Son Soru / Isaac Asimov
Bilimkurgu/ 19 Mart 2020

Son Soru Son Soru’dan… “Düşünecek olursan, ne kadar şaşırtıcı bir şey” dedi Adell. Geniş yüzünde yorgunluk çizgileri vardı. Cam bir kamışla yavaş yavaş içkisini karıştırarak bardağın içindeki buz parçalarının hareketini seyrediyordu. “Sonsuza kadar kullanabileceğimiz bedava enerjiye sahibiz. Örneğin onu yer küreyi eritip kocaman bir katışık demir damlasına dönüştürmekte kullansak, harcanan kısmı devede kulak bile olmaz. Artık sonsuza kadar ihtiyacımız olan enerjiden çok daha fazlasına sahibiz.” Lupov başını yana eğdi. Birisi ile zıtlaşmak istediğinde böyle yapardı. Şimdi de zıtlaşmak istiyordu, kısmen de içki şişesini, buzları ve bardakları o taşımak zorunda kaldığı için. . “Sonsuza kadar değil” dedi. “Haydi canım, hemen hemen sonsuza kadar. Güneş bitinceye kadar, Bert.” “Bu sonsuza kadar demek değil.” “Pekâlâ öyleyse. Milyarlarca yıl. Yirmi milyar belki. Tatmin oldun mu?” Lupov parmaklarını seyrekleşmiş olan saçlarının arasından geçirdi ve içkisinden küçük bir yudum aldı. “Yirmi milyar yıla sonsuzluk denmez.” “Sonuçta insanlar yaşadıkça onlara yetecek değil mi?” “Uranyum ve kömür de yeterdi.” “Tamam ama her bir uzay gemisini Solar İstasyona bağlayabiliriz ve gemiler yakıt kaygısı olmadan Plüton’a milyon kez gidip gelebilirler örneğin. Ne Uranyum ne de başka bir kaynakla bunu yapamazsın. Bana inanmıyorsan, Multivac’a sor.” “Sormama gerek yok, biliyorum.” “O zaman Multivac’ın bizim için yaptıklarını küçümsemeyi bırak” dedi Adell. Öfkelenmişti. “Müthiş…

Kurtarıcı – Robot #4 / Isaac Asimov
Bilimkurgu/ 18 Mart 2020

Kurtarıcı Kurtarıcı’dan… Gladia, çim alandaki şezlongun fazla nemli olup olmadığına baktıktan sonra oturdu. Kontrollere bir dokunuşuyla şezlong yan yatarcasına oturmasını sağlayacak bir biçime girdi. Diğer bir düğme ise dia-manyetik alanı çalıştırdı ve Gladia her zaman olduğu gibi birdenbire çok rahat hissetti kendisini. Tabii. Aslında şimdi şezlonga kaplanmış olan kumaşın bir santim yukarısında, havada duruyordu. Sıcak ve güzel bir geceydi bu. Yıldızların aydınlattığı mis kokulu Aurora’nın en güzel halini aldığı o gecelerden biri. Gladia ani bir üzüntüyle gökyüzünde şekiller oluşturan o parlak noktalara baktı. Evinin bütün ışıklarını söndürmelerini ‘emrettiği için daha da parlak duruyorlardı bu noktacıklar. Gladia, “Nasıl oldu da ikiyüz otuz yıllık hayatım boyunca yıldızların adlarını öğrenmeye çalışmadım?” diye düşündü. Bu noktacıklardan biri dünyaya geldiği Solario gezegeninin etrafında döndüğü güneşti. Gladia’nın hayatının ilk otuz yılı süresince sadece, “Güneş,” diye tanımladığı o yıldız. Kadının adı bir zamanlar Gladia Solaria’ydı. İki yüz yıl -iki yüz Standart Galaksi Yılı- önce Aurora’ya geldiği zaman ona bu ismi takmışlardı. Böylece, hiç de dostça olmayan bir biçimde, kadının başka bir dünyada doğmuş olduğunu belirtmeye çalışmışlardı. Gladia, Aurora’ya geleli tam iki yüz yıl olmuştu. Bir ay önce dolmuştu bu süre. Ama kadın bunu kutlamak için bir şeyler yapmamıştı. Çünkü o günleri hatırlamayı pek istemiyordu. Daha önce yani…

