İhsan Oktay Anar – Hayatı, Eserleri, Sanatı / Ahmet Koçakoğlu
İnceleme/ 18 Kasım 2019

İhsan Oktay Anar – Hayatı, Eserleri, Sanatı İhsan Oktay Anar – Hayatı, Eserleri, Sanatı’ndan… İlk olarak mimaride etkili olan postmodernizm kısa sürede ekonomi, tarih, teoloji, felsefe, psikiyatri, etnoloji, sosyoloji, dilbilim ve edebiyat gibi bilim dallarının yanı sıra tüm sanat dallarını da derinden etkilemiştir. (Ecevit, 2006: 58) Dilek Doltaş bu terimin ilk ortaya çıkışı ile ilgili olarak şu bilgileri vermektedir: “Postmodernizm sözcüğü yazın metinleriyle ilgili olarak ilk kez 1934’te, Madrid’de yayınlanan Federico de Oniz’in Antologia de la poesia espanola e hispanoamericana (İspanyol ve Hispanik Amerikan Şiiri Antolojisi) adlı kitabında yer alır. Daha sonra bu terimi 1942’de Dudley Fitts’in Antology of Contemporary Latin-American Poetry (Çağdaş Latin Amerikan Şiiri Antolojisi) başlıklı kitabında görürüz. Amerikan yazınına ilişkin olarak postmodernizmi ilk kez Randall Jarrell tarafından, Robert Lowell’ın şiirlerinin eleştirisinde kullanır(…) Postmodernizmin yazın ve eleştiri alanında kendini göstermesi ve kendi eleştiri yöntemlerini oluşturmaya başlaması ancak 1970’lerde gerçekleşir. Bu sözcüğü sanat ve yazın bağlamında, bugünkü anlamıyla kullanan ilk kişi Amerikalı eleştirmen Ihab Hassan’dır. ” (Doltaş, 2003; 33-34) Her yeni düşünüş eskiye karşı bir tavırdır ve her yeni oluşum bir ihtiyacın sonucudur. Bu bağlamda postmodernizmin doğuşunu hazırlayan sebepler üzerinde durmak gerekmektedir; zira bu düşünce biçimini anlamak için ortaya çıktığı toplumdaki hâkim duyuş, inanış, görüş ve ihtiyaçlar da göz…

Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı / John Berger
İnceleme/ 16 Kasım 2019

Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı’ndan… Picasso, yirmi sekiz yaşından itibaren para sıkıntısından kurtuldu. Otuz sekiz yaşından itibaren zengindi. Altmış beş yaşından sonra da milyoner oldu. Ünü de servetiyle doğru orantılı olarak arttı. Başlangıçta ünü servetinin önünde gidiyordu elbette: Picasso’nun ilk kez galeri sahiplerinin dikkatini çekmesini sağlayan şey, arkadaşları ve diğer ressamlar arasındaki ünüydü. Bugünse ününün artmasını sağlayan şey zenginliğidir. Picasso adı, kendi başbakanlarının adını dahi bilmeyen insanlar tarafından bilinir. İngiltere’de Picasso, Raphael’in İtalya’da olduğu kadar ünlüdür. Fransa’daysa Robespierre kadar. Arkadaşlarından biri, eleştirmen Georges Besson daha da ileri gidiyor. “Hiçbir şey,” diyor “Buda ya da Meryem Ana’dan daha tanınmış, bir kalabalıktan daha devingen olan Picasso kişiliğini tanımlamaya çalışmak kadar zor olamaz.” Bugün de Picasso’nun arkadaşlarından sık sık duyduğumuz bir abartmadır bu. Ancak başka hiçbir ressamın bu kadar çok insan tarafından tanınmadığı da kesindir. Bu durumun teknik açıklaması kitle iletişim araçlarında yatar. Bir insan, şu ya da bu nedenle bir kez seçildikten sonra, onu tanıyanların sayısını binlerden milyonlara çıkaran, kitle iletişim araçlarıdır. Picasso örneğinde bu dönüşüm, ünün niteliğini de değiştirmiştir. Picasso, seksen yıl önce Millet’nin Fransa’da ya da Millais’in İngiltere’de olduğu biçimde ünlü değildir. Bu ressamların ünlü olmalarının nedeni tablolarından iki ya da üçünün çok tutulması ve reprodüksiyonlarının milyonlarca…

Görme Biçimleri / John Berger
İnceleme/ 13 Kasım 2019

Görme Biçimleri Görme Biçimleri’nden… Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler İnsanların Cehennem’in gerçekten var olduğuna inandıkları Ortaçağ’da ateşin bugünkünden çok değişik bir anlamı vardı kuşkusuz. Gene de onlardaki bu cehennem kavramı —yanıkların verdiği acıdan olduğu ölçüde— ateşi her şeyi yutan, kül eden birşey olarak görmelerinden doğmuştur. Seven birisi için sevgiliyi görmenin hiçbir sözcük ya da kucaklayışla karşılaştırılamayacak bir bütünlüğü vardır; bu bütünlük, geçici olarak, ancak sevişmeyle sağlanabilir. Gene de sözcüklerden önce gelen ve sözcüklerle tam olarak anlatılamayan görme, uyarıcılara karşı mekanik bir tepkide bulunup bulunmama sorunu değildir. (Görme eylemi, ancak gözün retinasını ilgilendiren sürecin küçük bir bölümünü alırsak böyle tanımlanabilir.) Yalnızca baktığımız şeyleri görürüz. Bakmak bir seçme edimidir. Bu edimin sonucu olarak gördüğümüz nesne —her zaman elimizle dokunabileceğimiz bir nesne anlamında olmasa da— ulaşabileceğimiz bir alana getirilmiş olur. İnsanın bir şeye dokunması demek, kendisini o şeyle ilişkili bir duruma sokması demektir. (Gözlerinizi kapayın, odada dolaşın, dokunma duygusunun durağan, sınırlı bir görme biçimine dönüştüğüne dikkat edin.) Tek bir nesneye değil, nesnelerle aramızdaki ilişkilere bakarız her zaman. Görüşümüz sürekli olarak canlıdır, hareketlidir; herşeyi çevresindeki bir çember içinde tutar; bulunduğumuz durumda bizim için orada var olabilecek herşeyi gösterir bize. Birşeyi gördükten hemen sonra, aynı zamanda kendimizin görülebileceğini de farkederiz. Karşımızdakinin gözleri bizimkilerle…

