Ölümlü Makineler / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 30 Eylül 2017

Ölümlü Makineler Ölümlü Makineler’den… Bir zamanlar hiç yorulmadan görülmedik aletler tasarlayıp olağanüstü makineler yapan bir mucit yaşardı. Bu mucit kendisine, tatlı bir sesle şakıyan küçük mü küçük dijital bir aygıt yapmış, adını da “kuş” koymuştu. Simge olarak kendisine kara bir yürek seçmişti, elinden geçen her bir atom bu damgayı taşıyordu, öyle ki sonraları atom yelpazelerinin arasında titreşen kartlara rastlayan bilim adamları adeta büyülenmişlerdi. Büyüklü küçüklü birçok yararlı makine yapmıştı bu mucit, ta ki yaşam ile ölümü birleştirip imkânsızı başarmak gibi akıl almaz bir fikre kapılana kadar. Sudan akıllı varlıklar yapacaktı; ama hayır, ilk anda aklınıza gelmiş olabileceğinin tersine, canavarca varlıklar meydana getirmek değildi niyeti. Yumuşak ve ıslak bedenler geçmiyordu aklından; bunun düşüncesinden bile en az bizler kadar nefret ediyordu. Onun istediği gerçekten güzel ve akıllı varlıklar yaratmaktı, bu nedenle kristal olmalıydılar. Bütün güneşlerden alabildiğine uzak bir gezegen seçti mucit, bu gezegenin donmuş okyanusundan buzdağları kesti ve bu buzdağlarını oyarak Buzadamları yarattı. Onlara bu adı vermişti, çünkü ancak dondurucu soğuklarda, güneşsiz diyarlarda var olabiliyorlardı. Çok geçmeden kendilerine buzdan şehirler ve saraylar inşa eden Buzadamlar, ısı yaşamlarını tehdit ettiği için, yerleşimlerini kocaman saydam teknelerde topladıkları kutup ışıklarıyla aydınlatıyorlardı. İçlerinde diğerlerinden daha önemli olanlar daha çok kutup ışığına sahipti; limon sarısı ve gümüş…

Küvette Bulunan Günce / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 30 Eylül 2017

Küvette Bulunan Günce Küvette Bulunan Günce’den… Neojen’den Notlar”, Dünya’mn eski geçmişinden kalan tartışmasız en değerli kalıntılardan biridir; Kaotiköncesi döneme çok yakın, Büyük Çöküş’ten hemen önceki o gerileme dönemine kadar gider. Erken Neojen’in uygarlıkları ile Asur, Mısır ve Yunan’ın öncü kültürleri hakkında, pale-oatomik ve temel astro-yön tayini günlerine ait uygarlıklarla karşılaştırıldığında, çok daha fazla şey bilmemiz gerçekten de bir paradokstur. Bu arkaik kültürler artlarında kemikten, taştan, kayağan taşından ve bronzdan kalıcı anıtlar bırakmışken, Orta ve Geç Neojen dönemlerinde bilgiyi kaydetmenin ve saklamanın neredeyse tek yolu papir denilen bir maddeydi. Papir, selülozun türevi olan beyazca, gevşekçe bir maddeydi; silindirler şeklinde sarılır, dikdörtgen tabakalar halinde kesilirdi. Her tür bilgi koyu renkli bir zemin boyasıyla üstüne kazınır, daha sonra da tabakalar dizilip özel bir yöntemle dikilirdi. Birkaç hafta gibi bir sürede yüzyılların kültürel kazanım-larını tamamıyla yerle bir eden büyük faciaya, yani Büyük Çöküş’e neyin sebep olduğunu anlamak için üç bin yıl geriye gitmemiz gerekir. O günlerde henüz metamnestik ve veri kristalleştirme yöntemleri yoktu. Şu anda bellekranlarımı-zın ve bilgicilerimizin üstlendiği işlevleri o zamanlar papir yürütüyordu. Tabii doğru; yapay bellek başlangıç aşamala-rındaydı o sıralar; ama bunlar çok büyük, hantal makina-lardı; işletimleri ve bakımları sorunluydu; çok sınırlı ve dar bir alanda kullanılıyorlardı. Bu makinalarm adı “elektronik beyin”di; ancak tarihsel…

Kör Talih / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 30 Eylül 2017

Kör Talih Kör Talih’ten… Sonuncu gün hepsinden daha uzun ve gergin geçti. Sinirli veya korkmuş olduğum için değil; öyle olmam için bir neden yoktu. Kendimi, çeşitli dillerin konuşulduğu bir kalabalığın ortasında, çok yalnız hissediyordum. Kimsenin bana aldırdığı yoktu; eskordanın bile ortada görünmüyordu. Zaten hiç tanımadığım kişilerdi. Bir gün sonra sahte kimliğimden kurtulacağımı bilmek gerçekte beni rahatlatıyor olmalıydı. Zira, bir an için bile, Adams’ın pijamasıyla uyumakla, makinesiyle tıraş olmakla ve körfezde dolaşmış olduğu yerlere gitmekle, kaderi ayartacağıma inanmamıştım. Yol boyunca bir pusu kurulmasını da beklemiyordum -adama otoyolda hiçbir zarar gelmemişti- Roma’da geçireceğim tek gece boyunca ise, özel koruma altında olacaktım. Sadece bu işin bitmesi için sabırsızlık içindeydim, böyle dedim kendi kendime, hem zaten artık görevin fiyasko ile sonuçlandığı anlaşılmıştı. Kendime daha bir sürü aklı başında şey söyledim, fakat bütün bunlar günlük programımı sürekli aksatmamı engellemedi. Kaplıcayı ziyaretten sonra, Vesuvio oteline saat üç suların da geri dönmem gerekiyordu. Ne var ki, daha ikiyi yirmi geçe otelin yolunu tutmuştum, sanki beni oraya sürükleyen bir şey vardı. Odamda bir şey meydana gelmesine ihtimal yoktu, bu yüzden bir müddet sokakta aşağı yukarı yürüdüm. Mahallenin her yerini biliyordum – köşede bir berber dükkanı, birkaç kapı aşağıda bir tütüncü dükkanı, bir seyahat acentası, sonra geride, yan yana…