Şafağın Robotları – Robot #3 / Isaac Asimov
Bilimkurgu/ 17 Mart 2020

Şafağın Robotları Şafağın Robotları’ndan… Elijah Baley kendisini bir ağacın gölgesine atarak, böyle olacağını biliyordum zaten, diye homurdandı kendi kendine. Terliyorum işte. Durdu. Doğrularak elinin tersiyle alnındaki terleri sildi. Sonra da elinin üzerine bulaşan sıvıya aksi aksi baktı. Terlemekten nefret ediyorum! Bunu belirli bir kimseye söylememiş, kozmik bir yasa gibi açıklamıştı. Baley bir şeyi hem gerekli ve hem de hoş olmayan bir duruma soktuğu için yine Kainata kızdı. İnsan Kentte hiç terlemezdi. Tabii bunu istediği zaman durum değişirdi. Kentte ısı ve nem oranı her zaman kontrol altında tutulurdu. İnsan vücudu ısı üretiminin ısı kaybından daha yüksek olmasına yol açacak bir biçimde çalıştırılmazdı hiçbir zaman. İşte bu uygarca bir şeydi. Baley tarlalara doğru baktı. Oradaki erkekli, kadınlı küçük grup Baley’nin yönetiminde sayılırlardı. Çoğu yaşlan yirmiye yaklaşmış delikanlılardı, ama aralarında Baley gibi orta yaşlı olanlar da vardı. Beceriksizce yeri çapalıyor, bazı işleri başarmaya çalışıyorlardı. Bu insanlar inatla çabalarlarken, sırf bu işleri yapmaları için yaratılmış olan robotlar bir kenarda bekliyorlardı. Onlara böyle davranmaları emredilmiş olmasaydı bu görevleri daha ustalıkla yerine getireceklerdi. Gökyüzünde bulutlar vardı ve güneş tam o sırada bulutlardan birinin arkasında kaybolmak üzereydi. Baley kararsızca gökyüzüne baktı. Bu bir bakıma güneşin kendisini fazla ısıtan ışınlarından ve fazla terlemekten kurtulacağı anlamına geliyordu. Ama diğer…

Güneşin Tanrıları / Robot #2 / Isaac Asimov
Bilimkurgu/ 16 Mart 2020

Güneşin Tanrıları Güneşin Tanrıları’ndan… Elijah Baley paniğe kapılmamak için inatla savaşıyordu. Korkusu iki hafta boyunca gitgide artmıştı. Aslında daha önce kapılmıştı korkuya. Onu Washington’a çağırarak sakin sakin kendisine yeni bir görev verileceğini açıkladıkları zaman. Zaten Washington’a çağrılmak bile insanı sarsmak için yeterliydi. Üstelik ayrıntılar açıklanmamış, sadece Baley’e Washington’a gelmesi emredilmiş ve emirle birlikte uçağa binmesi için gidiş dönüş izinleri de yollanmıştı. Buysa durumu büsbütün ürkütücü bir hale sokmuştu. Baley’nin korkusunun bir nedeni uçakla yolculuk yapmasını emretmiş olmalarıydı. Bu da durumun acil olduğunu açıklıyordu. Diğer bir neden de uçağa binme fikriydi. Sadece o kadar. Ama Baley’nin endişeleri o sırada henüz başlamıştı ve baskı altında tutulmaları da kolaydı. Sonuçta Elijah Baley daha önce de dört kez uçağa binmişti. Hatta bir keresinde kıtayı bir uçtan öbürüne aşmıştı bile. Uçak yolculuğu hiçbir zaman hoş bir yaşantı sayılmazdı. Ama bu bilinmeyene doğru atılan bir adım da değildi. Ayrıca New York’tan Washington’a yapılacak uçak yolculuğu sadece bir saat sürüyordu. Kalkış New York iki numaralı hava pistinden yapılacaktı. Pistin üzeri bütün resmi havaalanlarında olduğu gibi güzelce kapatılmıştı. Korunmasız atmosfere çıkmak için kullanılan kapak ancak uçak hız kazandıktan sonra açılıyordu. Bir saat sonra da Washington’daki beş numaralı piste ineceklerdi. Bu da kapalıydı yine. Bundan başka, Baley’in de bildiği…

Ben Robot / Robot #0 / Isaac Asimov
Bilimkurgu/ 10 Mart 2020

Ben Robot Ben Robot’tan… Güneşte yüzünü buruşturup her yöne birden bakmaya çalışarak dayandığı ağaçtan dikkatle birkaç adım uzaklaştı. Sağdaki ağaççıklara doğru baktıktan sonra arkalarındaki gölgeli yeri incelemek için biraz geriledi. Bahçe çok sessizdi. Yalnızca böceklerin hiç sona ermeyen vızıltıları ve zaman zaman da öğle güneşine meydan okuyan dayanıklı bir kuşun cıvıltıları duyuluyordu. Gloria alt dudağını sarkıttı. Eve girdiğinden eminim. Ona belki milyon kere bunun haksızlık olduğunu söyledim. Küçücük dudaklarını sıkıca birbirlerine bastırarak kaşlarını çattı. Kararlı bir tavırla bahçe yolunun gerisindeki iki katlı eve doğru gitti. Ancak o zaman arkadan gelen hışırtıyı, sonra da Robbie’nin madeni ayaklarının o çok belirgin ve ritmik sesini duydu. Hızla döndü. Arkadaşı zaferle saklandığı yerden çıkmış “Sobe!” demek için ağaca doğru gidiyordu. Gloria üzüntüyle, “Bekle, Robbie!” diye bağırdı. “Bu haksızlık! Ben seni buluncaya kadar koşmayacağına söz vermiştin!” Robbie’nin dev adımları karşısında küçücük ayaklarıyla bir şeyler başarabilmesi imkânsızdı. Hedefe on adım kala Robbie yavaşladı. Gloria son bir defa hızla atılarak robotun yanından geçti ve ağacın gövdesine elini vurdu. Sonra neşeyle sadık Robbie’ye döndü. Robotun fedakârlığını büyük bir nankörlükle ödüllendirdi. Robbie’yle iyi koşamadığı için acımasızca alaya başladı. Sekiz yaşındaki kız olanca sesiyle, “Robbie koşamıyor!” diye bağırdı. “Ben onu her zaman yenebilirim! Onu her zaman geçebilirim!” Bu sözleri tiz…

