Doğu Bilgeliği / A.K.Coomaraswamy, R.Guenon, S.Dasgupta
İnceleme / 25 Temmuz 2018

Doğu Bilgeliği Doğu Bilgeliği’nden… Bu konuşmanın konusu olarak doğu metafiziğini seçtim. Belki kayıtlayıp sınırlamaksızın sadece metafizik demek daha doğru olurdu. Çünkü o aslında özü itibariyle her türlü suretin ve mümkün her şeyin üstünde ve ötesinde olduğundan ne doğuya ne batıya özgüdür, fakat evrenseldir. Onun büründüğü dış şekiller ancak anlatılabilir olanı anlatmak için açıklama gereğinin doğurduğu zorunluluklara hizmet eder. Bu şekiller doğuya veya batıya ait olabilir; fakat farklılık görünümü altında her zaman en azından hakiki metafiziğin varolduğu her yerde bir birlik temeli mevcuttur; bunun sebebi gayet basittir: hakikat tektir. Eğer bu böyleyse doğu metafiziğini özel olarak ele almanın gereği nedir? Sebep şu ki batı dünyasının mevcut zihnî/ fikrî durumu içinde metafizik unutulmuş, genellikle göz ardı edilmiş ve hatta neredeyse bütünüyle kaybolmuş bir şeydir, oysa doğuda metafizik hâlâ fiili bilginin{33} konusu olmayı sürdürmektedir. Dolayısıyla metafiziğin gerçek anlamı keşfedilmek isteniyorsa eğer doğuya bakılmalıdır; hatta birçok bakımdan doğuya bugün olduğundan çok daha yakın olan batıda eskiden mevcut olan metafizik geleneklerin bazısı yeniden ele geçirilmek isteniyorsa bu her şeyden evvel doğu öğretilerinin yardımıyla ve onlarla yapılacak mukayese sayesinde başarılabilecektir; çünkü bunlar metafizik sahasında hâlâ doğrudan incelenebilecek yegâne öğretilerdir. Bununla beraber bizzat doğulular onları nasıl inceliyorsa bu öğretilerin de öyle incelenmesi gerektiği gayet açıktır ve az…

Gündelik Yaşamda Zen / Adelheid Meutes, Judith Bossert
İnceleme / 25 Temmuz 2018

Gündelik Yaşamda Zen Gündelik Yaşamda Zen’den… Açıkhavada yürüyüş meditasyonu yapmanın, dik durmaya çalışmak ve kollarınızı iki yana “savurmamak” dışında belirli kuralları yoktur. Enerjinizi bedeninizde tutmak için ellerinizi sırtınızda birleştirebilir ya da cebinize sokabilirsiniz. Sözleriniz, otururken olduğu gibi yarı açık ve yaklaşık iki metre önünüze çevrilidir. Görüşünüz bu şekilde tökezlemeyeceğiniz yine de dikkatinizin sürekli dağılmayacağı şekilde sınırlanır. Ritmini değiştirmeksizin nefesinizi gözlemlemekle işe başlayın. Sonra bir nefes alıp verme boyunca adımlarınızı sayın. Sözgelimi nefes verirken 4, alırken 3 adım atıyorsunuzdur. Ritm ne olursa olsun, herşey yolundadır. Burada tek sözkonusu olan, kendi ritminizin bilincinde olmanızdır. Her adımınızda ayaklarınızın dibinden lotüs çiçeklerinin açması gerekmez, bizim buralarda her adımımızda papatya açması da yeterlidir.. Arada bir duruşunuza dikkat edin. Dik mi duruyorsunuz? Başınızı dik, eğik ya da eğri mi tutuyorsunuz? Kendinizi dik durmaya zorlayamazsınız. O anki duruşun bilincine varmak en önemlisidir. Bedeninize yerleşmiş düşünce, kanı, beklentiler ya da düşkırıklıklannı ancak bu şekilde ve zaman içinde çözebilirsiniz. Çocukken sahip olduğunuz doğal duruşu yavaşça yeniden bulacaksınız. O zaman da ağırlık merkeziniz karnınızda olacak ve serbestçe nefes alabileceksiniz. Belki de nefes ritminiz kendiliğinden değişecek. Ama olan, her ne ise iyidir! Grup Halinde Yürüyüş Meditasyonu Eğer bir Zen tapınağı ya da merkezinde yürüyüş meditasyonu (kinhin) yapacak olursak belli kurallara ve…

