Sistem Karşıtı Hareketler / Arrighi, Hopkins, Wallerstein
İnceleme/ 21 Ocak 2019

Sistem Karşıtı Hareketler Sistem Karşıtı Hareketler’den… Sermayenin modern tarihi on altıncı yüzyılda, dünyayı kucaklayan bir ticaretin ve dünyayı kucaklayan bir piyasanın yaratılmasıyla başlar (1959: 146). Bu piyasa ticarete, denizciliğe, karayolu iletişimine muazzam bir gelişme sağlamıştır. Buna karşılık bu gelişme de, sanayinin genişlemesi üzerinde etkili olmuştur; ve sanayinin, ticaretin, denizciliğin, demiryollarının genişlemesiyle orantılı olarak, aynı oranda, burjuvazi de gelişmiş, sermayesini artırmış ve Ortaçağ’dan devraldığı tüm sınıfları geri plana itmiştir (1967: 81). Bu, salt egemen devletler arası bir ticari ilişkiler sorunu değildir. Daha ziyade gelişmekte olan burjuvazi, tüm ulusları, yokolma tehdidine karşı burjuva üretim tarzlarını kabule zorlamaktadır; kendisinin uygarlık dediği şeyi onların içine sokmaya, yani onları burjuvalaşmaya zorlamaktadır. Tek kelimeyle, kendi suretinde bir dünya yaratmaktadır (1967: 84). Bu yolla yaratılan dünya, büyük ölçüde katmanlaşmış bir tahakküm yapısıyla niteleniyordu ve kolektif eylemin öznel zemini yalnızca piyasa çıkarları değildi; Tıpkı kırı kentlere bağımlı kılmış olduğu gibi, barbar ve yarı-barbar ülkeleri uygar ülkelere, köylü ulusları burjuva uluslara, Doğu’yu da Batı’ya bağımlı kılmıştır (1967: 84). İkinci kayma ise, Marx’a göre bir bütün olarak burjuva toplumun ayrışma eğilimi gösterdiği iki büyük sınıfın; burjuvazi ve proletaryanın arasındaki uzlaşmazlığın artık; ürün ya da üretim unsurları piyasalarındaki ilişkilerde değil, üretim ilişkilerinde bulunduğuna işaret ediyordu. Ulusun ve onun bileşen sınıflarının çıkarlarını…

İktisatçılar ve İnsanlar / Ayşe Buğra
İnceleme/ 7 Aralık 2018

İktisatçılar ve İnsanlar İktisatçılar ve İnsanlar’dan… Ama konuya farklı vurgularla yaklaşmak da mümkün. Örneğin, iktisatçının bilgisinden çok, iktisatçının dünyaya bakışıyla ilgilenebiliriz. Daha doğrusu, iktisat bilgisinin niteliğine, iktisatçının dünyaya bakışını belirleyen unsurlardan yola çıkarak yaklaşabiliriz. Tarihin belirli bir döneminde, belirli bir sosyal ortamda, herhangi ‘bir disiplinden birinin dünyaya bakışıyla, o döneme özgü inançlar, istekler ve kaygılar arasında bir ilişki olacağı açık. İktisadın ve iktisatçının özel durumunda iyice belirgin ve önemli olan bu ilişki, tek yönlü bir ilişki de değil. İktisat düşüncesi, yalnızca içinden kaynaklandığı toplumun inançları, değerleri ve kaygılarını yansıtmıyor; aynı zamanda bunların biçimlenişlerinde, insan davranışları ve kurumsal yapıları etkileyişlerinde de önemli bir rol oynuyor. Yani iktisatçı, varsayımlarını geliştirirken, topluma hakim olan dünyaya bakış biçimlerinden etkileniyor; sonra da toplum üzerinde bu biçimlerin hakimiyetini pekiştirecek yönde bir etki yapıyor. Bu etki, kısmen, iktisat politikaları kanalıyla, kısmen de iktisatçının toplumun “kendini anlamasına” yaptığı katkı yoluyla gerçekleşiyor. Yukarıda değindiğimiz “gerçekçi olmayan varsayımlar” sorunu, iktisat düşüncesiyle iktisat düşüncesinin toplumsal çerçevesi arasındaki bu karşılıklı etkileşim bağlamında ele alınabilecek bir sorun. Sorunu bu bağlamda ele aldığımız zaman, gerçekçi olmayan varsayımların nereden kaynaklandıklarını, nasıl bir işlev gördüklerini ve bunlardan vazgeçmenin neden bu kadar güç olduğunu görebiliyoruz. Çalışmamız, yöntem konusuna bu açıdan yaklaşıyor ve seçtiği yaklaşımla yalnızca iktisatçılar için…