İstanbul Gizemleri / Giovanni Scognamillo
İnceleme/ 11 Kasım 2019

İstanbul Gizemleri İstanbul Gizemleri’nden… Bunu bir parantez, bir “tırnak arası” sayıp daha gerilere dönelim. Boğaziçi ve kıyıları, bir sonraki bölümde ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, mitolojik efsaneler ve kahramanlarla dolup taşıyor. Ve Boğaziçi’nden başlayan bu inanışlar gelip Sarayburnu’na kadar dayanırlar. Bizans’ın en eski tarihçilerinden biri olan Hesychius’a göre Bizans öncesi ilk yerleşim yerlerinden biri de Sarayburnu’nda; bölgenin Kralı olan, Barbisius tarafından kuruluyor. Daha sonra kurulan kenti surlarla kapatan ve Barbisius’un kızı Phidelia ile evlenen Byzas, efsaneye göre; denizler tanrısı Poseidon’un oğlundan başkası değildir. Böylece Byzas’ın adını alan ilk Bizans (Byzantion) tanrısal ya da yarı tanrısal bir kimlik ve önem kazanmış oluyor; her ne kadar olayın gerisinde mitolojide sık sık rastlanan bir ırza tecavüz durumu yatıyorsa da; tanrı Poseidon, Byzas’ın annesi olan ve kendi de tanrı soyundan gelen güzeller güzeli Kerassa’yı iğfal ederek bu durumu yaratıyor. İki kıtayı birleştiren, Batı’dan, Ortadoğu’dan, Uzakdoğu’dan ve unutulan, yok olmuş ve kayıp uygarlıklardan gelen kültürleri barındıran ve kaynaştıran İstanbul’da, kentin ilk kuruluşundan şimdiye dek, gizem daima vardı ve vardır, her çeşidi, yorumu ve eğilimi ile. Tüm kaynakları tarayabilmek imkânsız olsa bile elde edebildiğimiz kaynaklardan seçtiğimiz, kimi bağıntısız gibi görülen efsaneler, inanışlar ve olaylar kocaman ve kendi içinde kendini tamamlayan bir mozaik, dev boyutlu bir duvar resmini…

Anti Kapitalist Zihniyet / Ludwig von Mises
İnceleme/ 4 Ağustos 2019

Anti Kapitalist Zihniyet Anti Kapitalist Zihniyet’ten… Modern kapitalizmin ayırt edici özelliği, kitleler tarafından tüketilmesi için tahsis edilmiş malların seri imalâtıdır. Netice; ortalama hayat standardındaki sürekli iyileşme, pek çok insanın artan ölçüde zenginleşmesi istikametindeki eğilimdir. Kapitalizm, “sıradan insan”ı proletaryalıktan kurtarıp bir “burjuva” seviyesine yükseltir. Kapitalist bir toplumuna ait piyasadaki sıradan insan, egemen tüketicidir; öyle ki, onun bir mal veya hizmeti satın alması veya bir mal veya hizmeti satın almaktan vazgeçmesi, nihaî olarak neyin, ne kadar ve hangi kalitede üretilmesi gerektiğini belirler. Sırf veya büyük ölçüde zengin vatandaşların zarif lüks mal talepleri için hizmet sunan dükkanlar ve fabrikalar, piyasa ekonomisinin İktisadî düzenlemesinde sadece tali bir rol oynar. Bunlar, büyük iş/işletme ölçeğine hiçbir zaman ulaşamaz. Büyük işletmeler, her zaman -doğrudan ya da dolaylı olarak- kitlelere hizmet sunar. Bu, kitlelerin yükselişidir; öyle ki, sanayi devriminin beraberinde getirmiş olduğu radikal sosyal değişim buna dayanır. Tarihin daha önceki çağlarında köle ve serf sürüleri ile yoksul ve dilenci sürülerini oluşturmuş bu alt tabakadan insanlar, kapitalizm sayesinde, lûtfuna mazhar olmak için iş adamlarının oy dilendikleri, satın alan halk hâline gelmiştir. Onlar; “her zaman haklı” olan tüketicilerdir, fakir tedarikçileri zengin, zengin tedarikçileri fakir yapma gücüne sahip patronlardır. Derebeylik zamanındaki -yarı hür yarı köle- köylüler ekmek kırıntılarıyla geçinmeye çalışırlarken; hükümetler…