İntikam Tanrıçası (Nemesis) / Isaac Asimov
Bilimkurgu/ 9 Mart 2020

İntikam Tanrıçası İntikam Tanrıçası’ndan… Marlene Güneş Sistemini en son bir yaşından biraz büyükken görmüştü. Hiçbir şey hatırlamıyordu kuşkusuz. O konuda çok şey okumuş olduğu halde, okuduklarının hiçbiri ne kendisinin dünyanın bir parçası, ne de dünyanın kendisinin bir parçası olduğunu hissettirmekteydi. Marlene on beş yıllık yaşamında sadece Rotor’u hatırlıyordu. Onu hep büyük bir dünya olarak düşünmüştü. Rotor ne de olsa sekiz kilometre boyundaydı. Marlene on yaşından bu yana arada sırada -fırsat bulabilirse ayda bir- jimnastik olarak çevresinde yürümüş, kimi zaman da biraz kayabilmek için düşük yerçekimli yollara sapmıştı. Bu çok eğlenceli oluyordu. Kendisi kayşa da, yürüse de, binalarıyla, parklarıyla, çiftlikleriyle ve en çok da insanlarıyla Rotor hep yoluna devam ederdi. Çevresini dolaşmak bütün bir gününü almasına rağmen annesi kızmazdı. Rotor’un güvenli olduğunu söylerdi. “Dünya gibi değil,” derdi ama Dünyanın neden güvenli olmadığını söylemezdi. “Boşver,” derdi. Marlene en az insanları severdi. Yeni nüfus sayımında Rotor’da altmış bin kişi olduğunun ortaya çıkacağını söylüyorlardı. Çok fazla. Hem de çok çok fazla. Bunların hepsi de sahte yüzlerini göstermekteydiler. Marlene o sahte yüzlere bakıp da altında bambaşka bir şey olduğunu düşününce nefret ederdi onlardan. Ama bu konuda bir şey söyleyemezdi. Daha küçükken bir şeyler söyleyecek olmuş, ama annesi çok kızmış ve asla öyle şeyler söylememesi için…

Melezler Venüste / Isaac Asimov
Bilimkurgu/ 8 Mart 2020

Melezler Venüste Melezler Venüste’den… Islak, kasvetli atmosfer şiddetle çalkalandı. Çığlığa benzeyen sesler arasında yarıldı. Dış uzaydan yumurta biçimi roketler fırlarken çıplak yayla üç kez sarsıldı. İnişin gürültüsü dağlar ve diğer taraftaki zengin ormanlarda yankılandı. Sonra her şey tekrar derin bir sessizliğe büründü. Üç kapı şangırdayarak teker teker açıldıktan sonra insan biçimi canlılar tek sıra halinde çekine çekine dışarı çıktılar. Önce ağır ağır sonra da sabırsız bir heyecanla bu yeni dünyaya ayak bastılar. Sonunda uzay gemilerinin etrafında bir kalabalık toplandı. Bin çift göz manzaraya bakıp bin ağız heyecanla bağırdı. Ve bu yabancı dünyaya özgü rüzgârda beyaz saçlardan oluşan otuz santim yüksekliğinde bin sorguç zarifçe dalgalandı. Melezler Venüse inmişlerdi! Dünyalıların aşağı gördüğü Arzlı-Marslı kırmaları’ydılar onlar. Max Scanlon yorgun yorgun içini çekti. “İşte geldik!” Lombozdan dönerek kendi özel koltuğuna çöktü. “Çocuklar kadar mutlular. Onlara hak veriyorum. Yeni bir dünyamız oldu ve tamamıyla bizim. Bu harika bir şeyse de yine de önümüzde çetin günler var. Aslında korkuyorum. Bu projeyi pek düşünmeden başlattık. Ama tamamlanması çok zor olacak.” Sevecen bir kol omzuna dolandı. Max bu kolu sıkıca kavradı. Liderliği daha genç, daha enerjik birine devretmek iyi olur.” “Bunlar saçmasapan, sözler, baba. Bunu sen de biliyorsun. Sen hayattayken yerine birinin geçirilmesiyle ilgili bir planı hiç kimse…

