Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik / Crispin Sartwell
İnceleme/ 15 Mayıs 2020

Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik’ten… Dünyayı inkâr edenler hemen her zaman kendilerinden yola çıkarlar, ve kendileri hakkında söylediklerine göre, her şeyden önce, onlar hayvan değil, sıradışı bir hayvan, ruh, zihin falandır; onlar başarılarının ödülü olarak cennette yaşar ya da yüce varlıklardan nasıl evrildiklerini araştırır. Dünyayı yoksamak, demek ki, başka şeyler yanında, “bilimsel” bilinçle de mükemmel bir uyum sergiler. Bilinç, denebilir ki, bizi doğa düzeni içinde ayrı bir yere koyar ya da doğa düzeninden koparır. Mantığımız bizi şempanzelerden ayırır. Tüm gününü bilfiil yiyerek, sıçarak, uyuyarak ve sikişerek geçiren insanın böylesi şeylere inanmasının güçlüğü, böylesi görüşleri somutlayan kaçış yollarına olan ihtiyacın büyüklüğünü gösteriyor. Gerçeklikle yüzleşme korkaklığı o kadar derinlere işler ki, insanı kendine dair en çıplak olgulara gözünü kapamaya götürür. Şöyle söylendiğini duymuşumdur örneğin: Bilim bir masa gibi fiziksel nesnelerin katı değil, asıl olarak boş uzaydan ibaret olduğunu “kanıtlar”. Bilim bize “şeylerin gerçekte olma biçimini” anlatır ve “şeylerin gerçekte olma biçimi” şeylerin görünme biçimlerinden neredeyse tamamen farklıdır. Bu, Gerçek’e başvurarak gerçekten (diyelim, bu masadan) kaçma yönündeki eski “tinsel” itkinin değişmiş bir halidir. Sözü edilen Gerçek, Formlar’ın, Brahman’ın, Mutlak’ın, Tanrısal Akıl’ın ve benzerlerinin âlemi olarak düşünülegelmiştir. Şimdilerde ise, “aşikâr imge” arkasındaki “bilimsel imge” olarak kavranıyor, iki durumda da, yaşanan dünya…

Piramitler Gerçeği / David Furlong
İnceleme/ 14 Mayıs 2020

Piramitler Gerçeği Piramitler Gerçeği’nden… Ülke üzerindeki tarihi ve tarih öncesi çağlara ait yerlerin düz bir çizgi üzerinde dizilmiş oldukları, ilk olarak ondokuzuncu yüzyılda farkedilmiştir. Ama Alfred Watkins’in 1925’de yayınlanan The Old Straight Track (Eski Düz Çizgi) adlı kitabı, bu bilgileri daha geniş kitlelere yaydı. Watkins, tarih öncesi yapılar, dikilitaşlar, taş daireler, ortaçağ kiliseleri ve benzeri yerler arasında belli bağlantılar olduğunu keşfetmişti. Genellikle kilometrelerce uzunluğundaki bu bağlantılara “Hatlar” dedi. Watkins, Wales ve İngiltere’nin birçok yerinde bu hatların varolduğuna dair kanıtlar sundu. Onun zamanından bu yana, diğer araştırmacılar da bunları doğruladılar ve İrlanda’yı da kaplayan yeni hatlar keşfettiler. Aslında, Dünya’nın başka yerlerinde de böyle benzer fenomen hatlar bulunmaktadır; Peru’daki ünlü Nazca çizgileri ve New Mexico’da bulunan Chaco Kanyonu’ndaki Pueblo Alto’da olduğu gibi. Tipik Watkins hatlarından birine örnek olarak, Malvern Tepeleri’ndeki Clutter’s Mağarası’ndan eski Abbey Dore Kilisesi ‘ne uzanan 38 kilometreyi aşkın uzunluktaki çizgiyi verebiliriz. Bu hat üzerinde mağaranın hemen altındaki antik taş Shew Stone ve Woolhope, Holme Lacy ve Aconbury kiliseleri vardır. Bu hat aynı zamanda Aconbury Camp Tepesi’ni en yüksek noktasından geçerek Abbey Dore Kilisesi’ne ulaşmadan önce St. Devereux’deki ortaçağ şatosunu da kesmektedir. Watkins, bu hatın bir yaz gününde Shew Stone’dan bakıldığında güneşin Malvern Tepeleri’nin üzerinde yükseldiği noktaya uzandığını söylemektedir. Malvern…

