Çocukluğun Sonu / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 23 Şubat 2020

Çocukluğun Sonu Çocukluğun Sonu’ndan… Bunlar gizli bilgiler olsa da vaktimizin ne kadar daraldığını daha iyi anlamaları adına mühendislik ekibimize açıklama gereği duyduk.” Sandmeyer heyecan yaratmak için bir anlık duraksadı, ancak bu bir işe yaramadı. Nedense Reinhold devamında ne geleceğini gayet iyi biliyordu. “Ruslar bize yetişti sayılır. Ellerinde atomik bir cihaz var; bizimkinden daha etkili bile olabilir. Ayrıca Baykal Gölü’nün kıyısında bir gemi inşa ediyorlar. Ne kadar ilerleme kaydettiklerini bilmiyoruz ama bu sene içinde fırlatılması mümkün. Bunun ne anlama geldiğinin farkındasınız, değil mi?” Evet, diye içinden geçirdi Reinhold. Farkındayım. Yarış başladı… Ve kazanan biz olamayabiliriz. Cevap alamayacağını bilse de, “Ekiplerinin başında kim olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Şaşırtıcı bir şekilde Albay Sandmeyer daktilo edilmiş bir kâğıt uzattı Reinhold’a. Kâğıdın üstünde tanıdık bir isim gözüne ilişti: Konrad Schneider. “Bu adamların çoğunu Peenemünde’den tanıyorsunuz, öyle değil mi?” dedi Albay. “Kullandıkları yöntemleri daha iyi anlamamıza yardımcı olabilirsiniz. Bana onlar hakkında her şeyi anlatmanızı istiyorum: uzmanlık alanları, buldukları parlak fikirler vesaire. Üzerinden bunca zaman geçmişken bu hiç de kolay olmayacaktır, biliyorum; ama yine de elinizden geleni yapmaya çalışın.” “İçlerinden bahse değer tek kişi Konrad Schneider,” diye yanıtladı Reinhold. “Geri kalanlar da iyi mühendisler ama çok bir özellikleri yok. Konrad ise tam bir dâhiydi… Tanrı bilir…

Şehir ve Yıldızlar / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu , Genel/ 22 Şubat 2020

Şehir ve Yıldızlar Şehir ve Yıldızlar’dan… Beyaz Solucanların Mağarası’ndan çıkmak için saatlerce uğraşmışlardı. Şimdi bile, soluk renkli canavarların birkaçının peşlerinde olmadığından emin olamıyorlardı ve silahlarının enerjisi tükenmek üzereydi. Kristal Dağ’ın labirentlerindeki esrarengiz rehberleri olan havada süzülen ışıktan ok, ileride onlara işaret ediyordu. Daha önce defalarca yaptığı gibi onların daha da korkunç tehlikelere sürükleyebilirdi, yine de onu izlemekten başka seçenekleri yoktu. Alvin arkadaşlarının tümünün hâlâ kendisiyle olup olmadıklarını görebilmek için arkasına baktı. Alystra hemen arkasındaydı, maceraları başladığından beri müthiş dehşetler ve güzellikler sunmuş olan, soğuk, ancak devamlı yanan ışık küresini taşıyordu. Soluk beyaz ışık dar koridoru dolduruyor, duvarlardan yansıyordu; enerjisi yettiği sürece nereye gittiklerini görebilir ve gözle görülür tehlikeleri fark edebilirlerdi. Ama Alvin çok iyi biliyordu ki, bu mağaralardaki en büyük tehlikeler görülebilir olanlar değillerdi. Alystra’nın arkasından projektörlerinin ağırlığıyla boğuşan Narrillian ve Floranus geliyordu. Alvin bir an için o projektörlerin neden o kadar ağır olduklarını düşündü, yanlarına yerçekimi yok edicileri verilse çok daha basit olurdu. En umutsuz maceraların ortasında bile hep böyle şeyler düşünürdü. Aklından böyle düşünceler geçtiğinde sanki gerçekliğin yapısı bir an için aralanır ve duyuların dünyasının ötesinde tamamen farklı başka bir dünya görür gibi olurdu… Koridor boş bir duvarda son buluyordu. Ok onlara yine ihanet mi etmişti? Hayır. Daha…

Şafak Projesi Phobos / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 21 Şubat 2020

Şafak Projesi Phobos Şafak Projesi Phobos’tan… PİLOT, «Uzaya ilk çıkışın mı?» diye sordu ve öne-arkaya sallanan koltuğuna tembelce yaslandı. Yanındaki yolcuyu umursamazcasına ellerini ensesinde kenetledi. — Evet, dedi Martin Gibson. Bunu söylerken gözlerini bir an olsun kronometreden ayırmamıştı. — Ben de öyle düşünmüştüm. Çünkü yazdığın öykülerde anlattıklarının pek doğru olduğu söylenemez, ivme nedeniyle insanların bayılması gibi saçmalıklar örneğin. Böyle saçma sapan şeylere ne gerek var? Bunu yapmak zorunda mısın?.. — Özür dilerim ama, herhalde ilk yazdığım öykülerden söz ediyorsun. O zamanlar uzay yolculukları henüz başlamamıştı ki. Ben onları yazarken yalnızca hayâl gücümü kullandım. Başvurabileceğim hiç bir veri yoktu. — Olabilir, dedi pilot isteksizce. Bu sırada makinelerle hiç ilgilenmiyordu. Oysa kalkışa iki dakika kadar bir zaman kalmıştı. «Bu konuda pek çok şeyler yazan biri olarak bu yolculuk size sanırım, çok eğlenceli gelecek.» diye söylendi. Gibson o an içinde bulunduğu durumu tanımlayabilecek sıfatı bulmakta güçlük çekiyordu. Onun düzinelerle öykü kahramanları, sonsuza gitmek üzere ayarlanmış roketlerde kalkışı beklerlerken, kronometrenin saniye ibresini büyük bir heyecanla izlemişlerdi. Ve şimdi -uzun bir bekleyişten sonra- hayalleri gerçek olmak üzereydi. Doksan saniye gibi kısa bir süre sonra onun yeni geleceği başlıyordu. Evet çok garipti. Kaderin kaçınılmaz sonucu olarak adalet yerini bulmuştu.,. Ona bakıp da duygularını yüzünden okuyan pilot…

