Gece Kanatları / Robert Silverberg
Bilimkurgu/ 9 Aralık 2019

Gece Kanatları Gece Kanatları’ndan… Roum, yedi tepe üzerine kurulu bir şehirdir. Daha önceki döngülerden birinde insanlığın başkentlerinden biri olduğu söylenir. Loncam İzleme değil de Anımsama olsaydı bunu daha kesin bir şekilde söyleyebilirdim. Yine de alacakaranlıkta güneyden yaklaşırken ilk kez gördüğüm bu şehrin bir zamanlar büyük bir önemi olduğunu çıkarabiliyordum. Şimdi bile binlerce canı barındıran dev bir şehirdi. Kemiksi kuleleri alacakaranlığı deliyor, ışıkları donuk bir cazibeyle parlıyordu. Sol tarafımda güneş gökyüzündeki tahtından çekilirken kızıl ve mor tonları birbirleriyle adeta dans edip yavaş yavaş gecenin karanlığına yer açıyorlardı. Sağ tarafımda ise karanlık çoktan çökmüştü. Yedi tepeyi saymaya çalıştıysam da başaramadım, ama yine de karşımdaki bu şehrin tüm yolların çıktığı o görkemli Roum olduğunu biliyor, atalarımızın yapıtları karşısında huşu ve derin bir saygı duyuyordum. Düz, uzun yolun kenarında Roum’a bakarak dinlendik. “İyi bir şehir. Orada kendimize iş bulabiliriz,” dedim. Yanımda, Avluela, dantelsi kanatlarını çırptı. İnce, tiz sesiyle, “Peki ya yiyecek?” diye sordu. “Kalacak bir yer? Şarap?” “Tabii, tabii,” dedim. “Hepsini birden.” “Ne zamandır yürüyoruz, İzleyici?” diye sordu. “İki gün, üç gece.” “Eğer uçuyor olsaydım yol çabucak biterdi.” “Senin için öyle,” dedim. “Bizi çoktan arkanda bırakmış olurdun ve bir daha asla göremezdin. İstediğin bu muydu?” Yanıma geldi ve elini kaba kumaşlı cüppemin kolunun üzerinde…

Cam Kule / Robert Silverberg
Bilimkurgu/ 8 Aralık 2019

Cam Kule Cam Kule’den… Simeon Krug’un kulesi, Hudson Körfezi’nin batısında, Kanada arktikasının boz tundrasında şimdi yüz metreye yükseliyor. Kule, halen içi boş cam bir kütük gibi; üstü açık ve doğa koşullarına karşı sadece, çalışılan katın birkaç metre üzerinde süzülen koruyucu bir güç alanıyla kapatılmış. Bitmemiş yapının çevresine android işçi grupları, vişne kızılı derileriyle binlerce sentetik insan toplanmış, cam blokları vinçlerin tahliyelerine yükleyerek yukarıya, zirvede onları yerleştirmek için bekleyen diğer androidlere gönderiyorlar. Krug, androidlerini kesintisiz üç vardiya halinde çalıştırıyor; hava karardığında inşaat alanı gökyüzünde bir kilometre yüksekliğe dizilmiş ve alanın kuzey ucundaki milyon kilovatlık küçük bir füzyon üreteciyle beslenen milyonlarca yansıtıcı levhayla aydınlatılıyor. Kulenin sekizgen şeklindeki muazzam temelinden dışarıya ve tundrayı oluşturan toprak, kök, yosun ve likenlerin elli santimetre derinine gümüş renkli, dondurucu şeritler yayılıyor. Şeritler her yönde birkaç kilometre boyunca uzuyorlar. Kuleyi inşa etmekte olan androidlerle araçların ürettikleri ısı, helyum-II difüzyon hücreleriyle soğuruluyor. Eğer şeritler orada olmasaydı inşaatın ürettiği enerjiyle tundra kısa sürede bir çamur gölüne dönüşürdü; dev kulenin temelindeki dubalar gevşer ve koca yapı yaralı bir titan gibi yana yatıp yıkılırdı. Şeritler tundrayı, Simeon Krug’un şimdi üzerine bindirmekte olduğu yüke dayanabilecek kadar buzlu ve sert tutuyorlar. Kulenin çevresinde bin metrelik bir yarıçap içine destek binaları toplanmış. Alanın batı tarafında…