Yeni Kapitalizmin Kültürü / Richard Sennett
İnceleme , Sosyoloji/ 28 Mart 2020

Yeni Kapitalizmin Kültürü Yeni Kapitalizmin Kültürü’nden… Amerikan nüfusun ortadaki beşte üçlük bölümü yerinde saydı. Uluslararası Çalışma Örgütü [International Labor Organization] tarafından yapılan yakın tarihli bir çalışma bu eşitsizlik tablosunu daha açık hale getiriyor: Gelir eşitsizliğinin arttığı 1990’larda yarım gün çalışan ve eksik istihdam edilen işçilere servetten düşen payda keskin bir düşüş olmuştur. Britanya-Amerika spektrumunda artmakta olan eşitsizlik yaşlı nüfusu da etkiliyor. Bu siyalı-beyaz karşıtlığın insanı yanlış yönlendiren diğer bir özelliği de istikrarlı toplumların ekonomik açıdan durgun olduğu varsayımı. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Almanya’da yahut İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’da durum böyle değildi; bugün de –Norveç ve İsviçre’ninki gibi daha küçük ekonomilerde– böyle değil. İskandinavların kasvetli içebakış eğilimine karşın, Kuzey Avrupa kıyısı, görece istikrar ile büyümeyi birleştirmeyi başararak daha hakkaniyetli bir servet dağılımını ve Amerika ve Britanya’dakinden genel olarak daha yüksek bir yaşam kalitesi standardını korudu. Küreselleşme, “yeni”lerin belki de en tartışılabilir olanı. Sosyolog Leslie Sklair, ekonomiyle ilgili bol bol ayrıntı vererek, küreselleşmenin XX. yüzyıl ortalarının çokuluslu şirketlerini büyütmekten başka bir şey yapmadığını iddia etti.4 Sklair, Amerika’nın çokuluslu şirketlerinin bir zamanlar oynadığı rolü sonunda Çinlilerin üstlenebileceği fakat oyunun aynı kalacağı görüşünde. Sklair’ in yeni sayfa eleştirmenleri ise bir sürü başka şüphe götürmez maddi gerçeği art arda sıralayarak karşılık veriyor: Küresel bir…

Tarihi Değiştiren Konuşmalar / Ali Çimen
İnceleme , Tarih/ 26 Mart 2020

Tarihi Değiştiren Konuşmalar Tarihi Değiştiren Konuşmalar’dan… O halde hangi şartlarda olursa olsun hiç kimse haksızlık yapmamalıdır. Ve gerçek filozoflar bunları dikkate alınca, düşündüklerini şu sözlerle ifade etmeyecekler mi? ‘Biz bedendeyken ve ruh, bedenin kötülükleriyle karışmışken, ‘bizim arzumuz yerine gelmeyecek’ sonucuna vardıran bir düşünce yolu bulmadık mı? Bizim arzumuz, hakikattir. Çünkü bedenimiz, sadece yemek gereksinimi nedeniyle sayısız karışıklığın kaynağıdır, bizi yakalayan ve gerçek peşinde koşmaktan alıkoyan hastalıklara maruz bırakır. Bizi aşklarla, hırslarla, korkularla, her çeşit hayaller ve budalalıklarla oyalayarak düşünce gücümüzü elimizden alır.’ Savaşlar, çarpışmalar, ayrılıklar neden ileri gelir? Beden ve onun hırslarından değil mi? Bütün savaşlar, para sevgisinden çıkar ve para, beden için ve ona köle gibi hizmet için elde edilir. Ve bütün bu engellemeler nedeniyle felsefeye verecek zamanımız kalmaz; sonuncusu ve en kötüsü, vücut bize boş zaman tanısa ve biz de kendimizi düşünmeye versek bile her zaman bunu kırıp içimize girer; sorgulamalarımızda kargaşaya ve kafamızın karışmasına neden olur ve bizi öyle şaşırtır ki gerçeği görmemizi engeller. Bu, bize şu tecrübeyle ispatlanmıştır ki bir şeyin saf bilgisine sahip olacaksak, vücuttan dışarı çıkmalıyız. Ruh, eşyayı kendi kendine görmeli, ancak ondan sonra istediğimiz ve sevdiğimizi söylediğimiz şeylere ulaşabiliriz. Bilgelik, yaşarken değil; tartışmanın gösterdiği gibi, ancak ölümden sonra elde edilir. Çünkü ruh, bedenle…

Tarihi Değiştiren Bilginler / Ali Çimen
Bilim , İnceleme , Tarih/ 26 Mart 2020

Tarihi Değiştiren Bilginler Tarihi Değiştiren Bilginler’den… Makara ve kaldıraç düzeneklerini keşfetmesinin ardından övünmek için sarf ettiği ortaya atılan ‘Bana bir dayanak noktası verin, size dünyayı hareket ettireyim’ özdeyişi ile tarihe geçen Arşimet, her ne kadar dünyamızı sallayamasa da, yüzlerce işçinin denize indirmek için ter döktüğü koca koca gemilerin kolayca suya indirilmesini sağlamıştı. Newton ve Gauss ile birlikte matematik liginin en iddialı oyuncularından biri olarak gösterilen Arşimet, kendi döneminde usta, bilge adam ya da büyük geometrici olarak anılıyordu. Üstelik filozof açısından mümbit olan Yunan medeniyetinin ender yetiştirdiği matematikçilerden biri olması da, onu çağdaşlarından ayırıyor. Tüm vaktini problem çözmeye ayıran Arşimet, kendini rakamların dünyasına öyle kaptırıyordu ki, rivayetlere göre, çoğu zaman yemek yemeyi bile unutuyordu. Modern zamanların defter ya da tahta gibi imkanlarından mahrum olsa da, eline geçen her yeri, sönmüş bir yangından arta kalan küllerden, kumsallara kadar, her düz ortamı, geometrik şekillerle dolduruyordu. Öyle ki banyo sonrası masaj yapmak için vücuduna sürdürdüğü zeytinyağı üzerine de şekiller çizdiği aktarılır. Günümüze ulaşan şöhretinin büyük bir kısmını Sirakuza (Syracuse, İtalya’nın güneyinde bir yerleşim bölgesi) Kralı Hierro ile dostluğuna borçlu olan Arşimet, kralın problemlerine çözüm bulduğu için sarayın iltifatına fazlası ile mazhar olmuştu. Öyle ki Romalı mimar Marcus Vitruvius’un, Arşimet’in ölümünden iki yüz yıl sonra…