Jüpiteri Satıyorum / Isaac Asimov
Bilimkurgu , Genel/ 7 Mart 2020

Jüpiteri Satıyorum Jüpiteri Satıyorum’dan… Tabii karşılarındaki üç boyutlu bir görüntüydü. Ama öyle ustalıkla oluşturulmuştu ki, onunla iş yapan insanlar uzun zaman önce gerçek enerji-varlıklarını düşünmekten vazgeçmişlerdi. Onların dünyadan kilometrelerce uzakta, kapalı alan ‘gemi’lerinde kızgın beyaz ışıkta beklediklerini düşünmekten de. Görkemli sarı bir sakalı ve koyu kahverengi iri gözleri olan üç boyutlu görüntü yavaşça, «Tereddütlerinizi ve şüphelerinizi anlıyorum,» dedi. «Size ancak hiçbir zarar vermeyeceğimizi yeniden tekrarlayabiliriz. Size O-tayfı yıldızların halelerinde yaşadığımızı kanıtlayan belgeleri verdik sanırım. Kendi güneşinizin bizim için çok sönük olduğunu da kanıtladık. Gezegenlerinizse katı cisimlerden oluştuğundan bizim için çok yabancı ve uygunsuzlar. Sonsuza kadar da öyle kalacaklar.» Yeryüzü temsilcisi aynı zamanda bilim bakanıydı ve oy birliğiyle Yabancı Yaratıklarla görüşmesi için seçilmişti. Bakan, «Ama artık ana ticaret yollarınızın üzerinde olduğumuzu itiraf ettiniz,» diye anımsattı. «Evet. Çünkü yeni dünyamız olan Kimmonoshek’te protonic sıvı alanları bulundu.» Bakan, «Dünyamızda,» dedi. «Ticaret yolları üzerindeki yerler askeri bakımdan gerçek değerlerinden kat kat fazla önem kazanırlar. O yüzden de aynı şeyi tekrarlayacağım: Güvenimizi kazanmak için Jüpiter’i neden istediğinizi bize iyice açıklamalısınız.» Bu soru ya da benzeri bir soru sorulduğu zaman her seferinde olduğu gibi görüntünün yüzünde sıkıntılı bir ifade belirdi. «Gizlilik çok önemli. Eğer Lamberj’ler…» Bakan, «İşte,» dedi. «Bu onlarla aranızda bir savaş olduğundan kuşkulanmamıza neden…

Galaksi Şeytanları / Isaac Asimov
Bilimkurgu/ 6 Mart 2020

Galaksi Şeytanları Galaksi Şeytanları’ndan… Rose Smollett çok mutluydu. Hatta zaferle karışık bir gurur bile duyuyordu. Eldivenlerini çıkararak şapkasını kaldırdı. Dönüp sevinçten parlayan gözleriyle kocasına baktı. «Drake,» dedi. «Onu burada ağırlayacağız.» Drake ona sıkıntıyla bir göz attı. «Akşam yemeğini kaçırdın. Senin yedide döneceğini sanıyordum.» «Ah, önemli değil. Eve gelirken bir şeyler yedim. Ama Drake, o burada kalacak!» «Kim kalacak? Sen neden söz ediyorsun?» «Hawkins Gezegeninden gelen doktordan. Bugünkü konferansın konusunun bu olduğunun farkında değil miydin? Bütün gün bundan söz ettik. Olabilecek şeylerin en heyecanlısı bu.» Drake Smollett piposunu ağzından çekti. Önce pipoya baktı, sonra da karısına. «Dur, şunu iyice anlamaya çalışayım. ‘Hawkins Gezegeninden gelen doktor,’ dedin. Bununla Enstitüdeki Hawkins’liyi mi kastettin?» «E, tabii. Başka kimi kastedebilirim ki?» «Şimdi… onu burada ağırlayacağımızı söylerken ne demek istediğini sorabilir miyim?» «Drake, anlamıyor musun?» «Anlayacak ne var? Belki senin Enstitün o şeyle ilgileniyordun Ama ben ilgilenmiyorum. Bunun bizimle ne ilgisi var? Bu, Enstitünün işi değil mi?» Rose sabırla, «Ama, hayatım,» dedi. «Hawkins’li özel bir evde kalmak istiyor. Böylece resmi törenlere katılma sıkıntısından kurtulacak. O evde kendi keyfine göre yaşa yacak. Ben bunu anlayışla karşılıyorum.» «Ama neden bizim ev?» «Herhalde bu işe uygun olduğu için. Bana buna razı olup olmayacağımı sordular. Doğrusu…» Kadın bir an durdu,…

Dünya Dışı Uygarlıklar / Isaac Asimov
Bilimkurgu/ 5 Mart 2020

Dünya Dışı Uygarlıklar Dünya Dışı Uygarlıklar’dan… Okyanusun tanrısı vardı, gökyüzünün ve yeraltının da öyle. Onlara doğurmak ve uyumak gibi insansal niteliklerle, beceri, güzellik ve talih gibi çeşitli soyut özellikler yüklenmişti. Zaman ilerledikçe, Yunan düşünürleri bütün bu ruhların ve tanrıların birer simge olduklarını anlayacak kadar bilgi sahibi oldular ve onları insansal yanlarından arıtmak için mücadele ettiler. Böylece, başlangıçta kuzey Yunanistan’daki Olimpos Dağında yaşayan Zeus ve efradı, daha sonra gökte bulunan bilinmeyen bir “Cennet”e aktarıldı.[1] Aynı aktarma, önceleri Sina Dağında ya da Eski Ahit Sandığında yaşayan ve sonradan Cennet’e yerleştirilen İsrail tanrılarında da görüldü. Aynı şekilde, ölülerin ruhlarının yaşayanlarla aynı dünyayı paylaştıkları düşünüldü. Böylece Odessa’da Odysseus, Hades’i uzak batıdaki bilinmeyen bir noktada ziyaret eder ve Yunanlıların cenneti olan Elizyum Çayırları da batıda bir yerlerdedir. Sonuçta, ölülerin ruhları da yeraltındaki yarı mistik bir Cehenneme aktarıldı. Şüphesiz, bu soyutlama süreci, yalnızca düşünürleri safsata fikirlerin sıkıntısından kurtarmak amacıyla gerçekleştirilen düşünsel bir olgudur. Sıradan kişiler bundan pek az etkilenmiştir. Böylece, Yunan filozofları yağmurun nedenleri üzerine ne düşünmüş olurlarsa olsunlar, eğitim görmemiş sıradan bir çiftçi, (Aristophanes’in bir oyununda alayla söz ettiği gibi) yağmurun yağmasını “kalburdan işeyen Zeus’a” bağlamıştır. Bugün Birleşik Devletler’de meteoroloji, karışık bir çalışma gerektirir. Havadaki değişiklikler son derece karmaşık yasaları izleyen doğal bir olgu olarak…