Rama’nın Sırrı / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 20 Şubat 2020

Rama’nın Sırrı Rama’nın Sırrı’ndan… İlk anda, yumuşak, mekanik ses, ona rüyasının bir parçası gibi gelmişti. Fakat, isminin biraz daha yüksek sesle yinelendiğini duyduğu zaman, Nicole irkilerek uyandı. Yoğun bir korku dalgası tüm vücudunu kapladı. Nicole hemen, Benim için geldiler, diye düşündü. Sabah oldu. Birkaç saat içinde öleceğim. Nicole, yavaş, derin bir nefes aldı ve yükselen paniğini yatıştırmaya çalıştı. Birkaç saniye sonra gözlerini açtı. Hücresinin içi tümüyle karanlıktı. Şaşıran Nicole, onu çağıran kimseyi görmek için çevresine baktı. Ses, yumuşak bir tonla, “Buradayız, karyolanda, sağ kulağının yanında,” dedi. “Richard bizi kaçmana yardım etmemiz için yolladı… ama, çabuk davranmamız gerek.” Bir an için Nicole, belki de hâlâ rüya görmekte olduğunu sandı. Sonra, birinciye çok benzeyen, ama yine de farklı, ikinci bir ses işitti. “Sağ tarafına dön ve biz de kendimizi aydınlatalım.” Nicole döndü. Karyolanın üstünde ve başının yanında, sekiz ya da on santimetreden uzun olmayan, her biri kadın biçiminde iki minik şekil gördü. Bir an için içlerindeki bir ışık kaynağıyla aydınlandılar. Birinin saçları kısaydı ve onbeşinci yüzyıl Avrupa şövalyesi zırhı giymişti. İkinci şeklin başında bir taç vardı ve bol plili bir ortaçağ kraliçesi elbisesi giyiyordu. İlk şekil, “Ben Jean d’Arc’ım,” dedi. “Ben de Aquitaineli Eleanor.” Nicole, sinirli bir şekilde gülerken her iki şekle…

Rama Bahçesi / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 20 Şubat 2020

Rama Bahçesi Rama Bahçesi’nden… İki gece önce Dünya’daki Greenwich zamanına göre 10:44’te Simone Tiasso Wakefield evrene merhaba dedi. Daha önce, güçlü duygular yaşadığımı düşünmüştüm, fakat hayatımdaki hiçbir şey -annemin ölümü, Los Angeles’teki altın olimpiyat madalyası, Prens Henry’yle geçirdiğim otuz altı saat ve hatta babamın kaygılı bakışları altında, Tours’daki hastanede Genevieve’in doğumu bile- sonunda Simone’un ilk çığlığını duyduğum andaki sevinç ve rahatlamam kadar yoğun değildi. Michael bebeğin Noel Günü doğacağını tahmin etmiş ve her zamanki sevecen haliyle, uzay çocuğumuzun, İsa’nın varsayılan doğum gününde dünyaya gelmesiyle Tanrı’nın “bize bir işaret gönderdiği”ni söylemişti. Michael’ın dinsel duygularının her canlanışında yaptığı gibi kocam Richard gene onunla eğlendi. Fakat Noel’in arifesinde ilk güçlü kasılmaları hissetmeye başlamam üzerine, Richard bile neredeyse inançlı biri oluyordu. Noel’den önceki gece çok düzensiz uyudum. Tam uyanmadan önce, derin ve canlı bir rüya gördüm. Beauvois’daki havuzumuzun yanında yürüyor ve evcil ördeğim Dunois ve onun yabani ördek arkadaşlarıyla oynuyordum, bir sesin beni çağırdığını duydum. Sesi tanıyamadım, fakat konuşanın bir kadın olduğuna kesinlikle emindim. Kadın bana doğumun son derece zor olacağını ve ikinci çocuğumu gün ışığına getirebilmek için gücümün en küçük parçasına bile ihtiyacım olacağını söyledi. Noel Günü, gizlice Ramalılara sipariş ettiğimiz hediyeleri birbirimize verdikten sonra, Michael ve Richard’ı olası her acil duruma karşı…

Rama Dönüyor / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 20 Şubat 2020

