Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı / J.K.Rowling
Fantastik/ 13 Kasım 2017

Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı!ndan… Petunia Teyze, muhabbetle, “Polkiss’lerde” dedi. “Bir sürü küçük arkadaşı var, öyle popüler ki…” Harry, “hıh” dememek için kendini zor tuttu. Dursley’ler oğulları Dudley konusunda gerçekten şaşılacak kadar aptalca davranıyorlardı. Onun yaz tatili boyunca her akşam, çetesinin bir başka üyesiyle çay içtiği şeklindeki gerzekçe yalanlarının hepsini yutmuşlardı. Oysa Harry, Dudley’nin hiçbir yere çay içmeye gitmediğini çok iyi biliyordu; o ve çetesi akşamlarını oyun parkını kırıp dökmek, sokak köşelerinde sigara içmek, arabalarla çocuklara taş atmakla geçiriyordu. Little Whinging’deki akşam yürüyüşleri sırasında, Harry bunların hepsini kendi gözleriyle görmüştü. Tatilin büyük kısmını sokaklarda avare avare dolaşıp, önüne çıkan çöp tenekelerinde gazete aramakla geçirmişti. Saat yedi haberlerinin başlayışını bildiren müziğin ilk notaları kulağına çalındığında, Harry’nin midesi altüst oldu. Belki bu akşam -koca bir ayın ardından- beklediği akşam olacaktı. “İspanya’daki bagaj personeli grevi ikinci haftasına girerken, mahsur kalmış rekor sayıda tatilci havaalanlarını dolduruyor —“ Vernon Enişte, haber spikerinin cümlesi bitince, “Onlara ömür boyu siesta gerek, ben olsam öyle yaparım,” diye hırladı ama, ne önemi vardı ki? Dışarıda çiçek tarhında, Harry’nin kasılmış midesi…

Harry Potter ve Ateş Kadehi / J.K.Rowling
Fantastik/ 13 Kasım 2017

Harry Potter ve Ateş Kadehi Harry Potter ve Ateş Kadehi’nden… Mağaradan farksız mutfağa girdi. Frank yıllardır buraya adım atmamıştı. Ama, çok karanlık olduğu halde, hole giden kapının nerede olduğunu biliyordu. El yordamıyla oraya yöneldi, burun delikleri çürümenin kokusuyla dolmuştu, yukarıdan ayak sesi ya da insan sesi duyabilmek için kulaklarınıdört açmıştı. Hole ulaştı, ön kapının iki yanındaki büyük, tirizli pencereler sayesinde burası biraz daha aydınlıktı. Taşlar üzerinde birikmiş tozların ayaklarıyla bastonunun sesini bastırmasına şükrederek merdiveni çıkmaya koyuldu. Frank sahanlıkta sağa döndü ve davetsiz misafirlerin nerede olduğunu hemen gördü. Koridorun sonunda bir kapı aralık duruyordu, aralıktan gelen titrek ışık kara döşemede altın rengi uzun bir şerit oluşturuyordu. Frank bastonunu sımsıkı yakalayarak daha yakına sokuldu. Girişin bir iki metre ötesindeydi ve odanın dar bir dilimini görebiliyordu. O anda, şöminedeki ateşin yakılmış olduğunu fark etti. Bu onu şaşırttı. Hareket etmeyi kesti ve kulak kabarttı, çünkü odada bir erkek sesi konuşuyordu. Ürkek ve korkmuş bir hali vardı. “Şişede biraz daha var, Lordum, eğer hâlâ açsanız.” “Daha sonra,” dedi ikinci bir ses. Bu da bir erkek sesiydi – ama hem…  

Harry Potter ve Azkaban Tutsağı / J.K.Rowling
Fantastik/ 13 Kasım 2017

Harry Potter ve Azkaban Tutsağı Harry Potter ve Azkaban Tutsağı’ndan… Harry Potter bir çok açıdan son derece sıra dışı bir çocuktu. Her şeyden önce, yaz tatilinden yılın başka herhangi bir zamanından nefret ettiğinden daha fazla nefret ediyordu. Sonra gerçekten ev ödevini yapmak istiyordu, ama gecenin bir vaktinde, gizlice yapmak zorundaydı. Ayrıca da bir büyücüydü. Saat gece yarısına yaklaşıyordu ve Harry yüzükoyun yatağında yatıyordu. Battaniyeleri çadır gibi başının üstüne çekmişti, bir elinde bir fener vardı ve deri ciltli büyük bir kitabı (Bathilda Bagshot’un yazdığı Sihir Tarihi’ni) yastığa dayamıştı. Harry, kartal tüyünden kaleminin ucunu sayfadan aşağıdoğru indirirken, bir yandan da kaşlarını çattı. “On Dördüncü Yüzyılda Cadıların Yakılması Tamamen Anlamsızdı – tartışın” konulu kompozisyonu yazmada ona yardımcı olabilecek bir şey arıyordu. Tüy kalem, işe yarar görünen bir paragrafın tepesinde durakladı. Harry yuvarlak gözlüğünü burnundan yukarı iterek, fenerini kitaba daha da yaklaştırdı ve okudu: Büyü-dışı insanlar (ki genellikle “Muggle” diye bilinirler) Ortaçağ‘da büyüden özellikle korkarlardı, ama onu tanımakta pek de başarılı değildiler. Gerçek bir cadı ya da büyücüyü yakaladıkları ender durumlarda, yakmanın hiç mi hiç etkisi olmazdı. Cadı ya da büyücü basit bir Alev Dondurma…    

