Vampir / Alfred Hitchcock
Gerilim , Korku/ 29 Şubat 2020

Vampir Vampir’den… ILLINOIS kasabalarının birinde sıcak bir yaz gecesiydi… Her yerden uzak bu küçük şehri bir ırmak, bir orman ve bir de sel çukuru ikiye böler. Kaldırımlar günün yakıcı güneşinin hararetini hâlâ muhafaza etmektedir. Dükkânlar kapanmış, caddeler kararmıştı. Bu boğucu geceyi iki ay süslüyordu: Biri lâcivert gecede gittikçe yükselmekte olan vanilya rengindeki hakiki ay, diğeri karanlık ve heybetli mahkeme binasının cephe duvarındaki kocaman saat. Kasabanın her çeşit işe elverişli en büyük lokantasında vantilatörler uğulduyor, rokoko stili bölmeli köşelerde birbirlerine sokulmuş yüzleri fark edilmeyen çiftler gözüküyordu. Evleri önlerinde bağırarak oynayan çocukların sesleri bile insanı yoruyordu bu gece. Kuru bir takırdıyla kapanan kapıların rezeleri inliyordu adeta. Otlar ve ağaçlar sıcağı haykırıyorlardı. Tek katlı evinin önündeki verandada Lavinia Nebbs yalnız başına oturmuştu. Otuz yedi yaşında olmasına rağmen vücudu inceliğini ve dikliğini muhafaza eden bu kızın yüzü de güzeldi. Onun neden bu yaşa kadar evlenmemiş olduğu kasaba halkı için bir sırdı. Lavinia yalnız yaşıyordu. Annesi ve babası çoktan ölmüşlerdi. Bu sıcak yaz gecesinde evinin önündeki verandada uzun sandalyesine uzanmış, arkadaşını bekliyordu. Beyaz parmakları arasında tuttuğu limonata bardağını ara sıra dudaklarına götürmekteydi. – İşte geldim Lavinia! Lavinia döndü. Francine küçük bahçenin çakılları üstünde gülümseyerek ilerliyordu. Beyazlar giymişti. O da otuz beş yaşında olmasına rağmen bir…

Hayalet / Alfred Hitchcock
Gerilim , Korku/ 28 Şubat 2020

Hayalet Hayalet’ten… Biraz geciktiğim için, Carnacki yarı şaka bir hiddetle yumruğunu bana doğru salladı. Sonra, yemek odasının kapısını açarak dördümüzü de içeri aldı: beni, Jessop’u Arkright’ı Taylor’u. Eskisi gibi bir arada iştahla akşam yemeğimizi yedik. Yine eskisi gibi Carnacki yemekte pek de konuşkan değildi. Yemekten sonra salona geçerek rahat koltuklara gömüldük. Şarap ve sigaralarımızı içerken aramızda tatlı bir sohbet başladı. Carnacki birden, her hangi bir başlangıca lüzum germeden: – İrlanda’dan yeni geldim, dedi. Oraya ait son haberleri dinlemek içinizde belki bir veya ikinizi ilgilendirir, ama ben önce beni son derece merakta bırakan ve şaşırtan bir olayı anlatmazsam hala kafamı kurcalıya duran sorudan kurtulamam. Eşi görülmemiş bir hayalet, ya da şeytanla karşılaştım. Şimdi dinleyiniz: Gahvay’ın kuzey doğusunda yirmi bin kilometre uzak olan Lastrae şatosunda bir kaç hafta kaldım. Şatoya gidişimin sebebi, onu yeni satın alan mösyü Sid K. Tassoc adlı bir şahıs tarafından mektupla çağırılışımdı. Yeni malikâne sahibi mektubunda, evinde müşahede ettiği bazı garip hallere tahammül edemediğini, bir esrarla karşı karşıya olduğunu bildiriyordu. Oraya vardığımda beni garda karşılıyarak evine götürdü. Eski büyük şatolara her zaman hayranımdır bilirsiniz. Yine geçmiş zamanları hatırlatan bu muazzam binaya sevgiyle baktım. Şato bir hayli büyüktü. Buna rağmen mösyö Tassoc orada erkek kardeşi ve birde kendilerine yarı…

Ve Papağan Fıstık Dedi / Alfred Hitchcock
Gerilim , Korku/ 27 Şubat 2020

Ve Papağan Fıstık Dedi Ve Papağan Fıstık Dedi’den… Yemek odasında her yer açılmamış kutularla doluydu. Buna karşılık çini tabaklar tertemiz masanın üstünde duruyor, Janine de onları zevkle seyrediyordu. Kendisiyle birlikte daima bu lüks görünüşü getirirdi. Bu onun kişiliğinin bir parçası, onu güzel ve sevimli bir kadın yapan özelliğiydi. Gözleri halsiz, boş ve çıplak odanın içinde dolaştı. Gelirken getirdikleri eşyalar burayı pek doldurmayacaktı. Evin içinde fazla eşya olmadığı için de her yerde sesler yankı yapacaktı. Pencerelerden gözlerini kaçırdı; dışarıda yavaş yavaş kararmaya başlayan gökyüzü çevrede türlü gölgeler yaratmaya başlamıştı. Ev, eski bir Virginia ailesinindi. Burası Laurence’e safkan atlar yetiştirirken iflâs eden babasından kalmıştı. Evin etrafını çevreleyen dönümlerce arazi uzun bir süre önce satılmıştı. Ev ve etrafında kalan küçük bir arazi satılamıyordu. Laurence çocukluğundan beri uzak kaldığı bu eve sonunda dönmeye karar vermişti. Evin arkasındaki uzun çayırların arasında hâlâ eski ahırlardan arda kalan yıkıntılarla atların bağlandığı taşlara rastlanırdı. Ayrıca kölelere ayrılmış barakalar ve hücreler de olduğu gibi duruyordu Arazinin az ilerisinde üzerinde ufak bir köprü bulunan ince bir su akardı. Bu suyun öteki yakasında da yaban otlarının ve kır çiçekleri arasında taşlarının gizlendiği eski bir mezarlık vardı. Kaybolmaya yüz tutmuş mezar taşlarının ötesinde bir de küçük koru uzanıyordu. Janine bir ara taşların…