Rama Dönüyor Rama Dönüyor’dan… Garip metal yaratık duvar boyunca yukarıdaki çıkmaya doğru kıvrılarak yavaşça ilerledi. Üç parçasının ortasında ikiye ayrılan küçük elektronik araç grubunun çevresine kıvrılan ince bir kabuğun örttüğü, salyangozu andıran eklemli vücudu ile, sıska bir armadilloya benziyordu Duvarın iki metre kadar ötesinde bir helikopter hareket etmeden havada asılı duruyordu Helikopterin ucundan uzatılmış uzun, esnek bir kolun ucundaki kerpeten, çenelerini garip yaratığın çevresine kapatma fırsatını yeni kaçırmıştı. “Kahretsin” diye söylendi Janos Tabori, “helikopter böyle sarsılıp durdukça bu hemen hemen imkânsız. En iyi şartlarda bile tam uzatılmış haliyle bu pençelerle hassas bir çalışma yapmak çok zor.” Yana doğru pilota bir göz atarak, “Neden uçan bu harika makine yükseklik ve davranışını sabit tutamıyor?” Dr. David Brown emretti, “Helikopteri duvara doğru yaklaştır.” Hiro Yamanaka ifadesiz bir şekilde Brown’a baktı ve kontrol tablosuna bir emir girdi. Önündeki ekran kırmızı ışıkla yanıp sönmeye başladı ve bir mesaj belirdi, “EMİR KABUL EDİLEMEZ. YETERSİZ TOLERANS.” Helikopter aynı noktada asılı kalmaya devam etti. “Pervanelerimiz ile duvar arasında elli veya yetmiş beş santimetre var,” Brown yüksek sesle düşündü. “Birkaç dakikaya kadar da biot çıkıntının altında güvenliğe kavuşacak. Haydi el yönetimine geçip onu yakalayalım. Şimdi. Bu kez hata yok, Tabori.” Hiro Yamanaka arkasındaki koltukta oturan saçları dökülmüş, gözlüklü bilim…

Rama’yla Buluşma / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 20 Şubat 2020

Rama’yla Buluşma Rama’yla Buluşma’dan… Sonunda bu ergeç olacaktı. 30 Haziran 1908 tarihinde Moskova — evren ölçülerine oranla çok küçük kalan— uç saat ve dört bin kilometre ile yerle bir olmaktan kurtuldu. Tekrar, 12 Şubat 1947’de 20. yüzyılın ikinci büyük meteoru, yeni bulunmuş olan uranyum bombasına meydan okuyan bir patlama ile, Vladivostok’un dört yüz kilometreden daha yakınına düşünce, başka bir Rus şehri daha yok olmaktan ucuz kurtulmuş oldu. O günlerde; bir zamanlar Ay’m yüzünü delik deşik etmiş olan bu kozmik bombardımanın seyrek de olsa Dünya’ya çarpmalarına karşı insanların yapabileceği hiçbir şey yoktu;- 1908 ve 1947 meteorları insanların yerleşik olma-,dığı vahşi topraklara düşmüştü, fakat 21. yüzyılın sonuna doğru Dünya’da artık böyle göksel cisimlere hedef olabilecek boş bir bölge kalmamış, insanlar bir kutuptan diğerine kadar bütün Dünya’yı doldurmuştu ve artık bunun sonucundan da kaçınılamazdı. 2077 yılının çok güzel geçmiş olan yazının 11 Eylül günü, Griniç zamanıyla saat 9.46 da; Avrupa’da yaşayanların çoğu gökyüzünün doğusunda gözleri kamaştıran bir ateş topu gördüler. Bu cisim birkaç saniye içinde Güneşten fazla bir parlaklığa erişti ve arkasında; büyük bir gaz ve toz bulutu bırakarak gökte sessizce, fakat hızla ilerledi. Avusturya’nın üzerinde bir yerde çok şiddetli patlamalarla parçalanmaya başladı; patlamaların şiddetinden bir milyondan fazla insanın kulaklarında devamlı hasar oluştu,…

3001 Uzay Efsanesi / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 20 Şubat 2020

3001 Uzay Efsanesi 3001 Uzay Efsanesi’nden… Onlara ilkçocuk deniyordu. İnsanoğluyla uzaktan yakından ilgileri olmamalarına rağmen, etten ve kandandılar; uzayın derinliklerine baktıklannda, korku ile hayranlık arası bir saygı, şaşkınlık ve yalnızlık hissi kaplıyordu içlerini. Güç kazanır kazanmaz, kendilerine yıldızlar arasında dostlar aramaya başladılar. Araştırmaları sırasında, çok çeşitli yaşam türleri ile karşılaşmışlardı ve binlerce gezegenin evrim süreçlerini izlemişlerdi. Kozmik gecede ilk zeka pınltılannın ne sık panldayıp söndüğünü görmüşlerdi. Tüm Galakside, “bilinç”ten daha değerli bir şey bulamadıklarından, onun her yerde doğması için çaba gösterdiler. Yıldız tarlalarının çiftçileri oldular; ektiler, bazen de biçtiler. Bazen de soğukkanlılıkla zararlı otlan ayıkladılar. Bin yıllık bir yolculuktan sonra araştırma gemisi Güneş Sistemi’ne girdiği zaman dev dinozorlar çoktan yok olmuştu. Gemi donmuş dış gezegenleri geçti ve ölmekte olan Mars’ın çöllerinde biraz durarak Dünya’ya baktı. Kaşifler altlarında yaşam belirtileriyle dolu bir gezegenin uzandığını gördüler. Yıllarca çalışmış, toplamış ve sınıflandırmışlardı. Öğrenebilecekleri her şeyi öğrendiklerinde uygulamaya başlamışlardı. Karada ya da denizde yaşayan birçok türün kaderleriyle oynadılar. Fakat hangi deneylerinin başarıya ulaştığını en azından bir milyon yıl boyunca öğrenemeyeceklerdi. Sabırlıydılar; ancak henüz ölümsüz değildiler. Yüz milyar yıldızın bulunduğu bir evrende yapacak daha çok şey vardı ve birçok gezegen onları bekliyordu. Bu yüzden bir kez daha bu yoldan geçemeyeceklerini bilerek boşlukta ilerlediler. Aslında tekrar…

