İçdeniz Balıkçısı / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu , Fantastik/ 30 Eylül 2020

İçdeniz Balıkçısı İçdeniz Balıkçısı’ndan… Grong Kavşağı kahramanı Bayan Jerry Debree güzel görünmeyi pek severdi. Tabii bu, kocası Jerry’nin iş bağlantıları için de çok önemli bir şeydi, ayrıca kendisine daha çok güvenmesini sağlıyordu, yani ambalajının yeni yapılmış, kirpiklerinin yerine güzelce yapıştırılmış ve kasadaki o tatlı kızın da söylediği gibi fosforlu allıklarının elmacık kemiklerini belirginleştirmiş olduğunu bilmek onu mutlu ediyordu. Ama bu çöl ısındıkça ısınıp, kızardıkça kızarıp da ortalık neredeyse, onun hep o Kötü Yer diye tahayyül ettiği yer gibi bir hal almaya başlayınca -gerçi burada o kadar insan yoktu, aslında hiç yoktu- insanın kendisini tazelenmiş hissetmesi, güzel görünmesi epeyce zorlaşmıştı. “Acaba geçmiş olabilir miyiz?” demeye cüret etti sonunda. Ve derhal kocasının, bir an önce boşaltılması gereken öfkesini aldı karşılık olarak: “Yüz kilometredir şu siktiğimin çalılarından başka bi bok geçmediğimiz halde onları nasıl geçmiş olabiliriz? Ya Rabbim, sen hakkatten kafasızsın.” Jerry’nin konuşma tarzı acınacak haldeydi. Bazen onunla konuşmak o kadar zor oluyordu ki. İçinde minicik, ufacık bir his, belki de kadınlara has altıncı hissi, kocasına Grong Kavşağı’nı tarif eden adamların onunla dalga geçmiş, ufak bir espri yapmış olabileceklerini söylüyordu. Kocası otelin barında, seyretmek için ta Adelaide’dan uçup geldiği Corroboree şenliklerinin kendisini ne kadar hayal kırıklığına uğrattığını bağıra çağıra anlatıp durmuştu. Gösteriyi Taos’ta…

Yerdeniz / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu , Fantastik/ 28 Eylül 2020

Yerdeniz Yerdeniz’den… Köylerinde, ölen annesinin bir kız kardeşi yaşıyordu. Bebekken yapılması gereken şeyleri bu teyzesi yerine getirmişti, fakat kadının da kendisine ait işleri vardı; Duny kendi başının çaresine bakabilecek bir duruma gelince de onunla artık hiç ilgilenmemeye başladı. Fakat bir gün, Duny henüz yedi yaşında, dünyadaki sanatlar ve güçler hakkında hiçbir şey bilmeyen cahil bir çocukken, teyzesinin kulübenin damına çıkıp aşağıya inmek istemeyen bir keçiye söylediği sözleri duydu: Keçi, teyzesinin söylediği tekerlemeyi duyunca hemen atlayıp yanına gitmişti. Ertesi gün, Yüksek Şelâle’ deki çayırlarda, uzun kıllı keçileri otlatırken Duny anlamını, işlevini ve ne tür sözcükler olduğunu bilmeden, duymuş olduğu sözcüklerle onlara seslendi: Noth hierth malk man hiolk han merth han! Duny tekerlemeyi yüksek sesle haykırınca keçiler ona doğru geldiler. Hızla geldiler, hepsi bir arada ve hiç ses çıkarmadan. Sarı gözlerindeki karanlık yarıktan ona baktılar. Duny güldü ve ona keçiler üzerinde iktidar sağlayan tekerlemeyi bir kez daha haykırdı. Keçiler ona daha da yaklaştılar; ıkış tıkış etrafını sardılar. Birdenbire Duny keçilerin kalın sivri boynuzlarından, tuhaf gözlerinden ve tuhaf sessizliklerinden ürktü. Onlardan kurtulup kaçmak istedi. Etrafında bir yumak olmuş keçiler de onunla beraber koştular; sonunda bütün keçiler, görünmez bir iple bir araya bağlanmış gibi saldırırcasına köye vardılar, çocuk da ortalarında ağlıyor ve böğürüyordu. Köylüler…

Son Savaş – Narnia Günlükleri #7 / Clive Staples Lewis
Fantastik/ 12 Ağustos 2020