Ateizmi Anlamak / Aydın Türk
İnceleme/ 6 Aralık 2018

Ateizmi Anlamak Ateizmi Anlamak’tan… Ateizm, Tanrı inancının ve bununla bağlantılı ‘teist’ (göksel dinlerin bakış açısı) inançların reddidir. Ateist, teizmin Tanrı’sının varlığının gösterilemeyeceğini, dolayısıyla tüm dayanaksız iddialar gibi temel ve varsayılan tavır olarak reddedilmesi gerektiğini düşünüyor da olabilir, böyle bir Tanrı’nın var olmadığının gösterilebileceğini düşünüyor da olabilir. Gerekçesi ne olursa olsun, kişi eğer teist Tanrı’nın var olduğu fikrini reddediyorsa, ateisttir. Dikkat edilirse burada en önemli ayrıntı, Tanrı kavramıdır. İnternetin yaygınlaşmasından sonra sanal ortamda bu konularda çok tartışma yapılmıştır. Gerek Türkçe, gerek yabancı sitelerde yapılan teizm/ateizm tartışmaları sonucunda artık açıkça ortaya çıkmıştır ki, her insan Tanrı deyince aynı şeyi anlamamaktadır. Dolayısıyla, ateistin konuya yaklaşımı, tartışılan Tanrı tanımına bağlı olacaktır. Dikkat edilirse, burada reddedilen bu kavramın zihinlerdeki varlığı değildir. Zihinde var olan bir kavramın, dış dünyadaki varlığı iddiası reddedilmektedir. Aynen Noel Baba, Anka Kuşu, tek boynuzlu at gibi zihinlerde var olan ve tanımlı kavramların dış dünyadaki varlıklarının reddedilmesi gibi. Dikkat edilirse bu ret için söz konusu kavramın dış dünyada var olduğuna dair elde somut bir gösterge olmaması yeterlidir. Bazen elde daha fazla veri olabilir. Söz konusu kavramın sadece varlığına dair yeterli gösterge olmaması değil, var olamayacağına dair göstergeler elde olabilir. Bu kavramın dış dünyada varlığının doğruluğu kesin olarak bilinen bazı doğa yasalarını çiğneyecek…

Suç Ansiklopedisi / Aycan Türk
İnceleme/ 4 Aralık 2018

Suç Ansiklopedisi Suç Ansiklopedisi’nden… Adli tıp, adli soruşturma sırasında ortaya çıkan tıp sorularıyla uğraşan bilim dalıdır. Yaralanma, ölüm ya da hukuki ihtilafla sonuçlanan durumlara ait adli soruşturmalarda olayların tıbbi yönlerini aydınlatmak; kurban, şüpheli ve olaydan etkilenen üçüncü şahısların tıbbi durumunu dökümante etmek ve bu kapsamdaki haklarının korunmasını sağlamak için hekimlere gereksinim duyulur. Adli tıp uzmanları bu konuda eğitim almış, yetkin branş uzmanlarıdır. Olayın niteliğine göre tek başlarına ya da diğer branş uzmanları ile konsülte ederek adli tıbbi raporlar hazırlarlar. Adli tıp raporunun her durumda adli tıp uzmanı tarafından hazırlanması şart değildir. Yine olayın niteliğine göre, diğer branş uzmanları, diş hekimleri ya da pratisyen hekimler genel olarak tıbbı ya da kendi branşlarını ilgilendiren konularda rapor hazırlayabilir. Adli tıbbın geçmişi çok eskiye uzanır. Eski Mısırlılar günümüzden 5.000 yıl önce cinayet ve benzeri olaylarda doktorlara danışıyorlardı. Adil tıp konusu, Hammurabi Kanunları ile Tevrat’ta da yer alır. İÖ 40’ta öldürülen Jül Sezar’ın vücudundaki 23 yaranın yerini ve etkilerini gösteren rapor ilk adli tıp raporu sayılır. Gerçek ölüm nedeninin anlaşılabilmesi için cesedin açılarak incelenmesi gerekebilir. Buna otopsi denir. İlk otopsi 1374’te Fransa’da uygulanmıştır. Adli tıp günümüzde hukuk ve tıp fakültelerinde bir ders olarak okutulmaktadır. Adli tıpa ilk kez 1650’de Leipzig Üniversitesi’nin ders programında yer verilmiştir….

Necronomicon / H.G.Ginger
İnceleme/ 23 Ekim 2018

Necronomicon Necronomicon’dan… Elizabeth döneminin ünlü majisyeni, Doktor Dee’nin bir nüshaya sahip olduğu ve bunu tercüme ettiği sanılmaktadır. Mitosa göre bu kitap inanılmaz şeyleri, insan ruhunun Uçurumu’nda (Abyss) ve Dış Uzayı’nda (Outer Space); ikamet eden varlıkları ve canavarları çağırıp görünür duruma getirmenin formüllerinden oluşmaktaydı. Bu tür kitaplar gerçekte vardır ve gerçekten de varolmuştur. İdris Şah, Arap majisyen Abdül-kadir tarafından yazılan, şimdiye kadar yalnızca bir tek nüshasının bulunduğu Gücün Kitabı’nın (Book of Power) bir kopyasını bulmak için yürüttüğü araştırmadan bahseder (Bkz. The Secret Lore of Magic-İdris Şah). Barrett’in The Magus’u gibi, Hz. Süleyman’ın Anahtarları da (The Keys of Solomon), bütün bu çalışmalar son on beş yıl ya da ona yakın bir zaman içinde, nihayet tekrar basılana kadar, benzer bir üne sahipti. Yüzyılın ünlü İngiliz ve Amerikan okült locası Altın Şafak’ın, bir başka Arap tarafından yazılan ‘Negatif Varoluşun Peçeleri’ (Veils of Negative Existence) adlı bir elyazmasına sahip olduğu söylenmektedir. Bunlar sihirbazların kitaplarıydı ve çoğunlukla, törensel majiye dair metinlerden oluşan kitaplar ve ansiklopediler anlamına gelmiyorlardı. Bir başka deyişle, sihirbaz ya da majisyenin, tıpkı bir aşçıdan ‘yumurtaların Benedicti’nin ruhunu çağırmadan önce yumurtaları çırpmayı çok iyi bilmesinin’ beklenmesi gibi, karmaşık bir majik ritüeli yerine getireceği elzem bir bilgi ve eğitime sahip olması umuluyordu. Grimoire’lar ya da…