Uzayda Piknik / Arkadi & Boris Strugatski
Bilimkurgu/ 7 Aralık 2019

Uzayda Piknik Uzayda Piknik’ten… BİR GECE önce o ve ben ambardaydık. Akşam olmuştu bile, geriye sadece laboratuar giysimi çıkarmak kalıyordu sonra da doğru Borçt’a gidip bir kaç yudum sert bir şeyler içebilirdim. İşleri bitirmiş, elimde bir sigarayla duvara dayanmış duruyordum. Sigarasızlıktan bayılacak gibiydim. İki saattir içmemiştim. O hâlâ ıvır zıvırlarıyla oyalanıyordu. Dolapların birini yerleştirmiş, kapatmış, kilitlemiş, bir diğerini yerleştiriyordu: Boşları taşıyıcının üzerinden alıyor, her birini bütün açılardan inceliyor (yeri gelmişken söyleyeyim o bacaksızların da her biri altı kilo çekiyordu) ve özenle rafa kaldırıyordu. Oldum bittim bence ne insanlığa ne de kendisine bir yararı olan bu boşlarla uğraşır. Kendi bileceği iş. Ben olsam çoktan siktiri çeker, aynı paraya başka bir işte çalışmaya başlardım. Tabii, öte yandan, düşünecek olursanız, boş, gerçekten esrarengiz, hatta belki de anlaşılmaz bir şeydir. Elimden onca boş geçmiş olmasına rağmen, hâlâ her görüşümde şaşırırım. Çay tabağı büyüklüğünde yarım santim kalınlığında, aralarında yirmi santim açıklık olan bakırdan iki yuvarlak. Hepsi bu. Başka bir şey yok. Hiçbir şey. Sadece boşluk. Elinizi, hatta çok etkilendiyseniz başınızı bile içine sokabilirsiniz. Sadece boşluk, gene boşluk, incecik bir hava. Tabii bütün bunların olabilmesi için, anladığım kadarıyla, aralarında bir güç var, çünkü birbirlerine yaklaştırmak imkansız, ayırmayı becerebilen kimse de çıkmadı. Yok arkadaş anlatmak zor, görmek…

İktidar Mahkumları / Arkadi & Boris Strugatski
Bilimkurgu/ 6 Aralık 2019

İktidar Mahkumları İktidar Mahkumları’ndan… Maxim, geminin kapağını açtı, dışarı eğildi ve dikkatle gökyüzünü incelemeye başladı. Deniz seviyesinin hemen üzerinde yükselen bu katı görünümlü boş saydamlık, yaşanabilir dünyalar ve sonsuz uzay hakkında fikir vermekten yoksundu. Tıpkı “Kutsal Kitap”ta anlatılan gökkubbe gibi pürüzsüz ve yoğun, bir kor halinde parlıyordu. Şüphesiz, bu gökkubbe yerel atlasın güçlü omuzlarında yükseliyordu. Gözleri, gemisinin yararak içine girdiği deliği aradı, fakat orada değildi. Yerinde iki iri leke, tıpkı su üzerindeki iki ölü beden gibi gökkürede sürükleniyordu. Kapağı fırlatarak olabildiğince açılmasını sağladı ve kuru, uzun çimenlere atladı. Sıcak, ağır hava, toz ve paslı demir kokuyordu. Gezegen, tahrip edilmiş bitki örtüsüyle hayatı anımsattığı kadar ölümü, uzun ve anlaşılamaz bir geçmişi de anımsatıyordu. Çimenler bel hizasındaydı. Hemen yakınında karanlık ve korkutucu bir şekilde beliriveren sık çalılıklar, tek tük, kasvetli çarpık çurpuk gövdeli ağaçlar manzarayı oluşturuyorlardı. Etraf dünyadaki bir dolunay gecesi kadar aydınlıktı. Bir tek farkla; dünya ayının oluşturduğu gölgeler ve puslu gece mavisinin aksine burada her şey cansız, yavan ve griydi. Gemi, bayırlarla çevrili çok büyük bir oyuğun tam dibinde duruyordu. Etrafını çevreleyen arazi, sarp ve dimdik bir şekilde soluk ufuğa doğru yükseliyordu. Maxim’in gördüğü manzara çok garipti. Çünkü durgun nehir besbelli bir bayır üzerinden batı yönünde yukarı doğru akıyordu. Maxim,…

Sınırsız Rüyalar Diyarı / J. G. Ballard
Bilimkurgu/ 20 Kasım 2019

Sınırsız Rüyalar Diyarı Sınırsız Rüyalar Diyarı’ndan… Sonunda, bir tek dev akbabalar kalacak benimle. Şu iki büyük akbaba, şimdi otoparkın beton damından bana bakıyor. Kanatlarının ucunda mantar lekeleri var, pençelerinin arasında çürüyen etin cerahati parlıyor, hırslı sarrafların pençelerinin arasındaki çürümüş altın ışıldıyor. Bütün kuşlar gibi onlar da her an bana saldırabilirlermiş izlenimi veriyorlar, helikopterler ve göğsümdeki tam iyileşmemiş yara onları tahrik ediyor. Bütün bu banliyö matraklıklarına rağmen, burada daha fazla kalıp başıma gelenleri, bunların hepimizi etkileyen ve bu Londra’nın on beş mil batısındaki küçük kasabanın sınırlarını aşan sonuçlarını kabullenmek isterdim. Etrafımdaki sokaklar, öğleden sonra güneşi altında sessiz. Bahçe kapılarının yanında yerlerde oyuncaklar yatıyor; bir saat önce oyunlarını bırakıp giden çocuklar, onları öylece terk etmişler; komşularımdan birisi de çim sulama fıskiyesini kapatmayı unutmuş. Fıskiye yorulmak bilmeden dönüp duruyor, derinliklerinden hayali bir balık yakalamak istiyormuş gibi bahçenin dibindeki süs havuzuna birbiri ardınca gökkuşakları fırlatıyor. “Bayan St. Cloud!.. Peder Wingate!..” Onları daha şimdiden özledim; uçuş okulumu finanse etmeye çalışmış olan dul ve nehir yatağında kemiklerimi bulmuş olan rahip. “Miriam!.. -Doktor Miriam!.. ” Neredeyse boğulmuşken beni kurtarmış olan genç doktor. Hepsi de beni terk etti artık. Kuşlara beni izlemeleri işaretini verip alışveriş merkezinden ayrıldım. Nehir kıyısındaki bir kumsalda, helikopterler gidene kadar bekleyebileceğim gizli bir yer…

Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret / Aldous Huxley
Bilimkurgu/ 15 Kasım 2019

Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret’ten… Sovyet sistemi, 1984’ün öğeleri ile Cesur Yeni Dünya’daki üst kastlar arasında süregidenin kehaneti olan öğeleri birleştirir. Bu arada neredeyse hiç denetleyemediğimiz kişisiz [impersonal] güçler de hepimizi Cesur Yeni Dünyagil kâbusa doğru itiyor görünmektedir; bu kişisiz itiş, bir azınlığın çıkarları uğruna, kitlelerin düşünce ve duygularını manipüle etmek için belli sayıda yeni teknik geliştiren ticari ve politik örgütlerin temsilcileri tarafından bilinçli olarak hızlandırılmaktadır. Manipülasyon teknikleri sonraki bölümlerde tartışılacaktır. Şu an için dikkatimizi dünyayı demokrasiye karşı böyle aşırı derecede güvensiz, bireysel özgürlük için böyle hoşgörüsüz yapan bu kişisiz güçlere hasredelim. Nedir bu güçler? Ve F.S. yedinci yüzyıla fırlatıp attığım kâbus niçin bize doğru böyle hızlı yaklaşıyor? Bu soruların cevapları, en üst düzeyde uygarlaşmış toplumun başlangıcının yattığı yerden başlamalı: biyoloji düzeyinden. İlk Noel Günü’nde gezegenimizin nüfusu iki yüz elli milyon civarındaydı –modern Çin’in nüfusunun yarısından daha az. On altı yüzyıl sonra, Hacı Papazlar Plymouth Rock’a çıktıklarında, insanların sayısı beş yüz milyondan biraz fazlaydı. Bağımsızlık Bildirgesi’nin imzalandığı tarih itibarıyla dünya nüfusu yedi yüz milyon sınırını aşmıştı. 1931’de, ben Cesur Yeni Dünya’yı yazarken, iki milyarın biraz altındaydı. Bugün, sadece yirmi yedi yıl sonra, iki milyar sekiz yüz milyonuz. Ya yarın ne kadar olacak? Penisilin, DDT ve temiz su,…

Işık Tanrısı / Roger Zelazny
Bilimkurgu/ 12 Kasım 2019

Işık Tanrısı Işık Tanrısı’ndan… Kemerli kapıdan koyu cüppeleriyle iki keşiş girdi. “Mademki durum böyle, niçin gökyüzünü onlar için temizlemiyor?” Daha yaşlıca ve kilolu olan ikinci keşiş omuz silkti. “Ben bir bilge değilim ki bu tür sorulara yanıt bulabileyim… Kadının çok huzursuz olduğu besbelli; aksi takdirde ne bu mabedi onlara açar, ne de Yama’nın kullanmasına izin verirdi. Ama gecenin sınırlarını kim bilebilir?” “Ya da bir kadının ruh hallerini,” diye ekledi ilk keşiş. “Duyduğuma göre rahipler bile onun geleceğinden haberdar değillermiş.” “Bak bu olabilir işte. Her halükârda, hayırlı bilişe benziyor.” “Benziyor, sanırım.” Bir kemer altından daha geçtiler ve Tak, uzaklaşan ayak seslerini, her yer tamamen sessizliğe gömülünceye dek dinledi. Tüneğini hâlâ terk etmemişti. Keşişlerin bahsettikleri ‘kadın’ olsa olsa, Aydınlanmış Kişi’nin, Yüce Ruhlu Şam’ın müritlerine sığınma hakkı tanımış olan tarikatın kutsadığı Tanrıça Ratri’nin bizzat kendisi olabilirdi. Artık Ratri de Göksel Kent’ten kovulanlardan ve ölümlü bir tene bürünenlerden sayılacaktı. Bütün bu olup biten karşısında burukluk hissetmekte yerden göğe kadar hakkı vardı ve Tak, tanrıçanın, bizzat orada bulunması bir yana, sırf sığınma hakkı vermiş olmakla bile atıldığı riski anlayabiliyordu. Eğer dedikodu bir yayılır ve uygun kulaklara çalınırsa, bu, tanrıçanın itibarının gelecekte iade edilme olasılığını da tehlikeye atabilirdi. Tak, onu, siyah ve beyaz renkli aygırlar tarafından…