Son Savaş Son Savaş’tan… Yaklaşık üç hafta sonra Narnia krallarının sonuncusu, tatlı bahar günlerinde kaldığı küçük av kulübesinin kapısının yanı başındaki görkemli meşe ağacının altında oturuyordu. Av kulübesi, çatısı sazlarla kaplı alçak bir binaydı; Lamba Çorakları’nın doğu ucundan pek uzak sayılmazdı, iki nehrin birleştiği yerin biraz yukarısındaydı. Orada, hanedan şehri Cair Paravel’in debdebesinden ve törenlerinden uzakta, sade ve rahat bir yaşamı tercih ederdi. İsmi Kral Tirian’dı, yirmi-yirmi beş yaşlarındaydı; omuzları geniş ve güçlüydü. Kolları ve bacakları kaslı; sakallarıysa seyrekti. Gözleri maviydi, korkusuz ve dürüst bir yüzü vardı. O bahar sabahı, en sevgili dostu, tekboynuzlu bir at olan Cevher hariç, yanında kimse yoktu. Birbirlerini kardeş gibi severlerdi, savaşta birbirlerinin hayatını kurtarmışlardı. Soylu hayvan, Kral’ın koltuğunun oldukça yakınında durmuş, mavi boynuzunu beyaz gövdesine sürterek parlatıyordu. “Bugün kendimi ne spora ne de işe verebileceğim Cevher” dedi Kral. “Bu harika haberden başka hiçbir şey düşünemiyorum. Sence bugün daha fazlasını öğrenebilir miyiz?” “Böyle haberleri dedelerimiz, babalarımız bile duymamıştır; bizim de duyabileceğimiz en muhteşem haber olacak, efendim” dedi Cevher, “tabii eğer doğruysa.” “Doğru olmaması için bir sebep var mı ki?” dedi Kral. “İlk kuşların buraya gelip, ‘Aslan burada, Aslan yine Narnia’da’ demesinin üzerinden bir haftadan fazla zaman geçti. Sonra sincaplar geldi. Onu görmemişler, ama ormanda olduğuna…

Gümüş Sandalye – Narnia Günlükleri #6 / Clive Staples Lewis
Fantastik/ 11 Ağustos 2020

Gümüş Sandalye Gümüş Sandalye’den… Kasvetli bir sonbahar günüydü ve Jill Pole spor salonunun arkasında ağlıyordu. Ağlıyordu, çünkü ona kabadayılık taslıyorlardı. Size bir okul hikâyesi anlatmaya niyetli değilim; Jill’in okulu pek de hoş bir konu değil zaten. Bu yüzden bundan mümkün olduğunca az bahsedeceğim. Burası “karma eğitim” yapılan, yani hem kız hem de erkek çocukların gidebildiği bir okuldu; okul karmaydı, okulu yönetenlerin kafalarıysa karmakarışık. Bu insanlar çocukların istedikleri her şeyi yapmasına izin verilmesi gerektiğini düşünüyordu. Ne yazık ki, on ya da on beş büyük kız ve erkek çocuk vardı ki, en sevdikleri şey birbirlerine kabadayılık taslamaktı. Diğer okullarda bu ve benzeri sorunların fark edilip çözüme kavuşturulması yarım dönemden çok sürmüyordu, ama bu okulda ne fark ediliyor ne de önleniyordu. Fark edilse bile sorumlular cezalandırılmıyor, okuldan atılmıyordu. Müdür bunların ilginç psikolojik durumlar olduğunda ısrar ediyor ve sorumluları çağırarak onlarla saatlerce konuşuyordu. Nabza göre şerbet vermeyi bilen yaramazlar, bırakın cezalandırılmayı, müdürün sevdiği öğrenciler arasına bile girebiliyordu. Jill Pole’un, o kasvetli sonbahar gününde spor salonunun arkasından çalılıklara doğru giden küçük ve çamurlu patikada ağlamasının nedeni buydu. Bir oğlan elleri ceplerinde ıslık çalarak salonun köşesini döndüğünde, o hâlâ ağlıyordu. Oğlan az daha ona çarpacaktı. “Önüne baksana!” dedi Jill Pole. “Tamam” dedi çocuk, “abartmana gerek—” sonra…

Şafak Yıldızının Yolculuğu – Narnia Günlükleri #5 / Clive Staples Lewis
Fantastik/ 10 Ağustos 2020

Şafak Yıldızının Yolculuğu Şafak Yıldızının Yolculuğu’ndan… Aslına bakılırsa Edmund ve Lucy, Harold Enişte ve Alberta Hala’nın yanında kalmayı istemiyordu. Ne var ki ellerinden bir şey gelmiyordu, çünkü o yaz babaları ders vermek üzere Amerika’da dört aylık bir iş bulmuştu ve anneleri de on yıldır gerçek bir tatile çıkmadığı için onunla beraber gidecekti. Peter çok sıkı bir şekilde bir sınava hazırlanıyordu ve tatilini Profesör Kirke’le ders çalışarak geçirecekti. Profesör Kirke’ün büyük evinde uzun yıllar önce harika maceralar yaşamışlardı ve eğer Profesör hâlâ o evde yaşıyor olsaydı çocukların dördünü de seve seve konuk ederdi. Ama artık küçük bir kulübede yaşıyordu, çünkü şimdi çok fakirdi ve bu kulübede konuklarına ancak küçücük bir yatak odası verebiliyordu. Diğer üç çocuğu Amerika’ya götürmek çok masraflı olacağından sadece Susan anne ve babasıyla gitmişti. Yetişkinler, ailenin en sevimlisinin Susan olduğunu düşünüyordu. Susan yaşına göre çok akıllı olmasına rağmen derslerinde pek başarılı değildi ve annesi “Amerika yolculuğundan, diğerlerinin öğreneceğinden çok daha fazlasını öğrenir” demişti. Edmund ve Lucy, Susan’ı kıskanmamaya çalışmışlardı, ama yaz tatillerini halalarının yanında geçirmek zorunda olmaları onları dehşete düşürüyordu. “Benim durumum daha da vahim” dedi Edmund, “en azından senin bir odan olacak, ama ben o haylaz Eustace ile aynı odayı paylaşmak zorunda kalacağım.” Bir öğleden sonra, Edmund…