Neden Aşık Oluyoruz / Lucy Vincent
İnceleme/ 3 Ağustos 2019

Neden Aşık Oluyoruz Neden Aşık Oluyoruz’dan… Öncellikle bariz bir saptama: Çiftler birbirlerine fiziksel ve ruhsal olarak benzerler; bunu çevremizde gözlemleyebiliriz. Şu bir gerçek: Böyle bir olgu o kadar genelgeçerdir ki onu bazen fark etmiyoruz bile. Sizden iki zıt kişinin beraber olduğunu hayal etmenizi istiyorum: Birbirinden tamamen farklı olan evli çiftleri… Bu fikir o kadar aykırı ki Dubout ve Faizant’nın çizdiği çiftler gibi çizgi romanlara konu olabilir: Gülme eylemi her zaman başka kişilerin zararına gerçekleşir ve büyük ölçüde genetik kusurlardan istifade eder. Fakat siz benim sözlerime inanmak zorunda değilsiniz. Birçok çift içindeki her iki partnerin de aynı semptomları göstermeleri ve aynı hastalıklardan şikâyetçi olmaları karşısında, sırf doktorlar şaşkına döndüğü için yapılan bilimsel araştırmalar söylediklerimi destekleyecektir.[2] Değişik ülkelerde çalışan birçok ekip de çifti oluşturan her iki bireyin uzuv ölçüleri, metabolizma, kişilik, bazı ruhsal hastalıklara karşı olan hassasiyetleri, zekâ ve okul yılları gibi parametreleri karşılaştırmıştır. Birinci saptama: Bu yerel bir fenomen değildir çünkü verilerin kaydedildiği her ülkede çiftlerin birbirlerine sokaktan gelişigüzel seçilmiş iki insandan daha çok benzediği gözlemlenmiştir. Bu Amerika Birleşik Devletleri,[3] İngiltere, Kore,[4] İsveç[5] veya Kanada gibi ülkelerde geçerlidir. Benzerlik gerek beden ölçüsü[6] gibi fiziksel özellikler gerekse karakter,[7] zekâ[8],[9] veya eğitim seviyesi gibi neredeyse tüm ölçülmüş parametrelerde görülür. Bu aynı şekilde daha…

Gerçekten Beni Duyuyor Musun / Leyla Navaro
İnceleme/ 29 Temmuz 2019

Gerçekten Beni Duyuyor Musun Gerçekten Beni Duyuyor Musun’dan… Evet, anneler ve anne simgesi üzerinde ne çok beklenti var, değil mi??? Bütün beklentilerini veya birazını yapamayan anne zaman zaman kendini belki de suçlu, başarısız, huzursuz hissedebilir… Çocuğumun derslerine yardım etmek istiyorum. Her akşam okuldan dönünce yanına oturup onu çalıştırıyorum. Ama çok yavaş ders yapıyor, oyalanıyor, çabuk anlamadığı zaman çok sabırsızlanıyorum. Hele dersler bitmeyince sinirleniyor, kızıyorum… Fena halde azarlıyorum onu. Sonra da bundan dolayı suçluluk duyuyorum. Ne yapacağımı şaşırdım… Çalışan bir anneyim. Oğlum eve gelince yardımcı kadın onu karşılıyor, kahvaltısını veriyor. Bense akşam 7’de eve dönmüş oluyorum… Bakıyorum her şey yolunda, çocukta iyi. Ama ben rahat değilim… Çocuğumla fazla beraber olamadığımı, okuldan dönünce onu karşılamadığımı düşünerek huzursuz olmaktayım. Sürekli evde oturan, çocuğuyla beraber olan annelere çok gıpta ediyorum… Emre hiç yemek yemiyor. Her şeyi denedim imkansız. Bakıyorum da bütün çocuklar iyi kötü yemek yiyorlar, benimki ise sadece bağırıp çağırarak… Umutsuzluğa kapıldım… İyi bir anne değilim herhalde… Aslı kolej sınavlarında başarılı olamadı.. Arkadaşlarımın çoğu çocuklarını iyi okullara yerleştirdiler… Biz de Aslı’yı bir özel okula yazdırdık… Pek başarılı değil… Bakıyorum da diğer çocuklara, hepsi bir yerde başarılı oldular… Herhalde kabahat bende… Çocuk yetiştirmesini bilmiyorum… Bütün bunlar ideal anne simgesine kendini kıstırmış, mükemmel anne olması,…

Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu / Valerie Solanas
İnceleme/ 19 Nisan 2019

Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu’ndan… Bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan ve toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından; uygar-kafalı, sorumlu, heyecan arayan dişilere, hükümeti yıkmak, para sistemini bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve eril cinsi yoketmekten başka çare kalmıyor. Artık erillerin (hatta dişilerin) katkısı olmaksızın üremek ve yalnızca dişiler üretmek teknik olarak mümkün. Hemen bunu yapmaya başlamalıyız. Erilleri muhafaza etmemiz için üreme gibi müphem bir amaç bile yoktur. Eril, biyolojik bir kazadır: Y (eril) geni tamamlanmamış bir X (dişi) genidir yani tamamlanmamış bir kromozomlar serisidir. Başka bir deyişle eril eksik bir dişidir, daha gen aşamasında yaşamına son verilmiş, ayaklı bir kürtaj. Eril olmak kifayetsiz olmak, duygusal olarak sınırlı olmak demektir; erillik bir noksanlık hastalığı, eriller de duygusal sakatlardır. Kendi içine kıstırılmış olan eril tamamen benmerkezcidir ve başkalarıyla empati kurmaktan ya da özdeşleşmekten, aşktan, dostluktan, şefkat ve muhabbetten tamamen âcizdir. Başkalarıyla ahenk içinde olmaktan âciz, tamamen yalnız bir birimdir. Herhangi bir konuda zihniyle değil midesiyle cevap verir; aklı, ihtiyaç ve güdülerinin hizmetinde bir aletten başka bir şey değildir; zihinsel tutkudan, karşılıklı zihinsel etkileşimden âcizdir; kendi fiziksel duyuları dışında herhangi bir şeyle ilişkilenemez. Haz ya da mutluluk alıp vermekten âciz, yarı-ölü, sorumsuz bir…