Gelecekbilim Kongresi / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 29 Eylül 2017

Gelecekbilim Kongresi Gelecekbilim Kongresi’nden… Sekizinci Dünya Gelecekbilim Kongresi Kosta Rika’da yapıldı. Doğrusu Profesör Tarantoga beni herkesin kongreye katılmaını beklediğine ikna etmese, Nounas’a asla gitmezdim. Günümüzde yapılan uzay yolculuklarının yeryüzündeki sorunlardan kaçmanın bir yolu olduğunu -üstüne basa basa- söyledi. Yani insan, olabilecek en kötü şeylerin kendi yokluğunda gerçekleşip sona ermesi umuduyla gidiyordu yıldızlara. Şu bizim gezegen yanık bir patatesi andırıyor mu diye defalarca -özellikle de uzun bir seyahatten dönerken- lombardan dışarı endişeyle baktığımı inkar edemezdim. Tarantago’yla hiç tartışmaya girmeyip gelecekbilim konusunda uzman sayılamayacağımı belirtmekle yetindim. Bunun üzerine Tarantoga, otomobil motorundan hemen hiç kimsenin pek bir şey anlamadığı ama “Beyler şu motordan anlayan var mı?” çağrısına da kimsenin kayıtsız kalmadığı cevabını verdi. Gelecekbilim Derneği’nin yöneticilerinin bu yılki toplantı mekanı olarak seçtikleri Kosta Rika’da sadece nüfus patlamasını denetim altında tutmanın yöntemleri ele alınacaktı. Kosta Rika hali hazırda dünyanın en yüksek demografik büyüme oranına sahip. Güya başlı başına bu gerçek yapacağımız tartışmalardan işe yarar birtakım sonuçlara varmamızı sağlayacaktı. Gerçi bütün gelecekbilimcileri ve onların iki katı sayıdaki gazetecileri barındırmaya müsait yegane otelin Nounas’taki yeni Hilton olmasına işaret eden ve toplantıya kuşkuyla bakanlar da vardı. Otel konferans esnasında tümüyle yıkıldığına göre, birinci sınıf olduğunu söylemenin reklama girmeyeceğini düşünüyorum. Müzmin bir sefa düşkününün sarfettiği bu sözler özel…

İnsanın Bir Dakikası / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 29 Eylül 2017

İnsanın Bir Dakikası İnsanın Bir Dakikası ‘ndan… Bu kitap, dünyadaki tüm insanların, bir dakikalık süre içinde aynı anda ne yaptıklarından söz etmektedir. Giriş, işte böyle başlıyor. Bu fikrin daha önce kimsenin aklına gelmemiş olması şaşırtıcı. İlk Üç Dakika, Guinness Rekorlar Kitabı, Kozmoloğun Bir Anı gibi kitaplardan sonra bu kitabın yazılması artık farz olmuştu; özellikle de adı geçenler, çok satılanlar arasına girdikten sonra. (Günümüzde, kimsenin edinmek zorunda olmadığı, ama herkesin öyle ya da böyle satın aldığı kitaplar kadar yayımcı ve yazarları heyecanlandıran bir şey yoktur.) Bu kitapları gördükten sonra yazılacak kitap kafamda canlanmıştı. Fikir oradaydı, sadece yazılmayı bekliyordu. Bu arada şu “J. Johnson ve S. Johnson”ın bir kan koca mı, iki kardeş mi, yoksa bir takma ad mı olduğunu bilmek ilginç olurdu. Hatta ben onların bir fotoğrafını da görmek isterdim. Nedenini açıklamak güç; ancak, yazarın görüntüsü kimi zaman kitabı anlamak için bir anahtar oluşturabilir. En azından ben, böyle bir durumla birkaç kez karşı laşmıştım. Sözgelimi, bir metin alışıldık, geleneksel çizgide değilse, okuma işi özel bir yaklaşım gerektirir. Yazarın yüzü de böyle bir durumda pek çok şeye ışık tutabilir. Bununla beraber benim tahminlerime göre Johnsonlar diye birileri yok; ikinci Johnson’ın önündeki ‘S’ harfi de Samuel Johnson’a bir gönderme. Her neyse, bunun da…

Dönüşüm Hastanesi / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 29 Eylül 2017