Prens Caspian – Narnia Günlükleri #4 / Clive Staples Lewis
Fantastik/ 9 Ağustos 2020

Prens Caspian Prens Caspian’dan… O anda eşyalar, bank, peron ve istasyon tamamen kayboldu. Dört çocuk kendilerini, el ele tutuşmuş halde ve soluk soluğa, ağaçlık bir yerde buldular; ağaçlar öylesine sıktı ki, batan dallar arasında güçlükle hareket ediyorlardı. Gözlerini ovuşturup derin bir nefes aldılar. “Ah, Peter!” diye şaşkınlıkla bağırdı Lucy. “Sakın Narnia’ya geri dönmüş olmayalım?” “Başka bir yer de olabilir” dedi Peter. “Bu ağaçların arasından burnumun ucunu bile göremiyorum. Eğer varsa, açıklık bir yere çıkmayı deneyelim.” Isırganların dalamasına, dikenlerin batmasına aldırmadan güçlükle ağaçlık alanın dışarı çıktıklarında, onları bir başka sürpriz bekliyordu. Şimdi her yer aydınlıktı. Birkaç adım sonra kendilerini ormanın kıyısında, kumsala bakarken buldular. Biraz ilerideki sakin denizin kumları okşayan dalgacıklarının çıkardığı ses, güçlükle işitiliyordu. Hiçbir kara parçası görünmüyordu. Gökyüzü bulutsuzdu. Güneş, sabah saat onda olması gerektiği yerdeydi. Göz kamaştırıcı mavilikteki denizin kokusunu içlerine çekerek öylece kalakaldılar. “Vay be!” dedi Peter. “Bundan iyisi can sağlığı.” Beş dakika sonra ayakkabılarını çıkarmış, serin ve berrak suda yürüyorlardı. “Bu durum, havasız bir trenle Latince’ye, Fransızca’ya ve cebire geri dönmekten daha iyi!” dedi Edmund. Sonra uzunca bir süre hiç konuşmadan sağa sola su sıçratarak karides ve yengeç aradılar. “Yine de” dedi Susan az sonra, “galiba bir plan yapmamız gerekiyor. Biraz sonra acıkacağız.” “Annemizin yolculuk için…

At ve Çocuk – Narnia Günlükleri #3 / Clive Staples Lewis
Fantastik/ 8 Ağustos 2020

At ve Çocuk At ve Çocuk’tan… Bu hikâye, altın çağlarda Yüce Kral Peter Narnia’yı yönetirken, erkek ve kız kardeşleri kral ve kraliçeyken, Calormen, Narnia ve aradaki topraklarda geçmiş bir hikâyedir. O günlerde Calormen’in epeyce güneyinde, deniz kıyısındaki küçük bir koyda, Arsheesh adında fakir bir balıkçı ve ona baba diyen bir çocuk yaşıyordu. Çocuğun adı Shasta idi. Arsheesh genellikle sabahları kayığıyla balığa çıkar ve öğleden sonraları eşeğini arabaya koşup tuttuğu balıkları yükleyerek; satmak üzere yaklaşık bir mil güneydeki köye giderdi. Eğer satışlar iyi gitmişse eve az çok memnun gelir ve Shasta’ya bir şey söylemezdi, fakat işler kötü gitmişse onun bir hatasını bulur ve bazen de döverdi. Bir bahane bulmak kolaydı, çünkü Shasta’nın ağları yıkayıp tamir etmek, akşam yemeğini pişirmek ve birlikte yaşadıkları kulübeyi temizlemek gibi yapması gereken birçok işi vardı. Shasta, evin güneyinde kalan hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Sadece bir-iki kez Arsheesh ile köye gitmişti ve orada ilgisini çekecek bir şeyin olmadığını biliyordu. Köyde sadece, uzun, kirli giysili, burnu yukarıya kıvrık tahta ayakkabıları olan, sakallı ve başları sarıklı, can sıkıcı konular üstüne birbirleriyle yavaş yavaş sohbet eden, babası gibi adamlar görmüştü. Fakat kuzeyde olan her şey çok ilgisini çekiyordu. Çünkü şimdiye kadar kimse o tarafa gitmemişti ve kendisinin de gitmesi yasaktı. Dışarıda…

Aslan, Cadı ve Dolap- Narnia Günlükleri #2 / Clive Staples Lewis
Fantastik/ 7 Ağustos 2020