Tarihi Değiştiren Askerler / Ali Çimen
İnceleme , Tarih/ 26 Mart 2020

Tarihi Değiştiren Askerler Tarihi Değiştiren Askerler’den… Hannibal’ın destek umudu yok olmasına rağmen, inadı tükenmemişti. Savaşmaya devam etti. Romalılar kendisini İtalya’nın güneyinde öldürmeye çalıştılar; Kartacalı General, İtalya’nın ‘topuğunda’ bir çeşit gerilla savaşı yürütmeye başladı. Ancak geride bıraktığı düşmana gereken hassasiyeti göstermemişti. Nitekim Alp dağlarını geçer geçmez yendiği Romalı generalin oğlu Scipio 204’de Kartaca’yı işgal edince, Hannibal topraklarını savunmak üzere İtalya’dan çekilmek zorunda kaldı. Bu kez ezeli düşmanı Romalılar savaşı onun kapısına getirmişti. Hannibal, işgalci Roma askerleriyle karşılaşmak üzere, özünü İtalya’daki on beş yıllık seferinden emekli olmuş askerlerin oluşturduğu elli bin kişilik yeni bir ordu kurdu. Scipio ve Hannibal, 202’de Zama Savaşı’nda (Aynı zamanda Naraggara Savaşı olarak da bilinir.) karşı karşıya geldi. Zaferlerinin büyük kısmına süvarilerinin avantajı sayesinde ulaşan Hannibal, bu kez aynı silahı daha isabetli kullanan ve sayıca üstün olan düşman tarafından yenildi. Kartacalıyı Afrika topraklarında mağlup eden Scipio ‘Africanus’ unvanını kazandı. Teslim olmaktansa intiharı seçti Her ne kadar Kartaca ve Roma 201’de barış anlaşması imzalamış olsa da Hannibal, mücadeleyi yeniden başlatmak için hem hükümet hem de ordu içinde kulis yapmaya başladı. Roma’dakiler faaliyetlerinden şüphelenmiş, Kartacalılarsa barışın bozulma ihtimalinden dolayı huzursuz olmuştu. Kartaca, 196’da Roma’nın ısrarları üzerine Hannibal’ı Suriye’ye sürgüne göndermek zorunda kaldı. Ama Roma’nın yeminli düşmanı burada da boş durmayacaktı….

Casusluk / Ernest Volkman
İnceleme , Polisiye/ 2 Mart 2020

Casusluk Casusluk’tan… Artamanov bu hayret verici haberleri zorlukla sindirebilmişti ki, Yakushev yeni bir şoka neden oldu. Yakushev, Yeni ekonomik politikanın bir temsilcisi olarak, Batı ülkelerine seyahat edebilecekti, bu yeni ekonomik politika (NEP) Lenin’in yeni Sovyet devletini muhtemel bir ekonomik çöküntüden korumak için yaptığı zorba bir hamleydi -daha iyi bir mevki elde etmek için gerçekleştirilen bir feda edişti. Yani kapitalist düşüncelerin, Sovyet endüstrisi ve tarımının devletle olan ortaklığına kaynaşmasıydı. NEP sınırlı derecede serbest ticarete izin veriyor ve yabancı ticari anlaşmaları müzakere edecek, geniş, özel grupların oluşturulmasını sağlıyordu. Yakushev, Sovyet kerestesinin Batılı ülkelere satımı konusunda yapılacak müzakere için seçilmişti. Yakushev, kendisinin bir Bolşevik olmadığını ve Lenin’in politikalarını ve amaçlarını paylaşmadığını açıklıkla dile getirdi. Bu iddiasını desteklemek için de, Artamanov’a şaşırtıcı bir itirafta bulundu: o Rusya’nın içindeki bir yeraltı monarşi örgütünün üyesiydi, bu örgüt Bolşevik rejiminin kaçınılmaz düşüşüne kadar uygun zamanı bekleyecek olan eski Çar memurları ve sempatizanlarından oluşuyordu. Bir maske olan Tres (Rusça güven) adı altında işleyen örgüt hakkında Yakushev şu sırrı verdi: örgütün Sovyet toplumunun her tabakasından üyeleri vardı ve şimdi Moskova’daki rejimin ayağının kaydırılmasına yardımı edebilecek, Rusya dışındaki monarşi sürgünleriyle bağlantı kurmanın yollarını arıyordu. Yakushev, bu bilgiyi Artamanov ile olan uzun soluklu arkadaşlığı nedeniyle paylaştığını iddia etti. Şüphesiz Artamanov’un, onun…

Düş Sandığım – Türk Kadınlarının Cinsel Fantezileri / Yasemin Candemir
Genel , İnceleme/ 10 Aralık 2019