Harry Potter ve Sırlar Odası / J.K.Rowling
Fantastik/ 13 Kasım 2017

Harry Potter ve Sırlar Odası Harry Potter ve Sırlar Odası’ndan… Privet Drive Dört Numara’da kahvaltı sırasında bir tartışma patlak vermişti, her zaman olduğu gibi. Mr. Vernon Dursley sabahın erken saatlerinde uykusundan, yeğeni Harry’nin odasından gelen bir baykuş feryadıyla uyanmıştı. Masanın karşısından, “Bu hafta üç etti!” diye bağırdı. “Eğer o baykuşu kontrol edemiyorsan, gitmek zorunda kalacak, o kadar!” Harry bir kez daha açıklamaya çalıştı. “Canı sıkılıyor. Dışarıda uçmaya alışkın. Onu geceleri olsun dışarı çıkarabilsem…” Vernon Enişte, fırça gibi bıyığından sarkan bir parça sahanda yumurtayla, “Aptala benzer bir halim var mı?” diye hırladı. “O baykuş serbest bırakılırsa neler olacağını biliyorum.” Karısı Petunia ile birbirlerine karanlık bakışlar fırlattılar. Harry derdini anlatmaya çalıştı ama ağzından çıkan sözcükler, Dursley’lerin oğlu Dudley’den çıkan uzun, gürültülü bir geğirmenin içinde boğulup gitti. “Daha pastırma istiyorum.” Petunia Teyze muazzam oğluna sisli gözlerle baktı ve, “Tavada daha var, tatlım,” dedi. “Hazır elimizde fırsat varken, seni iyice beslemeliyiz.. Okul yemekleri için duyduklarım hiç hoşuma gitmiyor…” “Saçma, Petunia. Ben Smeltings’e giderken hiç aç kalmadım,” dedi Vernon Enişte, iştahla. “Yeterince yiyor, değil mi evlat?” Poposu mutfak iskemlesinin iki yanından taşacak kadar iri olan Dudley sırıttı ve Harry’ye döndü. “Tavayı versene.” Harry, canı sıkkın, “Sihirli kelimeyi unuttun,” dedi. Bu basit cümlenin, ailenin geri kalanı…

Harry Potter ve Felsefe Taşı / J.K.Rowling
Fantastik/ 13 Kasım 2017

Harry Potter ve Felsefe Taşı Harry Potter ve Felsefe Taşı’ndan… Privet Drive dört numarada oturan Mr. ve Mrs. Dursley, son derece normal olduklarını söylemekten gurur duyarlardı, sağolun efendim. Garip ya da gizemli işlere bulaşacak son kişilerdi, böyle saçmalıklara kafa yormazlardı çünkü. Mr. Dursley matkap yapan Grunnings adlı bir şirketin yöneticisiydi. İri yarı, kalıplı bir adamdı, boynu yok gibiydi, ama koskoca bir bıyığı vardı. Mrs. Dursley zayıftı, şarışındı, olağanın iki katıuzunluğunda bir boynu vardı; bu da bahçe çitlerinin üstünden kafasını uzatıp komşularıgözetlemekte pek işine yarıyordu. Dudley adında küçük bir oğulları vardı Dursleyler’in, kendilerine bakılırsa dünyada ondan kusursuz bir çocuk bulunamazdı. Dursley’ler istedikleri her şeye sahiptiler, ama bir gizleri vardı, biri kalkıp da bunu anlayacak diye ödleri kopardı. Potter’ların ortaya çıkarılmasına katlanabileceklerini hiç sanmıyorlardı. Mrs. Pot ter, Mrs. Dursley’nin kardeşiydi, ama birkaç yıldır görüşmemişlerdi; aslına bakılırsa, Mrs. Dursley hiç kardeşi yokmuş gibi davranıyordu, çünkü kardeşi de, onun beşpara etmez kocası da Dursley’lere hiç mi hiç benzemiyorlardı. Potter lar sokakta boy gösterirse, komşuların ne diyeceğini düşünmek bile tüylerini ürpertiyordu. Potter’ların küçük bir oğulları olduğunu biliyorlardı…  

Şafağa Geçit – Drizzt Do’Urden’in Maceraları 4 / R.A.Salvatore
Fantastik/ 24 Eylül 2017