Dönüşüm Hastanesi Dönüşüm Hastanesi’nden… Tren Nieczawy’de kısa bir süre durdu. Stefan kalabalığın içinden zar zor geçmiş ve tam dışarıya adamıştı ki, lokomotifin düdüğü öttü ve tekerlekler homurdanmaya başladı. Stefan bir saat boyunca ineceği durağı kaçırmaktan endişe etmişti; bu sorun bütün diğer sorunların, hatta yolculuğun amacının bile önüne geçmişti. Şu anda, trenin sıkışıklığından sonra soğuk ve temiz havayı ciğerlerine çekerken, gözlerini güneşe karşı kısmış, sarsak adımlarla yürüyor, sanki derin bir uykudan sıçrayarak uyanmış gibi, kendini aynı anda hem özgürlüğüne kavuşmuş, hem de çaresiz hissediyordu. Şubatın son günlerinden biriydi ve gökyüzü solgun kenarlı açık renk bulutlarla yol yol örtülmüştü. Havanın ısınmasıyla kısmen erimiş olan kar çukur yerlerde ve boğazlarda yığılmıştı, böylece çalı kümeleri ortaya çıkmış, yol çamurla siyahlaşmış ve tepelerin killi yamaçları çıplak kalmıştı. Bir zamanlar bembeyaz olan manzarada değişikliğin habercisi olan karmaşa ortaya çıkmıştı. Bu düşünce Stefan’ın dikkatsiz bir adım atmasına neden oldu ve ayakkabısına su girdi. Tiksintiyle ürperdi. Lokomotifin homurtusu Bierzyniec Tepeleri’nin ardında kayboluyordu; Stefan çevresinde cırcır böceğinin sesine benzeyen şaşırtıcı sesler duydu: Eriyen karın tekdüze sesi. Reglan kollu yünlü paltosu, yumuşak süet şapkası ve alçak topuklu şehirli ayakkabılarıyla uzanıp giden tepelere karşı aykırı bir görüntü sergilediğinin farkındaydı. Köye giden yol boyunca göz alıcı dereler dans edip parlıyordu. Bir taştan…

Aden / Stanislaw Lem
Bilimkurgu/ 29 Eylül 2017

Aden Aden’den… YANLIŞ bir hesaplama yüzünden gemi dikeye çok yakın bir açıyla daldı ve kulakları sağır edici bir çığlıkla atmosfere çarptı. Adamlar kuşetlerinde yattıkları yerden damperlerin ezildiğini duydular. Ön ekranlar alevleri gösterdikten sonra karardı. Baş taraftaki akkor gaz yastığı dış kameralar için çok fazlaydı. Kontrol odası sıcak kauçuğun pis kokusuyla doldu. Hızdaki azalmanın etkisiyle adamlar geçici olarak görme ve duyma yeteneklerini yitirdiler. Son gelmişti. Hiç kimse düşünemiyordu. Hiç kimsenin nefes almaya bile gücü yoktu. Solunumlarını, balon şişirir gibi,’ oksipulsatörler sağlıyordu. Az sonra gümbürtü kesildi. Her iki tarafta altı tehlike lambası yanmaya devam etti. Mürettebat kımıldadı. Çatlak kontrol tablosunun üstündeki uyarı sinyali kırmızıyı gösterdi. İzolasyon ve plexiglas parçaları yerde süründü. Artık gürültü yoktu, cılız bir ıslık dışında. “Ne?!” diyebildi boğuk bir sesle Doktor, lastik ağızlığını tükürdükten sonra. Kaptan, “Yerlerinizde kalın!” diye uyardı, zarar görmemiş tek ekrana bakıyordu. Gemi aniden bir takla attı; adeta dev bir kütükle üzerine vurulmuştu. Adamları saran naylon ağ bir müzik aletinin teli gibi tıngırdadı. Bir an için her şey havada tepetaklak asılı kaldı, ardından motor gürüldemeye başladı. Son darbeyi beklerken gerilen kaslar rahatlamıştı. Gemi egzoz alevinin dikey kolonu üzerinde yavaşça alçaldı. Yardımcı güç devresi yeniden umut verici bir şekilde titreşmeye başladı. Bu, birkaç dakika sürdü. Ardından duvarlar…

Uzaylı / Alfred Elton Van Vogt
Bilimkurgu/ 23 Eylül 2017

Uzaylı Uzaylı’dan… Islık sesinden bile zayıf sesler geliyordu. O sırada sürme kapı yana çekildi. Metal yapının içinde kaybolan dar bir koridor belirdi. Kapının hemen yanında beliren asansörden, ikisi kadın, beşi erkek, yedi kişi çıktı. Erkeklerin ikisi dışında kalanlar canlı adımlarla kavşağa yöneldiler ve görüş alanından uzaklaştılar. Öteki iki adam güzel evlerin sıralandığı cadde yönünde hızlı adımlarla ilerlediler. Onların yolu üzerinde duran gözlemci aceleyle geri çekildi. O, insanları tam olarak değerlendirebilecek nitelikte değildi. Yine de, gördüklerinden birinin kırk yaşlarında; şakakları kırlaşmış olanının ise daha yaşlı olduğu kesindi. Daha genç olan oldukça iyi görünümlüydü. Oturmuş ve güvenli bir havası vardı. İri yapısı onun saldırgan kişilikte olduğu izlenimini verebilirdi. Bunun ötesinde kararlı ve yetenekli olduğunu anlamak pek güç değildi. Yaşlı adam kibar tavırlıydı. İyi giyinmişti ve davranışlarıyla, başarılı ve aklı başında bir kişi olduğunu hissettiriyordu. Hafifçe başını salladı ve suçlayıcı bir ifadeyle söze başladı: — Garip geliyor John dedi, buradan ayrılışın sırasında yaptığın gibi, yaklaşık on yıl sonra da, beni Estelle ile aranda bir tampon gibi kullanman çok garip geliyor. «John» diye seslendiği kişi buna karşı çıktı: — Öyle bir yola başvurduğumu hatırlamıyorum, Dez. Her birimizin bir yana dağıldığı günü, o günü kutlayışımızı düşünüyorum da… Fakat, inan bu gece yardıma ihtiyacım olacak. Bu…