Düş Sandığım – Türk Kadınlarının Cinsel Fantezileri Düş Sandığım – Türk Kadınlarının Cinsel Fantezileri’nden… Benim fantezim kütüphanede geçiyor. Evliyim. Kocamla toplam beş yıldır birlikteyiz. İki yıldır da evliyiz. Aynı üniversitenin başka bölümlerinde okurken tanıştık. Bu fanteziyi kurmadan, onunla sevişemiyorum bile. Biliyorum hastalıklı. Bilse kendisini çok kötü hisseder. Ama fantezimi kurmadan ne sekse konsantre olabiliyorum ne de orgazma. Bu yüzden kendimi suçluyorum ama arkadaşlarımla konuştuğumda öğrendim ki, hepsinin gece yatağa girmeden kurduğu bir fantezisi var. Olay, akşam saatlerinde, bir kütüphanede başlıyor. Kütüphane kapanmak üzere olduğundan, elimde değiştireceğim kitaplarla, soluk soluğa içeri giriyorum. Memur önündeki işlerle uğraşıyor. Kitapları kenara bırakmamı, deftere imza atmamı istiyor. Göz ucuyla da beni seyretmeye başlıyor. Tedirgin oluyorum ama bakmadan da edemiyorum. Bu arada kütüphanede kalan son birkaç kişi de toparlanıp gitmeye hazırlanıyor. Ben oyalandıkça aramızdaki gerilimin arttığını hissediyorum. Ayaklanm bir türlü çıkıp gitmek istemiyor. Memur, bulun-dugu deskin arkasındaki kapıyı açıyor ve gözden kayboluyor. Yeni kitaplar alabilmem İçin gelmesini beklemem gerek. Dayanamayıp eteğimin altındaki iç çamaşırımı çıkarıyorum ve alelacele çantama sokuyorum. Sutyenimi çıkartacak zamanım yok. Bu arada herkes kütüphaneden çıkmış durumda. Bir anda kütüphanenin ışıkları kararıyor. Kapı açılıyor ve memur, eliyle gelmemi işaret ediyor bana. Yavaş hareketlerle gidiyorum. Arkada ne olduğunu merak ediyorum. Kapının arkasında bir kitap deposu…

İhsan Oktay Anar – Hayatı, Eserleri, Sanatı / Ahmet Koçakoğlu
İnceleme/ 18 Kasım 2019

İhsan Oktay Anar – Hayatı, Eserleri, Sanatı İhsan Oktay Anar – Hayatı, Eserleri, Sanatı’ndan… İlk olarak mimaride etkili olan postmodernizm kısa sürede ekonomi, tarih, teoloji, felsefe, psikiyatri, etnoloji, sosyoloji, dilbilim ve edebiyat gibi bilim dallarının yanı sıra tüm sanat dallarını da derinden etkilemiştir. (Ecevit, 2006: 58) Dilek Doltaş bu terimin ilk ortaya çıkışı ile ilgili olarak şu bilgileri vermektedir: “Postmodernizm sözcüğü yazın metinleriyle ilgili olarak ilk kez 1934’te, Madrid’de yayınlanan Federico de Oniz’in Antologia de la poesia espanola e hispanoamericana (İspanyol ve Hispanik Amerikan Şiiri Antolojisi) adlı kitabında yer alır. Daha sonra bu terimi 1942’de Dudley Fitts’in Antology of Contemporary Latin-American Poetry (Çağdaş Latin Amerikan Şiiri Antolojisi) başlıklı kitabında görürüz. Amerikan yazınına ilişkin olarak postmodernizmi ilk kez Randall Jarrell tarafından, Robert Lowell’ın şiirlerinin eleştirisinde kullanır(…) Postmodernizmin yazın ve eleştiri alanında kendini göstermesi ve kendi eleştiri yöntemlerini oluşturmaya başlaması ancak 1970’lerde gerçekleşir. Bu sözcüğü sanat ve yazın bağlamında, bugünkü anlamıyla kullanan ilk kişi Amerikalı eleştirmen Ihab Hassan’dır. ” (Doltaş, 2003; 33-34) Her yeni düşünüş eskiye karşı bir tavırdır ve her yeni oluşum bir ihtiyacın sonucudur. Bu bağlamda postmodernizmin doğuşunu hazırlayan sebepler üzerinde durmak gerekmektedir; zira bu düşünce biçimini anlamak için ortaya çıktığı toplumdaki hâkim duyuş, inanış, görüş ve ihtiyaçlar da göz…

Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı / John Berger
İnceleme/ 16 Kasım 2019

Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı’ndan… Picasso, yirmi sekiz yaşından itibaren para sıkıntısından kurtuldu. Otuz sekiz yaşından itibaren zengindi. Altmış beş yaşından sonra da milyoner oldu. Ünü de servetiyle doğru orantılı olarak arttı. Başlangıçta ünü servetinin önünde gidiyordu elbette: Picasso’nun ilk kez galeri sahiplerinin dikkatini çekmesini sağlayan şey, arkadaşları ve diğer ressamlar arasındaki ünüydü. Bugünse ününün artmasını sağlayan şey zenginliğidir. Picasso adı, kendi başbakanlarının adını dahi bilmeyen insanlar tarafından bilinir. İngiltere’de Picasso, Raphael’in İtalya’da olduğu kadar ünlüdür. Fransa’daysa Robespierre kadar. Arkadaşlarından biri, eleştirmen Georges Besson daha da ileri gidiyor. “Hiçbir şey,” diyor “Buda ya da Meryem Ana’dan daha tanınmış, bir kalabalıktan daha devingen olan Picasso kişiliğini tanımlamaya çalışmak kadar zor olamaz.” Bugün de Picasso’nun arkadaşlarından sık sık duyduğumuz bir abartmadır bu. Ancak başka hiçbir ressamın bu kadar çok insan tarafından tanınmadığı da kesindir. Bu durumun teknik açıklaması kitle iletişim araçlarında yatar. Bir insan, şu ya da bu nedenle bir kez seçildikten sonra, onu tanıyanların sayısını binlerden milyonlara çıkaran, kitle iletişim araçlarıdır. Picasso örneğinde bu dönüşüm, ünün niteliğini de değiştirmiştir. Picasso, seksen yıl önce Millet’nin Fransa’da ya da Millais’in İngiltere’de olduğu biçimde ünlü değildir. Bu ressamların ünlü olmalarının nedeni tablolarından iki ya da üçünün çok tutulması ve reprodüksiyonlarının milyonlarca…