Varlık Vergisi Gerçeği / A.Başer Kafaoğlu
İnceleme / 25 Temmuz 2018

Varlık Vergisi Gerçeği Varlık Vergisi Gerçeği’nden… Denizaltılar ve Alman sanayiinin ürettiği mıknatıslı mayınlar İngiliz ticaret ve savaş filolarına büyük zararlar veriyor, İngiltere’yi bunaltıyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli yöneticilerinden Winston Churchill gece gündüz denizlerde süren bu savaşa “Atlantik Meydan Savaşı” adını vermişti. Fransa’nın savaşta düşmesi ve İtalya’nın savaşa girmesiyle yeni üsler elde eden Alman Denizaltıları, Akdeniz’de de ulaşımı tehdide başladılar. Öyle ki, hele Kuzey Afrika Savaşı ilerledikçe Akdeniz yolu Türkiye için kapanınca, ülkenin Orta ve Doğu Avrupa dışında dünyayla ilgisi büyük ölçüde kesildi. Hele 1941 yılında Almanlar, Yunanistan ve on iki adaya yerleşip Ege Denizi’ni mayınlayınca, İstanbul ve İzmir limanları dış ticarete fiilen kapandı. Savaş Tehlikesinin Yaklaşması Fransa savaştan düşünce İngiltere, Almanya ile savaşta yalnız kalmıştı. Ünlü Alman Şansölyesi Bismarck’ın deyimiyle bu “atın balina ile savaşıydı”. Birbirini savaş dışı etmeleri zordu. 1800’lü yıllarda İngiltere’yle savaşan Bonapart “Büyük Ordu” dediği o günlerin en güçlü savaş gücünü. Fransa’dan İngiltere’ye en yakın olduğu kıyılarda aylarca bekletmiş, İngiltere’ye bu orduyu atlatacak bir şansı aramış, bulamamıştı. Ancak Hitler’in elinde Bonapart’ın elin.de bulunmayan bir güç vardı: Luftwaffe… Alman Hava Kuvvetleri… Bu güç kara savaşlarında, Fransa ve Polonya’da çok etkili ol.muştu. Hitler, İngiltere’nin savaş gücünü son derece ağır bombardımanlarla tahrip etme teşebbüsüne girdi. Ayrıca geceli gündüzlü bombardımanlarla…

Kabala Yahudi Kadim Mistik Öğretisi / A.Ekrem Ünlü
İnceleme / 25 Temmuz 2018

Kabala Yahudi Kadim Mistik Öğretisi Kabala Yahudi Kadim Mistik Öğretisi’nden… 1492 Yılında İspanya Kralı Ferdinand’ın Yahudileri İspanyadan kovma emri üzerine, Yahudiler bir kez daha geleneksel kaderleri olan sürgün ve göç ile karşı karşıya kalmışlardı. Bu durum kutsal metinlerdeki kehanetleri yeniden gündeme getirdi. Dünyanın sonunun yaklaştığı, kurtarıcı Mesih’in geleceği üzerine söylentiler ile çalkalanan endişeli, tedirgin ve sıkıntılı mânevî ortam, Kabala’nın yeniden ve etkili biçimde gündeme gelmesine yol açtı. İşte bu dönemde Kabala merkezi durumunda olan Safed’de en büyük Kabala bilgesi Isaac ben Solomon Luria’nın okulu ve öğretisi tüm dünyanın ilgi odağı oldu. İsaac ben Solomon Luria’nın yaşamı hakkındaki bilgileri, ölümünden sonra yazılan ve yazarı bilinmeyen “Ari’nin Yaşamı” (Toledot ha-Ari) adlı biyografik kitaptan öğreniyoruz. 1534 yılında Kudüs’de dünyaya gelen Isaac ben Solomon Luria, daha sonra ailesi ile birlikte Mısır’a göç etmiş, orada Yahudi rabbilerden köklü bir dinsel eğitim almıştır. Yaşı ilerledikçe Yahudi hukuku konusunda derinleşen Luria’nın bu çalışmaları sırasında, Yahudi mistisizmi çok ilgisini çekmiş ve bundan sonra tüm yaşamını Kabala ve Zohar çalışmalarına adamıştır. Luria, çalışmalarını yazıya dökmeye önce Zohar’ın “Gizlilik Kitabı”’na (Sifra di-tzeni’uta) bir yorum yazarak başlamıştır. Luria, 1570 yılında, çalışmalarından etkilendiği yaşayan en büyük kabalacı olan Cordovero’nun okuluna katılmak üzere Kabala merkezi Safed’e gelir. Burada Cordovero’nun öğrencisi olan Luria, eski…

Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi / Bill Bryson
İnceleme , Tarih / 26 Haziran 2018

Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi’nden… Güneş Sistemine Hoş Geldiniz Uzayda bizden başka “düşünen” varlıkların bulunduğu ihtimali de istatistiksel açıdan gayet yüksek. Samanyolu’nda kaç yıldız olduğunu kimse bilmez: Tahminler 100 milyar civarıyla 400 milyar arasında değişir. Üstelik Samanyolu 140 milyar küsur galaksiden yalnızca bir tanesidir ki bu galaksilerden pek çoğu bizimkinden büyüktür. … Ama en ılımlı girdilerle dahi her zaman, sırf Samanyolu’ndaki ileri uygarlık sayısı bile milyonları bulur. Ne yazık ki, uzay muazzam büyüklükte olduğundan, bu uygarlıklardan herhangi ikisi arasındaki mesafenin en az iki yüz ışık yılı olduğu sanılmakta: İlk duyuşta algıladığımızdan çok daha büyük bir mesafedir bu. Demek oluyor ki, bu varlıklar bizim burada olduğumuzu biliyor olsalar ve farzı mahal bizi teleskoplarıyla görebilseler dahi, Yerküre’den iki yüz yıl önce ayrılmış olan ışığı seyretmekteler. Yani sizi ve beni görmüyorlar. Dolayısıyla, gerçekte yalnız değilsek bile, pratikte yalnızız. Rahip Evans’ın Evreni Kutup yıldızı, geçtiğimiz Ocak ayında ya da 1854’te ya da on dördüncü yüz yılın erken dönemlerinden itibaren herhangi bir tarihte sönmüş olabilir, ama ölüm haberi bize henüz ulaşmamıştır. Kesin olarak söyleyebileceğimiz tek şey, 680 yıl önce bugün hala yanmakta olduğudur. Rahip Evans’ın teleskopuyla bulduğu şeyler… Bunun nasıl bir zafer olduğunu anlamak için, standart bir yemek masasının siyah…

Yaşam Sanatı / Zygmunt Bauman
İnceleme / 25 Aralık 2017

Yaşam Sanatı Yaşam Sanatı’ndan… Başlıktaki soru birçok okuru şaşırtacaktır. Sorudan beklenen de şaşırtmasıdır zaten –duraksatıp düşünmeyi teşvik etmesidir. Ne için duraksatacaktır peki? Çoğu zaman kafamızı meşgul eden mutluluk arayışımız ­−birçok okurun muhtemelen kabul edeceği gibi− yaşamımızın büyük bir kısmını meşgul eder ve durmak şöyle dursun … en azından (akıp giden, her zaman akıp giden) bir an için bile hız kesmez ve kesmeyecektir de. Peki bu soru neden şaşırtır? Çünkü “mutluluğun nesi kötü” diye sormak buzun nesinin sıcak olduğunu ya da gülün nesinin leş gibi koktuğunu sormak gibidir. Buzun sıcakla ve gülün leş gibi bir kokuyla bağdaşmaması gibi, bu tür sorular da tasavvur edilemez bir birlikte olma halinin mümkün olduğunu varsayar (sıcaklığın olduğu yerde buz olamaz). Gerçekten de mutluluk nasıl kötü olabilir? “Mutluluk” yanlışın bulunmayışının eşanlamlısı değil midir? Yanlışın mevcudiyetinin imkânsızlığının ta kendisi değil midir? Her türlü yanlışın imkânsızlığı değil midir? Gene de bu soru, Michael Rustin’in1 sorduğu, nitekim daha önce de kaygılı epeyce insan tarafından sorulmuş ve muhtemelen gelecekte de sorulacak olan bir sorudur. Rustin bunun nedenini şöyle açıklar: Mutluluğun ardından koşan milyonlarca erkek ve kadının devindirdiği bizimkisi gibi toplumlar daha da zenginleşiyorlar, ancak daha mutlu olup olmadıkları hiç de kesin değil. Anlaşılan, insanın mutluluk arayışı pekâlâ kendi kendini baltalamanın…