Sapiens / Yuval Noah Harari
İnceleme/ 7 Şubat 2019

Sapiens Sapiens’den… Tarihten çok önce insanlar vardı. Modern insanlara benzeyen hayvanlar ilk olarak yaklaşık 2,5 milyon yıl önce ortaya çıktı. Fakat sayısız nesil boyunca aynı çevreyi paylaştıkları çok sayıda organizmadan ayrışmadılar. İki milyon yıl önce Doğu Afrika’ya bir gezi yapsaydınız, çok tanıdık insan karakterlerine tanık olabilirdiniz: çocuklarına sarılan endişeli anneler, çamurda oynayan çocuklar, rahat bırakılmak isteyen yaşlılar ve toplumun kurallarına başkaldıran gençler, görmüş geçirmiş yöneticileri ve köyün güzelini etkilemek isteyen gösteriş meraklısı maçolar. Bu arkaik insanlar âşık oldu, oynadı, yakın arkadaşlıklar kurdu, güç ve statü için mücadele etti. Fakat bunu şempanzeler, babunlar ve filler de yapıyordu. İnsanların hiç de özel bir durumu yoktu. Hiç kimsenin, elbette insanların da, bir gün kendi soylarından gelenlerin ayda yürüyeceğine, atomu parçalayacağına, genetik kodu çözeceğine ve tarih kitapları yazacağına dair en ufak bir fikri yoktu. Tarih öncesi insanlarla ilgili bilinmesi gereken en önemli şey, etraflarına goriller, ateşböcekleri veya denizanalarından daha fazla etki etmeyen sıradan hayvanlar olduklarıdır. Biyologlar organizmaları türler halinde sınıflandırır. Hayvanlar eğer birbirleriyle çiftleşip üretken yavrular yapabiliyorlarsa aynı türe ait kabul edilirler. Atların ve eşeklerin yakın geçmişten ortak bir ataları vardır ve bu iki hayvan pek çok fiziksel özelliği paylaşır. Buna karşılık birbirlerine pek az cinsel istek duyarlar. Eğer teşvik edilirse çiftleşirler de, fakat…

Gereksiz Bilgiler Rehberi / Zeki Kanmaz
İnceleme/ 3 Şubat 2019

Gereksiz Bilgiler Rehberi Gereksiz Bilgiler Rehberi’nden… NANE NASIL SERİNLETİR? Nanenin keskin kokusu ve hoş bir serinlik duyumu veren acılığı, içindeki mentolden ileri gelir. Mentolün serinlik hissi vermesi de anestetik, yani uyuşturma özelliğinden dolayıdır. Anestezi, sinir uçlarındaki alıcıları bloke ederek, genel şuur ve his duygularını etkilemeden o bölgedeki alıcıları devreden çıkarmaktır. Bilindiği gibi ağzın içinde, dilimizde dört ana tat duyusuna (tatlı, tuzlu, acı ve ekşi) hassas alıcılar vardır. Bunlardan her bir alıcı ayrı bir duyuya hassastır ama aynı zamanda ısıya da hassastırlar. İlginçtir nane veya içindeki mentol soğuk alıcılarını değil, sıcak alıcılarını etkileyerek ağza serinlik hissi verir. Aslında bütün sinir uçları, en alt seviyede, sürekli olarak hafif bir sinyal üretirler ama beyin bu sinyalleri dikkate almaz. Mentolün uyuşturucu etkisi, ağızdaki soğuk alıcılarına dokunmazken sıcak alıcılarını etkiler, uyuşturur, körleştirir. Ortada soğuk alıcılarının zaten vermekte oldukları hafif sinyal kalır. Beyin zıttı ortadan kalkınca bu sinyallerin farkına varmaya başlar ve ağızda bir serinlik varmış gibi algılar. Isı alıcı hücreleri sadece ağızda mevcut değillerdir. Bunlardan derimizde de bulunur. Mentollü tıraş macunu yüze sürüldüğünde, bu sefer de deride aynı şey, bir serinlik hissi oluşur. Yoksa tüpün içindeki macun diğerlerinden daha soğuk değildir. NEDEN BÖCEK YEMİYORUZ? Böcek yeme fikrinin insanda oluşturduğu tek duygu iğrenme duygusudur. İnsanların gıda…