Aslan, Cadı ve Dolap Aslan, Cadı ve Dolap’tan… “Benim yaşlı babam” dedi Bay Tumnus, “şöminenin üzerindeki fotoğraf onun fotoğrafı. Böyle bir şeyi asla yapmazdı.” “Neyi yapmazdı?” dedi Lucy. “Benim yaptığımı” dedi Faun. “Beyaz Cadı’nın hizmetçisi olmazdı. Ben öyleyim işte. Beyaz Cadı’nın hizmetinde çalışıyorum.” “Beyaz Cadı mı? O da kim?” “Kim mi? Tüm Narnia’yı parmağında oynatan biri o. Sürekli kışı getiren o. Sürekli kış, ama asla Noel gelmiyor; düşün bir kere!” “Ne kötü!” dedi Lucy. “Ama sana ne için para veriyor?” “En kötü yanı da bu” dedi Bay Tumnus derin bir iniltiyle. “Ben onun için adam kaçırıyorum, işte ben böyle biriyim. Bana bak Havvakızı. Benim, ormanda bana hiçbir zararı dokunmamış zavallı masum bir çocukla karşılaşıp, ona dostça davranarak, mağaradaki evime davet edip uyuşturarak uyuttuktan sonra Beyaz Cadı’ya teslim etmek amacında olan bir Faun olduğuma inanır mısın?” “Hayır” dedi Lucy. “Eminim böyle bir şey yapmazsın.” “Fakat ben yaptım” dedi Faun. “Şey” dedi Lucy yavaşça (çünkü doğruyu söylemek, ama Faun’u da incitmemek istiyordu), “bu çok kötü. Fakat bundan dolayı öyle üzgünsün ki eminim bir daha yapmazsın.” “Havvakızı, anlamıyor musun?” dedi Faun. “Bu benim geçmişte yaptığım bir şey değil. Şimdi, şu anda yapmakta olduğum bir şey.” “Ne demek istiyorsun?” dedi Lucy bembeyaz kesilerek. “O…

Büyücünün Yeğeni – Narnia Günlükleri #1 / Clive Staples Lewis
Fantastik/ 6 Ağustos 2020

Büyücünün Yeğeni Büyücünün Yeğeni’nden… Polly bu uğultunun aşağıdaki katlardan birinde, uzaktaki bir odada çalıştırılan bir Hoover’ın sesi olduğunu düşünecekti. Fakat ses bundan daha güzel ve müzikliydi; sadece o kadar hafifti ki zorlukla işitiliyordu. “Her şey tamam, burada kimse yok” dedi Polly başını Digory’ye çevirerek. Şimdi artık fısıldamıyordu. Digory gözlerini kırpıştırarak ve her tarafı kir içinde – Polly de çok kirliydi – içeriye girdi. “Bu hiç de iyi değil” dedi Digory. “Bu ev boş değil. Kimse gelmeden gitsek iyi ederiz.” “Bunların ne olduğunu düşünüyorsun?” dedi Polly, renkli yüzükleri işaret ederek. “Off, haydi gel” dedi Digory. “Hemen—” Söyleyeceklerini bitiremedi çünkü o anda bir şey oldu. Şöminenin önündeki koltuk aniden döndü ve Andrew Dayı telaşa kapılmış bir halde – sanki yerdeki kapaktan fırlayan bir pandomim şeytanı gibi – ayağa sıçradı. Kesinlikle boş evde değillerdi; Digory’nin evinde ve yasaklanmış çalışma odasındaydılar! İkisi birden “A-a-ah” dediler ve korkunç bir hata yaptıklarını anladılar. Yeteri kadar uzağa yürümediklerini bilmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Andrew Dayı uzun boylu ve çok zayıftı. Sivri burnu, tertemiz tıraşlı uzun bir yüzü, aşırı derecede parlak gözleri ve karmakarışık kırlaşmış saçları vardı. Digory’nin dili tutulmuştu, çünkü Andrew Dayı eski halinden bin kere daha telaşlı görünüyordu. Polly şimdiye dek pek korkmamıştı, ancak o da korkmaya başladı….

Uçan Şato / Diana Wynne Jones
Fantastik/ 21 Temmuz 2020

Uçan Şato Uçan Şato’dan… Abdullah bu sayede sık sık en kaliteli halıları henüz başkaları görmeden alabiliyor ve üstüne kâr koyarak satabiliyordu. Alış ve satışlar arasında da çadırında oturup hayal kurmaya devam ederdi. Abdullah halinden hoşnuttu. Aslında hayatındaki tek sorun kaynağı, babasının ilk karısının akrabalarıydı. Bunlar ayda bir yanına uğrayarak ona kusurlarını sayıp dökerlerdi. “Ama kazandığın parayı hiç biriktirmiyorsun!” diye mukadder bir günde haykırdı Abdullah’ın babasının ilk karısının erkek kardeşinin oğlu, Abdullah’ın nefret ettiği Hakim. Abdullah eline geçen parayı daha iyi bir halı almakta kullanmayı âdet edindiğini açıkladı. Böylece tüm parası stokuna bağlanıyorsa da, giderek daha iyi bir stoka sahip oluyordu. Elinde avucunda geçinip gitmesine yetecek kadar vardı. Ve babasının akrabalarına açıkladığı gibi, evli olmadığı için daha fazlasına ihtiyaç duymuyordu. “Eh, evlenmenin vakti geldi de geçiyor!” diye haykırdı Abdullah’ın babasının ilk karısının kız kardeşi, Abdullah’ın Hakim den bile çok nefret ettiği Fatma. “Daha önce söyledim, gene söylüyorum… senin gibi genç bir adamın şimdiye kadar iki karısı olmalıydı!” Ve Fatma akıl vermekle yetinmeyerek bu sefer onun için eş bakacağını duyurdu. Teklifi Abdullah’ı tir tir titretmeye yetti. “Hem stokun değer kazandıkça soyulma ihtimalin de artar. Veya çadırında yangın çıkarsa daha çok kaybedersin. Hiç bunları düşündün mü?” diye başının etim yedi Abdullah’ın babasının ilk…