Sosyolojik Düşünmek / Zygmunt Bauman
İnceleme / 24 Aralık 2017

Sosyolojik Düşünmek Sosyolojik Düşünmek’ten… Aynı zamanda hem özgür olmak hem de özgür olmamak deneyimlerimizin belki de en ortak, muhtemelen en şaşırtıcı özelliğidir. Bu hiç kuşkusuz sosyolojinin çözmeye çalıştığı insanlık durumunun en karmaşık muammalarından biridir. Gerçekten de, sosyoloji tarihindeki çok şey bu muammayı çözmek için girişilmiş sonu gelmez bir çaba olarak açıklanabilir. Ben özgürüm, yani ben seçebilir ve kendi tercihlerimi yapabilirim. Bu kitabı okumayı sürdürebilir ya da okumayı bırakıp kendime bir fincan kahve yapabilirim. Ya da hepsini unutup bir yürüyüşe çıkabilirim. Dahası, bütün o sosyoloji çalışması ve akademik kariyer elde etme projelerini bir kenara bırakıp kendime bir iş aramaya girişebilirim. Çünkü ben bütün bunları yapabilirim; bu kitabı okumayı sürdürmek ve başlangıçtaki sosyoloji çalışması yapma ve eğitimini görme niyetimde ısrar etmek kuşkusuz benim seçimlerimin sonuçlarıdır. Onlar mevcut alternatifler içinden benim seçtiğim eylem biçimleridir. Kararlar verebilmek özgürlüğümün kanıtıdır. Aslında özgürlük, karar verme ve seçme yetişidir. Ben seçimlerim hakkında düşünmeye fazla zaman harcamasam ve kararlarımı alternatif eylem biçimlerini yeterince incelemeden versem bile, zaman zaman başkaları bana özgürlüğümü hatırlatır. Denir ki, “Bu senin kararındır, sonuçlarından da başkası değil sen sorumlusun” ya da “Kimse seni bunu yapmaya zorlamadı, suçlanacak biri varsa o da sensin”. Eğer başka insanların izin vermediği ya da normal olarak yapmaktan kaçındığı bir şey yaparsam…

Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda / Yılmaz Özdil
İnceleme / 18 Aralık 2017

Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda’dan… 3 Kasım 2002. Sandıklar açıldı. Ampul çıktı. AKP iktidarı başlamıştı. Muhalefette CHP vardı. Teee 1946’dan sonra ilk defa mecliste sadece iki parti temsil ediliyordu, gerisi yüzde 10 barajının altında kalmıştı. Recep Tayyip Erdoğan seçime katılamamıştı. “Halkı ırk, din, dil farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçundan hüküm giymişti; siyasi yasaklıydı. Abdullah Gül Başbakan oldu. Güya biri yasaklı, biri Başbakan’dı ama… Davul kimin omzunda tokmak kimin elinde, belliydi. İlk resmi davet Beyaz Saray’dan gelmiş, Başbakan Gül değil, henüz milletvekili bile olmayan Erdoğan çağırılmıştı. O günlerde AKP’liler dahil, herkes “AKP” derken, gazetelerimize manşet olan davet mektubunda “AKP” yerine “Ak Parti” yazıyordu. Kimse farkında değildi. AKP’ye Ak diyen ilk kişi, ABD Başkanı’ydı. Reuters ajansı, bu ziyareti şu cümlelerle haber yaptı: “Geçen sene Washington’da konuşacak adam bulamayan Tayyip Erdoğan, film yıldızları gibi limuzinlerle karşılandı.” Eee, bu işler böyleydi. Moda AKP’ydi. …» İlk tesettür defilesini, Yıldırım Mayruk yaptı. İş dünyası “tek parti iktidarı”ndan pek mutluydu. Sakıp Sabancı “İkinci Özal trenine biniyoruz” diyerek, sadece cebini düşünen patronların duygularını dile getirirken… AKP milletvekilleri Ankara Hilton’da iftar açıp, lobide topluca şükür namazı kılıyordu. Manşetler Gül’lük Gül’istanlıktı. …» Gel gör ki, Başbakan’ın eşi Hayrünnisa Hanım, eşinin yöneteceği ülkeyle…

