu haliyle epey kafa patlatıyordum– ve zamanın dokusuna ileri bir tarihte karar vermeye karar verdim. İster pürüzsüz ister kesintili olsun, zamanın yaratılışı Boşluğu çoktan değiştirmişti. Zamandan önce, Boşlukta hareket etmiyor, tümünü birden aynı anda yaşıyorduk. Daha doğrusu, Boşluk varlıklarımıza yapışıyor, Boşluk düşüncelerimizi kapsıyor, Boşluk bizim var olan bir şeyliğimize karşı hiçliği oluşturuyordu. Zamandan sonraysa, Boşluk, sonsuz ve değişmez olarak kaldı ama artık içinden geçilebiliyor, düşünülebiliyor; belli bir anda Boşluğun belli bir yerinde, başka bir andaysa başka bir yerinde bulunulduğu söylenebiliyordu. Boşlukta yön veya yer belirleyici tabelalar, işaretler bulunduğundan değildi –Boşluk tümüyle pürüzsüz, boş ve şekilsizdi– ama ilke temelinde böyle belirli yerlerin varlığını ve bir zaman dilimi dâhilinde birinden diğerine gidebileceğimizi anlıyorduk….

Ne Kadarı Yeterli? / Alan Durning
Bilim/ 24 Temmuz 2018

Ne Kadarı Yeterli? Ne Kadarı Yeterli?’den… Endüstri çağından önce talihli ve talihsiz olan kişilerin seyahat ettikleri hızlar arasındaki fark yalnızca atlarla insanların ortalama yürüyüş hızları arasındaki fark kadardı; zenginler ata binmekteydi, yoksullar ise yürümekteydi. Bu ikiye ayrılma durumu yüzyıllarca sürmüştür; Fransız felsefeci Paul Valery’nin bu yüzyılın başlarında yazdığı gibi, “Napolyon, Sezar’dan daha hızlı yolculuk etmiyordu.” Fakat bu kategoriler, geçtiğimiz yüzyıllar boyunca hızla artmıştır. Zenginler atlardan trenlere, oradan da otomobillere ve jet uçaklarına geçtikçe, maksimum hız, yakıt ihtiyacını artırarak yükselmiştir. Yoksullar hala yaklaşık olarak her zamanki hızlarında yürümektedirler, fakat zenginler hızlarını, bir atın hızı olan saatte yaklaşık 10 kilometreden bir jetin hızı olan saatte 1000 kilometreye kadar yükseltmişlerdir. Zenginlerin tarihsel gelişimi dünyadaki ekonomik sınıfların ulaşım modelleriyle pek paralel değildir; yürüyen yoksullar, bisiklete, trene ve otobüse binen orta gelirli sınıf ve otomobil kullanan tüketici sınıfı. Son olarak, tüketici sınıfının en zengin üyeleri de dünya jet sosyetesini oluşturmaktadır. Bu merdivende oluşan her bir üst basamakla birlikte çevre, yakıtların yarattığı hava kirliliğinin verdiği zarardan daha büyük bir zarar görmektedir. Yürümek ve bisiklet kullanmak gerçekten hiçbir ekolojik zarara sebep olmaz ve kişinin en son yediği yemek dışında hiçbir yakıt gerektirmez. Şehir içi seyahat için otobüsler, metrolar ve tramvaylar, bir kişiyi bir kilometre uzağa götürmek için…

Milyarlarca ve Milyarlarca / Carl Sagan
Bilim/ 8 Ekim 2017

Milyarlarca ve Milyarlarca Milyarlarca ve Milyarlarca’dan… Ben bunu hiç söylemedim. Doğru söylüyorum. Ha, evrende belki de 100 milyar gökada ve 10 milyar trilyon yıldız olabileceğini söyledim. Kozmos hakkında konuşurken büyük sayılar kullanmamak kolay değil. Çok sayıda kişinin izlediği Cosmos adlı televizyon dizisinde de birçok kez “milyar” sözcüğünü kullandım. Ama hiçbir zaman “milyarlarca ve milyarlarca” demedim. Bir kere böyle bir ifade çok belirsiz. “Milyarlarca ve milyarlarca” kaç milyar eder? Birkaç milyar mı? Yirmi milyar mı? Yüz milyar mı? Yani “milyarlarca ve milyarlarca” çok muğlak bir söz. Televizyon dizisini gözden geçirip güncelleştirdiğimizde kontrol ettim ve emin oldum ki, biç böyle bir şey dememişim. Ama bunu asıl söyleyen Tonight Show adlı programına yıllar boyunca neredeyse otuz kez katıldığım Johnny Carson idi. Kadife ceket, balıkçı yaka kazak giyip kafasına da paspasa benzer bir şeyi peruk gibi takarak beni taklit ediyordu. Geceyarısı televizyonda “milyarlarca ve milyarlarca” diye söylenerek dolaşan bir çeşit benzerimi yaratmıştı. Kendi kafasına göre hareket ederek, dostlarımın ve meslektaşlarımın ertesi gün bana hemen yetiştirecekleri şeyler söyleyen hayali bir benzerimin varlığı beni biraz tedirgin ediyordu. (Halinden pek belli olmasa da kendisi ciddi bir amatör gökbilimci olan Carson, benzerime çoğu zaman gerçek bilimsel konuşmalar yaptırırdı.) Hayret verici bir şekilde bu “milyarlarca ve milyarlarca” ifadesi çok tuttu. İnsanların kulağına hoş…