Hedef Beyin – Isaac Asimov
Bilimkurgu/ 4 Mart 2020

Hedef Beyin Hedef Beyin’den… Bana ihtiyacı olduğunu söyleyen yabancı bir kadınla birlikte gidecek kadar meraklanmam… Ve bu durumun gururumu okşaması. Bunların hiçbiri de önemli değildi. Nerede olursam olayım o yine de beni bulacaktı. Yakalayacak ve sözlerini dinletecekti. Tabii başka şartlar altında bu iş belki o kadar kolay olmayacaktı. Ama yine de her şey böyle gelişecekti. Bundan eminim. Kaçmam, kurtulmam imkânsızdı. Morrison kadını şimdi normal ışıkta görüyordu. Natalya Boranova sandığı kadar genç değildi. Otuz altı mı? Belki de kırk, diye düşündü. Kadının saçları siyahtı. Hiç kırlaşmamıştı. Yüz hatları belirgindi. Kaşları kalın, çenesi güçlü, burnu biçimliydi. Vücudu tıknaz ama şişman değildi. Boyu Morrison’unkine yakındı. Üstelik topuksuz ayakkabılar giymişti. Güzel olmamasına rağmen çekici bir kadın, diye kararını verdi. İnsanın alışabileceği tipte biri. İçini çekti. Çünkü karşısında oturduğu aynada kendini görmüştü. Seyrelmeye başlamış, açık kumral saçlar. Uçuk mavi gözler. İnce surat, ince vücut. Gaga gibi bir burun ve sevimli bir gülümseme… Daha doğrusu gülümseyişinin sevimli olduğunu umuyordu. Ama yüzü insanın kolayca alışabileceği gibi değildi. On yıldan biraz daha uzun süren evlilikleri sırasında karısı Brenda bu yüze hiç alışamamıştı. Morrison kırkını doldurduğu gün boşanmalarının üzerinden hemen hemen beş yıl geçmiş olacaktı. Beş yıldan beş gün fazla bir süre. Kadın garson kahveleri getirdi. Masada oturmuş konuşmuyor,…

Dünya Hepimize Yeter – Isaac Asimov
Bilimkurgu/ 3 Mart 2020

Dünya Hepimize Yeter Dünya Hepimize Yeter’den… Araman gülümsedi. Bazıları benzer koşullarda para teklif etmişlerdi ama bunun onlara bir yaran olmamıştı, «öncelik konusundaki kararlan bilgisayar verir. Ben bu kararlan hiçbir şekilde değiştiremem.» Potterley hışımla ayağa kalktı. Bir altmış beş kadardı boyu. «Öyleyse iyi günler efendim.» «İyi günler Dr. Potterley. Gerçekten üzgünüm.» Potterley, kendisine uzatılan eli şöyle bir tutup bıraktı. Çıkıp gitti tarihçi. Dokunulan bir zil Araman’ın sekreterini içeri çağırdı. Dosyayı uzatan Araman, «Bunları ortadan kaldırabilirsiniz,» dedi. Yeniden acı acı gülümsedi. İnsan soyuna çeyrek yüzyıldır verdiği hizmete bir madde daha eklenmişti; gönülsüzce yapılan bir hizmete… Hiç değilse bu adamı baştan savmak kolay olmuştu. Kimi zaman akademik baskı uygulamak gerekiyordu. Beş dakika sonra Dr. Potterley’i unutmuştu. Daha sonra bu konu üzerine düşündüğünde, o sırada herhangi bir tehlike sezip sezmediğini de anımsayamadı. Düş kırıklığının ilk yılında, bu düş kırklığından başka hiçbir deneyimi olmamıştı Dr. Potterley’in. İkinci yılda ise bu düş kırıklığı önce korkutan sonra da çekici gelen bir fikir verdi ona. Düşüncesini eyleme geçirmekten onu; iki şey alıkoydu ama engellerin ikisi de düşüncesinin ahlaka aykırılığıyla ilgili değildi. Birincisi, hükümetin sonunda kendisine izin vereceği umudunu sürekli korumuştu; kendisinin başka bir şey yapması gerekmeyecekti. Araman’la yaptığı görüşmeden sonra bu umut tümüyle yıkıldı. İkinci engel ise herhangi…