Harpte Türklerle Birlikte / William M.Picthall
İnceleme / 13 Aralık 2017

Harpte Türklerle Birlikte Harpte Türklerle Birlikte’den… Bütün manzara sanki büyük bir pamuk yığını gibi duran sisle perdelenmişti. Sis perdesi öyle yoğundu ki, geminin bile ancak bir kısmını görebiliyorduk. Bu yüzden gemimiz güçlükle ilerliyordu. Gemiye, önde gitmekte olan kürekle çekilen bir kayık kılavuzluk ediyordu ki, içindekiler bulundukları yeri belirtmek üzere bağırıyorlardı. Onların Romence rakamlar söylediğini duyabiliyorduk. Fakat ne onlar, ne de kayık gözükmüyordu. Sık sık çalınan sis kornası kulaklarımızı sağır edecek derecedeydi. Yolculardan birinin söylediğine göre nerdeyse kayalara bindirmek üzereymişiz. Bir keresinde bir başka gemiyle çarpışmaktan kıl payı kurtulduğumuzu kendi gözlerimde gördüm. Gemi bizim rotamızda, hemen burnumuzun dibinde idi. Bacaları ve teknesi belli belirsiz sisler arasında aniden karşımıza çıkanca yolculardan ümitsiz feryatlar yükseldi. Motorlarının birden aksi yönden çalışarak geminin tornistan yapması başımızı döndürdü. İşte bu kıl payı kurtuluştan sonra gemi daha yavaş ilerlemeye başladı. Öndeki kılavuz kayık rotamızın emniyetini sağlamak üzere gemiyle arasını biraz daha açtı. Gemide aşağı yukarı kırk kadar yolcu vardı. Yolcular arasında hiç İngiliz yoktu. O tarihlerde, savaş içinde olunduğundan, hükümetin istikrarsızlığı ve Avrupalıların Türkler tarafından katledilmekte olduğuna dair gelen haberler üzerine, halk İstanbul’a gitmekten çekiniyordu. Paris yoluyla değil de Türkiye’nin müttefiki olan Berlin üzerinden geldiğim için yolcu arkadaşlarımın zihinlerini rahatsız eden korkunç söylentileri hiç duymamıştım. Yolculardan bu söylentileri…

Burjuva / Werner Sombart
İnceleme / 6 Aralık 2017

Burjuva Burjuva’dan… Tinsel ve ruhsal unsurların ekonomik yaşama müdahaleleri o kadar açık ve seçiktir ki, bu olguyu yadsımak neredeyse bütün insanlarda ortaklaşa bulunan ruhsal bir özü reddetmek anlamına gelecektir. Tüm diğer insani etkinlik biçimleri gibi ekonomik etkinlik de yalnızca insan zihni dış dünyayla bağlantı kurup onu dönüştürdüğünde somutlaşmaktadır. Her türlü üretim, her türlü ulaşım doğanın değişmesini zorunlu kılarken, en anlamlısından en anlamsızına her türlü çalışmanın gerisinde insana özgü ruhsal bir boyutla karşılaşılmaktadır. Bunun nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için ekonomik yaşamı kafamızda bir beden ve bir ruhtan oluşan bir şey gibi canlandırabiliriz. İçinde her türlü örgütlenmenin yer aldığı ve insanın bunlar aracılığıyla ekonomik gereksinimlerini karşıladığı, aralarında dış çevre koşullarının da yer aldığı ekonomik yaşamı oluşturan biçimlerle üretim ve dağıtım biçimleri ekonomi adlı bütünü oluşturmaktadırlar. Bu bütünle ekonomik yaşamı belirleyen ve içinde zekâ, karakter özellikleri, amaç ve eğilimler, değer yargıları, ekonomik bir sisteme ait insanının davranışını belirleyen ve düzenleyen bütün insani yetenekler ve ruhsal etkinliklerin yer aldığı ekonomik zihniyet adlı şey zıtlaşmaktadır. Çok sık yapıldığı üzere bu terimin uygulama alanını ekonomik etikle kısıtlamak yani ekonomik yaşamda geçerli olan ahlâki normların tamamını belirleme amacıyla kullanmak yerine, olabilecek en geniş anlamda ele alıyorum. Bu ahlâki normlar benim ekonomik yaşamın tinsel unsurları dediğim şeyin…