Bunları Biliyor Muydunuz / Zeki Kanmaz
İnceleme/ 2 Şubat 2019

Bunları Biliyor Muydunuz Bunları Biliyor Muydunuz’dan… Hindistan dünyada en çok büyükbaş hayvana sahip ülkedir ama bu kaynaktan yararlanılamamaktadır. Hinduculuğun başlangıcından beri inek Hindistan’da en kutsal hayvan olarak görülür. İstemeyerek de olsa ineğin öldürülmesi büyük bir günah sayılır. Hindistan’da sokaklarda sıcaktan bunalmış, iyice hantallaşmış, bir deri bir kemik kalmış ineklere rastlanılması gayet doğaldır. İnekler cadde ve sokaklarda diledikleri gibi dolaşır, yaya kaldırımları üzerinde güneşlenir, tapınaklara girer, pazar yerlerini pislerler; kimse onlara ilişemez, hatta saygıyla selamlarlar. Toplumun bir kesimi açlık sınırındayken, ineklere gösterilen bu ayrıcalık dışarıdan gelenlere anlamsız gelebilir ama bunun ardında sadece dinsel inançlar değil, hayati gıda maddelerini koruma içgüdüsü de vardır. İneğin önemi, beş ürünü, yani süt, peynir, tereyağı, dışkı ve idrarını insanlığın yararına sunmasıydı. Dışkı tezek gibi yakacak olarak, idrar ise tedavi amaçlı kullanılıyordu. Bu mükemmel hayvanı kesip, bir kerede etini yemektense, ürünlerinden daha uzun sürede ve pek çok insan tarafından faydalanılabilirdi. İneği temsil eden bir Tanrı da olmadığından, ineğin bizzat kendisine saygı gösteriliyordu. İneği kesmek Tanrı’yı öldürmekle eşitti. Bugünkü Hindistan nüfusunun çoğunluğu Hindu’dur. Hinduculuk belirli bir kurucusu olmayan, ‘Veda’ isimli ilaheler ve şiirleri esas alan, çeşitli ırktan ve kültürlerden insanların dinsel inanç ve uygulamalarını içinde eriten, çok tanrılı, karmaşık ama sürekliliği olan bir dindir. Başlangıcı milattan önce 1500…

Büyük Satranç Tahtası / Zbigniew Brzezinski
İnceleme/ 1 Şubat 2019

Büyük Satranç Tahtası Büyük Satranç Tahtası’ndan… 1898’deki İspanya-Amerika Savaşı Amerika’nın ilk denizaşırı fetih savaşıydı. Amerikan gücünü Pasifik’in ilerisine, Hawaii’den öteye, Filipinler’e kadar taşıdı. Yüzyıl dönümünde, Amerikan strateji uzmanları her iki okyanusta da etkin donanma üstünlüğü için doktrin geliştirmekle uğraşıyorlardı ve Amerikan donanması çoktan İngiltere’nin “dalgalara hükmettiği” fikrine meydan okumaya başlamıştı. Amerika’nın, Monroe Doktrini ile yüzyılın başında açıkça ilan edilmiş olan ve sonra da Amerika’nın ileri sürdüğü “kader bildirgesi (manifest destiny)” ile haklılığı savunulan Batı Yarıküre’nin güvenliğinin tek koruyucusu olarak özel statü talepleri, hem Atlantik hem Pasifik Okyanusu’nda donanma hâkimiyetini kolaylaştıran Panama Kanalı’nın yapımı ile daha da artmıştı. Amerika’nın artan jeopolitik hırslarının temelleri ülke ekonomisinin hızlı endüstrileşmesine dayandırılmıştır. I. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar, Amerika’nın büyüyen ekonomik gücü, dünyanın lider endüstriyel gücü olan İngiltere’nin önüne geçerek- hâlihazırdaki küresel GSMH’nin %33’ü olmuştur. Bu dikkate değer ekonomik dinamizm, deneyselliği ve yeniliği tercih eden kültürden beslenmiştir. Amerika’nın siyasi kurumlan ve serbest piyasa ekonomisi, modası geçmiş ayrıcalıklar veya katı sosyal hiyerarşiler yüzünden kişisel hayallerinin peşinden koşmaları engellenmediği için, hırslı ve toplumsal putlara saldıran yaratıcı kişilere benzeri görülmemiş fırsatlar sunmuştur. Kısaca, ulusal kültür az rastlanır bir şekilde ekonomik büyümeyle uyumludur. Üstelik yurtdışındaki en yetenekli bireyleri kendine çekip hızla asimile ederek, ulusal gücün büyümesine de olanak sunmuştur. 1….

Kapitalist Toplum / Zubritski, Mitropolski, Kerov
İnceleme/ 29 Ocak 2019

Kapitalist Toplum Kapitalist Toplum’dan… Hem toprak sahibinin gereksinmelerini karşılamak, hem de satış için üretimde bulunan çok sayıda kol emeği kullanan büyük yurtluklar, kapitalist çağdan önce de vardır (Roma Latifundiası); ama bunlar, kapitalist olarak nitelendirilemezler, çünkü, orada çalışanlar, ücretli işçiler değildi, köleler (latifundialarda) ya da serflerdi. Her ne kadar hepsi de sömürülen sınıftan iseler de, ücretli işçinin durumu, bir kölenin ya da bir serfin durumundan ayrılır. İşçi, özgür bir insandır ve yasa, onu, kapitalist için çalışmaya zorlamaz. Ama, genel olarak, üretim aracına sahip olmadığından, kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamak [sayfa 10] için işçi olarak çalışmak zorundadır. İşçi kendi isteğiyle kendisini işçi olarak sunar, yani onu çalıştırmak için zor kullanılmaz. Kapitalist toplumda, ücretli emek, egemen durumdadır. Bu durum kapitalist üretim biçiminin özellikleri ile açıklanır: bir avuç kapitalist, toprağı, üretim alet ve araçlarını ellerinde bulundururlar; oysa öte yanda, halk yığınlarının kollarından başka hiç bir şeyleri yoktur. Üretim alet ve araçlarının sahipleri hiç bir şey yapmayabilirler, çünkü, açlıktan ölmemek için çalışmak zorunda olan insanların sırtından geçinebilmektedirler. İşçilerin kapitalistler tarafından sömürülmesi, kapitalist toplumdaki üretim ilişkilerinin kilit taşıdır. Üretim ilişkileri, üretim araçlarının mülkiyet biçimlerini, toplumsal sınıf ve grupların üretimdeki yerlerini, bu sınıf gruplarının birbirlerine göre durumlarını ve üretilen ürünlerin paylaşılması biçimlerini içerir. Kapitalist üretim ilişkilerinin temeli,…