Görme Biçimleri / John Berger
İnceleme/ 13 Kasım 2019

Görme Biçimleri Görme Biçimleri’nden… Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler İnsanların Cehennem’in gerçekten var olduğuna inandıkları Ortaçağ’da ateşin bugünkünden çok değişik bir anlamı vardı kuşkusuz. Gene de onlardaki bu cehennem kavramı —yanıkların verdiği acıdan olduğu ölçüde— ateşi her şeyi yutan, kül eden birşey olarak görmelerinden doğmuştur. Seven birisi için sevgiliyi görmenin hiçbir sözcük ya da kucaklayışla karşılaştırılamayacak bir bütünlüğü vardır; bu bütünlük, geçici olarak, ancak sevişmeyle sağlanabilir. Gene de sözcüklerden önce gelen ve sözcüklerle tam olarak anlatılamayan görme, uyarıcılara karşı mekanik bir tepkide bulunup bulunmama sorunu değildir. (Görme eylemi, ancak gözün retinasını ilgilendiren sürecin küçük bir bölümünü alırsak böyle tanımlanabilir.) Yalnızca baktığımız şeyleri görürüz. Bakmak bir seçme edimidir. Bu edimin sonucu olarak gördüğümüz nesne —her zaman elimizle dokunabileceğimiz bir nesne anlamında olmasa da— ulaşabileceğimiz bir alana getirilmiş olur. İnsanın bir şeye dokunması demek, kendisini o şeyle ilişkili bir duruma sokması demektir. (Gözlerinizi kapayın, odada dolaşın, dokunma duygusunun durağan, sınırlı bir görme biçimine dönüştüğüne dikkat edin.) Tek bir nesneye değil, nesnelerle aramızdaki ilişkilere bakarız her zaman. Görüşümüz sürekli olarak canlıdır, hareketlidir; herşeyi çevresindeki bir çember içinde tutar; bulunduğumuz durumda bizim için orada var olabilecek herşeyi gösterir bize. Birşeyi gördükten hemen sonra, aynı zamanda kendimizin görülebileceğini de farkederiz. Karşımızdakinin gözleri bizimkilerle…

İstanbul Gizemleri / Giovanni Scognamillo
İnceleme/ 11 Kasım 2019

İstanbul Gizemleri İstanbul Gizemleri’nden… Bunu bir parantez, bir “tırnak arası” sayıp daha gerilere dönelim. Boğaziçi ve kıyıları, bir sonraki bölümde ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, mitolojik efsaneler ve kahramanlarla dolup taşıyor. Ve Boğaziçi’nden başlayan bu inanışlar gelip Sarayburnu’na kadar dayanırlar. Bizans’ın en eski tarihçilerinden biri olan Hesychius’a göre Bizans öncesi ilk yerleşim yerlerinden biri de Sarayburnu’nda; bölgenin Kralı olan, Barbisius tarafından kuruluyor. Daha sonra kurulan kenti surlarla kapatan ve Barbisius’un kızı Phidelia ile evlenen Byzas, efsaneye göre; denizler tanrısı Poseidon’un oğlundan başkası değildir. Böylece Byzas’ın adını alan ilk Bizans (Byzantion) tanrısal ya da yarı tanrısal bir kimlik ve önem kazanmış oluyor; her ne kadar olayın gerisinde mitolojide sık sık rastlanan bir ırza tecavüz durumu yatıyorsa da; tanrı Poseidon, Byzas’ın annesi olan ve kendi de tanrı soyundan gelen güzeller güzeli Kerassa’yı iğfal ederek bu durumu yaratıyor. İki kıtayı birleştiren, Batı’dan, Ortadoğu’dan, Uzakdoğu’dan ve unutulan, yok olmuş ve kayıp uygarlıklardan gelen kültürleri barındıran ve kaynaştıran İstanbul’da, kentin ilk kuruluşundan şimdiye dek, gizem daima vardı ve vardır, her çeşidi, yorumu ve eğilimi ile. Tüm kaynakları tarayabilmek imkânsız olsa bile elde edebildiğimiz kaynaklardan seçtiğimiz, kimi bağıntısız gibi görülen efsaneler, inanışlar ve olaylar kocaman ve kendi içinde kendini tamamlayan bir mozaik, dev boyutlu bir duvar resmini…