Kaplan Laneti / Colleen Houck
Fantastik/ 16 Mayıs 2020

Kaplan Laneti Kaplan Laneti’nden… Mahkûm elleri önünde bağlı ayakta dikiliyordu. Yorgundu, dayak yemişti ve pisti fakat damarlarında dolaşan asil Hint kanına yakışır bir biçimde sırtını gururla dikleştirmişti. Odadaki uzun ve beyaz sütunlar birer gardiyan gibiydi. Tül perdelerin arasından ormanın fısıltısı bile gelmiyordu. Mahkûmun tek duyduğu şey Lokesh’in değerli taşlı yüzüklerinin altın sandalyenin yanına vurarak çıkarttığı tıngırtıydı. Lokesh mahkûma bakarken gözlerini küçümsercesine kıstı. Mahkûm, Mujulaain olarak bilinen bir Hint krallığının prensiydi. Teknik olarak unvanı, Mujulaain İmparatorluğunun Prensi ve Yüksek Koruyucusuydu fakat kendisini sadece babasının oğlu olarak görmeyi tercih ediyordu. Racanın kızı ve mahkûmun nişanlısı Yesubai ile prensin büyük ağabeyi Kishan’ın Lokesh’in yanında oturuyor olması Bhreenam olarak bilinen küçük komşu krallığın racası olan Lokesh’in prensi kaçırmış olmasından daha şaşırtıcıydı. Mahkûm üçünü de süzdü fakat sadece Lokesh kararlı bakışlarla karşılık verdi. Vücudu öfkeyle yanıp kavrulan Prens’in gömleğinin altındaki tılsım taş gibi soğuktu. İlk konuşan mahkûm oldu, sesine ihanetin acısını yansıtmamaya çalıştı. “Sen, yakında benim babam olacak adam, bana neden böyle davranıyorsun?” Lokesh soğukkanlılıkla yüzüne kasten bir gülümseme takındı. “Sevgili prensim, sende benim istediğim bir şey var.” “İstediğin hiçbir şey yaptıklarını haklı gösteremez. Krallıklarımız birleşmeyecek miydi? Benim sahip olduğum her şey senin olacaktı. Sadece sorman yeterliydi. Bunu neden yaptın? Gözleri parıldayan Lokesh çenesini sıvazladı….

Savaşçı Varis / Cinda Williams Chima
Fantastik/ 14 Mayıs 2020

Savaşçı Varis Savaşçı Varis’ten… İçerisi darmadağındı. Görünüşe göre saldırıya uğradıkları sırada ailesi masanın başındaydı. Eğer vaktinde dönmüş olsaydı o da onların arasında olabilirdi. Yiyecekler yere saçılmıştı; ekmek ve meyve parçaları ve Martin’in çok sevdiği ufak tarçmlı tartlar. Mobilyalar paramparça olmuş ve çıra gibi tutuşmuşlardı, masalar ters dönmüş, duvardaki çanak çömlekler kırılmıştı. Birileri ya çok kızmış ya da bir ders vermeye çalışmıştı. Lee çıplak ayaklarına dikkat ederek yerdeki cam kırıklarının etrafında dolaştı. Genç adam evin derinliklerine doğru ilerledi, nadiren nefes alıp duvara yaslanıyordu, kulakları dikkat kesilerek bu davetsiz misafirlerin hâlâ evin içinde olduklarına dair bir ipucu arıyordu. Lee büyük salona ilerlediği sırada bir ses duydu; bir tür ritmik çarpma sesi. Evin önüne doğru yaklaştıkça ses daha da yükseliyordu. Ellerini duvarda gezdirirken ıslak bir şeye denk geldi. Elini yüzüne yaklaştırınca kanın metalik kokusunu aldı. Zeminin ve duvarların her yanına kan bulaşmıştı. Koyu kırmızı birikintiler zemindeki taşların arasında pıhtılaşarak kalmıştı. Kalbi göğsünde hızla atmaya başlamıştı; genç adam zorlukla nefes alıyordu ancak kendisini devam etmeye zorladı. Salonun kapı eşiğinde bir ceset yatıyordu; yerel halktan olamayacak kadar iyi giyinmiş bir adamdı. Üzerinde bir yelek, ipek gömlek ve kravat vardı, giysileri Lee’ninki gibi sade değildi. Adam orta yaşlı gibi duruyordu ancak muhtemelen daha yaşlıydı. Üzerinde hiç…