Matrix Ya Da İçsel Bir Yolculuk Hikayesi / Zehra Azade Soysal
İnceleme/ 28 Ocak 2019

Matrix Ya Da İçsel Bir Yolculuk Hikayesi Matrix Ya Da İçsel Bir Yolculuk Hikayesi’nden… Matrix sadece bir film değil, aynı zamanda doğu mistisizmiyle yoğurulmuş Batı felsefe, teoloji ve edebiyatının bir gövde gösterisi; uzak doğu dövüş sanatları ve silahlı kovalamacalarla çeşnilendirilmiş görselliğiyle gözümüze, edebî ve felsefî boyutuyla zihnimize hitap eden “Zekeriya Sofrası” misali bir ziyafet. Bence Matrix’i bu kadar ilgi çekici yapan, birçok farklı perspektiften -sinematografik, edebî, felsefî, dinî vs.- değerlendirilmeye müsait oluşu. Ben Matrix’i bir tekst olarak ele aldım ve satır aralarını okuyarak edebi ve felsefî yönlerden ne anlamlar taşıyabileceğine dair önermeler çıkarmaya çalıştım. Matrix, derinliğini kullanılan sinema tekniklerinden ziyade edebî tenkitlere borçlu. Maalesef Türkçe karşılığı olmayan tekniklerin başında edebiyat ve eleştiri literatürüne ünlü ingiliz şairi T.S. Eliot tarafından kazandırılan “Objective Correlative” geliyor. Bu teknikle yazar, (burada senarist ve yönetmen oluyor) okuyucuda (izleyicide) oluşmasını arzu ettiği belli duygu, düşünce veya çağrışımların uyanmasını, o duygu, düşünce ya da çağrışımı doğrudan doğruya beyan etmeden bir takım nesneler, durum veya olaylar zinciri kullanarak sağlamaya çalışır. Kullanılan diğer bir teknik de “Allusion” yani dolaylı yoldan yapılan atıflar, göndermeler. Her iki tekniğin de hedefi kolektif bilinçaltına yani ortak tarihî, sosyolojik ve kültürel geçmişe sahip kitlelerdir. Dolayısıyla Matrix’te yapılan atıfları / göndermeleri anlamak için Batı edebiyatı,…

Sistem Karşıtı Hareketler / Arrighi, Hopkins, Wallerstein
İnceleme/ 21 Ocak 2019

Sistem Karşıtı Hareketler Sistem Karşıtı Hareketler’den… Sermayenin modern tarihi on altıncı yüzyılda, dünyayı kucaklayan bir ticaretin ve dünyayı kucaklayan bir piyasanın yaratılmasıyla başlar (1959: 146). Bu piyasa ticarete, denizciliğe, karayolu iletişimine muazzam bir gelişme sağlamıştır. Buna karşılık bu gelişme de, sanayinin genişlemesi üzerinde etkili olmuştur; ve sanayinin, ticaretin, denizciliğin, demiryollarının genişlemesiyle orantılı olarak, aynı oranda, burjuvazi de gelişmiş, sermayesini artırmış ve Ortaçağ’dan devraldığı tüm sınıfları geri plana itmiştir (1967: 81). Bu, salt egemen devletler arası bir ticari ilişkiler sorunu değildir. Daha ziyade gelişmekte olan burjuvazi, tüm ulusları, yokolma tehdidine karşı burjuva üretim tarzlarını kabule zorlamaktadır; kendisinin uygarlık dediği şeyi onların içine sokmaya, yani onları burjuvalaşmaya zorlamaktadır. Tek kelimeyle, kendi suretinde bir dünya yaratmaktadır (1967: 84). Bu yolla yaratılan dünya, büyük ölçüde katmanlaşmış bir tahakküm yapısıyla niteleniyordu ve kolektif eylemin öznel zemini yalnızca piyasa çıkarları değildi; Tıpkı kırı kentlere bağımlı kılmış olduğu gibi, barbar ve yarı-barbar ülkeleri uygar ülkelere, köylü ulusları burjuva uluslara, Doğu’yu da Batı’ya bağımlı kılmıştır (1967: 84). İkinci kayma ise, Marx’a göre bir bütün olarak burjuva toplumun ayrışma eğilimi gösterdiği iki büyük sınıfın; burjuvazi ve proletaryanın arasındaki uzlaşmazlığın artık; ürün ya da üretim unsurları piyasalarındaki ilişkilerde değil, üretim ilişkilerinde bulunduğuna işaret ediyordu. Ulusun ve onun bileşen sınıflarının çıkarlarını…