Rakı Ansiklopedisi / Kolektif
İnceleme/ 20 Ekim 2018

Rakı Ansiklopedisi Rakı Ansiklopedisi’nden… Osmanlı döneminde üstü kapalı olarak içki içerek eğlenmek anlamında kullanılan söz; İstanbul’un Bizans’tan beri eksilmeyen, arada son derece acımasız önlemlerle yasaklanmaya çalışılmasına karşın önlenemediği gibi giderek daha zengin bir kültüre dönüşen en yaygın gece eğlencesi; içki âlemi. Âb âlemi, su kenarında yapılan piknik anlamında yorumlanabileceği gibi, içkili eğlence anlamını da vermekteydi. Âb âlemleri çemenzarlarda, mesirelerde, konaklarda, havuz başlarında ve en uygun ortam olarak da meyhanelerde sazlı sözlü yapılıyordu. Rical konak ve yalılarındaki âb âlemleri, bir anlamda yarı resmi havada geçer, gece boyunca konuşulanlar da daha çok edebiyat ve siyaset olurdu. Daha eskilerde âb âlemlerine bezm-i işret (içkili toplantı), bezm-i âlem (eğlenti toplantısı) de denilirdi. Yüzyıllar boyunca Boğaziçi’nin ve Haliç’in her türlü eğlenmeye elverişli koyları ve yamaçları, kent çevresindeki dere boyları, mesireler, su kıyıları, çayırlar küçük toplulukların günü birlik, ama daha çok mehtaplı yaz gecelerinde içkili toplantılar düzenlemesine olanak veriyordu. Bununla birlikte, 19. yüzyıla gelinceye kadar, şeriat açısından sakıncalı olduğu için ancak gözlerden uzak olmak koşuluyla yapılabiliyordu. Bu nedenle âb meclisleri meyhaneden ve konaklardan dışarıya pek fazla taşmıyordu. Bunda, 18. yüzyıl boyunca Osmanlı tahtına oturan padişahların içkiden uzak duruşlarının da etkisi vardır. Hoşgörülü bir padişah olan III. Selim döneminde İstanbul’a gelen ressam Melling, Boğaziçi ve Haliç resimlerinin…

Masalların Psikanalizi / Ahmet Sarı, Cemile A. Ercan
İnceleme/ 20 Ağustos 2018

Masalların Psikanalizi Masalların Psikanalizi’nden… Frank Marshall’ın 1993 yılında yönetmenliğini yaptığı Alive (Yaşamak İçin) filmi. Uruguaylı bir rugby takımının And Dağları üzerinde bir uçak kazası sonucu yaşamda kalma mücadelelerini anlatan trajik bir filmdir. 13 Ekim 1972 günü öğleden sonra gerçekleşen bu uçak kazası sırasında yolcuların bir kısmı yaşamını yitirir, çoğunluğu da sağ kalırlar. Bir haftayı aşkın bir süre uçağın enkazında oturup birilerinin gelip hayatlarını kurtarmalarım beklerler. Beklemeleri boşunadır, yardım bir türlü gelmez. Uçak And Dağlarına çarpınca ikiye ayrılmış, yiyecek stoku da etrafa dağılmış ve kullanılamaz hale gelmiştir. Sağlam bir radyodan, bu dondurucu soğukta kazazedelerin hayatta kalma ihtimallerinin hiç olmadığı üzerine bir duyum alırlar. Böylece kurtarma ekiplerinin gelip onları And Dağlarında kendilerini bulacağına dair ümitleri de sonuçsuz kalmıştır. Yemek stoklan olmadığından ve felaket de bastırdığından bu kazada sağ kalanlar açlıktan ölmektense. Birbirlerini yeme hususunda kendi aralarında bir sözlü anlaşma sağlarlar. Sıfırın altında seyreden zemheri soğuğunda, on hafta boyunca, hayatta kalmak için artık ölü arkadaşlarının etini yemekten başka çareleri kalmaz. Yaşamak için ölü arkadaşlarının bedenlerinden bir parçayı yeme söz konusu olduğunda kendi aralarında tartışırlar ve bunu uygulamaya sokarlar. Ancak bu şekilde hayatta kalabilirler. Açlıktan ölmemek ve hayatta kalmak için arkadaşlarının bedeninden bir parça koparıp yeme durumu sadece filmde rol sahibi olan kişilerin tartıştığı…