2061 Uzay Efsanesi / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 20 Şubat 2020

2061 Uzay Efsanesi 2061 Uzay Efsanesi’nden… Dr. Glazunov, Medcom’un son raporundan başını kaldırarak “Yetmiş yaşında biri için çok iyi durumdasın” dedi. “Seni altmış beşten fazla kaydetmezdim.” “Bunu duyduğuma sevindim Oleg. Hem de yüz üç yaşında olmama rağmen. Sen de bunu çok iyi biliyorsun.” “İşte yine başladık! Birisi duysa, Profesör Rudenko’nun kitabını okumadığını sanır.” “Sevgili Katerina! Yüzüncü doğum gününde bir araya gelmeyi planlamıştık. Ne yazık ki o kadar dayanamadı. Dünya’da fazla zaman geçirmenin sonucu bu işte.” “Ne ironik değil mi, üstelik o ünlü ‘Yaşlılığa neden olan yerçekimidir’ sloganını bulan da oydu.” Dr. Heywood Floyd sadece altı bin kilometre uzaktaki güzel gezegenin sürekli değişen görüntüsüne düşünceli düşünceli baktı, artık orada hiç yürüyemeyecekti. Daha da ironik olan, hayatının en aptalca kazasından sonra bile tüm arkadaşları ölmüşken kendisinin sapasağlam olmasıydı. Dünya’ya döneli sadece bir hafta olmuştu. Tüm uyarılara ve böyle bir şey olmayacağına dair kendi inancına rağmen o ikinci kat balkonundan dışarıya adım atmıştı. (Evet kutlama yapıyordu, ama bunu hak etmişti. Leonov’un döndüğü yeni dünyada bir kahramandı.) Çoklu kırıklar, komplikasyonlara neden olmuştu, bunun için en iyi yer Pasteur Uzay Hastanesi’ydi. Bunlar 2015’te olmuştu. Şimdi ise (buna inanamıyordu, ama duvarda bir takvim vardı) 2061’di. Heywood Floyd’un biyolojik saati, sadece Dünya’daki yerçekiminin altıda biri kadar olan…

2010 Uzay Efsanesi / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 20 Şubat 2020

2010 Uzay Efsanesi 2010 Uzay Efsanesi’nden… Bu metrik çağda bile teleskop üç yüz metre değil, bin fit uzunluğundaydı. Tropik güneş hızla dinlenmeye çekilirken dağların arasındaki büyük tabağın yarısı gölgeyle kaplanmıştı bile. Ama anten kompleksinin merkezinden oldukça yukarıya asılmış üçgen şeklindeki platformu hâlâ parlıyordu. Yerden bakıldığında kirişler, bağlantı kabloları ve dalga kılavuzlarından oluşan yüksek labirentteki iki insan figürünü ancak keskin gözler fark edebilirdi. Dr. Dimitri Moisevitch eski dostu Heywood Floyd’a “Birçok şeyden bahsetmenin zamanı geldi” dedi, “ayakkabılardan ve uzay gemilerinden ve mühür balmumundan, ama daha çok tektaşlardan ve bozuk bilgisayarlardan.” “Demek bana konferansı bu yüzden bıraktırdın. Önemsediğimi sanma -Carl’ın o SETİ{1} konuşmasını o kadar çok dinledim ki ezbere okuyabilirim. Ve manzara da gerçekten inanılmaz. Arecibo’ya geldiğim onca seferde buraya, antenin tabanına hiç çıkmamıştım.” “Utanmalısın. Ben buraya üç kez geldim. Bir düşünsene tüm evreni dinliyoruz, ama hiç kimse bizi duyamaz. Haydi şu sorunundan bahsedelim.” “Ne sorunu?” “Öncelikle, Ulusal Uzay Yolculuğu Konseyi (NCA) Başkanlığından niye istifa ettiğinden.” “İstifa etmedim. Hawaii Üniversitesi çok daha iyi para veriyor.” “Tamam istifa etmedin, hatta istekliydin. Bunca yıldan sonra, Woody beni kandıramazsın, bunu deneme. Şu anda NCA’ya geri dönmen önerilse, tereddüt eder miydin?’” “Tamam seni ihtiyar Kazak. Ne bilmek istiyorsun?” “Her şeyden önce, onca zorlamadan sonra nihayet yayınladığın…