İktisatçılar ve İnsanlar / Ayşe Buğra
İnceleme/ 7 Aralık 2018

İktisatçılar ve İnsanlar İktisatçılar ve İnsanlar’dan… Ama konuya farklı vurgularla yaklaşmak da mümkün. Örneğin, iktisatçının bilgisinden çok, iktisatçının dünyaya bakışıyla ilgilenebiliriz. Daha doğrusu, iktisat bilgisinin niteliğine, iktisatçının dünyaya bakışını belirleyen unsurlardan yola çıkarak yaklaşabiliriz. Tarihin belirli bir döneminde, belirli bir sosyal ortamda, herhangi ‘bir disiplinden birinin dünyaya bakışıyla, o döneme özgü inançlar, istekler ve kaygılar arasında bir ilişki olacağı açık. İktisadın ve iktisatçının özel durumunda iyice belirgin ve önemli olan bu ilişki, tek yönlü bir ilişki de değil. İktisat düşüncesi, yalnızca içinden kaynaklandığı toplumun inançları, değerleri ve kaygılarını yansıtmıyor; aynı zamanda bunların biçimlenişlerinde, insan davranışları ve kurumsal yapıları etkileyişlerinde de önemli bir rol oynuyor. Yani iktisatçı, varsayımlarını geliştirirken, topluma hakim olan dünyaya bakış biçimlerinden etkileniyor; sonra da toplum üzerinde bu biçimlerin hakimiyetini pekiştirecek yönde bir etki yapıyor. Bu etki, kısmen, iktisat politikaları kanalıyla, kısmen de iktisatçının toplumun “kendini anlamasına” yaptığı katkı yoluyla gerçekleşiyor. Yukarıda değindiğimiz “gerçekçi olmayan varsayımlar” sorunu, iktisat düşüncesiyle iktisat düşüncesinin toplumsal çerçevesi arasındaki bu karşılıklı etkileşim bağlamında ele alınabilecek bir sorun. Sorunu bu bağlamda ele aldığımız zaman, gerçekçi olmayan varsayımların nereden kaynaklandıklarını, nasıl bir işlev gördüklerini ve bunlardan vazgeçmenin neden bu kadar güç olduğunu görebiliyoruz. Çalışmamız, yöntem konusuna bu açıdan yaklaşıyor ve seçtiği yaklaşımla yalnızca iktisatçılar için…

Ateizmi Anlamak / Aydın Türk
İnceleme/ 6 Aralık 2018

Ateizmi Anlamak Ateizmi Anlamak’tan… Ateizm, Tanrı inancının ve bununla bağlantılı ‘teist’ (göksel dinlerin bakış açısı) inançların reddidir. Ateist, teizmin Tanrı’sının varlığının gösterilemeyeceğini, dolayısıyla tüm dayanaksız iddialar gibi temel ve varsayılan tavır olarak reddedilmesi gerektiğini düşünüyor da olabilir, böyle bir Tanrı’nın var olmadığının gösterilebileceğini düşünüyor da olabilir. Gerekçesi ne olursa olsun, kişi eğer teist Tanrı’nın var olduğu fikrini reddediyorsa, ateisttir. Dikkat edilirse burada en önemli ayrıntı, Tanrı kavramıdır. İnternetin yaygınlaşmasından sonra sanal ortamda bu konularda çok tartışma yapılmıştır. Gerek Türkçe, gerek yabancı sitelerde yapılan teizm/ateizm tartışmaları sonucunda artık açıkça ortaya çıkmıştır ki, her insan Tanrı deyince aynı şeyi anlamamaktadır. Dolayısıyla, ateistin konuya yaklaşımı, tartışılan Tanrı tanımına bağlı olacaktır. Dikkat edilirse, burada reddedilen bu kavramın zihinlerdeki varlığı değildir. Zihinde var olan bir kavramın, dış dünyadaki varlığı iddiası reddedilmektedir. Aynen Noel Baba, Anka Kuşu, tek boynuzlu at gibi zihinlerde var olan ve tanımlı kavramların dış dünyadaki varlıklarının reddedilmesi gibi. Dikkat edilirse bu ret için söz konusu kavramın dış dünyada var olduğuna dair elde somut bir gösterge olmaması yeterlidir. Bazen elde daha fazla veri olabilir. Söz konusu kavramın sadece varlığına dair yeterli gösterge olmaması değil, var olamayacağına dair göstergeler elde olabilir. Bu kavramın dış dünyada varlığının doğruluğu kesin olarak bilinen bazı doğa yasalarını çiğneyecek…