Kavgam / Adolf Hitler
İnceleme/ 11 Ağustos 2018

Kavgam Kavgam’dan… Tanrıya şükürler olsun Alman demokrasisinin doğru manası buradadır. Bu demokrasi rastgele bir kişinin, ahlaktan yoksun, zeka noksanı bir adamın idare mevkiine çıkmasını reddeder. Böylece, ilerde gerçekleşmesi gereken sorumluluk korkusu, ehliyetsiz, adi ve zayii şahısları saf dışı bırakır. Eğer böyle bir kimse iktidar sandalyesine oturmaya teşebbüs ederse, onun maskesini indirmeli, suratına bağırarak; “geri çekil, fek ayağını, basamakları kirletiyorsun” demeli. Çünkü tarihin Pantheon’una yalnız kahramanlar girer, entrikacılar değil. Bu sonuca Viyana’da Meclis çalışmalarını iki yıl takip ettikten sonra ulaştım. Bundan sonra da bir daha oraya adımımı atmadım, parlamento rejimi ihtiyar Habsbourg Devleti’nin zayıflamasının başlıca sebeplerinden birini teşkil etti ve bu çöküş son yıllarda gitgide göze çarpar bir duruma geldi. Parlamento rejiminin gerekliliği ile Alman unsurunun üstünlüğü zaafa uğratılma hatasına düşülüyordu. Avusturya Parlamentosu’ndaki Alman unsurunun aleyhine olan faaliyet imparatorluğa da zarar veriyordu. Çünkü 1900 yılma doğru ı Honarşinin birliği sağlama kuvveti, vilayetlerin birlikten ayrılma iklimlerini sonuçsuz bırakmaya yetmiyordu. Devletin hükümdarlığını sürdürmek için başvurduğu vasıtalar basitleşiyor ve bu durum milletçe kötüleniyordu. Sadece Macaristan’da değil, diğer çeşitli Slav vilayetlerinde de müşterek monarşi ek az benimseniyordu ve bu idarenin zayıflığından hiçbir utanma hissi duyulmuyordu. Hatta çöküşün işaretlerinden özel bir keyif bulduğu görülüyordu. Monarşinin eski sağlıklı durumuna kavuşmasından çok, ölmesinden bir şeyler ümit ediliyordu. Parlamentoda…

İlginç Yönleriyle Eski Çağ Milattan Önce / Adem Işık
İnceleme/ 9 Ağustos 2018

İlginç Yönleriyle Eski Çağ Milattan Önce İlginç Yönleriyle Eski Çağ Milattan Önce’den… Geçmiş insan tiplerine ait olarak ortaya konan ifadeler gerçeği yansıtmaktan uzaktır. 17. yüzyıldan beri bu konuda yapılan araştırma ve incelemeler reel sonuçlar ortaya koyamamıştır. Bulunduğu söylenen insan örnekleri insan değil, aslında nesli tükenmiş maymun ve benzeri hayvan cinslerine ait kalıntılardır. Bu konuda yazılan kitap veya makalelere dikkat edilirse bu durum zaten ifadeler arasından açıkça seçilmektedir. Halen günümüzde de maymun ve benzeri hayvan cinslerinin değişik yüzlerce cinsi var olup geçmiş dönemlerde bunların yüzlerce cinsi de yok olmuştur. Dinozorlar ve diğer yüzlerce tür de nesli tükenen canlılardandır. Pandalar, kelaynaklar, Meksika yunusları, kutup ayıları vs. nesilleri tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan hayvanlar arasında bulunmaktadır. Halen yaşayan onlarca tür canlı nesli de yok olma tehlikesi altındadır. Tip olarak insana benzer görünüme sahip olan maymunlara ait nesli tükenmiş, hatta tükenmemiş cinsler, insan evriminde bir aşama olarak gösterilmekte ve insan sanki bunlardan türemiş gibi takdim edilmektedir. Bunu milyonlarca yıl öncesine dayandırmak olaya gerçek süsü vermek içindir. Bu canlı kalıntıları zaten “insan” olarak değil de “insansı” olarak nitelenmekte ve gerçek insan olan Homo Sapiens’in Holosen Çağ’da yaşadığı ifade edilerek gerçek insanlık tarihinin de bununla başladığı savunulmaktadır. Daha öncekiler ise “insana” giden evrim (!) yolunda…

Tutkular ve Çıkarlar / Albert O. Hirschman
İnceleme/ 6 Ağustos 2018

Tutkular ve Çıkarlar Tutkular ve Çıkarlar’dan… Ünlü eserinin başlarında Max Weber şu soruyu sorar: “Ahlaki anlamda ‘en iyi ihtimalle göz yumulan’ bir uğraş. Nasıl oldu da Benjamin Franklin’in ‘ilahi dürtü’* diye tanımladığı şeye dönüştü?” Şöyle de sorabiliriz: Ticaret, bankacılık ve buna benzer para kazanmaya yönelik uğraşlar; yüzyıllarca doymak bilmezlik, para-gözlük ve açgözlülükle ilişkilendirilerek; aşağılandıktan ve lanetlendikten sonra nasıl oldu da modern çağın bir noktasında namuslu işler durumuna geldiler? Weber’in eserleri üzerine yazılmış çok sayıda eleştiride Protestan Ahlakı adlı yazısının bu kalkış noktası bile hatalı bulunmuştur. Bu eleştirilerde, daha on dördüncü ve on beşinci yüzyılda bile “kapitalizmin ruhunun” tüccarlar arasında var olduğu; üstelik Skolastiklerin yazılarında da söz konusu meslek ve uğraşlara olumlu yaklaşıldığı savı ortaya atılmıştır. Tüm bu eleştirilere rağmen Weber’in sorusu kıyaslamaya dayalı olarak ele alındığında gerçekten anlam kazanır. Ticaret ve benzeri parasal kazanca yönelik uğraşlara iyi bir gözle bakıldığı iddia edilse de, özellikle şan peşinde koşmaya göre ortaçağ değerleri arasında daha alt sıralarda yer aldıkları tartışılmaz. Ben de bu çizgide, “kapitalizmin ruhunun” ortaya çıkış biçimine ilişkin hayret duygularını canlandırmaya ortaçağ ve Rönesans’taki şan (glory) kavramına kısaca değinerek başlamak istiyorum. Ortaçağ felsefesinin ana hatları Hıristiyanlık döneminin başlarında Aziz Augustinus tarafından ortaya konmuştu. Buna göre, cennetten kovulmuş insanın üç temel günahı…