Uzayda İsyan / Leigh Brackett
Bilimkurgu/ 23 Nisan 2019

Uzayda İsyan Uzayda İsyan ‘dan… Ilık bir Haziran gecesi Times Square. Göze yabancı gelmeyen ışıklar, kalabalık, tiyatrolar, dükkânlar, Lindty’ye girmek üzere bekleyen turist kuyruğu. Trehearne, yüksek irtifa uçuşu hakkında yeni bir kitap alımak üzere teknik kitaplar satan bir kitapçıya girmişti. Bir masanın arkasında oturan Kerrel’in yüzüne bakmıştı ve bu bakış, sonucun başlangıcı olmuştu. Bu bakış, Trehearne’den başka kimse için herhangi bir şeyin başlangıcı olamazdı. Trehearne değişikti ve bu değişikliği görünüşü yönündendi. İnsanların çoğu muhakkak birine benzerdi; babaya, anaya, büyükbabaya, ya da hiç değilse sülâlesinden gelme birine benzerdi. Oysa, Trehearne kimseye benzemiyordu. Şimdiye kadar da kimseye benzdiği söylenmemişti ve kimseye benzemeyişi sadece yüz yapısından ötürü değildi. Daha derin bir sebeptendi. Değişikliği renginden, doku yapısından ve kesinlikle anlaşılamayan bir şeyden ötürüydü. Bir yerlerde, bir kadın durur, yüzüne dikkatle bakarak: — Senin garip bir yönün var, Michael, şimdiye kadar tanıdığım kimselere benzemiyorsun, diye söylenirdi. Otuz yıldan beri duyduğu bu sözden ötürü, Trehearne, oldukça büyük bir komplekse yakalanmıştı. Ve şimdi, Times Square’deki kitapçıda, kendisine son derece benzeyen birinin yüzüne bakıyordu. Trehearne dikkatle bakıyordu. Bir veya iki saniye sonra diğer adam başını kaldırdı ve Trehearne’ü gördü. O da dikkatle karşısındaki adama baktı. Sonra gülümsedi ve: — Merhaba, dedi. Trehearne heyecanla titredi. Adama dikkatle bakarak: —…

Uzayda Büyük Sıçrayış / Leigh Brackett
Bilimkurgu/ 22 Nisan 2019

Uzayda Büyük Sıçrayış Uzayda Büyük Sıçrayış’tan… Barda konuşmuş olduğu çocuğun öfkelendiği de bu durumdu. Onu bu özel odaların birinden sepetlemişler ve koğuşa koymuşlardı. Bu kattaki odalarda bulunan tek hasta olmasına rağmen onu neden gece yarısı koğuşa atmışlardı? Kapının önündeki iri yarı adam hemen ayağa fırladı, bütün uykusu birden dağılmıştı. Comyn’in yanında yürüyen nöbetçi: — Endişe etmene lüzum yok, dedi. Bu adam benim dostumdur. Nöbetçinin sesinde inandırıcı bir ton yoktu. Diğer nöbetçi ileri doğru bir adım atarken: — Sen delimisin, buraya yabancı… Hey… hey, ne oluyoruz ? Nöbetçinin refleksi son derece iyiydi, fakat Comyn zaten hazırdı. Elindeki şok tabancası hafif bir vızıltıyla çalışınca nöbetçi kalıp gibi yere serildi. Bir saniye sonra Comyn’in yanındaki nöbetçi de bilincinin yanında yatıyordu. İki nöbetçi de bayılmıştı, çünkü Comyn, gelirken çaktırmadan şok tabancasının voltajını düşürmüştü. Genç doktor duyduğu hafif gürültülerin sebebini anlamak için başını odasının kapısından uzatıp baktığı zaman koridorda kimseler yoktu. — Joe? Doktorun sesinde sinirli bir ifade vardı. Cevap alamayınca kaşları çatıldı. Doktor, yandaki koridora bakmak üzere arkasını dönünce Comyn, son odanın kapısını açarak sessizce içeri süzüldü ve kapıyı arkasından kapadı. Kapıcın üstünde yepyeni bir kilit ve sürgü vardı. Comyn, böyle şeylerin hastane kapılarına konmadığını çok iyibiliyordu. Kapının sürgüsünü yuvasına oturttuktan sonra yataktaki adama…

Biz / Yevgeny Zamyatin
Bilimkurgu/ 5 Şubat 2019

Biz Biz’den… Bahar. Rüzgâr, Yeşil Duvar’ın ötesinden, gözden ırak yaban ovalardan bir çiçeğin ballı sarı polenlerini getiriyor. Bu tatlı polen dudakları kurutuyor − dudaklarınızı yalayıp duruyorsunuz − ve karşılaştığınız her kadının (ve tabii, her erkeğin de) dudakları böyle tatlı olsa gerek. Bu durum, mantıksal düşünceyi biraz karıştırıyor. Ve bir de, ne gökyüzü ama! Masmavi, bir tek bulutla bile lekelenmemiş (şairleri bu saçma, düzensiz, aptalca birbirlerine toslayıp duran buhar kümelerinden esinlendiklerine göre eskilerin zevkleri feci ilkeldi herhalde). Ben sadece bugünkü gibi arınık ve masum gökleri severim ki burada biz severiz desem, eminim yanılmam. Böyle günlerde tüm dünya tıpkı Yeşil Duvar gibi, tıpkı tüm yapılarımız gibi sabit ve ebedi camdan yapılmış görünür. Böyle günlerde nesnelerin koyu mavi derinliklerini, o ana dek kuşkulanılmamış, afallatıcı denklemlerini görebilirsiniz. En sıradan, en gündelik nesnelerde bile. Mesela burası. Daha bu sabah ENTEGRAL’in yapıldığı hangardaydım ve birden gözüm donanıma takıldı: akım düzenleyici küreler, gözleri kapalı, kayıtsızca dönüyor, dirsekli manivelalar parıldıyor, sağa ve sola eğiliyor, kirişlerin omuzları gururlu kabarıyor, freze tezgâhının matkap ucu duyulmaz bir müziğin ritmine uymuş, tüm dinçliğiyle işini görüyordu. Birden sevgili mavi gözlü güneşin ışıklarına boğulmuş bu debdebeli mekanik balenin bütün güzelliğini gördüm. Ama neden − düşüncelerim devam etti − neden güzeldi? Dans neden güzeldi? Yanıt:…