Mars’tan Gelen Ölüm / Peter Randa
Bilimkurgu/ 10 Eylül 2017

Mars’tan Gelen Ölüm Mars’tan Gelen Ölüm’den… GARÎP BÎR SESSİZLİK… Sessizliğin aslında ne kadar ağır bir şey olduğunu böyle zamanlarda anlıyor insan. Nedir peki beni bu derece etkileyip şaşırtan? Ölü bir gezegenin toprağına ayak basmış olmak mı?.. Ölü de değil üstelik. Ölü denemez buna. Yarı yarıya ölü… Geometrik şeritler halinde uzanan kırmızımtırak bir yosun var ayaklarımın altında. Şimdi bunu çiğniyorum işte. Mars Yıldızının ünlü kanalları! Seferdeki uzmanlar, örnek toplamaya giriştiler hemen; ve küçük geminin ilkel laboratuvarında ilk incelemeleri de yaptılar. Ben işin bilimsel yanıyla görevli değilim. Seferde bir çeşit gemici, pilot ve tarihçi sıfatıyla bulunuyorum ben. Notlar alıyorum durmadan. Ayrıca, arkadaşlarımın notları ve çektikleri filmlerle aldıkları mikrofotoları derleyip toplamak da bana düşüyor. Bütün bu film ve fotoğraflar, Dünya’ya döner dönmez banyo edilecek… Döner dönmez… Dönmeyi başarabilirsek eğer! Ve Dünya artık, ufacık bir yıldız gibi kalıyor uzayda. Aslında dönüş yolculuğunun da gidiş yolculuğu gibi rahat geçmemesi için hiç bir sebep yok… Her şey otomatik gemide. Müthiş bir gemi, evet. Fobos ve Deimos uydularının ötesinde bir yörüngede, gezegenin çevresinde durmadan dönerek seyrediyor şimdilik. Soluma cihazımın oksijen yedeğine bakıyorum: Şurada, hemen biraz ilerde gördüğüm kaktüs çalılığına kadar götürüp getirir beni rahatça… Benzediği için kaktüs diyorum. Ama ilerde bu tuhaf bitkilere herhalde kaktüs ismi verilmeyecek….

Kara Güneş / Arthur C.Clarke
Bilimkurgu/ 10 Eylül 2017

Kara Güneş Kara Güneş’ten… KENTİN sesi hiç kesilmezdi. Kentin çıkardığı, şimdi değişmekte olan sesi dünya dursa bile kesilmezdi. Salise salise, saniye saniye, dakika dakika, saat saat, gün gün, gece gece süregelmiş; asırlar, çağlar boyunca bir salise bile kesilmeyip sonunda zamanın kendisiyle bütünleşmişti. Bu ses, binlerce insanın gözlerini ilk açtığı andan son defa için kapadığı ana dek aralıksız duyduğu bu ses, kentin bir parçası olmaktan da öte ta kendisi; nabzıydı. Ve bu ses kesildiği zaman, Diaspar’ın kalbi tamamen duracak, geniş bulvarları tamamen çölün kumlarıyla örtülüp bunların altında can verecekti… Buraya; toprağın yarım mil üstüne çöken ani sessizlik, Convar’ın balkona çıkıp dışarıya bakmasına yol açtı. Çok aşağısındaki büyük yapıların arasındaki yürüyen yollar hâlâ işliyordu ama bu yolların üstü sessiz; çıtı bile çıkmayan kalabalıklarla dolup taşmaktaydı. Bir şey kentin uyuşuk halkının evlerinden dışarıya uğramasına neden olmuştu ve kent halkı şimdi rengarenk madeni kayalıklar, yarlar arasından ağır ağır ileriye doğru sürüklenmekteydi. Convar daha dikkatle bakınca, istisnasız bütün yüzlerin gökyüzüne çevrilmiş olduğunu gördü. Bir an için tüm varlığını bir korku dalgası kapladı. Aradan geçen bunca asırdan sonra istilâcıların yeniden Yer Yuvarlağına gelmiş olmaları olasılığının yol açtığı bir korku dalgasıydı bu. Sonra başım kaldırıp gökyüzüne baktı ve bir daha görebileceğini hiç, ama hiç sanmadığı bir harikayla…

