Sanatta Ruhsallık Üzerine / Wassily Kandinsky
İnceleme/ 5 Aralık 2017

Sanatta Ruhsallık Üzerine Sanatta Ruhsallık Üzerine’den… Bu yaşam neye hizmet etmektedir? Yetkin sanatçının vermek istediği mesaj ne? Schumann, “İnsanların karanlık kalplerine ışık götürmek… Sanatçının görevi budur,” der, Tolstoy ise “Sanatçı her şeyi resmedebilen ve boyayabilen kişidir,” demiştir. Az önce bahsi geçen sergiyi göz önüne aldığımız takdirde, sanatçının etkinliğine dair bu iki tanımdan ikincisini seçmemiz gerekir. Farklı seviyede yetenek, hüner ve gayretle, kabaca ya da nefis bir şekilde resmedilmiş nesneler bir tuval üzerinde bir araya toplanır. Sanatın görevi bütünün armonisini kurmaktır. Uzmanlar, (ip cambazını hayretle izler gibi) “yeteneğe” hayran olur, (kıymalı böreğin tadına bakar gibi) “resmin vasıflarının” tadını çıkarırlar. Oysa ruhlar aç gelir aç giderler. Bu bayağı sürü, odaları gezinip resimlerin “hoş” ya da “harikulade” olduğunu söyleyip durur. Konuşabilecek olanlar tek laf etmemiş, dinleyebilecek olanlar tek laf işitmemiştir. Sanatın bu durumuna “sanat için sanat” adı verilir. Renklerin yaşamının ve içsel anlamın böylesine ihmal edilmesine, sanatsal gücün bu şekilde boşa harcanmasına “sanat için sanat” denir. Sanatçı hünerine, görme kudretine ve deneyimine karşılık elle tutulur bir ödül arayışı içindedir. Kibrini ve hırsını tatmin etmek sanatçının amacı haline gelmiştir. Sanatçılar arasında işbirliği yerine itişip kakışma vardır. Aşırı rekabetten ve fazla üretimden yakınılır. Nefret, partizanlık, kamplar, kıskançlık ve entrika, bu amaçsız ve materyalist sanatın doğal…

Eski Metinlere Göre Budizm / Walter Ruben
İnceleme/ 3 Aralık 2017

Eski Metinlere Göre Budizm Eski Metinlere Göre Budizm’den… Budacıların eleştirdiği bu davranış bazı Brahman okullarında da görülmekteydi. Brahman okullarında eğitim gören öğrenciler öğrenim dönemi bitiminde hocalarına hediye vermek, bağışta bulun mak zorundaydı. Aynı zamanda bir öğrenci öğrenim hayatı boyunca hocasının işlerini de yapmak zorundaydı. Bu işler tarlada çalışmak, hayvanlara bakmak, yakacak odun getirmek gibi işlerdi. Oldukça zor geçen eğitimin sonunda öğrenciyle hocası eğitimin bittiğine dair dinsel bir tören yaparlardı. Brahman okullarındaki öğrencilerin hocaya kesinkes itaat etmesini ve çektikleri zorluğu anlatan aşağıdaki hikaye Brahmanlar tarafından anlatılmıştı. “Brahman hocalarından birinin bir pirinç tadası varmış. Tarlayı sulamak için yapılmış bentlerden birisinde bir delik açılmış. Brahman bir öğrencisini çağırıp bu deliği kapatmasını istemiş. Öğrenci deliği kapatmak için uğraşmış ancak başarılı olamamış. Sonunda hocasının öfkesini üzerine çekmemek ve hocasının verdiği emri yerine getirmek için bedenini deliğe siper etmiş ve sonunda dayanamayarak ölmüş.”12 Hint kültüründe bağışlamak veya hediye vermekten yalnızca maddi şeyler vermek kastedilmez. İnsanın kendi bedenini hor görmesi, bedensel ve ruhsal acılara katlanması da bir tür bağışlama ve hediyedir. Hint yerli halklarından olan Got- ların inancına göre kendilerini sıkıntıya sokmaları, kendilerine çile çektirmeleri veya kendilerini bu yaşama layık görmemeleri Tanrıya yapılmış bir bağıştır. Gotların bu davranışlarının temelinde ölüm korkusu yatmaktadır. Gotlara göre ölüm diye bir gerçek olduğuna ve bundan kaçınılamaya- cağına göre…

Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri / Amin Maalouf
İnceleme/ 21 Ekim 2017

Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri’nden… İbn el-Kalanissi’nin burada sözünü ettiği sultan Kılıçarslan, istilacılar geldiğinde daha onyedi yaşında bile değildir. Onların yaklaştığını haber alan ilk Müslüman yönetici olan, gözleri hafif çekik bu genç Türk sultanı, hem onlara ilk bozgunu tattıran, hem de korkunç Frenk şövalyelerine ilk yenilen kişi olacaktır. Kılıçarslan, daha 1096’nın Temmuzunda, muazzam bir Frenk kalabalığının Konstantinopolis yolunda olduğunu öğrenmiş, hemen en kötü şeyleri düşünmüştür. Elbette bu adamların asıl amacını bilmemektedir, ama Doğu’ya gelmeleri hiç de iyi şeylerin habercisi değildir. Yönetmekte olduğu sultanlık, Türklerin Rumlardan henüz ele geçirdikleri bir ülke olan küçük Asya’nın büyük bölümüne yayılmaktadır. Nitekim. Kılıçarslan’ın babası Süleyman, yüzyıllarca sonra Türkiye adını alacak olan bu toprağı ele geçiren ilk Türk olmuştur. Bu genç Müslüman devletin başkenti İznik’te (Nikea), Bizans kiliseleri camilerden daha fazla sayıdadırlar. Kentin garnizonu Türk süvarilerden meydana geliyorsa da, halkın çoğunluğu Rumdur ve Kılıçarslan bu uyruklarının gerçek duyguları konusunda hiç hayale kapılmamaktadır; onlara göre o hep bir barbar çetesinin reisi olarak kalacaktır. Kabul ettikleri yegâne hükümdar, adı bütün dualarda alçak sesle tekrarlanan, Romalıların imparatoru basileus (vasilevs) Aleksios Komnenos’tur. Aleksios aslında daha çok Rumların imparatorudur ve bu Rumlar, Roma imparatorluğunun mirasçıları olduklarını iddia etmektedirler. Zaten Araplar da onların bu niteliğini kabul etmişlerdir ve –…

Milletlerin Zenginliği / Adam Smith
İnceleme/ 19 Ekim 2017

Milletlerin Zenginliği Milletlerin Zenginliği’nden… Emeğin üretici güçlerindeki en büyük gelişmenin ve bir yerde, emeğin yönetiminde ya da kullanılmasında gösterilen ustalığın, el yatkınlığının ve kavrayışın çoğu, anlaşılan, işbölümünden ileri gelmiştir. İşbölümünün, topluluğun genel çalışması üzerindeki etkileri, belirli birkaç sanayi mamulü üzerinde kendini nasıl gösterdiği gözden geçirilirse, daha kolaylıkla anlaşılabilir. Çokluk işbölümünün önemli sayılamayacak kimi mamullerde en ileri düzeyde olduğu sanılmaktadır. Gerçekte bunlarda, belki daha önemli sanayidekinden ileri götürülmüş değildir. Şu var ki, yalnız az kimsenin ufak tefek gereksinmelerini karşılayan küçük yatırımlarda çalıştırılan işçilerin toplamı, ister istemez küçüktür. İşin her ayrı kolunda çalıştırılanlar, çoğu kez aynı işevinde bir araya getirilip hep birden gözaltında bulundurulabilir. Bunun tersine, koca halk topluluğunun büyük ihtiyaçlarını karşılamaya dönük büyük yatırımlarda ise işin her ayrı kolu öyle çok işçi çalıştırır ki, bunların hepsini aynı işevinde bir araya toplamak elden gelmez. Bir bakışta, işin yalnız bir tek kolunda çalıştırılanlardan fazlası pek görülemez. Şu halde, bu sanayideki iş, daha önemsiz nitelikteki yatırımlara göre daha çok parçaya ayrılmış olabilir, ama buradaki bölünüş ötekindeki kadar belli değildir; dolayısıyla da, bunun pek daha az farkına varılmıştır. Onun için, pek ufak olmakla birlikte işbölümünün çokluk göze çarptığı bir yatırımdan, iğnecilik zanaatından bir örnek alalım. İşbölümü ile ayrı bir zanaat haline gelen bu iş için yetişmemiş;…