Sanatta Ruhsallık Üzerine / Wassily Kandinsky
İnceleme / 5 Aralık 2017

Sanatta Ruhsallık Üzerine Sanatta Ruhsallık Üzerine’den… Bu yaşam neye hizmet etmektedir? Yetkin sanatçının vermek istediği mesaj ne? Schumann, “İnsanların karanlık kalplerine ışık götürmek… Sanatçının görevi budur,” der, Tolstoy ise “Sanatçı her şeyi resmedebilen ve boyayabilen kişidir,” demiştir. Az önce bahsi geçen sergiyi göz önüne aldığımız takdirde, sanatçının etkinliğine dair bu iki tanımdan ikincisini seçmemiz gerekir. Farklı seviyede yetenek, hüner ve gayretle, kabaca ya da nefis bir şekilde resmedilmiş nesneler bir tuval üzerinde bir araya toplanır. Sanatın görevi bütünün armonisini kurmaktır. Uzmanlar, (ip cambazını hayretle izler gibi) “yeteneğe” hayran olur, (kıymalı böreğin tadına bakar gibi) “resmin vasıflarının” tadını çıkarırlar. Oysa ruhlar aç gelir aç giderler. Bu bayağı sürü, odaları gezinip resimlerin “hoş” ya da “harikulade” olduğunu söyleyip durur. Konuşabilecek olanlar tek laf etmemiş, dinleyebilecek olanlar tek laf işitmemiştir. Sanatın bu durumuna “sanat için sanat” adı verilir. Renklerin yaşamının ve içsel anlamın böylesine ihmal edilmesine, sanatsal gücün bu şekilde boşa harcanmasına “sanat için sanat” denir. Sanatçı hünerine, görme kudretine ve deneyimine karşılık elle tutulur bir ödül arayışı içindedir. Kibrini ve hırsını tatmin etmek sanatçının amacı haline gelmiştir. Sanatçılar arasında işbirliği yerine itişip kakışma vardır. Aşırı rekabetten ve fazla üretimden yakınılır. Nefret, partizanlık, kamplar, kıskançlık ve entrika, bu amaçsız ve materyalist sanatın doğal…

Eski Metinlere Göre Budizm / Walter Ruben
İnceleme / 3 Aralık 2017

Eski Metinlere Göre Budizm Eski Metinlere Göre Budizm’den… Budacıların eleştirdiği bu davranış bazı Brahman okullarında da görülmekteydi. Brahman okullarında eğitim gören öğrenciler öğrenim dönemi bitiminde hocalarına hediye vermek, bağışta bulun mak zorundaydı. Aynı zamanda bir öğrenci öğrenim hayatı boyunca hocasının işlerini de yapmak zorundaydı. Bu işler tarlada çalışmak, hayvanlara bakmak, yakacak odun getirmek gibi işlerdi. Oldukça zor geçen eğitimin sonunda öğrenciyle hocası eğitimin bittiğine dair dinsel bir tören yaparlardı. Brahman okullarındaki öğrencilerin hocaya kesinkes itaat etmesini ve çektikleri zorluğu anlatan aşağıdaki hikaye Brahmanlar tarafından anlatılmıştı. “Brahman hocalarından birinin bir pirinç tadası varmış. Tarlayı sulamak için yapılmış bentlerden birisinde bir delik açılmış. Brahman bir öğrencisini çağırıp bu deliği kapatmasını istemiş. Öğrenci deliği kapatmak için uğraşmış ancak başarılı olamamış. Sonunda hocasının öfkesini üzerine çekmemek ve hocasının verdiği emri yerine getirmek için bedenini deliğe siper etmiş ve sonunda dayanamayarak ölmüş.”12 Hint kültüründe bağışlamak veya hediye vermekten yalnızca maddi şeyler vermek kastedilmez. İnsanın kendi bedenini hor görmesi, bedensel ve ruhsal acılara katlanması da bir tür bağışlama ve hediyedir. Hint yerli halklarından olan Got- ların inancına göre kendilerini sıkıntıya sokmaları, kendilerine çile çektirmeleri veya kendilerini bu yaşama layık görmemeleri Tanrıya yapılmış bir bağıştır. Gotların bu davranışlarının temelinde ölüm korkusu yatmaktadır. Gotlara göre ölüm diye bir gerçek olduğuna ve bundan kaçınılamaya- cağına göre…

Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri / Amin Maalouf
İnceleme / 21 Ekim 2017

Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri’nden… İbn el-Kalanissi’nin burada sözünü ettiği sultan Kılıçarslan, istilacılar geldiğinde daha onyedi yaşında bile değildir. Onların yaklaştığını haber alan ilk Müslüman yönetici olan, gözleri hafif çekik bu genç Türk sultanı, hem onlara ilk bozgunu tattıran, hem de korkunç Frenk şövalyelerine ilk yenilen kişi olacaktır. Kılıçarslan, daha 1096’nın Temmuzunda, muazzam bir Frenk kalabalığının Konstantinopolis yolunda olduğunu öğrenmiş, hemen en kötü şeyleri düşünmüştür. Elbette bu adamların asıl amacını bilmemektedir, ama Doğu’ya gelmeleri hiç de iyi şeylerin habercisi değildir. Yönetmekte olduğu sultanlık, Türklerin Rumlardan henüz ele geçirdikleri bir ülke olan küçük Asya’nın büyük bölümüne yayılmaktadır. Nitekim. Kılıçarslan’ın babası Süleyman, yüzyıllarca sonra Türkiye adını alacak olan bu toprağı ele geçiren ilk Türk olmuştur. Bu genç Müslüman devletin başkenti İznik’te (Nikea), Bizans kiliseleri camilerden daha fazla sayıdadırlar. Kentin garnizonu Türk süvarilerden meydana geliyorsa da, halkın çoğunluğu Rumdur ve Kılıçarslan bu uyruklarının gerçek duyguları konusunda hiç hayale kapılmamaktadır; onlara göre o hep bir barbar çetesinin reisi olarak kalacaktır. Kabul ettikleri yegâne hükümdar, adı bütün dualarda alçak sesle tekrarlanan, Romalıların imparatoru basileus (vasilevs) Aleksios Komnenos’tur. Aleksios aslında daha çok Rumların imparatorudur ve bu Rumlar, Roma imparatorluğunun mirasçıları olduklarını iddia etmektedirler. Zaten Araplar da onların bu niteliğini kabul etmişlerdir ve –…

Milletlerin Zenginliği / Adam Smith
İnceleme / 19 Ekim 2017

Milletlerin Zenginliği Milletlerin Zenginliği’nden… Emeğin üretici güçlerindeki en büyük gelişmenin ve bir yerde, emeğin yönetiminde ya da kullanılmasında gösterilen ustalığın, el yatkınlığının ve kavrayışın çoğu, anlaşılan, işbölümünden ileri gelmiştir. İşbölümünün, topluluğun genel çalışması üzerindeki etkileri, belirli birkaç sanayi mamulü üzerinde kendini nasıl gösterdiği gözden geçirilirse, daha kolaylıkla anlaşılabilir. Çokluk işbölümünün önemli sayılamayacak kimi mamullerde en ileri düzeyde olduğu sanılmaktadır. Gerçekte bunlarda, belki daha önemli sanayidekinden ileri götürülmüş değildir. Şu var ki, yalnız az kimsenin ufak tefek gereksinmelerini karşılayan küçük yatırımlarda çalıştırılan işçilerin toplamı, ister istemez küçüktür. İşin her ayrı kolunda çalıştırılanlar, çoğu kez aynı işevinde bir araya getirilip hep birden gözaltında bulundurulabilir. Bunun tersine, koca halk topluluğunun büyük ihtiyaçlarını karşılamaya dönük büyük yatırımlarda ise işin her ayrı kolu öyle çok işçi çalıştırır ki, bunların hepsini aynı işevinde bir araya toplamak elden gelmez. Bir bakışta, işin yalnız bir tek kolunda çalıştırılanlardan fazlası pek görülemez. Şu halde, bu sanayideki iş, daha önemsiz nitelikteki yatırımlara göre daha çok parçaya ayrılmış olabilir, ama buradaki bölünüş ötekindeki kadar belli değildir; dolayısıyla da, bunun pek daha az farkına varılmıştır. Onun için, pek ufak olmakla birlikte işbölümünün çokluk göze çarptığı bir yatırımdan, iğnecilik zanaatından bir örnek alalım. İşbölümü ile ayrı bir zanaat haline gelen bu iş için yetişmemiş;…