Fahrenheit 451 / Ray Bradbury
Bilimkurgu/ 10 Eylül 2017

Fahrenheit 451 Fahrenheit 451’den… YAKMAK, zevkli bir şeydi. Bazı şeylerin yitip gitmesini, kararıp değişmesini görmek apayrı zevk veriyordu. Avuçlarında tuttuğu, zehirli piton yılanına benzeyen hortumla dünyaya gaz püskürtürken kanının beyninde, damarlarında zonkladığını duyuyordu. Eskinin karbon ve paçavra kalıntılarını yakıp yok ederken elleri, alevlerden oluşan senfonileri yöneten üstün becerili bir orkestra şefininkileri andırıyordu. Duygusuz, heyecansız kafasında 451 numaralı sembolik başlığı, gözlerinde turuncu alevler vardı. Sonradan neler olacağını düşündü, elindeki tutuşturucuya vurdu. Ev kocaman alevlerin içinde yok olup giderken gökyüzünü kızıl, sarı ve kapkara renklerle yakıyordu sanki. Bir küme ateş böceğinin ortasında yürüdü. Güvercinler gibi uçuşan yanık kitap yaprakları sundurmada ve çimenin üzerinde ölgünleşirken, o anda, her şeyden çok, eski öyküdeki gibi sosisleri sopaya geçirip şömine ateşine tutmayı arzuladı. Montag, alevlerden haykırıp kaçan herkesin yaptığı gibi hırslı hırslı sırıttı. Biliyordu, itfaiye merkezine döndüğünde yanık mantar gibi, zenciye dönmüş suratıyla aynaya bakıp kendine göz kırpacaktı. Daha sonra ise, uykuya dalarken, karanlıkta, o alev alev gülümsemeyi hâlâ yüz kaslarında duyacaktı. O gülümseme ki, hiçbir zaman silinmeyecek, anımsadığı sürece asla ve asla yok olmayacaktı. Kara böcek rengi başlığını çıkarıp astı ve parlattı. Yanmaz ceketini de çıkarıp özenle askıya taktı. Bir güzel duş aldı. Sonra, elleri ceplerinde, ıslık çalarak, itfaiye merkezinin üst katında yürüdü, delikten aşağı atladı….

Evrenin Ucu / Ronny Laws
Bilimkurgu/ 10 Eylül 2017

Evrenin Ucu Evrenin Ucu’ndan… UÇUŞ şefi Rolling, güneşi gösterdi Jord Maogan’a: — Patlama halinde… dedi. Bir güneş denemez artık buna. Bir nova’dır bu! (nova: durmadan patlayan süper yıldız). Maogan, gözünü küçük teleskoba adeta yapıştırmış, mavi yıldızın taçındaki gelişmeyi dikkatle gözlemekteydi. — Patlama halinde olduğundan emin misiniz Rolling? Bir optik yanılmaya düşmüş olmayalım sakın? diye konuştu. Rolling bir dizi fotoğraf uzattı Maogan’a: — İnceleyin, kumandan …dedi. Maogan fotoğraf şeridini hızla gözden geçirdi: — Haklısınız Rolling: Patlama halinde, evet!.. En ufak bir sinirliliğe kapılmadan oturmuştu kumandan. Sordu : — Olayın başlangıç saati? Sesi soğuk ve vakurdu. Karşısında duran Rolling de aynı cinsten bir adamdı. Sıkı bir elemeden geçtikten sonra seçilmiş iki sağlam kişi… Uzay için gerekli olan da buydu zaten. — Bu gece 6.40… — Verileri hesap makinasına aktardınız mı? — Evet, kumandan. Karşısındaki, Alkinos’un göğe bir çelik gülle kaldıran dev bir kartal şeklindeki amblemi bulunan küçük madeni masadan bir fiş aldı Rolling: — Hesap makinası, iki varsayımı çürütmüş bulunuyor: Karşımızdaki ne bir değişken yıldız, ne de bir sıçrayan yıldız. Bir nova, hatta bir süpernova karşısında bulunmaktayız. — Gazların boşalma hızı? — Saniyede 1.000 kilometre. Yıldızın görünüm açısı şu anda iki katma çıkmış bulunuyor ve teorik olarak, ilk fışkırmaların tam yirmi yedi…

Dünyalı İstilacılar / Robert Silverberg
Bilimkurgu/ 10 Eylül 2017

Dünyalı İstilacılar Dünyalı İstilacılar’dan… DÜN gece Ted Kennedy’ye bir uyarı geldi. Bu da çoğu uyarılar gibi, rüya şeklindeydi. Silâhlar parlamış, tüm yeryüzünü ateş kaplamış ve birçok masum insanlar ölmüştü. Gökyüzünde termo-nükleer patlamaların oluşturduğu mantar şeklindeki bulutlardan uçsuz bucaksız tarlalar meydana gelmişti… Ted Kennedy, bir sara nöbeti geçiriyormuş gibi şiddetli titreyişler içinde kasılıp kalmıştı. Bu kasılmanın verdiği rahatsızlıklarla bir an için uyanır gibi olmuş, ancak gözlerini açamamış ve tekrar uykuya dalmıştı. Gün doğduğunda yüzü bembeyazdı ve sanki bütün gece en ağır işlerde çalışmış gibi tarifsiz bir yorgunluk sarmıştı vücudunu. Çalar saatin gürültüsünü sabırsız bir el hareketiyle kestikten sonra ayaklarını karyoladan sallandırdı ve gözlerini oğuşturduktan sonra gerindi. Bu sırada su sesinden, karısının çoktan kalkmış ve duş yapmakta olduğunu anladı. Kolay kolay ayılamamıştı Ted Kennedy. Uyku sersemliği içinde ayağını sürüyerek odanın öbür ucundaki sedir ağacından yapılmış sandığa doğru yürüdü, el yordamıyla elbiselerini aldıktan sonra mutfağa yöneldi. Yiyecek makinesinin başında bir an durdu, sonra cihazın üzerindeki düğmelere basmak suretiyle kahvaltısını hazırladı. Bu makine zaman zaman aksilik ederdi; geçen sabah domuz pastırması yerine tost çıkardığım hatırlayıp elinde olmadan yüzünü ekşitti. Elbiselerini giymek üzere yatak odasına döndüğünde Marge’ı, o kendine has ürpertici sabah tazeliği içinde kurulanırken buldu. — Kahvaltı hazır mı?., diye sordu karısı. Kennedy başıyla…