Doğu Bilgeliği / A.K.Coomaraswamy, R.Guenon, S.Dasgupta
İnceleme/ 25 Temmuz 2018

Doğu Bilgeliği Doğu Bilgeliği’nden… Bu konuşmanın konusu olarak doğu metafiziğini seçtim. Belki kayıtlayıp sınırlamaksızın sadece metafizik demek daha doğru olurdu. Çünkü o aslında özü itibariyle her türlü suretin ve mümkün her şeyin üstünde ve ötesinde olduğundan ne doğuya ne batıya özgüdür, fakat evrenseldir. Onun büründüğü dış şekiller ancak anlatılabilir olanı anlatmak için açıklama gereğinin doğurduğu zorunluluklara hizmet eder. Bu şekiller doğuya veya batıya ait olabilir; fakat farklılık görünümü altında her zaman en azından hakiki metafiziğin varolduğu her yerde bir birlik temeli mevcuttur; bunun sebebi gayet basittir: hakikat tektir. Eğer bu böyleyse doğu metafiziğini özel olarak ele almanın gereği nedir? Sebep şu ki batı dünyasının mevcut zihnî/ fikrî durumu içinde metafizik unutulmuş, genellikle göz ardı edilmiş ve hatta neredeyse bütünüyle kaybolmuş bir şeydir, oysa doğuda metafizik hâlâ fiili bilginin{33} konusu olmayı sürdürmektedir. Dolayısıyla metafiziğin gerçek anlamı keşfedilmek isteniyorsa eğer doğuya bakılmalıdır; hatta birçok bakımdan doğuya bugün olduğundan çok daha yakın olan batıda eskiden mevcut olan metafizik geleneklerin bazısı yeniden ele geçirilmek isteniyorsa bu her şeyden evvel doğu öğretilerinin yardımıyla ve onlarla yapılacak mukayese sayesinde başarılabilecektir; çünkü bunlar metafizik sahasında hâlâ doğrudan incelenebilecek yegâne öğretilerdir. Bununla beraber bizzat doğulular onları nasıl inceliyorsa bu öğretilerin de öyle incelenmesi gerektiği gayet açıktır ve az…

Gündelik Yaşamda Zen / Adelheid Meutes, Judith Bossert
İnceleme/ 25 Temmuz 2018

Gündelik Yaşamda Zen Gündelik Yaşamda Zen’den… Açıkhavada yürüyüş meditasyonu yapmanın, dik durmaya çalışmak ve kollarınızı iki yana “savurmamak” dışında belirli kuralları yoktur. Enerjinizi bedeninizde tutmak için ellerinizi sırtınızda birleştirebilir ya da cebinize sokabilirsiniz. Sözleriniz, otururken olduğu gibi yarı açık ve yaklaşık iki metre önünüze çevrilidir. Görüşünüz bu şekilde tökezlemeyeceğiniz yine de dikkatinizin sürekli dağılmayacağı şekilde sınırlanır. Ritmini değiştirmeksizin nefesinizi gözlemlemekle işe başlayın. Sonra bir nefes alıp verme boyunca adımlarınızı sayın. Sözgelimi nefes verirken 4, alırken 3 adım atıyorsunuzdur. Ritm ne olursa olsun, herşey yolundadır. Burada tek sözkonusu olan, kendi ritminizin bilincinde olmanızdır. Her adımınızda ayaklarınızın dibinden lotüs çiçeklerinin açması gerekmez, bizim buralarda her adımımızda papatya açması da yeterlidir.. Arada bir duruşunuza dikkat edin. Dik mi duruyorsunuz? Başınızı dik, eğik ya da eğri mi tutuyorsunuz? Kendinizi dik durmaya zorlayamazsınız. O anki duruşun bilincine varmak en önemlisidir. Bedeninize yerleşmiş düşünce, kanı, beklentiler ya da düşkırıklıklannı ancak bu şekilde ve zaman içinde çözebilirsiniz. Çocukken sahip olduğunuz doğal duruşu yavaşça yeniden bulacaksınız. O zaman da ağırlık merkeziniz karnınızda olacak ve serbestçe nefes alabileceksiniz. Belki de nefes ritminiz kendiliğinden değişecek. Ama olan, her ne ise iyidir! Grup Halinde Yürüyüş Meditasyonu Eğer bir Zen tapınağı ya da merkezinde yürüyüş meditasyonu (kinhin) yapacak olursak belli kurallara ve…