Anti Kapitalist Zihniyet / Ludwig von Mises
İnceleme/ 4 Ağustos 2019

Anti Kapitalist Zihniyet Anti Kapitalist Zihniyet’ten… Modern kapitalizmin ayırt edici özelliği, kitleler tarafından tüketilmesi için tahsis edilmiş malların seri imalâtıdır. Netice; ortalama hayat standardındaki sürekli iyileşme, pek çok insanın artan ölçüde zenginleşmesi istikametindeki eğilimdir. Kapitalizm, “sıradan insan”ı proletaryalıktan kurtarıp bir “burjuva” seviyesine yükseltir. Kapitalist bir toplumuna ait piyasadaki sıradan insan, egemen tüketicidir; öyle ki, onun bir mal veya hizmeti satın alması veya bir mal veya hizmeti satın almaktan vazgeçmesi, nihaî olarak neyin, ne kadar ve hangi kalitede üretilmesi gerektiğini belirler. Sırf veya büyük ölçüde zengin vatandaşların zarif lüks mal talepleri için hizmet sunan dükkanlar ve fabrikalar, piyasa ekonomisinin İktisadî düzenlemesinde sadece tali bir rol oynar. Bunlar, büyük iş/işletme ölçeğine hiçbir zaman ulaşamaz. Büyük işletmeler, her zaman -doğrudan ya da dolaylı olarak- kitlelere hizmet sunar. Bu, kitlelerin yükselişidir; öyle ki, sanayi devriminin beraberinde getirmiş olduğu radikal sosyal değişim buna dayanır. Tarihin daha önceki çağlarında köle ve serf sürüleri ile yoksul ve dilenci sürülerini oluşturmuş bu alt tabakadan insanlar, kapitalizm sayesinde, lûtfuna mazhar olmak için iş adamlarının oy dilendikleri, satın alan halk hâline gelmiştir. Onlar; “her zaman haklı” olan tüketicilerdir, fakir tedarikçileri zengin, zengin tedarikçileri fakir yapma gücüne sahip patronlardır. Derebeylik zamanındaki -yarı hür yarı köle- köylüler ekmek kırıntılarıyla geçinmeye çalışırlarken; hükümetler…

Neden Aşık Oluyoruz / Lucy Vincent
İnceleme/ 3 Ağustos 2019

Neden Aşık Oluyoruz Neden Aşık Oluyoruz’dan… Öncellikle bariz bir saptama: Çiftler birbirlerine fiziksel ve ruhsal olarak benzerler; bunu çevremizde gözlemleyebiliriz. Şu bir gerçek: Böyle bir olgu o kadar genelgeçerdir ki onu bazen fark etmiyoruz bile. Sizden iki zıt kişinin beraber olduğunu hayal etmenizi istiyorum: Birbirinden tamamen farklı olan evli çiftleri… Bu fikir o kadar aykırı ki Dubout ve Faizant’nın çizdiği çiftler gibi çizgi romanlara konu olabilir: Gülme eylemi her zaman başka kişilerin zararına gerçekleşir ve büyük ölçüde genetik kusurlardan istifade eder. Fakat siz benim sözlerime inanmak zorunda değilsiniz. Birçok çift içindeki her iki partnerin de aynı semptomları göstermeleri ve aynı hastalıklardan şikâyetçi olmaları karşısında, sırf doktorlar şaşkına döndüğü için yapılan bilimsel araştırmalar söylediklerimi destekleyecektir.[2] Değişik ülkelerde çalışan birçok ekip de çifti oluşturan her iki bireyin uzuv ölçüleri, metabolizma, kişilik, bazı ruhsal hastalıklara karşı olan hassasiyetleri, zekâ ve okul yılları gibi parametreleri karşılaştırmıştır. Birinci saptama: Bu yerel bir fenomen değildir çünkü verilerin kaydedildiği her ülkede çiftlerin birbirlerine sokaktan gelişigüzel seçilmiş iki insandan daha çok benzediği gözlemlenmiştir. Bu Amerika Birleşik Devletleri,[3] İngiltere, Kore,[4] İsveç[5] veya Kanada gibi ülkelerde geçerlidir. Benzerlik gerek beden ölçüsü[6] gibi fiziksel özellikler gerekse karakter,[7] zekâ[8],[9] veya eğitim seviyesi gibi neredeyse tüm ölçülmüş parametrelerde görülür. Bu aynı şekilde daha…

Gerçekten Beni Duyuyor Musun / Leyla Navaro
İnceleme/ 29 Temmuz 2019

Gerçekten Beni Duyuyor Musun Gerçekten Beni Duyuyor Musun’dan… Evet, anneler ve anne simgesi üzerinde ne çok beklenti var, değil mi??? Bütün beklentilerini veya birazını yapamayan anne zaman zaman kendini belki de suçlu, başarısız, huzursuz hissedebilir… Çocuğumun derslerine yardım etmek istiyorum. Her akşam okuldan dönünce yanına oturup onu çalıştırıyorum. Ama çok yavaş ders yapıyor, oyalanıyor, çabuk anlamadığı zaman çok sabırsızlanıyorum. Hele dersler bitmeyince sinirleniyor, kızıyorum… Fena halde azarlıyorum onu. Sonra da bundan dolayı suçluluk duyuyorum. Ne yapacağımı şaşırdım… Çalışan bir anneyim. Oğlum eve gelince yardımcı kadın onu karşılıyor, kahvaltısını veriyor. Bense akşam 7’de eve dönmüş oluyorum… Bakıyorum her şey yolunda, çocukta iyi. Ama ben rahat değilim… Çocuğumla fazla beraber olamadığımı, okuldan dönünce onu karşılamadığımı düşünerek huzursuz olmaktayım. Sürekli evde oturan, çocuğuyla beraber olan annelere çok gıpta ediyorum… Emre hiç yemek yemiyor. Her şeyi denedim imkansız. Bakıyorum da bütün çocuklar iyi kötü yemek yiyorlar, benimki ise sadece bağırıp çağırarak… Umutsuzluğa kapıldım… İyi bir anne değilim herhalde… Aslı kolej sınavlarında başarılı olamadı.. Arkadaşlarımın çoğu çocuklarını iyi okullara yerleştirdiler… Biz de Aslı’yı bir özel okula yazdırdık… Pek başarılı değil… Bakıyorum da diğer çocuklara, hepsi bir yerde başarılı oldular… Herhalde kabahat bende… Çocuk yetiştirmesini bilmiyorum… Bütün bunlar ideal anne simgesine kendini kıstırmış, mükemmel anne olması,…

Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu / Valerie Solanas
İnceleme/ 19 Nisan 2019

Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu’ndan… Bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan ve toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından; uygar-kafalı, sorumlu, heyecan arayan dişilere, hükümeti yıkmak, para sistemini bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve eril cinsi yoketmekten başka çare kalmıyor. Artık erillerin (hatta dişilerin) katkısı olmaksızın üremek ve yalnızca dişiler üretmek teknik olarak mümkün. Hemen bunu yapmaya başlamalıyız. Erilleri muhafaza etmemiz için üreme gibi müphem bir amaç bile yoktur. Eril, biyolojik bir kazadır: Y (eril) geni tamamlanmamış bir X (dişi) genidir yani tamamlanmamış bir kromozomlar serisidir. Başka bir deyişle eril eksik bir dişidir, daha gen aşamasında yaşamına son verilmiş, ayaklı bir kürtaj. Eril olmak kifayetsiz olmak, duygusal olarak sınırlı olmak demektir; erillik bir noksanlık hastalığı, eriller de duygusal sakatlardır. Kendi içine kıstırılmış olan eril tamamen benmerkezcidir ve başkalarıyla empati kurmaktan ya da özdeşleşmekten, aşktan, dostluktan, şefkat ve muhabbetten tamamen âcizdir. Başkalarıyla ahenk içinde olmaktan âciz, tamamen yalnız bir birimdir. Herhangi bir konuda zihniyle değil midesiyle cevap verir; aklı, ihtiyaç ve güdülerinin hizmetinde bir aletten başka bir şey değildir; zihinsel tutkudan, karşılıklı zihinsel etkileşimden âcizdir; kendi fiziksel duyuları dışında herhangi bir şeyle ilişkilenemez. Haz ya da mutluluk alıp vermekten âciz, yarı-ölü, sorumsuz bir…

Sapiens / Yuval Noah Harari
İnceleme/ 7 Şubat 2019

Sapiens Sapiens’den… Tarihten çok önce insanlar vardı. Modern insanlara benzeyen hayvanlar ilk olarak yaklaşık 2,5 milyon yıl önce ortaya çıktı. Fakat sayısız nesil boyunca aynı çevreyi paylaştıkları çok sayıda organizmadan ayrışmadılar. İki milyon yıl önce Doğu Afrika’ya bir gezi yapsaydınız, çok tanıdık insan karakterlerine tanık olabilirdiniz: çocuklarına sarılan endişeli anneler, çamurda oynayan çocuklar, rahat bırakılmak isteyen yaşlılar ve toplumun kurallarına başkaldıran gençler, görmüş geçirmiş yöneticileri ve köyün güzelini etkilemek isteyen gösteriş meraklısı maçolar. Bu arkaik insanlar âşık oldu, oynadı, yakın arkadaşlıklar kurdu, güç ve statü için mücadele etti. Fakat bunu şempanzeler, babunlar ve filler de yapıyordu. İnsanların hiç de özel bir durumu yoktu. Hiç kimsenin, elbette insanların da, bir gün kendi soylarından gelenlerin ayda yürüyeceğine, atomu parçalayacağına, genetik kodu çözeceğine ve tarih kitapları yazacağına dair en ufak bir fikri yoktu. Tarih öncesi insanlarla ilgili bilinmesi gereken en önemli şey, etraflarına goriller, ateşböcekleri veya denizanalarından daha fazla etki etmeyen sıradan hayvanlar olduklarıdır. Biyologlar organizmaları türler halinde sınıflandırır. Hayvanlar eğer birbirleriyle çiftleşip üretken yavrular yapabiliyorlarsa aynı türe ait kabul edilirler. Atların ve eşeklerin yakın geçmişten ortak bir ataları vardır ve bu iki hayvan pek çok fiziksel özelliği paylaşır. Buna karşılık birbirlerine pek az cinsel istek duyarlar. Eğer teşvik edilirse çiftleşirler de, fakat…

Gereksiz Bilgiler Rehberi / Zeki Kanmaz
İnceleme/ 3 Şubat 2019

Gereksiz Bilgiler Rehberi Gereksiz Bilgiler Rehberi’nden… NANE NASIL SERİNLETİR? Nanenin keskin kokusu ve hoş bir serinlik duyumu veren acılığı, içindeki mentolden ileri gelir. Mentolün serinlik hissi vermesi de anestetik, yani uyuşturma özelliğinden dolayıdır. Anestezi, sinir uçlarındaki alıcıları bloke ederek, genel şuur ve his duygularını etkilemeden o bölgedeki alıcıları devreden çıkarmaktır. Bilindiği gibi ağzın içinde, dilimizde dört ana tat duyusuna (tatlı, tuzlu, acı ve ekşi) hassas alıcılar vardır. Bunlardan her bir alıcı ayrı bir duyuya hassastır ama aynı zamanda ısıya da hassastırlar. İlginçtir nane veya içindeki mentol soğuk alıcılarını değil, sıcak alıcılarını etkileyerek ağza serinlik hissi verir. Aslında bütün sinir uçları, en alt seviyede, sürekli olarak hafif bir sinyal üretirler ama beyin bu sinyalleri dikkate almaz. Mentolün uyuşturucu etkisi, ağızdaki soğuk alıcılarına dokunmazken sıcak alıcılarını etkiler, uyuşturur, körleştirir. Ortada soğuk alıcılarının zaten vermekte oldukları hafif sinyal kalır. Beyin zıttı ortadan kalkınca bu sinyallerin farkına varmaya başlar ve ağızda bir serinlik varmış gibi algılar. Isı alıcı hücreleri sadece ağızda mevcut değillerdir. Bunlardan derimizde de bulunur. Mentollü tıraş macunu yüze sürüldüğünde, bu sefer de deride aynı şey, bir serinlik hissi oluşur. Yoksa tüpün içindeki macun diğerlerinden daha soğuk değildir. NEDEN BÖCEK YEMİYORUZ? Böcek yeme fikrinin insanda oluşturduğu tek duygu iğrenme duygusudur. İnsanların gıda…