Şafağa Geçit Şafağa Geçit’ten… Şimdi hırlama sırası ondaydı. Bu yabani, ilkel bir ses değildi. Aklın ve ahlakın, eskiden olduğu kişiden geriye kalan o küçücük kıvılcımın bir ürünüydü. Dilberin elini kavradı ve onu büküp çevirerek kendisinden uzaklaştırdı. Dilberin karşı koyarken gösterdiği güç adamın bütün hafızasını canlandırdı. Zira bu doğa üstü bir şeydi, kadının küçük vücuduyla başarabileceğinin çok ötesindeydi. Yine de o daha güçlüydü. Böylece kadının elini zorla uzaklaştırıp öbür tarafa çevirmeyi başardı ve bakışlarını ona kenetledi. Kadının gür saçları biraz değişmiş, beyaz ve küçük boynuzlarından birisi saçların arasından dışarı çıkmıştı. “Yapma bunu, aşkım,” diye işveyle mırıldandı. Kadının yalvarışının ağırlığı neredeyse direnişini kıracaktı. Tıpkı fiziksel gücü gibi, kadının sesi de doğaüstüydü. Sesi cazibenin, hilekârlığın, bütün bu mekânın aslen kendisi olan o koca yalanın bir simgesiydi. Adamın dudaklarından bir feryat sızıverdi ve kadını bütün gücüyle geri doğru çekip çıkıntının kenarından aşağı fırlattı İri, yarasamsı kanatlar açıldı ve succubus* ona gülerek havada süzüldü. Açılan ağzı, eğer yenilseydi boynunu ısırıp delecek olan feci dişlerini gözler önüne serdi. Dişi iblis ona gülüyordu ve adam, direnmiş olmasına rağmen galip gelmediğini, asla galip gelemeyeceğini biliyordu. * Ç.N. succubus; kurbanına cazibesiyle işkence eden bir tanar’ri türü Bu sefer neredeyse iradesini kırmayı başarmış, onu alt etmeye bir öncekinden daha çok…

Karanlığın Kuşatması – Drizzt Do’Urden’in Maceraları 3 / R.A.Salvatore
Fantastik/ 24 Eylül 2017

Karanlığın Kuşatması Karanlığın Kuşatması’ndan… Görünüş itibarıyla, Cehennem’in bu dumanlı katmanında girdap gibi dönen çamurlar arasında gezmeyecek kadar güzel bir yaratıktı. Çok güzeİdi. Yüz hatlan sanki bir oyma eseri gibi ince ve zarifti. Parlak abanoz renkli teni, ona canlı bir sanat eseri, yaşayan obsidiyen bir heykel havası veriyordu. Etrafındaki yaratıklar, mesela sürüngen sümüklüböcekler ve yarasa kanatlı canavarlar, her hareketini takip ediyor, onu dikkatle ve ihtiyatla izliyordu. Hatta içlerinde en büyük ve en güçlü olanlar, yani büyük bir şehri tek başına yakıp yıkabilecek boyuttaki devasa iblisler bile ondan güvenli bir uzaklıkta duruyordu. Zira dış görünüş aldatıcı olabilirdi. Bu güzel vücutlu dişi, her ne kadar zarif ve hatta Cehennem’in korkunç canavarlannın standartlarına göre cılız görünse de, şu anda kendisini imleyen iblislerin herhangi birini, onunu ya da ellisini yok edebilirdi. İblisler de bunu biliyor ve onu rahatsız etmiyorlardı. O, kara elflerin, yani drowlann tanncası Örümcek Kraliçe Lloth idi. Kaosun vücut bulmuş hali, zarif yüzünün ardında bir canavar gizli olan bir yıkım aracıydı. Lloth, çamurlu girdaplann üzerindeki küçük adacıklarda bulunan uzun ve gür mantar kümelerinin olduğu alana sakince girdi. Bir adacıktan diğerine kayıtsızca yürüyor, sıçrayan çamurlara o kadar hafifçe basıyordu ki kara renkli zarif terliklerinin altı bile çamura bulanmıyordu. Bu katmanın en güçlü sakinlerinden birçoğunu…

Yıldızsız Gece – Drizzt Do’Urden’in Maceraları 2 / R.A.Salvatore
Fantastik/ 24 Eylül 2017

Yıldızsız Gece Yıldızsız Gece’den… Drizzt parmaklarım panter heykelciğinin detaylı kıvrımları üzerinde dolaştırdı. Heykelciğin kara oniks yüzeyi, kaslı boyun kısmında bile pürüzsüz ve hatasızdı. Guenhwyvar’a çok benziyordu, onun mükemmel bir tasviriydi. Şimdi iri panteri bir daha asla göremeyeceğinden emin olan Drizzt ondan ayrılmayı nasıl kaldırabilirdi? “Elveda, Guenhwyvar,” diye fısıldadı drow kolcu. Heykelciğe bakarken yüz ifadesi hüzünlüydü, hatta neredeyse acınacak haldeydi. “Bu yolculukta seni yanıma almayı vicdanıma sığdıramam, zira başıma geleceklerden korktuğumdan daha fazla senin kaderinden korkuyorum.” Duruma razı olarak derinden iç geçirdi. O ve dostları bu huzur dolu yaşamı elde edebilmek için uzun ve zorlu savaşlar vermiş, büyük fedakarlıklarda bulunmuşlardı. Yine de Drizzt bunun yanlış bir zafer olduğunu anlamıştı. Bu durumu reddetmek, Guenhwyvar’m heykelciğini kesesine geri koymak ve en iyisini umarak yoluna körlemesine devam etmek istedi. Drizzt, yaşadığı kısa zayıflık anını iç geçirerek üzerinden attı ve heykelciği buçukluk Regis’e uzattı. Regis, gördüklerine inanamaz bir halde uzun bir süre sessizce Drizzt’e baktı. Drowun ona söylediği ve ondan yapmasını istediği şey karşısında şoka uğramıştı. “Beş hafta,” diye ona hatırlattı Drizzt. Buçukluğun bir oğlan çocuğunu andıran yüz hatları buruşuverdi. Eğer Drizzt beş hafta içinde geri dönmezse, Regis, Guenhwyvar’m heykelciğini Cattibrie’a verecek ve hem ona hem de Kral Bruenor’a Drizzt’in nereye gittiğini anlatacaktı. Drowun somurtgan…