Evrenin Ötesi / Beth Revis
Bilimkurgu/ 18 Ocak 2019

Evrenin Ötesi Evrenin Ötesi’nden… Annem ise benim önden gitmemi istiyordu. Sanırım annem onlar dondurulduktan sonra, çekip gitmemden ve kendimi o soğuk, şeffaf kutuya emanet etmektense normal yaşama dönmeyi tercih etmemden korkuyordu. Ama babam ısrar etti. “Amy’nin bu işlemin nasıl olduğunu görmesi gerekiyor. Önce sen git ve onun izlemesine izin ver. Ardından o gider ve ben de o gidene dek onunla olabilirim. En son ben gideceğim.” Annem, “Sen önce git,” dedi. “En son ben gideceğim.” Uzun lafın kısası, işlem esnasında çıplak olmanız gerekir ve ikisi de kendilerini çıplak görmemi istemiyorlardı (sanki ben onları çıplak görmek istiyormuşum gibi) ama seçim şansı verildiğinde, en iyisi annemin önce gitmesiydi. Sonuçta ikimiz de benzer vücut parçalarına sahiptik. Annem soyunduğunda, onun çok sıska olduğunu gördüm. Köprücük kemiği daha da çıkık görünüyordu; cildi incecik ve yaşı geçkin insanların cildi gibi fazlasıyla nemliydi. Midesi—daima giysilerinin altına saklar—buruş buruş sarkmıştı ve onu daha da hassas ve zayıf gösteriyordu. Laboratuvarda çalışan adamlar, babamın ve benim varlığıma ne kadar ilgisizlerse, annemin çıplaklığına karşı da o kadar ilgisizlerdi. Annemin şeffaf ve soğuk sirojenik (Sirujeni: Aşırı soğuk ısı derecelerine erişim ve bu şartlar altında incelemeler yapan bir bilim dalı.) kutuya yatmasına yardımcı oldular. Kutu bir tabuta benzetilebilirdi ama tabutların yastıkları olur ve çok…

İmparatorluğun Varisi / Timothy Zahn
Bilimkurgu/ 10 Ağustos 2018

İmparatorluğun Varisi İmparatorluğun Varisi’nden… Tam önlerindeki yıldız kütlesi, aradaki mesafe ve ön camın otomatik güneş koruyucu ekranlarıyla azaltılan bilye büyüklüğünde turuncu-sarı renkli bir toptu. Onu ve gemiyi çevreleyen yıldızlar, uzayın derin karanlığında parlayan beyaz iğne başları topluluğu gibiydiler. Tam geminin altında, Myrkr Gezegeni’nin Büyük Kuzey Ormanı’nın batı bölümünde, şafak yaklaşıyordu. Ormandaki bazılarının göreceği son şafak… İmparatorluk Yıldız Destroyeri Chiamera’nın, yan köprü pencerelerinin birinin yanında duran Kaptan Pellaeon, aşağıdaki gezegendeki hedefe doğru ilerleyen belirsiz yok edici hattını izledi. 10 dakika önce, hedefi çevreleyen yer ekipleri hazır olduklarını bildirmişlerdi; Chimaera, abluka pozisyonunu 1 saattir koruyordu. Şimdi, tek beklenen saldırı emriydi. Yavaşça, göz ucuyla bakarak, Pellaeon başını birkaç santimetre yana çevirdi. Arkasında sağda, Büyük Amiral Thrawn kumanda istasyonunda oturuyordu, mavi derili yüzü ifadesiz, parlayan kırmızı gözleri ise koltuğunun etrafına dağılmış, durum bilgileri yığınına odaklanmıştı. Son yer ekipleri raporlarını verdiklerinden beri pozisyonu değiştirmemiş ya da konuşmamıştı ve Pellaeon köprü mürettebatının huzursuzlanmaya başladığını hissediyordu. Pellaeon kendi adına, Thrawn’ın hareketleri hakkında fikir yürütmekten uzun zaman önce vazgeçmişti. Thrawn’ın tamamıyla insan olmayan kalıtımı ve İmparator’un bu konuda çok iyi bilinen ön yargıları göz önüne alınırsa, İmparator’un, Thrawn’ı 12 Büyük Amiral’den biri yapmaya uygun görmesi, Thrawn’a karşı duyduğu güvenin bir göstergesiydi. Ayrıca, Thrawn’ın Chimaera’nın kumandasını aldığı ve İmparatorluk…