Okulsuz Toplum / Ivan Illich
İnceleme / 3 Ekim 2017

Okulsuz Toplum Okulsuz Toplum’dan… Öğrencilerin pek çoğu, özellikle fakir olanları, okulun kendilerine kazandırdığı şeyi sezgisel olarak bilmektedir. Bu fakir öğrencilere, içine girdikleri süreci ve gerçek yaşama ilişkin olanı birbirine karıştırmalarına neden olacak bir eğitim veriyorlar. Bu durum, bir kez belirsiz bir hâl aldığında yeni bir mantık devreye giriyor: Bu sürece ne kadar çok dahil edilirlerse, o kadar iyi sonuç alınmaktadır. Öğrencilerin “okullulaştırılmasına” sebep öğretmeyle öğrenim, büyük gelişmeyle eğitim, diploma ile yeterlilik, akıcılıkla yeni bir şey ortaya koyma arasında bir karışıklık yaratılmak istenmesidir. Öğrencinin imgelem gücü, değer yerine hizmetin muteber kabul edilmesi sebebiyle “okullulaştırılmaktadır”. Sağlıklı bir yaşam için tıbbi tedavi, toplum yaşamında gelişme sağlamak için sosyal çalışma, emniyetin tesisi için polis teşkilatı, ulusal güvenlik için askeriye, üretkenlik için iş rekabeti gerektiği yönündeki çıkarımların neden-sonuç ilişkileri [bağlamları] yanlış anlaşılmaktadır. Sağlık, eğitim, mevki-makam, bağımsızlık ve yaratıcı çaba bu hizmetleri verdiğini iddia eden kurumların performansına göre tanımlanmaktadır. Bu tür hizmetlerin gelişmesi hastanelerin, okulların ve bu sorun içerisinde yer alan diğer kurumların yönetimlerine daha çok kaynak tahsis edilmesine bağlı bir işleyişe sahiptir. Bu kitapta yer alan makalelerde, değerlerin kurumsallaşmasının toplumsal kutuplaşmaya ve psikolojik çöküntüye yol açtığını ortaya koyacağım. Bunlar, küresel yozlaşma ve modernleşmiş mutsuzluk sürecindeki üç boyutlu yapıyı teşkil etmektedir. Maddi olmayan ihtiyaçlar meta haline…

Sürrealist Manifestolar / Andre Breton
İnceleme / 22 Eylül 2017

Sürrealist Manifestolar Sürrealist Manifestolar’dan… Hayattaki -demek istediğim, gerçek hayattaki- en kırılgan şeylere dair inanç öylesine güçlüdür ki, en sonunda bu inanç kaybolup gider. Her geçen gün kaderinden daha çok hoşnutsuz olan müzmin hayalperest insanoğlu kullanmaya yöneltildiği nesneleri, kayıtsızlığının yoluna çıkardığı veya en azından şansını (ya da şans dediği şeyi!) denemeyi reddetmeyip çalışmayı kabul ettiğinden, hemen hemen her zaman kendi çabalarıyla kazandığı nesnelere değer biçme sıkıntısını yaşar. Bu noktada, kendisini son derece alçakgönüllü hisseder: Ne gibi kadınlara sahip olduğunu, ne aptalca ilişkilere karıştığını bilir; yoksulluğu veya zenginliği onu etkilemez, bu anlamda o hâlâ yeni doğmuş bir bebektir ve vicdanının onayına gelince, size onsuz da gayet iyi idare ettiğini itiraf edebilirim. Eğer içinde hâlâ bir parça sağduyu kalmışsa, tek yapabileceği yol gösterenleri ve akıl hocaları her ne kadar mahvetmiş olursa olsun, yine de ona bir şekilde büyüleyiciymiş gibi gelen çocukluğuna dönüp bakmaktır. Oradayken, bilinen tüm sınırlamaların yokluğu aynı anda yaşanan birkaç hayatın bakış açısına sahip olmasına olanak tanır; bu yanılsama içinde iyice kök salar ve artık tek ilgilendiği her şeyin faniliği, aşırı derecede kolay oluşudur. Çocuklar her güne dünyada hiçbir endişeleri olmadan başlarlar. Her şey yakında, ellerinin altındadır, en kötü maddi koşullar bile güzeldir. Ormanlar ya beyaz ya siyahtır; insan hiç uyumasa da olur….