Miras – Drizzt Do’Urden’in Maceraları 1 / R.A.Salvatore
Fantastik/ 24 Eylül 2017

Miras Miras’tan… Haydut Dinin, Drowların şehri Menzoberranzan’ın karanlık bulvarları arasında dikkatle ilerliyordu. Yaklaşık yirmi yıldır ailesiz ve kanundışı biri olarak yaşayan deneyimli savaşçı, şehrin tehlikelerini çok iyi biliyordu. Tabii o tehlikelerden sakınmayı da. İki mil uzunluğundaki dev mağaranın batı duvarında bulunan terkedilmiş, geniş bir oyuğun yanından geçerken durup da bakmadan edemedi. Dikit şeklindeki iki sütunu destekleyen demir çitler paramparça olmuştu. Ve iki tane kırılmış kapı vardı; biri zeminde yatıyor, diğeri ise duvarın on metre yukarısındaki bir balkonda, kırılıp yanmış olan menteşelerinden asılmış bir halde, çirkin bir şekilde açık duruyordu. Dinin, kimbilir kaç kez yerden yükselerek o balkona çıkmış ve kendi evinin, yani Do’Urden Evinin asilzadeleri için ayrılmış özel odalara girmişti? Do’Urden Evi. Drow şehrinde bu ismi söylemek dahi yasaktı. Bir zamanlar Dinin’in ailesi, Menzoberranzan’daki altmış küsur Drow ailesi arasında ilk sekizinci sıradaydı; annesi yöneticiler konseyine dahildi ve kendisi de meşhur Drow akademisindeki Savaşçılar Okulu olan Melee-Magthere’de bir hocaydı. Şimdi bu yerin önünde durmakta olan Dinin’e, mekanın o görkem dolu günleri sanki binlerce yıl geride kalmış gibi geliyordu. Artık ailesi yoktu, evi harabe halindeydi ve kendisi de hayatta kalabilmek için kötü şöhretli haydutlar çetesi Bregan D’aerthe’ye katılmak zorunda kalmıştı. “Bir zamanlar,” dedi haydut Drow sessizce. Evsiz bir Drowun tehlikeye ne kadar…

Buçukluğun Mücevheri – Buzyeli Vadisi Serisi 3 / R.A.Salvatore
Fantastik/ 23 Eylül 2017

Buçukluğun Mücevheri Buçukluğun Mücevheri’nden… Ve Sydney, Harkle’ın delicesine sevdiği o kadın büyücü, cücenin ölümünde rol oynamıştı. Harkle kendini toplamak için derin bir nefes aldı. “Bruenor’un intikamı alınacak,” dedi sert bir yüz ifadesi takınarak. Cattibrie adamın yanağına bir öpücük kondurdu ve Sarmaşık Konak’a doğru tepeyi tırmanmaya başladı. Büyücünün duyduğu samimi ıstırabı anlıyordu ve Mithril Salonu’na dönüp orayı Battlehammer Klanı için geri alma yeminini yerine getirmesi konusunda, adamın kendisine yardım etme kararını içtenlikle takdir ediyordu. Ama Harkle için başka bir seçenek yoktu. Sevmiş olduğu Sydney yalancı bir maskeden ibaretti; güç delisi, duygusuz bir canavarın üzerine kaplanmış tatlı bir maske. Ve Bruenor’un grubunun nerede olduğunu kasıtsız olarak Sydney’e açıkladığı için kendisi de bu felakette bir rol oynamıştı. Harkle, Cattibrie’ın gidişini izledi, dertlerinin ağırlığı kızın yürüyüşünü yavaşlatıyordu. Ona karşı hiçbir kızgınlık besleyemezdi -Sydney kendi ölümünü hazırlayan senaryoyu kendisi yazmıştı ve Cattibrie’ın da oynamaktan başka seçeneği olmamıştı. Büyücü bakışlarını güneye doğru çevirdi. Kendisi de, drow elfi ile koca barbar oğlan için endişeleniyor ve onları merak ediyordu. Uzunsemer’e bitkin bir hâlde sadece üç gün önce gelmişlerdi, dinlenmeye çok ciddi şekilde ihtiyaç duyan, ıstırap dolu ve bitkin bir gruptu onlar,. Ama dinlenmek diye bir şey söz konusu değildi. Şimdi olamazdı, çünkü karanlık kiralık katil, yanında gruplarının son…

Gümüş Damarları – Buzyeli Vadisi Serisi 2 / R.A.Salvatore
Fantastik/ 23 Eylül 2017