Kehribar Dürbün – Karanlık Cevher #3 / Philip Pullman
Fantastik/ 26 Şubat 2020

Kehribar Dürbün Kehribar Dürbün’den… Ormangülü fundalıklarının gölgelediği bir vadide, karın başladığı yerin yakınında, erimiş kar sularının süt beyazı çalkalandığı ve devasa çamların arasında kumruların, ketenkuşlarının uçuştuğu yerde, yukarıda sarp kayalıklar ve aşağıda kıpırtısız, ağır yapraklarca yarı gizlenmiş bir mağara vardı. Orman seslerle doluydu: kayaların arasında akan dere, çam dallarındaki iğne yaprakların içinden esen rüzgar, böceklerin çıtırtıları, küçük orman memelilerinin bağırışları, kuş cıvıltıları… Zaman zaman güçlü bir esintiyle sedir ya da köknar dalları birbirine sürtünüyor, çello gibi inliyordu. Her daim parlak ve benek benek güneş ışığı ile dolu olan bir yerdi; limoni altın sarısı ışınlar, kahverengi-yeşil gölgelerin arasından orman zeminine düşüyordu ve ışık asla durağan, asla değişmez değildi, çünkü ağaç tepelerinin arasından sık sık sis bulutları süzülüyor, gün ışığını süzerek sedef parıltısına dönüştürüyor, çam kozalaklarını bir nem tabakası ile kaplıyor, sis kalktığında da ışıldamalarını sağlıyordu. Bazen bulutlar yoğunlaşıyor, yarı sis, yarı yağmurdan oluşan minik damlalara dönüşüyor; damlalar düşmek yerine aşağı süzülüyor ve milyonlarca iğne yaprak arasından usulca, hışır hışır, pıtır pıtır yağıyordu. Dereyi takip eden dar patika, vadinin eteklerindeki -birbirine sokulmuş çoban kulübelerinden ibaret olan- köyden vadinin tepesinden sarkan buzulun yakınındaki yarı yıkık mabede gidiyordu. Yüksek dağların kesintisiz rüzgarlarında solmuş ipek bayrakların dalgalandığı, dindar köylülerin arpa ekmekleri ve kuru çaylarla adak…

Keskin Bıçak – Karanlık Cevher #2 / Philip Pullman
Fantastik/ 25 Şubat 2020

Keskin Bıçak Keskin Bıçak’tan… Will annesinin elini çekiştirip, “Hadi gel, hadi…” dedi. Ama annesi geride durdu. Hâlâ korkuyordu. Will, akşam ışığında dar sokağın bir altına, bir üstüne, evlerden oluşan taraçaya baktı; evlerin her biri minik birer bahçe ve dikdörtgen bir çitle çevrilmişti ve pencerelerinin bir yanı güneşli, öbür yanın gölgeliydi. Fazla vakit yoktu. İnsanlar şu sırada yemeklerini yiyordu herhalde, çok geçmeden de etrafta başka çocuklar olacaktı; bakan, fikir belirten ve fark eden çocuklar. Beklemek tehlikeliydi, ama elinden gelen tek şey onu ikna etmekti, her zamanki gibi. “Anne, hadi içeri girip Mrs. Cooper’ı görelim,” dedi. “Bak, geldik sayılır.” Annesi, “Mrs. Cooper mı?” dedi kuşkuyla. Ama Will zili çalıyordu bile. Bunu yapmak için çantayı yere koyması gerekmişti, çünkü öteki eliyle hâlâ annesinin elini tutuyordu. On iki yaşında, annesinin elini tutarken görülmek onu rahatsız edebilirdi, ne var ki tutmazsa neler olabileceğini biliyordu. Kapı açıldı, piyano öğretmeni, tıpkı hatırladığı gibi lavanta suyu kokusu saçan, kambur ve yaşlı bedeniyle orada duruyordu. “Kim o? Sen misin William?” dedi yaşlı hanım. “Bir yıl var ki seni görmedim. Ne istiyorsun, canım?” “İçeri girmek ve annemi getirmek istiyorum, lütfen,” dedi, kararlı bir şekilde. Mrs. Cooper dağınık saçlı ve şaşkın, yarım gülüşlü kadına ve gözlerinde yabani, mutsuz bir parıltı olan,…

Kuzey Işıkları – Karanlık Cevher #1 / Philip Pullman
Fantastik/ 24 Şubat 2020

Kuzey Işıkları Kuzey Işıkları’ndan… Lyra ve cini, hep aynı tarafta kalmaya ve mutfağın görüş alanından uzak durmaya özen göstererek, kararmakta olan Salon’dan geçtiler. Salon boyunca uzanan üç büyük masa kurulmuştu bile, gümüşler ve camlar oradaki azıcık ışıkta parlıyordu, uzun sıralarda konuklara hazır olsun diye geri çekilmişti. Eski Başkanların portreleri, loş ışıkta, duvarlara asılıydı. Lyra kürsüye ulaştı ve geriye, açık mutfak kapısına baktı. Kimseyi görmeyince de, yüksek masanın yanına çıktı. Buradaki servisler gümüş değil altındı, on dört kişilik oturma yeri de meşeden yapılma sıralardan değil, kadife minderli iskemlelerden oluşuyordu. Lyra, Başkan’ın iskemlesinin yanında durup, en büyük bardağa tırnağıyla yavaşça bir fiske attı. Ses, Salon’da rahatlıkla duyulacak şekilde çınladı. “Sen bu işi ciddiye almıyorsun,” diye fısıldadı cini. “Edebini takın.” Cinin adı Pantalaimon’du, şu sırada güve biçimindeydi. Salon’un karanlığında gözden kaçsın diye koyu kahverengi bir güve. Lyra da ona fısıldayarak cevap verdi. “Mutfakta burayı duyamayacak kadar çok gürültü ediyorlar. Sofracıbaşı da ilk çana kadar içeri gelmez. Vıdı vıdı edip durma.” Ama gene de avucunu çınlayan kristale bastırdı, Pantalaimon da kanatlarını çırparak ileri doğru uçup, kürsünün öbür yanındaki İstirahat Odası’nın aralık kapısından içeri girdi. Bir an sonra yeniden göründü. “Burada kimse yok,” diye fısıldadı. “Ama çabuk olmamız gerek.” Lyra, yüksek masanın arkasında çömelmiş halde…