Dünyaların Savaşı / H. G. Wells
Bilimkurgu/ 19 Şubat 2020

Dünyaların Savaşı Dünyaların Savaşı’ndan… Fırtına üzerimize bundan altı yıl önce patladı. Mars karşı karşıya konuma yaklaşırken, Java’lı Lavelle, gezegenin üzerinde kocaman bir akkor haline gelmiş gaz patlaması hakkındaki inanılmaz istihbarat ile astronomik bilgi alışverişi ağının tellerini heyecandan tir tir titreterek telgraf üzerine telgraf çekti. Bu, ayın 12’sinin gece yarısına doğru gerçekleşmişti ve hemen yardımına başvurduğu spektroskop, dünyamıza doğru çok büyük bir hızla ilerleyen, büyük kısmı hidrojenden oluşan, alev almış bir gaz kütlesini gösteriyordu. Bu gaz püskürtüsü saat on ikiyi çeyrek geçe gibi gözden kaybolmuştu. Lavelle bunu, “alevler içindeki dumanların bir silahtan fışkırışı” gibi gezegenden birdenbire ve şiddetle fışkıran muazzam bir alev kütlesine benzetmişti. Bunun çok yerinde bir benzetme olduğu sonradan ortaya çıkmıştı. Yine de ertesi gün gazetelerde bu konuda Daily Telegraph’ta çıkan küçük bir not dışında hiçbir şey yoktu ve dünya şimdiye kadar insanoğlunu tehdit eden tehlikelerin en ciddilerinden birini görmezden gelerek geçip gitmişti. Ottershaw’daki ünlü astronom Ogilvy ile karşılaşmamış olsaydım, patlamadan hiç haberim olmayabilirdi. Haberler onu çok heyecanlandırmıştı ve aşırı bir heyecanla beni o gece onunla nöbetleşe kızıl gezegeni incelemeye davet etmişti. O günden beri bütün olup bitenlere ragmen, o geceki nöbeti çok açık seçik hatırlıyorum: Karanlık ve sessiz gözlemevi, zemine takatsiz bir ışık yayan köşedeki üstü örtülmüş fener,…

Duvardaki Kapı / H. G. Wells
Bilimkurgu/ 18 Şubat 2020

Duvardaki Kapı Duvardaki Kapı’dan… Üç ay kadar önce, baş başa olduğumuz bir gece, Lionel Wallace bana Duvardaki Kapının hikâyesi-ni anlattı. O zaman, en azından onun açısından, bunun gerçek bir hikâye olduğunu düşündüm. Hikâyeyi anlatırken öylesine ikna ediciydi ki, ona inanmaktan başka bir şey gelmezdi elimden. Fa-kat ertesi sabah, kendi evimde, farklı bir ruh hali içinde uyandım; yatağımda yatarken, bana anlattıklarını berrak bir kafayla, onun samimi, kısık sesinin büyüleyiciliğinden, masa lambasının loş ışığından, bizi saran büyülü atmosferden, güzel, zarif eşyadan, yemekte kullanılan, o an için gün-lük gerçeklerden uzak parıltılı küçük bir dünya yaralan peçeteler ve masa örtüsünden, tatlı ve bardaklardan bağımsız olarak hatırladığımda, hayli inanılmaz buldum doğrusu. “Uyduruyor-du!” dedim kendi kendime: “Ne kadar da iyi becerdi!… Başkaları neyse de, ondan böyle bir şey beklemezdim.” Daha sonra yatağımda oturmuş sabah çayımı yudumlarken, Wallace’ın inanılmaz hatıralarının, başka türlü anlatılması mümkün olmayan yaşantıları bir biçimde ortaya koyduğunu, ilettiğini, aktardığını – hangi sözcüğü kullanacağımı bilemiyorum- düşünerek, bunlardaki şaşırtıcı gerçeklik payına bir açıklama getirmeye çalışırken buldum kendimi. Artık bu açıklamaya sığınmıyorum. Kafamı kurcalayan şüphelerden kurtuldum. O anda olduğu gibi şimdi de, Wallace’ın, sırrını bana mümkün olan en yalın gerçekliği içinde anlatmak için elinden geleni yaptığına inanıyorum. Ancak, bir rüya mı gördü, yoksa gördüğünü mü sandı, paha…

İçeriden Ölmek / Robert Silverberg
Bilimkurgu/ 11 Aralık 2019

İçeriden Ölmek İçeriden Ölmek’ten… Saha’nın geniş çimleri; solumda Low Kütüphanesi’ne çıkan alçak basamaklar. Güney Saha’nın kampüsün ortasında kalan bir spor sahası olduğu zamanları hatırlıyorum: kahverengi toprak, kaleler arasındaki çimsiz yollar, çitler. Birinci sınıftayken orada softball oynardım. Üstümüzü değiştirmek için üniversite binasının soyunma odalarına gider, spor ayakkabıları, polo yaka tişörtleri, rengi atmış gri şortları giydikten sonra takım elbiseleri ya da ROTC üniformalan içindeki öğrencilerin yanından geçerken kendimizi çıplak gibi hissederek sonu gelmeyen merdivenlerden koşa koşa inip bir saatlik açık hava aktivitemizi gerçekleştirmek üzere Güney Saha’ya girerdik Softballda başarılıydım. Pek kaslı değilsem de reflekslerim hızlı ve gözüm iyiydi; üstelik atıcının aklından geçeni bilmek gibi de bir avantajım vardı. Mesela atıcı, bu herif vuramayacak kadar sıska, yüksekten ve hızlı atayım, diye düşünürdü; bense içten içe hazırlanıp hemen sol sahaya fırlar, kimse ne olduğunu anlayamadan kaleleri dolaşırdım. Ya da karşı takım vur-kaç gibi acemice bir taktik denerdi ve ben hiç çaba harcamadan yer topunu kapıp çifte oyuna başlardım. Nihayetinde sadece softball oynuyorduk ve sınıf arkadaşlarım çoğunlukla bırakın zihin okumayı koşmayı bile beceremeyen tombul ve hantal tiplerdi, ama diğerlerine kıyasla iyi bir sporcu olmanın verdiği yabancısı olduğum o his hoşuma gidiyordu, Dodgers’ta shortstop oynadığım fantezilerine dalıyordum. Brooklyn Dodgers’ı hatırlıyorsunuz, değil mi? Ben ikinci sınıftayken üniversitenin…