Uzay Yolu – Mr. Spak’ın Beyni / James Blish
Bilimkurgu/ 26 Şubat 2020

Mr. Spak’ın Beyni Mr. Spak’ın Beyni’nden… Spak, yapısı ve şekli çok değişik olan gemiyi inceledi. — Yapısı bilinmiyor. Eşsiz bir teknoloji yapıtı. Nötron değişimi ve iyon tahrikiyle çalışıyor. Kork : — Görüntü on, Mister Çekov, dedi. Fakat geminin yakından görünüşü de, kimliğin tespitine yaramadı. Yabancı gemi, arkasındaki uzayın karanlığında bir iğne başı kadar parlak ve küçük kalıyordu. — Ne dersin, Skat’i? — Pes ettim, Kaptan. Böyle bir şey ilk kez görüyorum. Fakat ne kadar güzel, değil mi? Uzun bir ıslık çaldıktan sonra sözünü sürdürdü : — Hem de iyon tahrikiyle çalışan bir gemi. Geminin sahipleri her kimse, bize muhakkak ki ufak tefek şeyler öğretebilirler. — Canlı var mı, Mister Spak? — Bir canh, Kaptan. İnsan ya da benzeri. Canlılık düşük düzeyde. Yaşam destek sistemi çahşıyor. İç atmosfer nitrojen ve oksijen karışımı. Mister Spak, araştırıcı ekranına biraz daha dikkatle eğildi. — Bir dakika, Kaptan… — Evet, Mister Spak? — Alıngaçlar, bu canlıdan ulaşım ışınlarının çıktığını gösteriyor. — Yönü? — Burası, Kaptan… Atılgan’ın Kaptan Köprüsü. Görevliler koltuklarında huzursuzca kımıldandılar. Kork, dahilî mikrofona eğildi : — Güvenlik Bölümü! Kaptan Köprüsüne! Fakat Kaptan sözlerini henüz tamamlamıştı ki, Kaptan Köprüsünde bir şekil maddeleşmeye başladı. Sonunda tamamen madde-leşti. Kaptan Köprüsünün tam ortasında son derece güzel bir…

Uzay Yolu – Uzayda Fırtına / James Blish
Bilimkurgu/ 26 Şubat 2020

Uzayda Fırtına Uzayda Fırtına’dan… Adam son derece yakışıklı ve iri yapılıydı. Yüz hatları, Hint – Avrupa’lı olduğunu belli ediyordu. Hareketsiz yattığı halde, son derece güçlü, zeki, hatta kibirli olduğu açıkça belli oluyordu. Marla sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi: —Ne kadar güzel! diye söylendi. Skat, pratik olarak: —Bu kabine ilk olarak harekete geçecek şekilde ayarlanmış, dedi. Belki de bu durum, adamın lider olduğunu gösteriyor. Spak: —Belki de sadece pilottur, diye ekledi. Ya da doktor, hayatta kalanların yaşamasını sağlayacak bir doktordur. Marla kesinlikle: —Lider olması gerekir, dedi. Körk: —Oh? dedi. Böyle düşünmenizin nedeni? —Şey… insan anlayabiliyor. Bir Hint-Avrupalı. Onlar çok ilginç savaşçılardı. Makkoy: —Ayılıyor, dedi. Kalp atışları elli ikiye yükseldi ve solukları düzgün. —Skati, bak bakalım hepsi aynı durumda mı? Mühendis, koridor boyunca yürüyerek bitimi kabinlerin önündeki levhaları çekti ve arkasında bulunan saydam panelden baktı. Solumda: – Hayır, efendim, dedi. Karışık bir ırk, Kaptan. Batılı, Orta – Avrupalı, Yakın Doğulu, Latin, Doğulu… Hemen hemen her cins insan var. Ve sizin de gördüğünüz gibi bütün ışıklar hala yeşil. Marla, ipnotize olmuş gibi: — Yirminci yüzyıldan bir erkek, dedi. Canlanmak üzere, inanılmayacak bir şey bu! Makkoy, trikorderini tekrar kontrol ederek: —İnanılması çok güç, dedi. Kalp atışları yavaş yavaş düşüyor. Eğer bu fosille konuşmak istiyorsan,…

Uzay Yolu – Uzayda Aşk / James Blish
Bilimkurgu , Genel/ 26 Şubat 2020

Uzayda Aşk Uzayda Aşk’tan… Dört Volkan, bir çeşit tahterevana oturmuş birini taşıyordu. İki Volkan’ın elinde, törende kullanılacağı belli olan, birtakım sırıklar vardı. Bu sırıkların ucuna bağlanmış çerçevenin etrafına bir düzine kadar minik çan takılmıştı. Grup yaklaştığı zaman. Kork tahterevandaki insanın, yaşlı bir kadın olduğunu gördü. Kadının otoriter tavırları vardı. Kadının tahterevandan inmesi üzerine, onun, Federasyon kurulunda kendisine verilen yeri reddeden Volkan yüksek Kurulundan T’Pau olduğunu tanıdı. Nedense Spak, ailesinin böylesine önemli kişilerden kurulu olduğunu söylemekten kaçınmıştı. Gelin, T’Pau’nun yanında yürüyordu. Artık bir çocuk değil, genç ve alımlı bir kızdı. Kızın arkasından, oldukça uzun boylu, adaleli, yakışıklı genç bir Volkan yürüyordu. Onun arkasında da, daha kısa boylu, fakat daha sağlam yapılı bir Volkan geliyor ve elinde savaş baltasını taşıyordu. Geri kalanlar bu gurubun arkasından saygılı bir tavırla geliyordu. Spak döndü ve büyük bir rüzgâr çanına doğru yürüdü. Taş bir tokmağı alarak çana kuvvetle vurdu. Çan sesine, adamlar tarafından taşınan çıngırak sesleri cevap verdi. T’Pring, mabedin taş kemerleri arasındaki bir tahta oturdu. T’Pau, sırtını genç kıza dönerek durdu. Genç Volkan, taş kemerin yanında bronz bir heykel gibi kımıldamadan duruyordu. Diğerleri onların arkasında bir yarım daire çizecek şekilde yerlerini aldılar. T’Pau, seri bir hareketle kollarını kaldırdı. Spak bir adım ileri çıkarak yaşlı kadının…