Gümüş Damarları Gümüş Damarları’ndan… Gölge ejderhası, karanlık bir yerde, karanlık bir tahtın üzerine tünemiş oturuyordu. Pek büyük bir ejder değildi, ama beterin beteriydi. Varlığı sadece karanlıktan oluşuyordu; pençeleri binlerce cinayetle aşınmış kılıçlardı; ağzı daima kurbanlarının kanıyla sıcaktı; kara nefesi umutsuzluktu. Dayanıklı pulları bir kuzgun postu gibiydi. Rengi o kadar zengin bir siyahtı ki ışıldıyordu. Duygusuz bir canavar için oldukça parlak ve aldatıcı güzellikte bir görünümdü. Buyruğu altındakiler ona Kasvetparıltısı adım takmıştı ve kendisine sonsuz hürmet ederlerdi. Her ejderhanın yaptığı gibi, yüzyılların akışı içinde güç toplayan Kasvetparıltısı, kanatlarım sırtına katlamıştı ve hiç kıpırdamıyordu, tabii kendisine sunulan bir kurbanı yutmak ya da küstah bir yer altı sakinini cezalandırmak dışında. Bu yeri emniyete almak için üzerine düşeni yapmış, müttefikleriyle yüzleşmeyi bekleyen cüce ordusunun büyük kısmını bozguna uğratmıştı. O gün ejderha ne kadar da iyi bir ziyafet çekmişti! Cücelerin postları sert ve kaslıydı, ama ustura gibi dişlerle dolu ağzı, böyle bir yemekle kolayca başa çıkmıştı. Ve şimdi bütün işi ejderhanın köleleri yapıyor, ona yemek getiriyor ve her isteğiyle ilgileniyorlardı. Ejderhanın gücüne yine ihtiyaç duyacakları gün elbette gelecekti ve Kasvetparıltısı o zaman hazır olacaktı. Altında duran, yağma hazinelerden oluşmuş geniş yığın, ejderhanın gücünü ateşliyordu. Ve bu konuda Kasvetparıltısı’yla kendi türünden hiçbiri boy ölçüşemezdi. En zengin…

Kristal Parçası – Buzyeli Vadisi Serisi 1 / R.A.Salvatore
Fantastik/ 23 Eylül 2017

Kristal Parçası Kristal Parçası’ndan… İblis, dev bir mantarın gövdesine oymuş olduğu koltukta arkasına yaslandı. Kayadan adacığın etrafında sulu çamurlar höpürdeyip köpürüyordu. Bu, Cehennem katmanının işaretçisi olan sonsuz bir sızıntı ve deveran idi. Errtu pençeli parmaklarıyla tempo tutuyor ve boynuzlu, maymunumsu kafası omuzlarının üzerinde tembelce sallanırken karanlığın içine dikkat le bakıyordu. “Nerelerdesin, Telshazz?” diye tısladı iblis, büyülü antika hakkında haberler bekleyerek. Crenshinibon bütün iblislerin düşüncelerini doldururdu. Errtu, kırık parça elindeyken bütün katman üzerinde egemenlik kurabilirdi. Hatta belki de birkaç katman üzerinde. Ve Errtu onu elde etmeye çok yaklaşmıştı! İblis bu ziynetin gücünü biliyordu. Yedi tane lich, şeytani büyülerini birleştirip kristal parçasını yarattıkları zaman, Errtu onlara hizmet etmekteydi. Lichler, yani ölümlü vücutları yaşam alemini terk ettiği zaman dinlenmeye çekilmeyi reddeden kudretli büyücü ruhları, şimdiye kadar yapılmış en şeytani ziyneti yaratmak için bir araya gelmişlerdi. İyiliğin savunucularının en kıymetli olarak adlandırdığı şey tarafından, güneşin ışığı tarafından beslenip geliştirilen bir kötülüktü bu. Ama onlar kendi hatırı sayılır güçlerinin bile ötesine geçmişlerdi. Onun yapımı yedisini birden yiyip yutmuştu. Crenshinibon kendi yaşamının ilk titreşimlerini beslemek için lichlerin ölüm ötesi durumlarını koruyan büyü kudretini çalmıştı. Meydana çıkan güç patlamaları Erttu’ytı Cehennem’e geri yollamış ve iblis kırık parçanın yok olduğunu sanmıştı. Fakat Crenshinibon öyle kolay kolay yok edilemezdi….

Göç – Kara Elf Üçlemesi 3 / R.A.Salvatore
Fantastik/ 22 Eylül 2017

Göç Göç’ten… Drizzt, kalkan oluşturan çalıların yanından ve de artık evi olarak kullandığı mağaraya girişi sağlayan düz ve çıplak kayayı sürünerek geçti. Yakın bir zamanda bu yoldan başka bir şeyin geçtiğini biliyordu. Görülen bir iz yoktu fakat koku kuvvetliydi. Guenhwyvar, yamaçtaki mağaranın üstündeki kayaların etrafında bir daire çizdi. Panterin varlığı drowa güven veriyordu. Drizzt, Guenhwyvar’a içgüdüsel olarak güveniyordu, kendisine tuzak kuran düşmanları ortaya çıkarabileceğinden emindi. Drizzt karanlık girişte kayboldu ve panterin arkasından gelip onu gözetlemeye başladığını farkettiğinde gülümsedi. Drizzt, hemen girişteki bir taşın ardında, gözlerini karanlığa alıştırmak için durakladı. Hızla batıya doğru ilerleyen güneş hâlâ parlaktı ama mağara, Drizzt’in görüşünü kızıl ötesi tayfa geçirecek kadar karanlıktı. Gözleri alıştığında, Drizzt, davetsiz misafirini tespit etti. Tek bölmeli mağaranın içinde, ilerdeki bir kayanın arkasına gizlenmiş bir canlının ısı izleri. Drizzt belirgin bir şekilde rahatladı. Guenhwyvar artık sadece birkaç adım ötedeydi ve taşın boyutuna bakıldığında, bu büyük bir yaratık olamazdı. Fakat gene de, Drizzt, boyutuna bakılmaksızın, her canlının saygı görüp tehlikeli olarak nitelendirildiği Karanlıkaltı’nda yetişmişti. Guenhwyvar/a, çıkışın yanındaki mevkiini korumasını işaret ederek, davetsiz misafiri daha iyi kontrol edebileceği bir yere doğru sürünerek ilerledi. Drizzt, bundan önce hiç böyle bir hayvan görmemişti. Görüntüsü neredeyse bir kediyi andırıyordu, ama kafası daha ufak ve sivriceydi. Birkaç kilodan…