Okulsuz Toplum / Ivan Illich
İnceleme/ 3 Ekim 2017

Okulsuz Toplum Okulsuz Toplum’dan… Öğrencilerin pek çoğu, özellikle fakir olanları, okulun kendilerine kazandırdığı şeyi sezgisel olarak bilmektedir. Bu fakir öğrencilere, içine girdikleri süreci ve gerçek yaşama ilişkin olanı birbirine karıştırmalarına neden olacak bir eğitim veriyorlar. Bu durum, bir kez belirsiz bir hâl aldığında yeni bir mantık devreye giriyor: Bu sürece ne kadar çok dahil edilirlerse, o kadar iyi sonuç alınmaktadır. Öğrencilerin “okullulaştırılmasına” sebep öğretmeyle öğrenim, büyük gelişmeyle eğitim, diploma ile yeterlilik, akıcılıkla yeni bir şey ortaya koyma arasında bir karışıklık yaratılmak istenmesidir. Öğrencinin imgelem gücü, değer yerine hizmetin muteber kabul edilmesi sebebiyle “okullulaştırılmaktadır”. Sağlıklı bir yaşam için tıbbi tedavi, toplum yaşamında gelişme sağlamak için sosyal çalışma, emniyetin tesisi için polis teşkilatı, ulusal güvenlik için askeriye, üretkenlik için iş rekabeti gerektiği yönündeki çıkarımların neden-sonuç ilişkileri [bağlamları] yanlış anlaşılmaktadır. Sağlık, eğitim, mevki-makam, bağımsızlık ve yaratıcı çaba bu hizmetleri verdiğini iddia eden kurumların performansına göre tanımlanmaktadır. Bu tür hizmetlerin gelişmesi hastanelerin, okulların ve bu sorun içerisinde yer alan diğer kurumların yönetimlerine daha çok kaynak tahsis edilmesine bağlı bir işleyişe sahiptir. Bu kitapta yer alan makalelerde, değerlerin kurumsallaşmasının toplumsal kutuplaşmaya ve psikolojik çöküntüye yol açtığını ortaya koyacağım. Bunlar, küresel yozlaşma ve modernleşmiş mutsuzluk sürecindeki üç boyutlu yapıyı teşkil etmektedir. Maddi olmayan ihtiyaçlar meta haline…

Sürrealist Manifestolar / Andre Breton
İnceleme/ 22 Eylül 2017

Sürrealist Manifestolar Sürrealist Manifestolar’dan… Hayattaki -demek istediğim, gerçek hayattaki- en kırılgan şeylere dair inanç öylesine güçlüdür ki, en sonunda bu inanç kaybolup gider. Her geçen gün kaderinden daha çok hoşnutsuz olan müzmin hayalperest insanoğlu kullanmaya yöneltildiği nesneleri, kayıtsızlığının yoluna çıkardığı veya en azından şansını (ya da şans dediği şeyi!) denemeyi reddetmeyip çalışmayı kabul ettiğinden, hemen hemen her zaman kendi çabalarıyla kazandığı nesnelere değer biçme sıkıntısını yaşar. Bu noktada, kendisini son derece alçakgönüllü hisseder: Ne gibi kadınlara sahip olduğunu, ne aptalca ilişkilere karıştığını bilir; yoksulluğu veya zenginliği onu etkilemez, bu anlamda o hâlâ yeni doğmuş bir bebektir ve vicdanının onayına gelince, size onsuz da gayet iyi idare ettiğini itiraf edebilirim. Eğer içinde hâlâ bir parça sağduyu kalmışsa, tek yapabileceği yol gösterenleri ve akıl hocaları her ne kadar mahvetmiş olursa olsun, yine de ona bir şekilde büyüleyiciymiş gibi gelen çocukluğuna dönüp bakmaktır. Oradayken, bilinen tüm sınırlamaların yokluğu aynı anda yaşanan birkaç hayatın bakış açısına sahip olmasına olanak tanır; bu yanılsama içinde iyice kök salar ve artık tek ilgilendiği her şeyin faniliği, aşırı derecede kolay oluşudur. Çocuklar her güne dünyada hiçbir endişeleri olmadan başlarlar. Her şey yakında, ellerinin altındadır, en kötü maddi koşullar bile güzeldir. Ormanlar ya beyaz ya siyahtır; insan hiç uyumasa da olur….