Suç Ansiklopedisi / Aycan Türk
İnceleme/ 4 Aralık 2018

Suç Ansiklopedisi Suç Ansiklopedisi’nden… Adli tıp, adli soruşturma sırasında ortaya çıkan tıp sorularıyla uğraşan bilim dalıdır. Yaralanma, ölüm ya da hukuki ihtilafla sonuçlanan durumlara ait adli soruşturmalarda olayların tıbbi yönlerini aydınlatmak; kurban, şüpheli ve olaydan etkilenen üçüncü şahısların tıbbi durumunu dökümante etmek ve bu kapsamdaki haklarının korunmasını sağlamak için hekimlere gereksinim duyulur. Adli tıp uzmanları bu konuda eğitim almış, yetkin branş uzmanlarıdır. Olayın niteliğine göre tek başlarına ya da diğer branş uzmanları ile konsülte ederek adli tıbbi raporlar hazırlarlar. Adli tıp raporunun her durumda adli tıp uzmanı tarafından hazırlanması şart değildir. Yine olayın niteliğine göre, diğer branş uzmanları, diş hekimleri ya da pratisyen hekimler genel olarak tıbbı ya da kendi branşlarını ilgilendiren konularda rapor hazırlayabilir. Adli tıbbın geçmişi çok eskiye uzanır. Eski Mısırlılar günümüzden 5.000 yıl önce cinayet ve benzeri olaylarda doktorlara danışıyorlardı. Adil tıp konusu, Hammurabi Kanunları ile Tevrat’ta da yer alır. İÖ 40’ta öldürülen Jül Sezar’ın vücudundaki 23 yaranın yerini ve etkilerini gösteren rapor ilk adli tıp raporu sayılır. Gerçek ölüm nedeninin anlaşılabilmesi için cesedin açılarak incelenmesi gerekebilir. Buna otopsi denir. İlk otopsi 1374’te Fransa’da uygulanmıştır. Adli tıp günümüzde hukuk ve tıp fakültelerinde bir ders olarak okutulmaktadır. Adli tıpa ilk kez 1650’de Leipzig Üniversitesi’nin ders programında yer verilmiştir….

Necronomicon / H.G.Ginger
İnceleme/ 23 Ekim 2018

Necronomicon Necronomicon’dan… Elizabeth döneminin ünlü majisyeni, Doktor Dee’nin bir nüshaya sahip olduğu ve bunu tercüme ettiği sanılmaktadır. Mitosa göre bu kitap inanılmaz şeyleri, insan ruhunun Uçurumu’nda (Abyss) ve Dış Uzayı’nda (Outer Space); ikamet eden varlıkları ve canavarları çağırıp görünür duruma getirmenin formüllerinden oluşmaktaydı. Bu tür kitaplar gerçekte vardır ve gerçekten de varolmuştur. İdris Şah, Arap majisyen Abdül-kadir tarafından yazılan, şimdiye kadar yalnızca bir tek nüshasının bulunduğu Gücün Kitabı’nın (Book of Power) bir kopyasını bulmak için yürüttüğü araştırmadan bahseder (Bkz. The Secret Lore of Magic-İdris Şah). Barrett’in The Magus’u gibi, Hz. Süleyman’ın Anahtarları da (The Keys of Solomon), bütün bu çalışmalar son on beş yıl ya da ona yakın bir zaman içinde, nihayet tekrar basılana kadar, benzer bir üne sahipti. Yüzyılın ünlü İngiliz ve Amerikan okült locası Altın Şafak’ın, bir başka Arap tarafından yazılan ‘Negatif Varoluşun Peçeleri’ (Veils of Negative Existence) adlı bir elyazmasına sahip olduğu söylenmektedir. Bunlar sihirbazların kitaplarıydı ve çoğunlukla, törensel majiye dair metinlerden oluşan kitaplar ve ansiklopediler anlamına gelmiyorlardı. Bir başka deyişle, sihirbaz ya da majisyenin, tıpkı bir aşçıdan ‘yumurtaların Benedicti’nin ruhunu çağırmadan önce yumurtaları çırpmayı çok iyi bilmesinin’ beklenmesi gibi, karmaşık bir majik ritüeli yerine getireceği elzem bir bilgi ve eğitime sahip olması umuluyordu. Grimoire’lar ya da…

Rakı Ansiklopedisi / Kolektif
İnceleme/ 20 Ekim 2018

Rakı Ansiklopedisi Rakı Ansiklopedisi’nden… Osmanlı döneminde üstü kapalı olarak içki içerek eğlenmek anlamında kullanılan söz; İstanbul’un Bizans’tan beri eksilmeyen, arada son derece acımasız önlemlerle yasaklanmaya çalışılmasına karşın önlenemediği gibi giderek daha zengin bir kültüre dönüşen en yaygın gece eğlencesi; içki âlemi. Âb âlemi, su kenarında yapılan piknik anlamında yorumlanabileceği gibi, içkili eğlence anlamını da vermekteydi. Âb âlemleri çemenzarlarda, mesirelerde, konaklarda, havuz başlarında ve en uygun ortam olarak da meyhanelerde sazlı sözlü yapılıyordu. Rical konak ve yalılarındaki âb âlemleri, bir anlamda yarı resmi havada geçer, gece boyunca konuşulanlar da daha çok edebiyat ve siyaset olurdu. Daha eskilerde âb âlemlerine bezm-i işret (içkili toplantı), bezm-i âlem (eğlenti toplantısı) de denilirdi. Yüzyıllar boyunca Boğaziçi’nin ve Haliç’in her türlü eğlenmeye elverişli koyları ve yamaçları, kent çevresindeki dere boyları, mesireler, su kıyıları, çayırlar küçük toplulukların günü birlik, ama daha çok mehtaplı yaz gecelerinde içkili toplantılar düzenlemesine olanak veriyordu. Bununla birlikte, 19. yüzyıla gelinceye kadar, şeriat açısından sakıncalı olduğu için ancak gözlerden uzak olmak koşuluyla yapılabiliyordu. Bu nedenle âb meclisleri meyhaneden ve konaklardan dışarıya pek fazla taşmıyordu. Bunda, 18. yüzyıl boyunca Osmanlı tahtına oturan padişahların içkiden uzak duruşlarının da etkisi vardır. Hoşgörülü bir padişah olan III. Selim döneminde İstanbul’a gelen ressam Melling, Boğaziçi ve Haliç resimlerinin…