Kozmos / Carl Sagan
Bilim/ 8 Ekim 2017

Kozmos Kozmos’tan… KOZMİK OKYANUSUN KIYILARI Yeryüzünün enginliğini zihnin kavrayabildi mi? Işığın evrendeki adresini biliyor musun? Peki, ya karanlığınkini..? — Eski Kitaplardan Mekân olarak evren, dört bir yanımı çevreleyip beni bir atom zerreciği gibi yutuyor; ama ben zihinsel düşüncemle dünyayı kavrıyorum. — Biaise Pascal, Düşünceler Bilinende sınır vardır, bilinmeyende sınır yoktur. İnsan aklı anlaşılmazlığın engin okyanusunda barınacak bir ada sağlar. Her kuşağa düşen iş, bu okyanustaki adaya biraz daha toprak katarak büyütmektir. — T. H. Huxley, 1887 KOZMOS. OLMUŞ VEYA OLAN YA DA OLACAK HER ŞEYDİR. Kozmos «düzen içinde bir evren» anlamında kullanılan Yunanca bir sözcüktür ve bir bakıma «karmaşa# anlamına gelen Kaos’un karşıtıdır. Evreni oluşturan tüm canlı ve cansız varlıkların birbirleriyle derinden uyumlu bağlarının gizlerini içerir ve bu karmaşık ama gizemli bir incelikle işlenmiş bağlara karşı hayranlık ifade eden bir sözcüktür. Kozmos’u şöyle bir düşünmek bile garip bir heyecan verir. İnsanın sesini soluğunu kesen, ensesinden aşağı ürperti veren, bir boşluğa düşüşün hayal meyal anımsanışı gibi başdöndürücü bir duygudur bu. Çünkü tüm sırların en büyüğünün karşısında olduğumuzun bilincindeyizdir. Kozmos’un mekân ve zaman boyutları her insanın anlayış .sınırlan içine girmez. Üzerinde barındığımız yerküre, başsız ve sonsuz bir enginlikte kaybolmuş minicik bir gezegendir. Kozmik perspektifte, insanoğluna ilişkin uğraşların çoğu anlamsız, hatta çocuksu görünür….

Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı / Carl Sagan
Bilim/ 8 Ekim 2017

Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı’ndan… Tokalaşmak üzere elini uzattı. “İsmim William F. Buckley.” (Karşımda duran adam gerçek William F. Buckley değildi, yalnızca kavgacılığıyla ünlü televizyon programı sunucusu ile aynı ismi taşıyordu. Eminim bu yüzden insanlardan saka yollu küfür de işitmiştir.) Uzun sürecek yolculuğumuza başlamak üzere arabaya bindiğimizde, bana “şu bilim adamı” olmama çok sevindiğini, bilim hakkında soracak çok sorusu olduğunu söyledi. Sormasında bir sakınca var mıydı? Hayır, yoktu. Elbette sorabilirdi. Böylece konuşmaya başladık. Ancak, sonradan anlaşıldığı gibi, bilim üzerine değil. San Antonio yakınlarında bir hava üssünde çözülmeye bırakılmış donmuş uzaylılardan, ölü insanların aklından neler geçtiğini öğrenmek için “dünya dışı bağlantı kurmak”tan, kristallerden, Nostradamus’un keha-netlerinden, yıldız falından, Turin’deki kefenden ve benzeri konulardan konuşmak İsliyordu. Bu ipe sapa gelmez öykülerin her birine büyük bir hevesle başlıyor, bense her seferinde onu düş kırıklığına uğratmak zorunda kalıyordum: “Kanıt son derece yetersiz” diyordum. “Çok daha basit bir açıklaması var bu söylediklerinizin.” Aslında epeyce bir şeyler okumuşluğu vardı. “Batık” Atlantis ve Lemuria kıtalarına ilişkin ortaya alılmış olanlar gibi, bir-çok asılsız savdan haberdardı. Artık yalnızca derin deniz ışıklı balıkları ve Norveç deniz canavarının uğrak yeri olan, bir zamanlar büyük uygarlıkları süslemiş sütun ve minare kalıntılarını su yüzüne çıkarmak için yapılacak…