Gece Kanatları / Robert Silverberg
Bilimkurgu/ 9 Aralık 2019

Gece Kanatları Gece Kanatları’ndan… Roum, yedi tepe üzerine kurulu bir şehirdir. Daha önceki döngülerden birinde insanlığın başkentlerinden biri olduğu söylenir. Loncam İzleme değil de Anımsama olsaydı bunu daha kesin bir şekilde söyleyebilirdim. Yine de alacakaranlıkta güneyden yaklaşırken ilk kez gördüğüm bu şehrin bir zamanlar büyük bir önemi olduğunu çıkarabiliyordum. Şimdi bile binlerce canı barındıran dev bir şehirdi. Kemiksi kuleleri alacakaranlığı deliyor, ışıkları donuk bir cazibeyle parlıyordu. Sol tarafımda güneş gökyüzündeki tahtından çekilirken kızıl ve mor tonları birbirleriyle adeta dans edip yavaş yavaş gecenin karanlığına yer açıyorlardı. Sağ tarafımda ise karanlık çoktan çökmüştü. Yedi tepeyi saymaya çalıştıysam da başaramadım, ama yine de karşımdaki bu şehrin tüm yolların çıktığı o görkemli Roum olduğunu biliyor, atalarımızın yapıtları karşısında huşu ve derin bir saygı duyuyordum. Düz, uzun yolun kenarında Roum’a bakarak dinlendik. “İyi bir şehir. Orada kendimize iş bulabiliriz,” dedim. Yanımda, Avluela, dantelsi kanatlarını çırptı. İnce, tiz sesiyle, “Peki ya yiyecek?” diye sordu. “Kalacak bir yer? Şarap?” “Tabii, tabii,” dedim. “Hepsini birden.” “Ne zamandır yürüyoruz, İzleyici?” diye sordu. “İki gün, üç gece.” “Eğer uçuyor olsaydım yol çabucak biterdi.” “Senin için öyle,” dedim. “Bizi çoktan arkanda bırakmış olurdun ve bir daha asla göremezdin. İstediğin bu muydu?” Yanıma geldi ve elini kaba kumaşlı cüppemin kolunun üzerinde…

Cam Kule / Robert Silverberg
Bilimkurgu/ 8 Aralık 2019

Cam Kule Cam Kule’den… Simeon Krug’un kulesi, Hudson Körfezi’nin batısında, Kanada arktikasının boz tundrasında şimdi yüz metreye yükseliyor. Kule, halen içi boş cam bir kütük gibi; üstü açık ve doğa koşullarına karşı sadece, çalışılan katın birkaç metre üzerinde süzülen koruyucu bir güç alanıyla kapatılmış. Bitmemiş yapının çevresine android işçi grupları, vişne kızılı derileriyle binlerce sentetik insan toplanmış, cam blokları vinçlerin tahliyelerine yükleyerek yukarıya, zirvede onları yerleştirmek için bekleyen diğer androidlere gönderiyorlar. Krug, androidlerini kesintisiz üç vardiya halinde çalıştırıyor; hava karardığında inşaat alanı gökyüzünde bir kilometre yüksekliğe dizilmiş ve alanın kuzey ucundaki milyon kilovatlık küçük bir füzyon üreteciyle beslenen milyonlarca yansıtıcı levhayla aydınlatılıyor. Kulenin sekizgen şeklindeki muazzam temelinden dışarıya ve tundrayı oluşturan toprak, kök, yosun ve likenlerin elli santimetre derinine gümüş renkli, dondurucu şeritler yayılıyor. Şeritler her yönde birkaç kilometre boyunca uzuyorlar. Kuleyi inşa etmekte olan androidlerle araçların ürettikleri ısı, helyum-II difüzyon hücreleriyle soğuruluyor. Eğer şeritler orada olmasaydı inşaatın ürettiği enerjiyle tundra kısa sürede bir çamur gölüne dönüşürdü; dev kulenin temelindeki dubalar gevşer ve koca yapı yaralı bir titan gibi yana yatıp yıkılırdı. Şeritler tundrayı, Simeon Krug’un şimdi üzerine bindirmekte olduğu yüke dayanabilecek kadar buzlu ve sert tutuyorlar. Kulenin çevresinde bin metrelik bir yarıçap içine destek binaları toplanmış. Alanın batı tarafında…