Varlık Vergisi Gerçeği / A.Başer Kafaoğlu
İnceleme/ 25 Temmuz 2018

Varlık Vergisi Gerçeği Varlık Vergisi Gerçeği’nden… Denizaltılar ve Alman sanayiinin ürettiği mıknatıslı mayınlar İngiliz ticaret ve savaş filolarına büyük zararlar veriyor, İngiltere’yi bunaltıyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli yöneticilerinden Winston Churchill gece gündüz denizlerde süren bu savaşa “Atlantik Meydan Savaşı” adını vermişti. Fransa’nın savaşta düşmesi ve İtalya’nın savaşa girmesiyle yeni üsler elde eden Alman Denizaltıları, Akdeniz’de de ulaşımı tehdide başladılar. Öyle ki, hele Kuzey Afrika Savaşı ilerledikçe Akdeniz yolu Türkiye için kapanınca, ülkenin Orta ve Doğu Avrupa dışında dünyayla ilgisi büyük ölçüde kesildi. Hele 1941 yılında Almanlar, Yunanistan ve on iki adaya yerleşip Ege Denizi’ni mayınlayınca, İstanbul ve İzmir limanları dış ticarete fiilen kapandı. Savaş Tehlikesinin Yaklaşması Fransa savaştan düşünce İngiltere, Almanya ile savaşta yalnız kalmıştı. Ünlü Alman Şansölyesi Bismarck’ın deyimiyle bu “atın balina ile savaşıydı”. Birbirini savaş dışı etmeleri zordu. 1800’lü yıllarda İngiltere’yle savaşan Bonapart “Büyük Ordu” dediği o günlerin en güçlü savaş gücünü. Fransa’dan İngiltere’ye en yakın olduğu kıyılarda aylarca bekletmiş, İngiltere’ye bu orduyu atlatacak bir şansı aramış, bulamamıştı. Ancak Hitler’in elinde Bonapart’ın elin.de bulunmayan bir güç vardı: Luftwaffe… Alman Hava Kuvvetleri… Bu güç kara savaşlarında, Fransa ve Polonya’da çok etkili ol.muştu. Hitler, İngiltere’nin savaş gücünü son derece ağır bombardımanlarla tahrip etme teşebbüsüne girdi. Ayrıca geceli gündüzlü bombardımanlarla…

Kabala Yahudi Kadim Mistik Öğretisi / A.Ekrem Ünlü
İnceleme/ 25 Temmuz 2018

Kabala Yahudi Kadim Mistik Öğretisi Kabala Yahudi Kadim Mistik Öğretisi’nden… 1492 Yılında İspanya Kralı Ferdinand’ın Yahudileri İspanyadan kovma emri üzerine; Yahudiler bir kez daha geleneksel kaderleri olan sürgün ve göç ile karşı karşıya kalmışlardı. Bu durum kutsal metinlerdeki kehanetleri yeniden gündeme getirdi. Dünyanın sonunun yaklaştığı, kurtarıcı Mesih’in geleceği üzerine söylentiler ile çalkalanan endişeli; tedirgin ve sıkıntılı mânevî ortam, Kabala’nın yeniden ve etkili biçimde gündeme gelmesine yol açtı. İşte bu dönemde Kabala merkezi durumunda olan Safed’de en büyük Kabala bilgesi; Isaac ben Solomon Luria’nın okulu ve öğretisi tüm dünyanın ilgi odağı oldu. İsaac ben Solomon Luria’nın yaşamı hakkındaki bilgileri, ölümünden sonra yazılan ve yazarı bilinmeyen “Ari’nin Yaşamı” (Toledot ha-Ari) adlı biyografik kitaptan öğreniyoruz. 1534 yılında Kudüs’de dünyaya gelen Isaac ben Solomon Luria, daha sonra ailesi ile birlikte Mısır’a göç etmiş, orada Yahudi rabbilerden köklü bir dinsel eğitim almıştır. Yaşı ilerledikçe Yahudi hukuku konusunda derinleşen Luria’nın bu çalışmaları sırasında, Yahudi mistisizmi çok ilgisini çekmiş ve bundan sonra tüm yaşamını Kabala ve Zohar çalışmalarına adamıştır. Luria, çalışmalarını yazıya dökmeye önce Zohar’ın “Gizlilik Kitabı”’na (Sifra di-tzeni’uta) bir yorum yazarak başlamıştır. Luria, 1570 yılında, çalışmalarından etkilendiği yaşayan en büyük kabalacı olan Cordovero’nun okuluna katılmak üzere Kabala merkezi Safed’e gelir. Burada Cordovero’nun öğrencisi olan Luria, eski…

Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi / Bill Bryson
İnceleme , Tarih/ 26 Haziran 2018

Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi’nden… Güneş Sistemine Hoş Geldiniz Uzayda bizden başka “düşünen” varlıkların bulunduğu ihtimali de istatistiksel açıdan gayet yüksek. Samanyolu’nda kaç yıldız olduğunu kimse bilmez: Tahminler 100 milyar civarıyla 400 milyar arasında değişir. Üstelik Samanyolu 140 milyar küsur galaksiden yalnızca bir tanesidir ki bu galaksilerden pek çoğu bizimkinden büyüktür. … Ama en ılımlı girdilerle dahi her zaman, sırf Samanyolu’ndaki ileri uygarlık sayısı bile milyonları bulur. Ne yazık ki, uzay muazzam büyüklükte olduğundan, bu uygarlıklardan herhangi ikisi arasındaki mesafenin en az iki yüz ışık yılı olduğu sanılmakta: İlk duyuşta algıladığımızdan çok daha büyük bir mesafedir bu. Demek oluyor ki, bu varlıklar bizim burada olduğumuzu biliyor olsalar ve farzı mahal bizi teleskoplarıyla görebilseler dahi, Yerküre’den iki yüz yıl önce ayrılmış olan ışığı seyretmekteler. Yani sizi ve beni görmüyorlar. Dolayısıyla, gerçekte yalnız değilsek bile, pratikte yalnızız. Rahip Evans’ın Evreni Kutup yıldızı, geçtiğimiz Ocak ayında ya da 1854’te ya da on dördüncü yüz yılın erken dönemlerinden itibaren herhangi bir tarihte sönmüş olabilir, ama ölüm haberi bize henüz ulaşmamıştır. Kesin olarak söyleyebileceğimiz tek şey, 680 yıl önce bugün hala yanmakta olduğudur. Rahip Evans’ın teleskopuyla bulduğu şeyler… Bunun nasıl bir zafer olduğunu anlamak için, standart bir yemek masasının siyah…