Göçebe / Stephenie Meyer
Fantastik/ 17 Şubat 2020

Göçebe Göçebe’den… Bedenim, evim Kısrağım, av köpeğim Ne yapacağım ben Sen gittiğin zaman Nerede uyuyacağım Neyle gezeceğim Ne avlayacağım Nereye gidebilirim Daima istekli ve hızlı ola Bineğim olmadan Nereden bileceğim Önümdeki çalılıkta Tehlike mi var, hazine m: Benim iyi ve akıllı köpeğiı Bedenim öldüğünde Nasıl olacak Gökyüzünde uzanıp yatm Bir çatı, bir kapı Ve hiç bir şey olmadan Gözümü oyalayan Son çarem bir bulutsa Nasıl saklanacağım ardına – May Svvenson “Ne demek istediğimi biliyorsun. Vahşi bir insandan söz ediyorum. Ruhu olmayan bir insandan.” Fords kızın hareketsiz bedenine baktı. Ameliyat masasında yüzükoyun yatıyordu. Kızın zavallı vücudunun, avcılar onu Şifa Merkezi’ne getirdiklerinde ne halde olduğunu hatırlayınca yüreği sızladı. Çok acı çekmiş olmalıydı. Şimdi, elbette, çok iyi durumdaydı; tümüyle şifa bulmuştu. Fords sayesinde. Fords, Darren’a, “O da herhangi birimiz gibi,” dedi. “Hepimiz birer insan yüzüne sahibiz. O da uyanınca bizlerden biri olacak.” “Bu öğrencileri heyecanlandırıyor. Hepsi bu.” “Bugün bu bedenin içine koyduğumuz ruh, misafir olacağı bedene böyle dik dik bakılmasından daha fazlasını hak ediyor. Bulunduğu yere uyum sağlamak için zaten büyük bir çaba göstermesi gerekecek. Bu yetmiyormuş gibi, bir de ona bunu yaşatmak haksızlık.” Bunu söylerken, öğrencilerin onu seyretmesini kastetmiyordu. Fords, sesinin yine gergin ve sinirli çıktığını fark etti. Darren tekrar omzunu sıvazladı….

Kaos Prensi / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #10
Fantastik/ 22 Kasım 2019

Kaos Prensi Kaos Prensi’nden… Bir taç giyme töreni görmüşseniz hepsini görmüş sayılırsınız. Kulağa alaycı bir ifade gibi geliyor ve muhtemelen de öyle, özellikle başrol oyuncusu en iyi dostunuz ve kraliçesi de elinizde olmadan aşığınız olmuşsa. Ama genellikle bir geçit alayında, bol bol ağır müzik, rahatsız, renkli giysiler, tütsüler, konuşmalar, dualar ve çalınan çanlar vardır. Usandırıcıdırlar, genellikle sıcak olurlar ve düğünlerde, törenlerde ve gizli giriş ayinlerinde olduğu gibi, samimi olmayan bir ilgi gerektirirler. Ve böylece Luke ve Coral, yalnızca birkaç saat önce deli kardeşim Jurt ile neredeyse ölümüne -ne yazık ki tam olarak değil- savaştığımız kilisede, Kashfa’nın hükümdarları oldular. Amber’in törendeki tek temsilcisi olarak -teknik olarak gayri resmi de olsa- ön sırada bir yere verildim ve gözler sık sık bulunduğum yere kaydı. Bu yüzden tetikte durmak ve uygun yanıtları söylüyormuş gibi davranmak zorunda kaldım. Random törendeki varlığıma resmi statü attetmezdi, ama davranışlarımın diplomatik açıdan uygunsuz olduğunu duysa kızacağını biliyordum. Böylece sonunda ağrıyan ayaklar, kaskatı bir boyun ve terle sırılsıklam olmuş renkli giysilerim oldu. Gösteri dünyası. Yine de, aksini tercih etmezdim. Luke ile dostluğumuz çok eskilere dayanır ve artık taç giydiğine göre, orada bunalarak dururken ona ne olacağını merak ederken bunları düşünmekten kendimi alamıyordum. Kılıç uçlarından atletizm karşılaşmalarına, resim galerilerinden Gölge’ye. Böyle…

Gölgelerin Şövalyesi / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #9
Fantastik/ 21 Kasım 2019