Alfa Cellatları / Emil Petaja
Bilimkurgu/ 10 Eylül 2017

Alfa Cellatları Alfa Cellatları’ndan… SAN FRANSİSCO, turistler için oldukça büyük ve ilginç bir kenttir. Bu kente sert bir kasım gecesi, saat on sularında eşyasız ve habersiz olarak, çok uzaklardan bir yolcu gelmişti. Ortalıkta sisli havanın sessizliği ve rüzgârın Embarkadero boyunca yayılan rıhtım süprüntüleri arasından gelen hafif uğultusu vardı. Sisin kararttığı sulara baktı; römorkör seslerini ve Hunter’s Point’ten, Farallans’a kadar yayılan sis düdüklerinin senfonisini dinledi. Okyanusun tuzlu havasını kokladı. Vücudunun çıplak yerlerine rüzgârın nemini hissediyordu. Sisi, aşağıda çağıldayan suları, iyot kokusunu ve keskin rüzgârı yadırgamadı. Burada beklemek akılsızlıktı. Saat kuleli büyük binanın girişindeki hışırtı ve bilinmeyen bir çizmenin çıtırtısı; kim olduğunu, nerede bulunduğunu ve öyle durup aptal aptal bakmanın gereksizliğini hatırlattı. Hemen değişmeliydi. Olduğu gibi görünmemesi gerekiyordu. İşi yüzüne gözüne bulaştırmamalıydı. Çünkü onu buraya gönderen Yüksek Mahkeme’ye meydan okumuştu. Yapılacak çok işi vardı. Karanlıklara doğru yürüdü. Bu sadist ve Düşman Dünya’nın yaşamına dalmadan önce derin bir nefes aldı. Soğuk bir korkunun, her tarafını sardığını hissetti. Hiç kimseyi kuşkulandırmamalıydı. Şimdilik sadece her amaca hizmet eden bir vücutla görünmeye karar verdi. Hızla gelen bir taksinin ve boş bir otobüsün önünden fırlayarak Embarkadero’yu geçti. Görünüşü bir bukalemun gibi çevresine uyacaktı. Sırası geldikçe de belirli bir kişiliğe bürünecekti. — Bir yudum alsana ahbap. Kapının önünde…

Uğursuz Gezegen Galactica / Isaac Asimov
Bilimkurgu/ 10 Eylül 2017

Uğursuz Gezegen Galactica Uğursuz Gezegen Galactica’dan… ÇOK iyi bildiği Dünya yüzeyinden temelli kaybolmadan iki dakika önce, Joseph Schwartz, Chicago banliyösünün sevimli sokaklarında Browning’ten mısralar okuyarak geziniyordu. Bir anlamda bu biraz garip bir şeydi: Bilmeyen biri sokakta rastladığı Schwartz’ın Browning’in hayranı olabileceğini asla tahmin edemezdi. Çünkü bütün hatlarıyla neyse, oydu Schwartz: Bugün genel kültür denmesi münasip görülen şeyden tamamen yoksun bir emekli terzi. Bununla beraber çok meraklı bir kişi olduğundan, çok okumuştu ve bu okuma oburluğu bilgeliğin bütün alanlarında bir sürü şey öğrenmesini sağlamıştı. Olağanüstü bir de belleği olduğundan, öğrendiklerinin hiçbirini unutmamıştı. Örneğin gençliğinde Browning’in «Haham Ben Ezra»sını iki kere okumuştu ve elbette bu eseri ezbere biliyordu. Manzumenin büyük bir bölümü kendisi için çok karanlıktı, ama birkaç yıldan beri ilk üç mısrayı kalpten söylüyordu. O 1949 yılının bol güneşli ve aydınlık yaz gününde de, mısraları içtenlikle okumaktaydı yine : «Birlikte yaşlanalım! En güzeli daha doğacak, Doruk, yaşanan her şeyin varoluş nedeni.» Schwartz, şairle tamamen aynı görüşteydi. Avrupa’daki çetin gençlik yıllarından ve göç ettiği Birleşik Amerika’da karşılaştığı güçlüklerden sonra, rahat bir yaşlılığın huzurlu havası, hoş bir umuttu. Bir evi, biraz da parası vardı… Emekli olmaya yetecek kadar. O da öyle yapmıştı. Sağlıklı bir eş, iyi birer evlilik yapmış iki kız, bir de…