Sürgün – Kara Elf Üçlemesi 2/ R.A.Salvatore
Fantastik/ 22 Eylül 2017

Sürgün Sürgün’den… Doğduğum şehirden, halkımın şehrinden ayrıldığım günü açık seçik anımsıyorum. Tüm Karanlıkaltı önümde uzanıyordu; macera ve heyecan dolu bir yaşam, yüreğimi hafifleten olasılıklar. Ancak, bunun da ötesinde, Menzoberranzan dan artık yaşamımı ilkelerimle uyum içinde yaşayabileceğim inancı ile ayrıldım. Guenhuryvar yanımda, palalarım belimdeydi. Geleceğim benim ellerimdeydi. Fakat o drow, o kader gününde Menzoberranzan’ı terk eden, henüz yaşamının kırkıncı yılına bile gelmemiş genç Drizzt Do’Urden, zamanın gerçeğini kavramaya başlamamıştı; diğerleri ile paylaşılmadığında zamanın ne kadar yavaş geçtiğini. Gençliğimin verdiği coşkunlukla, yüzyılları iple çekiyordum. Tek bir saat bir gün gibi, tek bir gün bin yıl gibi göründüğünde yüzyılları nasıl ölçersin? Karanlıkaltı nın şehirleri ötesinde, bulmasını bilene aş, saklanmasını bilene emniyet vardır, yine de, Karanlıkaltı’nın sayısız şehirlerinin ötesinde, her şeyden çok, yalnızlık bulunur. Boş tünellerin yaratığı oldukça, hayatta kalmak benim için hem daha kolay, hem daha zor oldu. yaşamak için gerekli fiziksel beceriler ve deneyim kazandım. Kendi belirlediğim bölgeme giren hemen her şeyi alt edebilir, yenemeyeceğim az sayıdaki canavardan kesinlikle kaçıp saklanabilirdim. Ancak, ne yenebileceğim, ne de kaçabileceğim bir düşmanı keşfetmem uzun sürmedi. Nereye gitsem beni takip etti- aslında ne kadar uzağa kaçsam, o kadar yakınıma geldi. Düşmanım yalnızlıktı, dingin denizlerin sonsuz, aralıksız sessizliği. Bunca yılın ardından dönüp geriye baktığımda, böylesi bir varoluş…

Anayurt – Kara Elf Üçlemesi 1 / R.A.Salvatore
Fantastik/ 22 Eylül 2017

Anayurt Anayurt’tan… Ne bir yıldız süsler bu ülkeyi bir şairin gizemli parıltısıyla, ne de güneş yaşam dolu ılık ışıklarını gönderir buralara. Burası Karanlıkaltı’dır; Unutulmuş Diyarlar’ın telaşlı yüzeyi altındaki gizli dünya. Burada gökyüzü acımasız bir kayadır. Duvarlar, ölümün, buraya gelme yanılgısına düşecek kadar budala yüzey canlılarının meşale ışığı ile grileşmiş rengini yansıtır. Burası onların dünyası değildir. Burası ışığın dünyası değildir. Buraya davetsiz gelenlerin çoğu geri dönmezler. Yüzeydeki evlerinin güvenliğine kaçabilenler ise değişmişlerdir. Gözleri gölgeleri ve karanlığı görmüştür. Bu, Karanlıkaltı’ndaki kaçınılmaz akıbettir. Kapkaranlık koridorlar döne dolaşa ilerler bu kasvetli diyarda ve irili ufaklı mağaraları birbirine bağlar. Uyuyan bir ejderin dişleri kadar keskin taş yığınları kimi zaman sessiz bir tehditle bekler, bazen de davetsiz misafirlerin yolunu kesmek ister gibi yükselir. Burada derin, felaketi çağrıştıran bir sessizlik hüküm sürer, pusuya yatmış yırtıcı bir hayvanın sükuneti. Yolu Karanlıkaltı’na düşenlere işitme duyularını tamamıyla yitirmediklerini anlatan tek ses uzaklardan yankılanan bir su damlamasıdır. Bu, tıpkı bir yaratığın yürek atışları gibidir. Sessiz kayalardan süzülerek Karanlıkaltı’nın dondurucu havuzlarına akar. Bu havuzların karanlık ve durgun yüzeylerinin altında neyin olduğu ise bir tahminden öteye gitmez. Hangi sırlar cesurlan, hangi dehşetler budalaları bekler, bunu sadece hayal gücü söyleyebilir… Ta ki sükunet bozulana dek. Burası Karanlıkaltı’dır. Burada yaşam bölgeleri bulunur, yüzeydekilerin pek çoğu…