Uzay Yolu – İnsan Tuzağı / James Blish
Bilimkurgu/ 26 Şubat 2020

İnsan Tuzağı İnsan Tuzağı’ndan… Her ne olursa olsun, birçok insanın tahayyül edebileceğinden çok gezegen görmüş olan Atılgan’ın kaptanı Ceyms T. Körk, Regulus VIII gezegeninden nedense ürküyordu. Kamp alanında sadece Körk, Makkoy ve tayfa Darnell bulunuyordu. Körk, sırf merakından ötürü, Darnell de izinli olduğu için gezegene inmişti. Çevrelerine bakınırken tapınaktan Nensi çıktı. Genç kadın kısa bir tereddütten sonra ellerini uzatarak Makkoy’a doğru yürüdü. – Leonard! Seni gördüğüme çok sevindim. Makkoy kendisine uzatılan elleri hemen yakaladı. – Nensi, sen… sen, ha! Bunca yıl seni hiç değiştirememiş. Körk, gülümsemekten kendini alamadı. Nensi Birs güzel bir kadındı, ama olağandışı bir güzelliğe sahip değildi. Sağlam yapılı, kırk yaşlarında görünen, saçları kırlaşmaya yüz tutmuş alelade bir kadındı. Henüz otuz yaş civarında olan doktor, bunca tecrübesine rağmen, böylesine ayılıp bayıldığı bir kadının yaşını nasıl olur da anlayamazdı? Mamafih, Nensi’nin gülümsediği zaman gerçekten de genç göründüğünü kabul etmek gerekirdi. Makkoy: – Atılgan gemisinin kaptanı Çim Körk. Bu da, tayfa Darnell, dedi. Nensi, önce Kaptan Körk’e sonra tayfa Darnell’e gülümsedi. Darnell’in tepkisi şaşırtıcıydı. Ağzı bir karış açılmış, alık alık genç kadına bakıyordu. Eğer Körk, yakında olsaydı, onu bir tekmede kendisine getirirdi. Nensi: – Buyurun, buyurun, diyordu. Bob’u biraz bekleyebiliriz. Bir kere kazıya başladı mı zamanı unutuverir. Tapınağın içini elimizden…

Çocukluğun Sonu / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 23 Şubat 2020

Çocukluğun Sonu Çocukluğun Sonu’ndan… Bunlar gizli bilgiler olsa da vaktimizin ne kadar daraldığını daha iyi anlamaları adına mühendislik ekibimize açıklama gereği duyduk.” Sandmeyer heyecan yaratmak için bir anlık duraksadı, ancak bu bir işe yaramadı. Nedense Reinhold devamında ne geleceğini gayet iyi biliyordu. “Ruslar bize yetişti sayılır. Ellerinde atomik bir cihaz var; bizimkinden daha etkili bile olabilir. Ayrıca Baykal Gölü’nün kıyısında bir gemi inşa ediyorlar. Ne kadar ilerleme kaydettiklerini bilmiyoruz ama bu sene içinde fırlatılması mümkün. Bunun ne anlama geldiğinin farkındasınız, değil mi?” Evet, diye içinden geçirdi Reinhold. Farkındayım. Yarış başladı… Ve kazanan biz olamayabiliriz. Cevap alamayacağını bilse de, “Ekiplerinin başında kim olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Şaşırtıcı bir şekilde Albay Sandmeyer daktilo edilmiş bir kâğıt uzattı Reinhold’a. Kâğıdın üstünde tanıdık bir isim gözüne ilişti: Konrad Schneider. “Bu adamların çoğunu Peenemünde’den tanıyorsunuz, öyle değil mi?” dedi Albay. “Kullandıkları yöntemleri daha iyi anlamamıza yardımcı olabilirsiniz. Bana onlar hakkında her şeyi anlatmanızı istiyorum: uzmanlık alanları, buldukları parlak fikirler vesaire. Üzerinden bunca zaman geçmişken bu hiç de kolay olmayacaktır, biliyorum; ama yine de elinizden geleni yapmaya çalışın.” “İçlerinden bahse değer tek kişi Konrad Schneider,” diye yanıtladı Reinhold. “Geri kalanlar da iyi mühendisler ama çok bir özellikleri yok. Konrad ise tam bir dâhiydi… Tanrı bilir…

Şehir ve Yıldızlar / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu , Genel/ 22 Şubat 2020