Asi Gezegen Tyrran / Isaac Asimov
Bilimkurgu/ 10 Eylül 2017

Asi Gezegen Tyrran Asi Gezegen Tyrran’dan… ODA, alçak bir sesle kendi kendine konuşuyor gibiydi. Ancak duyulabilen, kesintili bir sesti bu. Başka hiçbir sese benzemiyordu ve bu fısıltının bir tek anlamı vardı: Ölüm tehlikesi. Ama Biron Farrill’i huzursuz ve ağır uykusundan uyandıran bu ses olmadı. Yanı başındaki sehpadan gelen ses sinyaline karşı yatakta bir o yana, bir bu yana dönerek mücadele veriyordu Biron Farrill şimdi. Sonunda gözlerini açmadan elini uzatıp düğmeye bastı ve: – Alo, diye homurdandı. Aynı anda kısık, fakat kuvvetli bir ses odayı doldurdu, ama Biron kendinde sesi alçaltacak cesareti bulamadı. Bir ses: – Biron Farrill’le görüşebilir miyim? diyordu. Farrill, mayışık bir sesle: – Benim, dedi. Sen kimsin? Ses yeniden duyuldu: – Biron Farril’le görüşebilir miyim? Farril, simsiyah bir karanlığa açtı gözlerini. Aynı anda iki kötü şeyi birden hissetti: Dili kupkuruydu ve odada tarifi imkânsız bir koku vardı. – Benim, dedi tekrar. Konuşan kim? Ama karşıdaki ses bu cevabı duymamış gibiydi sanki. Daha yüksek bir sesle tekrar etti: – Farrill’i verin bana! Biron Farrill ile konuşmak istiyorum, Biron dirseklerine dayanarak doğruldu, vizifon’a doğru döndü “resim” düğmesine bastı. Aynı anda minik bir ekran aydınlanıverdi. Farrill bir defa daha tekrar etti: – Benim. Ekranda Sander Jonti’nin hafifçe asimetrik hatlarını tanımıştı. Homurdandı:…

Çelik Mağaralar / Isaac Asimov
Bilimkurgu/ 9 Eylül 2017

Çelik Mağaralar Çelik Mağaralar’dan… Elijah Baley masasına eriştiği sırada, R Sammy’nin bir şeyler bekliyormuş gibi kendisine baktığını fark etti. Uzun, asık suratındaki ifade büsbütün sertleşti. «Ne istiyorsun?» «Patron seni görmek istiyor, Lije. Hemen. Gelir gelmez, dedi.» «Pekâlâ » R   Sammy hâlâ olduğu yerde duruyordu Baley homurdandı «Pekâlâ, dedim Haydi git!» R Sammy topuklarının üzerinde dönerek görevinin başına gitti. Baley öfkeyle, neden bu işleri insanlara yaptırmıyorlar, diye düşündü Bir an durup kesesindeki tütüne bakarak kafasından bir hesap yaptı. Günde sadece iki pipo içersem tütünüm yeni kotanın verileceği güne kadar yetişir… Parmaklığın arkasından çıkarak büyük odada ilerledi. İki yıl önce parmaklıklı bir kösede oturmaya hak kazanmıştı Baley yanından geçerken, Simpson cıvabanktan başını kaldırdı «Patron seni istiyor, Lije » «Biliyorum. R. Sammy söyledi.» Küçük aygıt içindeki parlak cıvanın yüzeyindeki titreşim çizgilerine yerleştirilmiş olan sürüyle bilginin arasından istenileni bulabilmek için «belleğini» araştırır ve analiz ederken, sık şifreyle dolu bir bant dışarı uzandı. Simpson, «Bacağımı kırmaktan korkmasam,» diye söylendi. «R. Sammy’e tekmeyi indireceğim… Geçen gün Vincent Barrett’i gördüm.» «Ya?» «Eski işine girmek istiyor. Ya da bu bölümde herhangi bir işe. Zavallı çocuk çaresiz durumda. Ama ona bir şey söyleyemedim. Ne diyebilirdim? Robot Sammy onun işini yapıyor. Çocuk şimdi maya fabrikasında çalışıyor. Mat teslim bölümünde. Aslında çok zeki. Burada herkes ondan…

Susuz Deniz / Arthur C.Clarke
Bilimkurgu/ 9 Eylül 2017

Susuz Deniz Susuz Deniz’den… PAT HARRİS, ayda bulunan tek geminin kaptanı olmak zevkini duyuyordu. Yolcuların Selene’ye girişleri ve pencere yanlarındaki yerlerini adeta kapışmaları sırasında, kendi kendine «acaba yolculuk bu kez nasıl geçecek» diye düşünüyordu. Kaptan kabininin aynasından, mavi üniforması içindeki Bayan Wilkins’in yolcuları selamlayışını görebiliyordu. Beraber çalıştıkları zamanlarda onu Sue olarak değil, daima Bayan Wilkins olarak görmeye gayret ederdi ve böylece kendisini işine daha fazla konsantre edebileceği inancında idi. Üstelik Bayan Vilkins’in kendisine karşı hislerinin ne olduğunu hâlâ bilemiyordu. Gelen yolcular içinde tanınmış bir çehreye rastlayamadı. Gelenler yepyeni bir gruptu ve yapacakları bu ilk meraklı yolculuğun heyecanı içindeydiler. Pek çoğu, gençlik yıllarında ulaşılamaz diye bilinen bir başka dünyaya nihayet ulaşabilen orta yaşlı, tipik turistlerdi. Sadece dört ya da beş yolcu -ki muhtemelen ay üssündeki teknik personeldi bunlar- otuz yaşın altındaydılar. Şurası kesindi ki gençler ayda yaşarlarken, yaşlılar dünyadan geliyorlardı. Fakat hepsi için bu «Susuz Deniz» yepyeni bir şeydi. Selene’nin pencerelerinden bakıldığında, gri renkte, tozlu, adeta yıldızlara kadar uzanan bir satıh görünüyordu. Bunun üzerinde, milyarlarca yıldan beri hiç şaşmadan durmakta olan orak şeklindeki dünya asık idi ve bu ana gezegenden gelmekte olan, göz kamaştırıcı mavi-yeşil ışık furyası, içinde bulunulan bu garip tabiatı soğuk bir şekilde aydınlatmaktaydı. Gerçekten de soğuktu. Korunmadan uzaktaki…