Ejderhaların Dansı / George R.R. Martin
Fantastik/ 7 Eylül 2017

Ejderhaların Dansı Ejderhaların Dansı’ndan… Gece, insan kokusuyla ağırlaşmıştı. Varg, bir ağacın altında durdu, etrafı kokladı, gri kahverengi kürkü gölgelerle beneklendi. Çamlı rüzgârın iç çekişi, ona insan rayihasını getirdi. Tilkiden ve tavşandan, foktan ve geyikten, hatta kurttan bahseden daha belirsiz kokular da vardı. Bunlar da insan kokularıydı, varg biliyordu; dumanın, kanın ve çürümüşlüğün keskin aromasının altında hemen hemen boğulmuş olan ölü, ekşi, eski deri ufuneti. Sadece insanlar, diğer hayvanların derilerini yüzer ve postlarıyla kürklerini giyerdi. Varglar, kurtların aksine, insanlardan korkmazdı. Midesine nefret ve açlık çöreklendi; varg pes bir kükreme koyuverdi, tek gözlü erkek kardeşine ve kurnaz kız kardeşine seslendi. Hızla ağaçların arasına daldı, sürü arkadaşları onun peşinden gitti. Kokuyu onlar da yakalamıştı. Varg koşarken kardeşlerinin gözlerinden de baktı ve ileride kendi cismini gördü. Sürünün nefesi, uzun ve gri çenelerden, ılık ve beyaz bir buhar hâlinde tütüyordu. Kurtların pençelerinin arasında tutmuş buzlar, taş kadar sertti ama av başlamıştı ve kurban ilerideydi. Et, diye düşündü varg, deri. İnsan tek başına zayıf bir yaratıktı. İri ve güçlüydü, keskin gözleri vardı ama kulakları kördü ve burnu kokulara karşı sağırdı. Geyikler, karacalar ve hatta tavşanlar daha hızlıydı. Ayılar ve yaban domuzları kavgada daha amansızdı. Fakat sürüler hâlinde gezen insanlar tehlikeliydi. Kurtlar avın etrafını sararken, varg bir yavrunun ağlamasını, dün…

Kargaların Ziyafeti / George R.R. Martin
Fantastik/ 7 Eylül 2017

Kargaların Ziyafeti Kargaların Ziyafeti’nden… “Ejderhalar,” dedi Mollander. Yerden aldığı kurumuş elmayı bir elinden diğerine attı. “Elmayı fırlat,” dedi Sfenks Alleras. Sadağından çıkardığı oku yay kirişine taktı. “Bir ejderha görmek isterdim.” En gençleri Roone’du; erkeklik çağına daha iki yıl olan tıknaz bir çocuk. “Bunu çok isterdim.” Ben de Rosey’nin kollarında uyumak isterdim, diye düşündü Pate. Oturduğu sırada huzursuzca kıpırdandı. Kız sabaha onun olabilirdi pekâlâ. Onu Eski Şehir’den uzaklara götüreceğim, Dar Deniz’in karşısına, Özgür Şehirler’den birine.Oralarda üstatlar yoktu, onu suçlayacak kimse yoktu. Pate, Emma’nın yukarıdaki pencereden gelen kahkahasını duyabiliyordu; kadının sesi, eğlendirdiği adamın pes sesine karışıyordu. Emma, Telek ve Maşrapa’daki hizmetçilerin en yaşlısıydı, en az kırk yaşında olmalıydı ama etli butlu haliyle hâlâ güzeldi. Rosey onun kızıydı, on beş yaşındaydı ve yeni çiçek açmıştı. Emma, Rosey’nin bekâretinin bir altın ejderhaya mal olacağını duyurmuştu. Pate, dokuz gümüş geyik ve bir kavanoz dolusu bakır yıldızla metelik biriktirmişti ama bu pek işine yaramayacaktı. Bir yumurtadan gerçek bir ejderha çıkarma şansı, sikke biriktirerek altın bir ejderha yapma şansından fazlaydı. Rahip Kalfası Armen, “Ejderhalar için geç doğmuşsun delikanlı,” dedi Roone’a. Armen’in boynunda deri bir sırım vardı, sırımın üstüne kalay, teneke, kurşun ve bakır halkalar dizilmişti. Kalfaların çoğu gibi Armen de, çırakların omuzlarının arasında kafa yerine turp büyüdüğüne inanıyordu. “Son…

Kılıçların Fırtınası / George R.R. Martin
Fantastik/ 7 Eylül 2017

Kılıçların Fırtınası Kılıçların Fırtınası’ndan… Gün griydi, acı soğuktu ve köpekler kokuyu almıyordu. İri siyah dişi, ayı izlerini kokladı, geri çekildi ve kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp sürünün yanına döndü. Köpekler sefil halde, nehrin kıyısında toplanmıştı; rüzgâr bedenlerini kamçılıyordu. Chett de hissediyordu; kat kat kara yünün ve kaynatılmış derinin içine sızıp onu da ısırıyordu rüzgâr. Lanet hava hem insanlar hem de hayvanlar için korkunç derecede soğuktu ama buradaydılar işte. Ağzı çarpılmış haldeki Chett yanaklarındaki ve boğazındaki çıbanların öfkeyle kızardığını hissedebiliyordu. Sur’da, uğursuz kuzgunlarla ilgilenip ihtiyar Üstat Aemon’ın şöminesini yakarken güvende olurdum. Bu rahatlığı piç Jon Kar almıştı elinden; o ve şişman arkadaşı Sam Tarly. Burada, er bezleri donarken bir tazı sürüsüyle birlikte Tekinsiz Orman’ın derinliklerinde olması onların suçuydu. “Yedi cehennem.” Köpekleri harekete geçirebilmek için tasmaları sertçe çekti. “İz sürün piçler. Bu bir ayı izi. Biraz et istiyor musunuz, istemiyor musunuz? Bulun!” Ama köpekler, birbirlerine daha da yaklaşıp inlemekten başka bir şey yapmadı. Chett, kısa kamçısını hayvanların başının üstünde şaklatınca siyah dişi hırladı. “Köpek eti de ayı eti kadar lezzetli olabilir,” diye uyardı Chett hayvanı, her kelimede nefesi donuyordu. Kız Kardeşli Lark kollarını göğsünde kavuşturmuş, ellerini koltuk altlarına sokmuş duruyordu. Siyah yünden yapılmış eldivenler giyiyordu ama sürekli parmaklarının donduğundan şikâyet ediyordu. “Avlanmak için çok soğuk,” dedi. “Kahrolası…