Uzayda Piknik / Arkadi & Boris Strugatski
Bilimkurgu/ 7 Aralık 2019

Uzayda Piknik Uzayda Piknik’ten… BİR GECE önce o ve ben ambardaydık. Akşam olmuştu bile, geriye sadece laboratuar giysimi çıkarmak kalıyordu sonra da doğru Borçt’a gidip bir kaç yudum sert bir şeyler içebilirdim. İşleri bitirmiş, elimde bir sigarayla duvara dayanmış duruyordum. Sigarasızlıktan bayılacak gibiydim. İki saattir içmemiştim. O hâlâ ıvır zıvırlarıyla oyalanıyordu. Dolapların birini yerleştirmiş, kapatmış, kilitlemiş, bir diğerini yerleştiriyordu: Boşları taşıyıcının üzerinden alıyor, her birini bütün açılardan inceliyor (yeri gelmişken söyleyeyim o bacaksızların da her biri altı kilo çekiyordu) ve özenle rafa kaldırıyordu. Oldum bittim bence ne insanlığa ne de kendisine bir yararı olan bu boşlarla uğraşır. Kendi bileceği iş. Ben olsam çoktan siktiri çeker, aynı paraya başka bir işte çalışmaya başlardım. Tabii, öte yandan, düşünecek olursanız, boş, gerçekten esrarengiz, hatta belki de anlaşılmaz bir şeydir. Elimden onca boş geçmiş olmasına rağmen, hâlâ her görüşümde şaşırırım. Çay tabağı büyüklüğünde yarım santim kalınlığında, aralarında yirmi santim açıklık olan bakırdan iki yuvarlak. Hepsi bu. Başka bir şey yok. Hiçbir şey. Sadece boşluk. Elinizi, hatta çok etkilendiyseniz başınızı bile içine sokabilirsiniz. Sadece boşluk, gene boşluk, incecik bir hava. Tabii bütün bunların olabilmesi için, anladığım kadarıyla, aralarında bir güç var, çünkü birbirlerine yaklaştırmak imkansız, ayırmayı becerebilen kimse de çıkmadı. Yok arkadaş anlatmak zor, görmek…

İktidar Mahkumları / Arkadi & Boris Strugatski
Bilimkurgu/ 6 Aralık 2019

İktidar Mahkumları İktidar Mahkumları’ndan… Maxim, geminin kapağını açtı, dışarı eğildi ve dikkatle gökyüzünü incelemeye başladı. Deniz seviyesinin hemen üzerinde yükselen bu katı görünümlü boş saydamlık, yaşanabilir dünyalar ve sonsuz uzay hakkında fikir vermekten yoksundu. Tıpkı “Kutsal Kitap”ta anlatılan gökkubbe gibi pürüzsüz ve yoğun, bir kor halinde parlıyordu. Şüphesiz, bu gökkubbe yerel atlasın güçlü omuzlarında yükseliyordu. Gözleri, gemisinin yararak içine girdiği deliği aradı, fakat orada değildi. Yerinde iki iri leke, tıpkı su üzerindeki iki ölü beden gibi gökkürede sürükleniyordu. Kapağı fırlatarak olabildiğince açılmasını sağladı ve kuru, uzun çimenlere atladı. Sıcak, ağır hava, toz ve paslı demir kokuyordu. Gezegen, tahrip edilmiş bitki örtüsüyle hayatı anımsattığı kadar ölümü, uzun ve anlaşılamaz bir geçmişi de anımsatıyordu. Çimenler bel hizasındaydı. Hemen yakınında karanlık ve korkutucu bir şekilde beliriveren sık çalılıklar, tek tük, kasvetli çarpık çurpuk gövdeli ağaçlar manzarayı oluşturuyorlardı. Etraf dünyadaki bir dolunay gecesi kadar aydınlıktı. Bir tek farkla; dünya ayının oluşturduğu gölgeler ve puslu gece mavisinin aksine burada her şey cansız, yavan ve griydi. Gemi, bayırlarla çevrili çok büyük bir oyuğun tam dibinde duruyordu. Etrafını çevreleyen arazi, sarp ve dimdik bir şekilde soluk ufuğa doğru yükseliyordu. Maxim’in gördüğü manzara çok garipti. Çünkü durgun nehir besbelli bir bayır üzerinden batı yönünde yukarı doğru akıyordu. Maxim,…