Cestus Hilesi / Steven Barnes
Bilimkurgu/ 10 Ağustos 2018

Cestus Hilesi Cestus Hilesi’nden… Yarım milenyum boyunca Coruscant, Cumhuriyet’in galaktik tacının en parlak mücevheri olmayı sürdürdü. Köprüleri ve kemerli solaryumu, hiçbir liderin sözünün tartışılmaz ve hiçbir gökdelenin fazla göz kamaştırıcı olmadığı, aklın evrene hakim geldiğinin düşünülmeye başlanmadığı dönemlere aitti. Klon Savaşları’nın başlamasıyla bazıları bu ihtişamlı günlerin sona erdiğini düşünmeye başladı. Haber holo’ları zaferler ve yenilgilerden bahsederken, gökyüzünden alevler içerisinde düşen gemileri, çarpışan devasa orduları ve sona eren sayısız düşü hayal edebilmek çok kolaydı. Gün gelip de tüm galaksiyi sarmakta olan bu alevin kıvılcımlarının Cumhuriyet’in mücevherine sıçrayıp sıçramayacağını düşünmemek de elde değildi. Bu dönem şehir kelimesinin başarıyı değil de zayıflığı temsil ettiği bir dönemdi. Bir sığınak değil de bir tuzak. Fakat tüm bu endişelere rağmen Coruscant’ın milyarlarca sakini inançlarını kaybetmeyip gündelik yaşamlarına devam etti. Eğri gagalı bir thrantcill sürüsü Coruscant’ın sakin ve soluk mavi gökyüzünden mükemmel elmas formasyonunda uçarak geçti. Yüz binlerce yıl boyunca kış gelince güneye göç etmişlerdi ve bu sene de diğerlerinden farklı değildi. Siyah gözleri medeniyetin Coruscant’taki vahşi yaşamı nasıl gün be gün uzaklara sürdüğünü izlemişti. Gezegenin eski sahipleri artık durasteel vadilerde yem aramak zorundaydı çünkü doğal yaşam alanlarının yerini suni bataklıklar ve permacrete ormanlar almıştı. Bu dönem yüz binlerce farklı dünyadan gelen olağanüstü şeylerin ve kişilerin dönemiydi….

İmparatorluk’un Gölgeleri / Steve Perry
Bilimkurgu/ 10 Ağustos 2018

İmparatorluk’un Gölgeleri İmparatorluk’un Gölgeleri’nden… Chewbacca öfkeyle kükredi. Bir stormtrooper kendisini tuttu ve o da onun ayaklarını yerden kesti, gümbürdeyen zırhıyla çukurun içine düştü. İki muhafız daha geldi ve Wookiee sanki oyuncak bebeklermiş gibi ikisini de harcadı. Her an Vader’ın askerlerinden biri tarafından vurulabilirdi. İri ve güçlüydü ama kazanamazdı; onu vuracak – Han, Wookiee’ye bağırarak onu sakinleştirmeye çalıştı. Leia, donmuş kalmış bu olanlara inanmakta güçlük çekiyordu. Han konuşmaya devam etti: “Chewie, başka fırsatlar da olacak! Prenses, ona göz kulak olman gerekiyordu. Duydun mu beni?” Han’ın sözde arkadaşı Lando Calrissian’ın onları Darh Vader’a sattığı Bespin’deki Cloud City’nin altında karanlık bir odadaydılar. Çevrelerini saran altın rengi bir ışık durumu daha da inanılmaz hale getiriyordu. Chewbacca, Han’a baktı, yarı sökülü haldeki Threepio Wookiee’nin sırtındaki bir çantada duruyordu. Hain Calrissian vahşi bir hayvanmış gibi uzak bir köşede tutuluyordu. Ortalık muhafızlar, teknisyenler ve kelle avcılarından geçilmiyordu. Vader’ın varlığı ve likit karbonun kokusu etraflarındaki havaya sinmiş ve morgla mezarlığın karışımı bir kokuya dönüşmüştü. Chewie’yi kelepçelemek için daha fazla muhafız geldi. Wookiee artık daha sakindi. Han’ı anlamıştı. Hoşuna gitmemişti ama anlamıştı. Muhafızların kendisini kelepçelemesine izin verdi. Han ve Leia birbirlerine baktılar. Bu olamaz, diye düşündü Leia. Şimdi değil. İkisi de duygularına hakim olamamıştı. Mıknatıs gibi birbirlerini çektiler ve…

Obi Wan Kenobi / Ryder Windham
Bilimkurgu/ 10 Ağustos 2018

Obi Wan Kenobi Obi Wan Kenobi’den… Jedi Tarikatı, Ilum’u kasıtlı olarak tüm yıldız haritalarından yüzyıllar önce silmiş olsa da hemen her acemi Jedi; Bilinmeyen Bölge’deki bu gizli ve kutsal gezegene gitmeyi hayal ederdi. Bunun nedeni kuşaklar boyunca tüm Jedi’ların ışın kılıçlarına güç vermek için kullanacakları kristalleri bu gezegenden topluyor olmalarıydı; bazı Jedi’lar tüm galakside Ilum kristallerinin üzerine olmadığını söylerlerdi. Ilum’da bir ışın kılıcı yapmak bir Jedi çırağı için en zorlu sınavlardan biri değildi ama Obi-Wan’a göre bu onun bir Jedi Şövalyesi olduğunun ispatı olacaktı. Eğer Jedi olmanın kıymetini bilecek birisi varsa o da şüphesiz Obi-Wan’dı. Bir yıldan kısa süre önce, on üçüncü yaş gününe sadece birkaç hafta kala, artık hiçbir Jedi Şövalyesi ya da Üstadı’nın onu çırak olarak seçmeyeceğini düşünüyordu. Ama o günler gerilerde kalmıştı. Jedi Şövalyesi Qui-Gon Jinn, Üstat Yoda’nın da teşvikiyle, Obi-Wan’ı Padawan’ı olarak kabul etmişti. Zaten parlak olmayan başlangıçları Obi-Wan’ın, pişman olmasının uzun sürmeyeceği bir karar alarak, kısa süre için de olsa Melida/Daam gezegenindeki isyana katılmak için Jedi Tarikatı’nı terk etmesiyle iyice sarpa sarmıştı. Qui-Gon onu affetmiş ve geri dönmesini kabul etmişti ama aralarındaki tedirginlik varlığını korumaya devam etti. Yine de, tüm anlaşmazlık ve çatışmalarına rağmen, aralarında bir bağ kurulmuş ve ikisinde de bu bağın zaman içinde…