Bunları Biliyor Muydunuz / Zeki Kanmaz
İnceleme/ 2 Şubat 2019

Bunları Biliyor Muydunuz Bunları Biliyor Muydunuz’dan… Hindistan dünyada en çok büyükbaş hayvana sahip ülkedir ama bu kaynaktan yararlanılamamaktadır. Hinduculuğun başlangıcından beri inek Hindistan’da en kutsal hayvan olarak görülür. İstemeyerek de olsa ineğin öldürülmesi büyük bir günah sayılır. Hindistan’da sokaklarda sıcaktan bunalmış, iyice hantallaşmış, bir deri bir kemik kalmış ineklere rastlanılması gayet doğaldır. İnekler cadde ve sokaklarda diledikleri gibi dolaşır, yaya kaldırımları üzerinde güneşlenir, tapınaklara girer, pazar yerlerini pislerler; kimse onlara ilişemez, hatta saygıyla selamlarlar. Toplumun bir kesimi açlık sınırındayken, ineklere gösterilen bu ayrıcalık dışarıdan gelenlere anlamsız gelebilir ama bunun ardında sadece dinsel inançlar değil, hayati gıda maddelerini koruma içgüdüsü de vardır. İneğin önemi, beş ürünü, yani süt, peynir, tereyağı, dışkı ve idrarını insanlığın yararına sunmasıydı. Dışkı tezek gibi yakacak olarak, idrar ise tedavi amaçlı kullanılıyordu. Bu mükemmel hayvanı kesip, bir kerede etini yemektense, ürünlerinden daha uzun sürede ve pek çok insan tarafından faydalanılabilirdi. İneği temsil eden bir Tanrı da olmadığından, ineğin bizzat kendisine saygı gösteriliyordu. İneği kesmek Tanrı’yı öldürmekle eşitti. Bugünkü Hindistan nüfusunun çoğunluğu Hindu’dur. Hinduculuk belirli bir kurucusu olmayan, ‘Veda’ isimli ilaheler ve şiirleri esas alan, çeşitli ırktan ve kültürlerden insanların dinsel inanç ve uygulamalarını içinde eriten, çok tanrılı, karmaşık ama sürekliliği olan bir dindir. Başlangıcı milattan önce 1500…

Büyük Satranç Tahtası / Zbigniew Brzezinski
İnceleme/ 1 Şubat 2019

Büyük Satranç Tahtası Büyük Satranç Tahtası’ndan… 1898’deki İspanya-Amerika Savaşı Amerika’nın ilk denizaşırı fetih savaşıydı. Amerikan gücünü Pasifik’in ilerisine, Hawaii’den öteye, Filipinler’e kadar taşıdı. Yüzyıl dönümünde, Amerikan strateji uzmanları her iki okyanusta da etkin donanma üstünlüğü için doktrin geliştirmekle uğraşıyorlardı ve Amerikan donanması çoktan İngiltere’nin “dalgalara hükmettiği” fikrine meydan okumaya başlamıştı. Amerika’nın, Monroe Doktrini ile yüzyılın başında açıkça ilan edilmiş olan ve sonra da Amerika’nın ileri sürdüğü “kader bildirgesi (manifest destiny)” ile haklılığı savunulan Batı Yarıküre’nin güvenliğinin tek koruyucusu olarak özel statü talepleri, hem Atlantik hem Pasifik Okyanusu’nda donanma hâkimiyetini kolaylaştıran Panama Kanalı’nın yapımı ile daha da artmıştı. Amerika’nın artan jeopolitik hırslarının temelleri ülke ekonomisinin hızlı endüstrileşmesine dayandırılmıştır. I. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar, Amerika’nın büyüyen ekonomik gücü, dünyanın lider endüstriyel gücü olan İngiltere’nin önüne geçerek- hâlihazırdaki küresel GSMH’nin %33’ü olmuştur. Bu dikkate değer ekonomik dinamizm, deneyselliği ve yeniliği tercih eden kültürden beslenmiştir. Amerika’nın siyasi kurumlan ve serbest piyasa ekonomisi, modası geçmiş ayrıcalıklar veya katı sosyal hiyerarşiler yüzünden kişisel hayallerinin peşinden koşmaları engellenmediği için, hırslı ve toplumsal putlara saldıran yaratıcı kişilere benzeri görülmemiş fırsatlar sunmuştur. Kısaca, ulusal kültür az rastlanır bir şekilde ekonomik büyümeyle uyumludur. Üstelik yurtdışındaki en yetenekli bireyleri kendine çekip hızla asimile ederek, ulusal gücün büyümesine de olanak sunmuştur. 1….