Sınırsız Rüyalar Diyarı / J. G. Ballard
Bilimkurgu/ 20 Kasım 2019

Sınırsız Rüyalar Diyarı Sınırsız Rüyalar Diyarı’ndan… Sonunda, bir tek dev akbabalar kalacak benimle. Şu iki büyük akbaba, şimdi otoparkın beton damından bana bakıyor. Kanatlarının ucunda mantar lekeleri var, pençelerinin arasında çürüyen etin cerahati parlıyor, hırslı sarrafların pençelerinin arasındaki çürümüş altın ışıldıyor. Bütün kuşlar gibi onlar da her an bana saldırabilirlermiş izlenimi veriyorlar, helikopterler ve göğsümdeki tam iyileşmemiş yara onları tahrik ediyor. Bütün bu banliyö matraklıklarına rağmen, burada daha fazla kalıp başıma gelenleri, bunların hepimizi etkileyen ve bu Londra’nın on beş mil batısındaki küçük kasabanın sınırlarını aşan sonuçlarını kabullenmek isterdim. Etrafımdaki sokaklar, öğleden sonra güneşi altında sessiz. Bahçe kapılarının yanında yerlerde oyuncaklar yatıyor; bir saat önce oyunlarını bırakıp giden çocuklar, onları öylece terk etmişler; komşularımdan birisi de çim sulama fıskiyesini kapatmayı unutmuş. Fıskiye yorulmak bilmeden dönüp duruyor, derinliklerinden hayali bir balık yakalamak istiyormuş gibi bahçenin dibindeki süs havuzuna birbiri ardınca gökkuşakları fırlatıyor. “Bayan St. Cloud!.. Peder Wingate!..” Onları daha şimdiden özledim; uçuş okulumu finanse etmeye çalışmış olan dul ve nehir yatağında kemiklerimi bulmuş olan rahip. “Miriam!.. -Doktor Miriam!.. ” Neredeyse boğulmuşken beni kurtarmış olan genç doktor. Hepsi de beni terk etti artık. Kuşlara beni izlemeleri işaretini verip alışveriş merkezinden ayrıldım. Nehir kıyısındaki bir kumsalda, helikopterler gidene kadar bekleyebileceğim gizli bir yer…

Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret / Aldous Huxley
Bilimkurgu/ 15 Kasım 2019

Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret’ten… Sovyet sistemi, 1984’ün öğeleri ile Cesur Yeni Dünya’daki üst kastlar arasında süregidenin kehaneti olan öğeleri birleştirir. Bu arada neredeyse hiç denetleyemediğimiz kişisiz [impersonal] güçler de hepimizi Cesur Yeni Dünyagil kâbusa doğru itiyor görünmektedir; bu kişisiz itiş, bir azınlığın çıkarları uğruna, kitlelerin düşünce ve duygularını manipüle etmek için belli sayıda yeni teknik geliştiren ticari ve politik örgütlerin temsilcileri tarafından bilinçli olarak hızlandırılmaktadır. Manipülasyon teknikleri sonraki bölümlerde tartışılacaktır. Şu an için dikkatimizi dünyayı demokrasiye karşı böyle aşırı derecede güvensiz, bireysel özgürlük için böyle hoşgörüsüz yapan bu kişisiz güçlere hasredelim. Nedir bu güçler? Ve F.S. yedinci yüzyıla fırlatıp attığım kâbus niçin bize doğru böyle hızlı yaklaşıyor? Bu soruların cevapları, en üst düzeyde uygarlaşmış toplumun başlangıcının yattığı yerden başlamalı: biyoloji düzeyinden. İlk Noel Günü’nde gezegenimizin nüfusu iki yüz elli milyon civarındaydı –modern Çin’in nüfusunun yarısından daha az. On altı yüzyıl sonra, Hacı Papazlar Plymouth Rock’a çıktıklarında, insanların sayısı beş yüz milyondan biraz fazlaydı. Bağımsızlık Bildirgesi’nin imzalandığı tarih itibarıyla dünya nüfusu yedi yüz milyon sınırını aşmıştı. 1931’de, ben Cesur Yeni Dünya’yı yazarken, iki milyarın biraz altındaydı. Bugün, sadece yirmi yedi yıl sonra, iki milyar sekiz yüz milyonuz. Ya yarın ne kadar olacak? Penisilin, DDT ve temiz su,…

Işık Tanrısı / Roger Zelazny
Bilimkurgu/ 12 Kasım 2019

Işık Tanrısı Işık Tanrısı’ndan… Kemerli kapıdan koyu cüppeleriyle iki keşiş girdi. “Mademki durum böyle, niçin gökyüzünü onlar için temizlemiyor?” Daha yaşlıca ve kilolu olan ikinci keşiş omuz silkti. “Ben bir bilge değilim ki bu tür sorulara yanıt bulabileyim… Kadının çok huzursuz olduğu besbelli; aksi takdirde ne bu mabedi onlara açar, ne de Yama’nın kullanmasına izin verirdi. Ama gecenin sınırlarını kim bilebilir?” “Ya da bir kadının ruh hallerini,” diye ekledi ilk keşiş. “Duyduğuma göre rahipler bile onun geleceğinden haberdar değillermiş.” “Bak bu olabilir işte. Her halükârda, hayırlı bilişe benziyor.” “Benziyor, sanırım.” Bir kemer altından daha geçtiler ve Tak, uzaklaşan ayak seslerini, her yer tamamen sessizliğe gömülünceye dek dinledi. Tüneğini hâlâ terk etmemişti. Keşişlerin bahsettikleri ‘kadın’ olsa olsa, Aydınlanmış Kişi’nin, Yüce Ruhlu Şam’ın müritlerine sığınma hakkı tanımış olan tarikatın kutsadığı Tanrıça Ratri’nin bizzat kendisi olabilirdi. Artık Ratri de Göksel Kent’ten kovulanlardan ve ölümlü bir tene bürünenlerden sayılacaktı. Bütün bu olup biten karşısında burukluk hissetmekte yerden göğe kadar hakkı vardı ve Tak, tanrıçanın, bizzat orada bulunması bir yana, sırf sığınma hakkı vermiş olmakla bile atıldığı riski anlayabiliyordu. Eğer dedikodu bir yayılır ve uygun kulaklara çalınırsa, bu, tanrıçanın itibarının gelecekte iade edilme olasılığını da tehlikeye atabilirdi. Tak, onu, siyah ve beyaz renkli aygırlar tarafından…