Darth Vader Yükselişi ve Düşüşü / Ryder Windham
Bilimkurgu/ 10 Ağustos 2018

Darth Vader Yükselişi ve Düşüşü Darth Vader Yükselişi ve Düşüşü’nden… Anakin Skywalker rüya görüyordu. Rüyasında büyümüştü ama erkek olması için hâlâ yıllar geçmesi gerekirdi. Küçük bir repulsorlift aracının açık kokpitinin içindeydi ve yüsek hızda kayalık bir arazinin üzerinde yol alıyordu. Aracın önündeki paralel bir çift motor, gövdeye iki güçlü kabloyla bağlıydı ve motorlar arasındaki boşlukta sürekli elektrik deşarjı oluyordu. Anakin’in hiç böyle bir aracı olmamıştı ama nasıl olmuşsa kullanmayı biliyordu. Güç levyesini ileri itip derin bir vadiye dalarken şöyle düşündü, “Ben bir pilotum!” Yalnız değildi. Vadide hemen önünde benzer araçlar gidiyordu ve kayalardan yankılanan motorlarının gürültüsü kulakları sağır edecek kadar güçlüydü. Bu bir yarış! Korkusuz bir kararlılıkla Anakin hızı artırıp diğerlerini geçti. Gözünün ucuyla yarıştığı rakiplerine baktı. Çoğu hiç bilmediği yabancılardı ama hepsi de tetikteydi, kararlıydı ve elleri maharetliydi. Anakin daha önce farklı dünyaları hayal etmişti ama burası gibi yerleri hiç düşünmemişti. Vadiden çıkan yarışçılar, Anakin önde olarak, geniş ve düz bir çöle girdiler. İki güneş gökyüzünde parlıyordu, kum öyle ısınmıştı ki yerden yükselen ısı, ilerideki kayaların gezegen yüzeyinde dalgalanıyormuş gibi görünmelerine neden oluyordu. İleride tıklım tıklım tribünlerle ve kubbeli kulelerle çevrili geniş bir alan gördü. Bitiş çizgisi oradaydı. Kontrolleri daha sıkıca kavradı ve “Kazanacağım!” diye geçirdi içinden. Aniden sol…

Hassas Nokta / Matthew Stover
Bilimkurgu/ 9 Ağustos 2018

Hassas Nokta Hassas Nokta’dan… Eğimli saydam çelikten bakıldığında Haruun Kal bulutları delen bir dağ sırasından ibaretti. Sanki dokunulacak kadar yakın görünüyordu. Mekik spiral şeklinde yavaşça yüzeye doğru alçaldı, ona gerçekten dokunmasına az kalmıştı. Sistem içi çalışan mekik, yirmi koltuklu olduğu halde bunların dörtte üçü boştu. İçinde gittikleri yol bir turizm şirketine aitti: tüpe benzeyen ve tamamıyla saydam çelikten yapılmış olan bir yol. Dışı puslu ve çizik içerisindeydi, içindeyse koridor boyunca dizilmiş takozlar hariç bir şey yoktu. Mace Windu tek insandı. Yol arkadaşları pişirebilecekleri böcekler üzerine hararetli şekilde konuşan iki Kubaz ve komedi programlarından fırlamış gibi duran bir çiftti, bir Kitonak ve bir Pho Ph’eahian, ki konuşmaları Mace Windu’yu kulak tıkacı olmadığına ya da sağır olmadığına pişman etmişti. Pelek Baw’a turistik geziye geldiklerine göre işleri pek yolunda gitmiyordu anlaşılan. Çünkü Haruun Kal’ın başkenti pek ziyarete gidilecek bir yer değildi. Gevarno Loop’dan gelen yolcu gemilerinin orada durmasının tek nedeni gerçek uzaya atlamak için sistemden geçmek zorunda olmalarıydı. Mace mekiğin kısıtlı imkanlarının el verdiği ölçüde diğerlerinden uzağa oturmuştu. Jedi Üstadı gizli kimliğine uygun şekilde giyinmişti: Corellian kum panteri derisinden kirli bir yelek. Bir zamanlar beyaz olan bol bir tişört. Altında da gri yamalı ve dar siyah bir pantolon. Botlarında geçmişe dair bir parlatıcı…

Luke Skywalker / Ryder Windham
Bilimkurgu/ 9 Ağustos 2018

Luke Skywalker Luke Skywalker’dan… Luke Skywalker’ın kendisini birisinin izlediğini hissettiği ilk günün üzerinden uzun zaman geçmişti, en azından birkaç yıl. Şimdi yeniden hissediyordu. Ayağa fırladı ve etrafına bakındı. Geceleyin kuma serdiği battaniyenin üzerine uzanmış gökyüzünü seyrediyordu. Şu anda huzur hariç herşeye sahipti. Evine doğru baktı. Amcasının onun yanına gelebileceğini ummuştu ama bulunduğu yerle rutubet çiftliğinin etrafını saran güvenlik sensörlerinin yanıp sönen ışıkları arasında herhangi bir hareket belirtisi yoktu. Tatooine’deki herhangi bir yedi yaşındaki çocuğun bileceği gibi, değil sadece geceleyin, günün herhangi bir saatinde evden fazla uzaklaşmak çok tehlikeli olabilirdi. Gizli çukurlar ve ani kum fırtınaları en az kendisine yiyecek arayan canlılar kadar öldürücü olabilirdi. Womp sıçanları sürüler halinde dolaşırlardı ve insan vücudunu kolayca parçalayacak diş ve pençelere sahiptiler. Büyük krayt ejderleri Jundland Wastes’in dağ ve kanyonlarında kol gezerlerdi. Hepsinden kötüsü de Tusken Yağmacıları olarak bilinen ve belli bir neden olmadan saldırıp öldürebilen Kum Adamlarıydı. Luke amcasının pek çok kez şöyle dediğini duymuştu, “Tatooine’de seni sıcak öldürmese bile öldürecek birşey mutlaka çıkar.” Luke kendisini görünmez bir varlığın izlediğini hissettiği diğer zamanları hatırladı. Yengesi Beru’nun da bundan haberi vardı çünkü dört yaşındayken bunu ona kendisi söylemişti. Hem nasıl anlatacağını bilmediğinden hem de onu daha fazla üzmek istemediğinden dolayı ona asıl söylemediği şey…