İnatçı Keraban / Jules Verne
Bilimkurgu/ 14 Mayıs 2017

İnatçı Keraban Jules Verne bu kez Osmanlı topraklarında… Bir Ramazan günü bir Hollandalı, uşağıyla birlikte İstanbul’a gelir. Burada, dostu tütün tüccarı Keraban Ağa ile buluşur, onun Üsküdar’daki konağına yemeğe gideceklerdir. Tam da o gün, Boğaz’dan karşıya geçiş için yeni bir vergi konur ama Keraban Ağa’nın bu vergiyi ödemeye hiç niyeti yoktur. On paralık vergiyi ödememekte kararlı olan Keraban Ağa’nın bu inadı, kendisine yüzlerce altına mal olacak zorlu ve ilginç bir Karadeniz yolculuğunu başlatır… Jules Verne, İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu, Türkler ve Karadeniz’le ilgili düşüncelerini serpiştirdiği bu romanında “Osmanlıların en inatçısını” anlatıyor… Jules Gabriel Verne (8 Şubat 1828 – 24 Mart 1905) Verne, Hugo Gernsback ve H. G. Wells ile genellikle “Bilim kurgunun babası” olarak adlandırılır. Eserlerinde ayrıntılarıyla tarif ettiği buluşlar ve makinaların o sıralarda gelişmekte olan Avrupa sanayisi ve teknolojisine ilham kaynağı olduğu düşünülür. Özellikle uzay, hava taşıtları, denizaltılar hakkında yazmıştır. Daha çok Denizler Altında Yirmi Bin Fersah (1870), Dünyanın Merkezine Yolculuk (1864) ve Seksen Günde Devr-i Âlem (1873) romanlarıyla tanınır. UNESCO’nun çeviri kitap veritabanına (Index Translationum) göre dünyada en çok çevrilen ikinci bireysel yazardır Hayatı 8 Şubat 1828’de Fransa’nın Nantes şehrinde doğdu. Varlıklı bir avukat olan Pierre Verne ile eşi Sophie Henriette Allotte de la Fuye’nin beş çocuğundan en büyüğüdür….

İki Yıl Okul Tatili / Jules Verne
Bilimkurgu/ 14 Mayıs 2017

İki Yıl Okul Tatili Ertesi sabah, limandan ayrılacak olan Sloughi yatının güvertesinde, yaşları 8 ile 14 arasında değişen ve yanlarında tek bir yetişkin dahi bulunmayan on beş çocuk vardır. Mürettebat son içkilerini yudumlamak için karaya çıktığında halatlar esrarengiz bir şekilde kopar ve Chairman yatılı okulunun öğrencisi olan bu çocuklar açık denize doğru sürüklenirler. Şiddetli fırtınanın etkisiyle Pasifik’in sularında kaybolan Sloughi’nin, ıssız bir adanın kör kayalıklarına vurup parçalanmasıyla çocuklar için uzun ve belirsiz tatil günleri başlar. Yanlarında cesaretlerinden başka bir şeyleri olmayan bu çocuklar, avlanmayı, tuzaklar hazırlamayı, hayvanları ehlileştirmeyi, barınak hazırlamayı öğrenmek zorundadırlar. Bir yandan da adanın açıklarından geçecek bir geminin umuduyla yaşamaya başlarlar. Ancak bu zorlu süreç, kişilik çatışmalarını ve gruplaşmaları da beraberinde getirerek, küçük koloninin bölünmesine neden olacaktır. Ta ki eli kanlı bir haydut çetesinin kayığı kumsala vurana dek… Issız adadaki zorunlu tatilleri, sadece hayatta kalabilmek için birbirlerine tutunmak zorunda olduklarını öğreten bir sınav süreci değildir artık, tehlikelerle de mücadele etmek zorundadırlar.orukta tutuyor. Jules Gabriel Verne (8 Şubat 1828 – 24 Mart 1905) Verne, Hugo Gernsback ve H. G. Wells ile genellikle “Bilim kurgunun babası” olarak adlandırılır. Eserlerinde ayrıntılarıyla tarif ettiği buluşlar ve makinaların o sıralarda gelişmekte olan Avrupa sanayisi ve teknolojisine ilham kaynağı olduğu düşünülür. Özellikle uzay, hava…