Kralların Çarpışması / George R.R. Martin
Fantastik/ 7 Eylül 2017

Kralların Çarpışması Kralların Çarpışması’ndan… Kuyruklu yıldız, Ejderha Kayası’nın dik uçurumları üstündeki pembe mor gökyüzünde kanayan kırmızı bir kesik gibi şafağa serilmişti. Üstat, odasının rüzgârlı balkonundaydı. Kuzgunlar uzun yolculuklarının sonunda buraya gelirdi. Üstadın iki yanında yükselen, cehennem tazısı ve ejderha şeklindeki dört metrelik gargoyleler, kuzgun pislikleriyle kaplıydı. Bunlar kadim kalenin duvarlarına tünemiş, kara kara düşünen binlerce yaratık heykelinden sadece ikisiydi. Üstat, Ejderha Kayası’na ilk geldiğinde rahatsız olduğu taştan oyulmuş bu grotesk ordunun varlığına yıllar geçtikçe alışmıştı. Onların eski dostlar olduğunu düşünüyordu şimdi. Üçü birlikte, içlerinde kötü bir önseziyle gökyüzüne bakıyordu. Üstat kehanetlere inanmazdı. Buna rağmen… Cressen bu yaşına kadar bu kadar parlak bir kuyruklu yıldız görmemişti. Bu renkte olana da rastlamamıştı. Kan, alev ve gün batımı gibi, korkunç bir renk. Gargoylelerin, böylesini görüp görmediklerini merak etti. Onlar üstattan çok daha uzun zamandır buradaydı ve o göçüp gittikten sonra da nice vakitler burada olacaklardı. Taştan diller bir konuşabilseydi… Ne büyük aptallık. Mazgallara yaslandı. Parmaklarının altındaki siyah taşlar pürüzlüydü. Aşağıdaki deniz kudurmuştu. Yaratık heykelleriyle, gökyüzündeki alametlerle konuşuyorum. Ben işi bitmiş yaşlı bir adamım. Tekrar sersem bir çocuğa dönüşüyorum. Tüm ömrü boyunca zorlukla elde ettiği bilgeliği, sağlığı ve gücüyle birlikte uçup gidiyor muydu? O, Eski Şehir’deki Hisar’da eğitilmiş, zincir sahibi olmuş bir üstattı. Kafasını cahil bir çiftçi…

Taht Oyunları / George R.R. Martin
Fantastik/ 6 Eylül 2017

Taht Oyunları Taht Oyunları’ndan… Ormana karanlık çökmeye başlarken, “Artık geri dönmeliyiz,” diye ısrar etti Gared. “Yabanıllar öldü.” “Ölüler seni korkutuyor mu?” diye sordu Sör Waymar Royce. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Gared atılan yemi yutmadı. Yaşlı bir adamdı, ellisini geçmişti ve nice küçük lordun gelip geçtiğine şahitlik etmişti. “Ölü ölüdür,” dedi. “Bizim ölülerle işimiz olmaz.” “Gerçekten öldüler mi?” diye fısıltıyla sordu Royce. “Öldüklerine dair kanıtımız var mı?” “Will görmüş,” diye cevap verdi Gared. “Will’in sözü benim için yeter kanıttır.” Will er ya da geç bu laf dalaşının içine çekileceğini biliyordu. Konu bir an önce konuşulsun da bitsin istiyordu. “Ölü adamlar şarkı söylemez, derdi annem,” diyerek karıştı lafa. “Sütannem de aynı şeyi söylerdi Will,” diyerek karşılık verdi Royce. “Seni emziren bir kadından duyduğun hiçbir şeye inanma. Ölülerden bile öğrenebileceğin şeyler var.” Yüksek sesi alacakaranlık çökmüş ormanda yankılandı. “Önümüzde epey uzun bir yol var,” diye hatırlattı Gared. “Sekiz günlük yol, belki dokuz. Koyu karanlık çökmek üzere.” Sör Waymar Royce karanlık onu hiç ilgilendirmiyormuş gibi gökyüzüne baktı. “Günün bu saatlerinde hep olan şey. Yoksa karanlıkta erkekliğin mi gidiyor Gared?” Will, Gared’ın dişlerini sıktığını, kalın siyah pelerininin başlığı altında gizlenmiş gözlerindeki zar zor bastırılmış öfkeyi görebiliyordu. Gared, Gece Nöbetçileri’nde tam kırk yılını geçirmişti,…