Şehir ve Yıldızlar Şehir ve Yıldızlar’dan… Beyaz Solucanların Mağarası’ndan çıkmak için saatlerce uğraşmışlardı. Şimdi bile, soluk renkli canavarların birkaçının peşlerinde olmadığından emin olamıyorlardı ve silahlarının enerjisi tükenmek üzereydi. Kristal Dağ’ın labirentlerindeki esrarengiz rehberleri olan havada süzülen ışıktan ok, ileride onlara işaret ediyordu. Daha önce defalarca yaptığı gibi onların daha da korkunç tehlikelere sürükleyebilirdi, yine de onu izlemekten başka seçenekleri yoktu. Alvin arkadaşlarının tümünün hâlâ kendisiyle olup olmadıklarını görebilmek için arkasına baktı. Alystra hemen arkasındaydı, maceraları başladığından beri müthiş dehşetler ve güzellikler sunmuş olan, soğuk, ancak devamlı yanan ışık küresini taşıyordu. Soluk beyaz ışık dar koridoru dolduruyor, duvarlardan yansıyordu; enerjisi yettiği sürece nereye gittiklerini görebilir ve gözle görülür tehlikeleri fark edebilirlerdi. Ama Alvin çok iyi biliyordu ki, bu mağaralardaki en büyük tehlikeler görülebilir olanlar değillerdi. Alystra’nın arkasından projektörlerinin ağırlığıyla boğuşan Narrillian ve Floranus geliyordu. Alvin bir an için o projektörlerin neden o kadar ağır olduklarını düşündü, yanlarına yerçekimi yok edicileri verilse çok daha basit olurdu. En umutsuz maceraların ortasında bile hep böyle şeyler düşünürdü. Aklından böyle düşünceler geçtiğinde sanki gerçekliğin yapısı bir an için aralanır ve duyuların dünyasının ötesinde tamamen farklı başka bir dünya görür gibi olurdu… Koridor boş bir duvarda son buluyordu. Ok onlara yine ihanet mi etmişti? Hayır. Daha…

Şafak Projesi Phobos / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 21 Şubat 2020

Şafak Projesi Phobos Şafak Projesi Phobos’tan… PİLOT, «Uzaya ilk çıkışın mı?» diye sordu ve öne-arkaya sallanan koltuğuna tembelce yaslandı. Yanındaki yolcuyu umursamazcasına ellerini ensesinde kenetledi. — Evet, dedi Martin Gibson. Bunu söylerken gözlerini bir an olsun kronometreden ayırmamıştı. — Ben de öyle düşünmüştüm. Çünkü yazdığın öykülerde anlattıklarının pek doğru olduğu söylenemez, ivme nedeniyle insanların bayılması gibi saçmalıklar örneğin. Böyle saçma sapan şeylere ne gerek var? Bunu yapmak zorunda mısın?.. — Özür dilerim ama, herhalde ilk yazdığım öykülerden söz ediyorsun. O zamanlar uzay yolculukları henüz başlamamıştı ki. Ben onları yazarken yalnızca hayâl gücümü kullandım. Başvurabileceğim hiç bir veri yoktu. — Olabilir, dedi pilot isteksizce. Bu sırada makinelerle hiç ilgilenmiyordu. Oysa kalkışa iki dakika kadar bir zaman kalmıştı. «Bu konuda pek çok şeyler yazan biri olarak bu yolculuk size sanırım, çok eğlenceli gelecek.» diye söylendi. Gibson o an içinde bulunduğu durumu tanımlayabilecek sıfatı bulmakta güçlük çekiyordu. Onun düzinelerle öykü kahramanları, sonsuza gitmek üzere ayarlanmış roketlerde kalkışı beklerlerken, kronometrenin saniye ibresini büyük bir heyecanla izlemişlerdi. Ve şimdi -uzun bir bekleyişten sonra- hayalleri gerçek olmak üzereydi. Doksan saniye gibi kısa bir süre sonra onun yeni geleceği başlıyordu. Evet çok garipti. Kaderin kaçınılmaz sonucu olarak adalet yerini bulmuştu.,. Ona bakıp da duygularını yüzünden okuyan pilot…

Rama’nın Sırrı / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 20 Şubat 2020

Rama’nın Sırrı Rama’nın Sırrı’ndan… İlk anda, yumuşak, mekanik ses, ona rüyasının bir parçası gibi gelmişti. Fakat, isminin biraz daha yüksek sesle yinelendiğini duyduğu zaman, Nicole irkilerek uyandı. Yoğun bir korku dalgası tüm vücudunu kapladı. Nicole hemen, Benim için geldiler, diye düşündü. Sabah oldu. Birkaç saat içinde öleceğim. Nicole, yavaş, derin bir nefes aldı ve yükselen paniğini yatıştırmaya çalıştı. Birkaç saniye sonra gözlerini açtı. Hücresinin içi tümüyle karanlıktı. Şaşıran Nicole, onu çağıran kimseyi görmek için çevresine baktı. Ses, yumuşak bir tonla, “Buradayız, karyolanda, sağ kulağının yanında,” dedi. “Richard bizi kaçmana yardım etmemiz için yolladı… ama, çabuk davranmamız gerek.” Bir an için Nicole, belki de hâlâ rüya görmekte olduğunu sandı. Sonra, birinciye çok benzeyen, ama yine de farklı, ikinci bir ses işitti. “Sağ tarafına dön ve biz de kendimizi aydınlatalım.” Nicole döndü. Karyolanın üstünde ve başının yanında, sekiz ya da on santimetreden uzun olmayan, her biri kadın biçiminde iki minik şekil gördü. Bir an için içlerindeki bir ışık kaynağıyla aydınlandılar. Birinin saçları kısaydı ve onbeşinci yüzyıl Avrupa şövalyesi zırhı giymişti. İkinci şeklin başında bir taç vardı ve bol plili bir ortaçağ kraliçesi elbisesi giyiyordu. İlk şekil, “Ben Jean d’Arc’ım,” dedi. “Ben de Aquitaineli Eleanor.” Nicole, sinirli bir şekilde gülerken her iki şekle…