Gölgelerin Şövalyesi Gölgelerin Şövalyesi’nden… Adı Julia’ydı ve her şeyin başladığı 30 Nisan’da öldüğünden adım gibi emindim. Korkunç kalıntılarını bulduktan sonra, onu öldürdüğünü düşündüğüm köpeksi yaratığı yok edişim her şeyi başlatmış gibi görünüyordu. Ve sevgiliydik, olayları asıl başlatanın bu olduğunu düşünüyorum. Uzun zaman önce. Belki ona daha fazla güvenebilirdim. Belki onu, onu benden ayıran inkarlara yol açan, karanlık yollara ve daha sonra öldürmek zorunda kaldığım kötü gizemci Victor Melman’a -Luke ile Jasra’nın kuklası olan şu Victor Melman’ın çalışma mekanına- götüren gölge yürüyüşüne hiç çıkarmamalıydım. Ama şimdi, belki, yaptığımı sandığım şeyler için kıl payı farkla kendimi affedebilecek bir pozisyonda olabilirdim, çünkü gerçekten yapmamışım gibi görünüyordu. Neredeyse. Yani o işi yaptığım sırada bundan sorumlu olmadığımı öğrenmiştim. Hançerimi, bir süredir peşimde olan gizemli büyücü Maske’nin yan tarafına saplarken, onun aslında Julia olduğunu keşfetmiştim. Beni, bu işi yapan herkesten daha uzun süredir öldürmeye çalışan üvey kardeşim Jurt onu kaçırmış, sonra bir tür yaşayan Koz Kartı’na dönüşmesinden hemen sonra gözden kaybolmuşlardı. Dört Dünya Kalesi’ndeki yanan, ufalanan İçkale’den kaçarken düşen bir kütük, sağ tarafa yönelmeme sebep olmuş, beni yıkılmış duvarlardan ve yanan kirişlerden bir çıkmaz sokakta kısılı bırakmıştı. O sırada siyah, metal bir top yanımdan parıldayarak geçti, ilerlerken büyür gibi gölündü. Duvara çarptı, dalabileceğim bir delik açarak…

Kaos İmgesi / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #8
Fantastik/ 20 Kasım 2019

Kaos İmgesi Kaos İmgesi’nden… Kendimi huzursuz hissediyordum, ama neden kaynaklandığını kestiremiyordum. Arkamdaki duvar resminde manzara tuhaf bir şekilde resimden gerçekliğe, gerçeklikten resimliğe kayarken Beyaz Tavşan, Bertrand Russel’a benzeyen kısa boylu bir adam, sırıtan bir Kedi ve İrlanda balatları söyleyen eski dostum Luke Raynard’la içki içmek tuhaf gelmiyordu. Dev bir mantarın tepesinde nargile içen kocaman, mavi Tırtıl’dan çok etkilenmiştim, çünkü sulu bir pipoyu yanık tutmanın ne kadar güç olduğunu bilirim. Yine de, sorun bu değildi. Neşeli bir sahneydi ve Luke’un zaman zaman tuhaf tiplerle dostluk ettiği bilinirdi. O zaman neden huzursuz hissediyordum? Bira iyiydi, hatta bedava öğle yemeği vardı. Kazığa bağlanmış kızıl saçlı kadına işkence eden iblisler o kadar parlaktı ki, bakınca insanın gözleri kamaşıyordu. Şimdi gitti, ama hepsi çok güzeldi. Her şey çok güzeldi. Luke, Gahvay Koyu’nu söylerken koy o kadar kıvılcımlı, o kadar harikaydı ki, içine dalıp kaybolmak istiyordum. Hüzünlüydü de. Duygularla ilgili bir şey… Evet. Komik bir düşünce. Luke hüzünlü bir şarkı söylerken melankoli hissediyordum. Mutlu bir şarkı söylerken çok neşeleniyordum. Havada olağanüstü düzeyde empati var gibiydi. Fark etmez, diye düşündüm. Işık gösterisi muhteşemdi… İçkimi yudumladım ve Humpty’nin orada, barın ucunda sallanmasını izledim. Bir an buraya geldiğim zamanı hatırlamaya çalıştım, ama marş basmıyordu. Zaman içinde hatırlayacaktım. Güzel parti……

Amber Kanı / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #7
Fantastik/ 19 Kasım 2019

Amber Kanı Amber Kanı’ndan… Yaşamım sekiz yıl boyunca nispeten huzurlu geçmişti. Birinin beni öldürmeye çalıştığı 30 Nisanlar hariç. Bunun dışında, bilgisayar bilimine yoğunlaştığım akademik kariyerim hayli ilerlemişti ve Büyük Tasarım’daki dört yıllık çalışma hayatım iyi bir deneyim olmuş, bir yandan kendime ait bir projeyle uğraşırken, diğer yandan öğrendiklerimi dilediğim şartlar altında uygulamama olanak tanımıştı. Aynı şirkette, satış biriminde çalışan Luke Raynard adında iyi bir arkadaşım vardı. Küçük teknemle açılır, düzenli olarak koşuya çıkardım… Ben işlerin düzene gireceğini düşünürken, her şey geçtiğimiz 30 Nisan’da paramparça oldu. En sevdiğim proje, Hayaletçark, inşa edilmişti; işimden istifa etmiş, eşyalarımı toplamış, daha yeşil gölgelere doğru yola çıkmaya hazırlanıyordum. Bu kasabada, sırf o uğursuz gün yakın diye bu kadar uzun kalmıştım ve bu kez, canıma kastedenlerin arkasında kim olduğunu, neden böyle bir şey yaptıklarını öğrenmeye kararlıydım. O sabah kahvaltıdayken, Luke eski kız arkadaşım Julia’dan bir mesajla geldi. Mesaj Julia’nın beni yine görmek istediğini söylüyordu. Bu yüzden evine uğradım ve onu ölü buldum. Görünüşe göre sonra bana da saldıran… aynı köpeksi yaratığın saldırısına uğramıştı. Yaratığı öldürmeyi başardım. Kaçmadan önce dairesini üstünkörü aradığımda ince, tuhaf bir oyun kartı destesi buldum ve yanımda götürdüm. Amberin ve Kaos’un büyülü Tarot kartlarına o kadar çok benziyorlardı ki, benim gibi bir büyücünün…