Güç’ün Kahramanları / Kevin J. Anderson
Bilimkurgu/ 9 Ağustos 2018

Güç’ün Kahramanları Güç’ün Kahramanları’ndan… Leia Organa Solo, Yavin 4’teki Millenium Falcon’un rampasından inerken kafasını çarpmamaya dikkat ederek dışarı çıktı. Büyük Massassi Tapınağı’nın azametli görüntüsüne baktı. Ormanlarla kaplı ayda serin bir sabahtı, yerden yükselen nem alçak dalları kucaklayıp ardından da ziguratın taş duvarlarını ince beyaz bir battaniye gibi sarmalıyordu. Bir kefen, diye düşündü. Luke için. Akademi öğrencilerinin tapınağın üst katında Luke Skywalker’ın hareketsiz bedenini bulmalarının üzerinden bir hafta geçmişti. Onu içeri taşıyıp ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı; fakat gerçekte ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlardı. Yeni Cumhuriyet’in en iyi doktorları bile fiziksel bir sorun bulamamışlardı. Luke’un hala hayatta olduğunda hemfikirdiler ama tümüyle bitkisel hayattaydı. Yapılan hiçbir test ya da inceleme sonuç vermiyordu. Leia da elinden bir şey gelmeyeceğini biliyordu ama hiç değilse kardeşinin yanında olacaktı. İkizler de küçük botlarıyla ellerinden geldiğince gürültü çıkararak Falcon’un rampasından aşağı inmeye başladılar. Han, Jacen’le Jaina’nın arasında, ikisinin de ellerinden tutmuş geliyordu. “Sessiz olun bakalım.” dedi. “Luke dayıyı görecek miyiz?” diye sordu Jaina. “Evet.” diye cevapladı Han. “Ama hasta. Sizinle konuşamaz.” “Öldü mü?” diye sordu Jacen. “Hayır!” diye cevap verdi Leia aniden. “Haydi. Tapınağa girelim.” İkizler koşturarak rampadan indi. Açıklıktan yürürken Leia’nın burnuna gelen keskin orman kokusu anılarını tazelemişti. Devrilmiş ağaçlar, çiçekler ve çürüyen yapraklar bu kokunun ana…

Karanlık Çırak / Kevin J. Anderson
Bilimkurgu/ 9 Ağustos 2018

Karanlık Çırak Karanlık Çırak’tan… Admiral Ackbar’ın yanında sessizce oturan Leia Organa Solo, büyütülmüş B-kanat savaş gemisiyle yaptıkları uzun yolculuktan rahatsız olmuştu. Uzay boşluğunda yüzen geminin metal kokulu, dar kokpitinin içindeydiler. Devlet Bakanı olmak Leia’yı, diplomatik etkinlikler, büyükelçilik resepsiyonları ve politik buhranlar arasında mekik dokumaya zorluyordu. İmparatorluğun çöküşünün yarattığı politik boşlukta kurulmuş olan kırılgan ittifakı korumada Mon Mothma’ya yardımcı olabilmek için, görev aşkıyla tüm galaksiyi dolanıyordu. Leia, Vortex gezegeninin arka tarafını defalarca gezmişti ama yapılacak olan Rüzgârlar Konseri’ni düşünecek hali yoktu. Sık sık diplomatik gezilere çıkması gerekiyordu ve sessiz anlarını kocası Han’ı, ikizleri Jacen ve Jaina’yı düşünmeye ayırıyordu. Gizli gezegen Anoth’da saklanan ve korunan en küçük bebeği Anakin’i kucağına almayalı uzun zaman olmuştu. Ne zaman ailesiyle bir hafta, bir gün, hatta bir saat geçirmeyi düşünse işi çıkıyordu. Hislerini hep içine atıyordu; ne de olsa politik bir maske takması gerekliydi. Gençlik yıllarını İsyan’a adamıştı; Alderaan prensesi olarak, Senatör Bail Organa’nın kızı olarak perde arkasında rol almıştı; önce Darth Vader ve İmparatorluk’a, ardından da Büyük Amiral Thrawn’a karşı savaşmıştı. Yine de devlet bakanlığı görevleriyle ailevi görevleri arasında kaldığını hissediyordu. Yeni Cumhuriyet’e öncelik vermişti. Bu sefer. Yine. Kokpitte yanında oturan Amiral Ackbar, amfibik elleriyle kontrol kollarını hareket ettiriyordu. “Uzay boşluğundan çıkıyoruz,” dedi ciddi ses…