Yaşam Sanatı / Zygmunt Bauman
İnceleme/ 25 Aralık 2017

Yaşam Sanatı Yaşam Sanatı’ndan… Başlıktaki soru birçok okuru şaşırtacaktır. Sorudan beklenen de şaşırtmasıdır zaten –duraksatıp düşünmeyi teşvik etmesidir. Ne için duraksatacaktır peki? Çoğu zaman kafamızı meşgul eden mutluluk arayışımız ­−birçok okurun muhtemelen kabul edeceği gibi− yaşamımızın büyük bir kısmını meşgul eder ve durmak şöyle dursun … en azından (akıp giden, her zaman akıp giden) bir an için bile hız kesmez ve kesmeyecektir de. Peki bu soru neden şaşırtır? Çünkü “mutluluğun nesi kötü” diye sormak buzun nesinin sıcak olduğunu ya da gülün nesinin leş gibi koktuğunu sormak gibidir. Buzun sıcakla ve gülün leş gibi bir kokuyla bağdaşmaması gibi, bu tür sorular da tasavvur edilemez bir birlikte olma halinin mümkün olduğunu varsayar (sıcaklığın olduğu yerde buz olamaz). Gerçekten de mutluluk nasıl kötü olabilir? “Mutluluk” yanlışın bulunmayışının eşanlamlısı değil midir? Yanlışın mevcudiyetinin imkânsızlığının ta kendisi değil midir? Her türlü yanlışın imkânsızlığı değil midir? Gene de bu soru, Michael Rustin’in1 sorduğu, nitekim daha önce de kaygılı epeyce insan tarafından sorulmuş ve muhtemelen gelecekte de sorulacak olan bir sorudur. Rustin bunun nedenini şöyle açıklar: Mutluluğun ardından koşan milyonlarca erkek ve kadının devindirdiği bizimkisi gibi toplumlar daha da zenginleşiyorlar, ancak daha mutlu olup olmadıkları hiç de kesin değil. Anlaşılan, insanın mutluluk arayışı pekâlâ kendi kendini baltalamanın…

Sosyolojik Düşünmek / Zygmunt Bauman
İnceleme/ 24 Aralık 2017

Sosyolojik Düşünmek Sosyolojik Düşünmek’ten… Aynı zamanda hem özgür olmak hem de özgür olmamak deneyimlerimizin belki de en ortak, muhtemelen en şaşırtıcı özelliğidir. Bu hiç kuşkusuz sosyolojinin çözmeye çalıştığı insanlık durumunun en karmaşık muammalarından biridir. Gerçekten de, sosyoloji tarihindeki çok şey bu muammayı çözmek için girişilmiş sonu gelmez bir çaba olarak açıklanabilir. Ben özgürüm, yani ben seçebilir ve kendi tercihlerimi yapabilirim. Bu kitabı okumayı sürdürebilir ya da okumayı bırakıp kendime bir fincan kahve yapabilirim. Ya da hepsini unutup bir yürüyüşe çıkabilirim. Dahası, bütün o sosyoloji çalışması ve akademik kariyer elde etme projelerini bir kenara bırakıp kendime bir iş aramaya girişebilirim. Çünkü ben bütün bunları yapabilirim; bu kitabı okumayı sürdürmek ve başlangıçtaki sosyoloji çalışması yapma ve eğitimini görme niyetimde ısrar etmek kuşkusuz benim seçimlerimin sonuçlarıdır. Onlar mevcut alternatifler içinden benim seçtiğim eylem biçimleridir. Kararlar verebilmek özgürlüğümün kanıtıdır. Aslında özgürlük, karar verme ve seçme yetişidir. Ben seçimlerim hakkında düşünmeye fazla zaman harcamasam ve kararlarımı alternatif eylem biçimlerini yeterince incelemeden versem bile, zaman zaman başkaları bana özgürlüğümü hatırlatır. Denir ki, “Bu senin kararındır, sonuçlarından da başkası değil sen sorumlusun” ya da “Kimse seni bunu yapmaya zorlamadı, suçlanacak biri varsa o da sensin”. Eğer başka insanların izin vermediği ya da normal olarak yapmaktan kaçındığı bir şey yaparsam…

Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda / Yılmaz Özdil
İnceleme/ 18 Aralık 2017

Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda’dan… 3 Kasım 2002. Sandıklar açıldı. Ampul çıktı. AKP iktidarı başlamıştı. Muhalefette CHP vardı. Teee 1946’dan sonra ilk defa mecliste sadece iki parti temsil ediliyordu, gerisi yüzde 10 barajının altında kalmıştı. Recep Tayyip Erdoğan seçime katılamamıştı. “Halkı ırk, din, dil farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçundan hüküm giymişti; siyasi yasaklıydı. Abdullah Gül Başbakan oldu. Güya biri yasaklı, biri Başbakan’dı ama… Davul kimin omzunda tokmak kimin elinde, belliydi. İlk resmi davet Beyaz Saray’dan gelmiş, Başbakan Gül değil, henüz milletvekili bile olmayan Erdoğan çağırılmıştı. O günlerde AKP’liler dahil, herkes “AKP” derken, gazetelerimize manşet olan davet mektubunda “AKP” yerine “Ak Parti” yazıyordu. Kimse farkında değildi. AKP’ye Ak diyen ilk kişi, ABD Başkanı’ydı. Reuters ajansı, bu ziyareti şu cümlelerle haber yaptı: “Geçen sene Washington’da konuşacak adam bulamayan Tayyip Erdoğan, film yıldızları gibi limuzinlerle karşılandı.” Eee, bu işler böyleydi. Moda AKP’ydi. …» İlk tesettür defilesini, Yıldırım Mayruk yaptı. İş dünyası “tek parti iktidarı”ndan pek mutluydu. Sakıp Sabancı “İkinci Özal trenine biniyoruz” diyerek, sadece cebini düşünen patronların duygularını dile getirirken… AKP milletvekilleri Ankara Hilton’da iftar açıp, lobide topluca şükür namazı kılıyordu. Manşetler Gül’lük Gül’istanlıktı. …» Gel gör ki, Başbakan’ın eşi Hayrünnisa Hanım, eşinin yöneteceği ülkeyle…

Harpte Türklerle Birlikte / William M.Picthall
İnceleme/ 13 Aralık 2017

Harpte Türklerle Birlikte Harpte Türklerle Birlikte’den… Bütün manzara sanki büyük bir pamuk yığını gibi duran sisle perdelenmişti. Sis perdesi öyle yoğundu ki, geminin bile ancak bir kısmını görebiliyorduk. Bu yüzden gemimiz güçlükle ilerliyordu. Gemiye, önde gitmekte olan kürekle çekilen bir kayık kılavuzluk ediyordu ki, içindekiler bulundukları yeri belirtmek üzere bağırıyorlardı. Onların Romence rakamlar söylediğini duyabiliyorduk. Fakat ne onlar, ne de kayık gözükmüyordu. Sık sık çalınan sis kornası kulaklarımızı sağır edecek derecedeydi. Yolculardan birinin söylediğine göre nerdeyse kayalara bindirmek üzereymişiz. Bir keresinde bir başka gemiyle çarpışmaktan kıl payı kurtulduğumuzu kendi gözlerimde gördüm. Gemi bizim rotamızda, hemen burnumuzun dibinde idi. Bacaları ve teknesi belli belirsiz sisler arasında aniden karşımıza çıkanca yolculardan ümitsiz feryatlar yükseldi. Motorlarının birden aksi yönden çalışarak geminin tornistan yapması başımızı döndürdü. İşte bu kıl payı kurtuluştan sonra gemi daha yavaş ilerlemeye başladı. Öndeki kılavuz kayık rotamızın emniyetini sağlamak üzere gemiyle arasını biraz daha açtı. Gemide aşağı yukarı kırk kadar yolcu vardı. Yolcular arasında hiç İngiliz yoktu. O tarihlerde, savaş içinde olunduğundan, hükümetin istikrarsızlığı ve Avrupalıların Türkler tarafından katledilmekte olduğuna dair gelen haberler üzerine, halk İstanbul’a gitmekten çekiniyordu. Paris yoluyla değil de Türkiye’nin müttefiki olan Berlin üzerinden geldiğim için yolcu arkadaşlarımın zihinlerini rahatsız eden korkunç söylentileri hiç duymamıştım. Yolculardan bu söylentileri…

Burjuva / Werner Sombart
İnceleme/ 6 Aralık 2017

Burjuva Burjuva’dan… Tinsel ve ruhsal unsurların ekonomik yaşama müdahaleleri o kadar açık ve seçiktir ki, bu olguyu yadsımak neredeyse bütün insanlarda ortaklaşa bulunan ruhsal bir özü reddetmek anlamına gelecektir. Tüm diğer insani etkinlik biçimleri gibi ekonomik etkinlik de yalnızca insan zihni dış dünyayla bağlantı kurup onu dönüştürdüğünde somutlaşmaktadır. Her türlü üretim, her türlü ulaşım doğanın değişmesini zorunlu kılarken, en anlamlısından en anlamsızına her türlü çalışmanın gerisinde insana özgü ruhsal bir boyutla karşılaşılmaktadır. Bunun nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için ekonomik yaşamı kafamızda bir beden ve bir ruhtan oluşan bir şey gibi canlandırabiliriz. İçinde her türlü örgütlenmenin yer aldığı ve insanın bunlar aracılığıyla ekonomik gereksinimlerini karşıladığı, aralarında dış çevre koşullarının da yer aldığı ekonomik yaşamı oluşturan biçimlerle üretim ve dağıtım biçimleri ekonomi adlı bütünü oluşturmaktadırlar. Bu bütünle ekonomik yaşamı belirleyen ve içinde zekâ, karakter özellikleri, amaç ve eğilimler, değer yargıları, ekonomik bir sisteme ait insanının davranışını belirleyen ve düzenleyen bütün insani yetenekler ve ruhsal etkinliklerin yer aldığı ekonomik zihniyet adlı şey zıtlaşmaktadır. Çok sık yapıldığı üzere bu terimin uygulama alanını ekonomik etikle kısıtlamak yani ekonomik yaşamda geçerli olan; ahlâki normların tamamını belirleme amacıyla kullanmak yerine, olabilecek en geniş anlamda ele alıyorum. Bu ahlâki normlar benim ekonomik yaşamın tinsel unsurları dediğim şeyin…