Cehennemin Kızıl Hakikati / Clive Barker
Korku/ 13 Mart 2019

Cehennemin Kızıl Hakikati Cehennemin Kızıl Hakikati’nden… Ragowski hırıldadı. Elini yanağında gezdirirken şiddetli ölümünün üzerinde bıraktığı mide bulandırıcı solgunluğu örtmek adına kullanılan makyajın bir kısmı silindi. Alelacele mumyalandığı açıktı. Hamburg’un dış muhitlerinin olduğu taraftaki bir mezarlıkta aile anıt mezarına konmuştu. “Umarım bunca zahmete bana belden aşağı sataşmak için girmemişsinizdir,” dedi etrafa serpiştirilmiş kişisel eşyasını incelerken. “Yine de, etkilenmediğimi söyleyemeyeceğim. Bu büyü işi için saplantılı denilebilecek kadar dikkat gerektiren detaylara inilmiş.” Büyücülerin Ragowski’yi uyandırmak için kulandıkları N’guize büyüsü, ilk aybaşını gören bir kızın, ilk adet kanının enjekte edildiği, yedi saf beyaz güvercin yumurtasının, cesedi çevreleyen kaymaktaşından yapılmış on bir tasın içine, eşit bir şekilde kırılmasını gerektiriyordu, ki o tasların içinde birçok karmaşık bileşen daha vardı. Saflık, bu büyünün esas niteliğiydi. Kuşlarda tek bir siyah leke bile olmamalıydı, âdet kanının taze olması gerekmekteydi ve siyah tebeşirle kaydedilmiş iki bin yedi yüz dokuz ayrı şey, tasların üzerinden başlayarak ortada yatan, hayata döndürülecek cesede kadar dairesel bir hareketle doğru sırada yerleştirilerek yazılmalıydı. Ne silmeye ne düzeltmeye ne de molaya yer vardı. “Bu senin işin, değil mi Elizabeth?” diye sordu Ragowski. Büyücülerden en yaşlısı Elizabeth Kottlove’ın büyüleri en karmaşık ve istikrarsız muhafazalara dayanan yetenekleri, hem iştahını hem de on yıllardır uyku yüzü görmemiş gibi görünen o…

Hayalet Öyküleri / Alice & Claude Askew
Korku/ 3 Eylül 2018

Hayalet Öyküleri Hayalet Öyküleri’nden… ‘Ne mükemmel bir mehtaplı gece!’ sözcükleri döküldü Alymer Vance’in dudaklarından, ardından döndü ve bana tuhaf tuhaf baktı. Biz Surrey’de aynı küçük handa konuklardık ve hoş kokuların olduğu serin ve güzel bahçede oturuyorduk. ‘Ay ışığı olması seni etkiler mi?’ diye sordu Vance. ‘Böyle bir gece seni belirsiz arzularla doldurur mu? Evrenin sırrını keşfetmek için yüreğin bir özlemle dolar mı?—Ya da belki de geleceği öğrenebilmek için.’ ‘Evet,’ diye yanıtladım yavaşça, ardından ona döndüm. ‘Sen derin bir spiritüel fenomen çalışması içindesin değil mi Vance? “Hayalet Dairesi” adına yıllardır araştırma yürüttüğünü duymuştum.’ Vance başını salladı. ‘Hayır, hayır’ diye yanıtladı alelacele. ‘Sen bununla gerçekten ilgilenmiyorsun, Dexter. Sen bir avukatsın. Bu tür şeylere, hortlaklara veya hayaletlere inanmazsın.’ ‘Sen burada yanılıyorsun’ diye karşılık verdim. Konu beni derinden ilgilendiriyor ve bu gece tam da bir hayalet öyküsüne uygun bir gece. Gökyüzünde beyaz, büyülü bir ay var. Ağaçlar uzaktan acayip görünüyor ve rüzgar onların dallarını tuhaf bir şekilde sallıyor. Aylmer Vance gülümsedi. O meraklı bir adamdı. Uzun boyluydu, solgun fakat sıradışı ilginç bir yüzü vardı. Gözleri parlak maviydi, çok keskin bir bakışı vardı. Elleri ince ve uzundu. Yüzünde genellikle sert bir ifade görünüyordu. Bu rahatsız edici olmayan bir sertlikti. Ancak sesi, tarzı ile tuhaf bir…

Diğer Taraf / Alfred Kubin
Korku/ 28 Ağustos 2018

Diğer Taraf Diğer Taraf’tan… Sisli bir Kasım günü, öğleden sonra -o zamanlar Münih’te yaşıyorduk- uşağımız bir ziyaretçim olduğunu bildirdi. “İçeri gelin.” Loş ışıkta görebildiğim kadarıyla sıradan görünüşlü bir adamdı gelen. Telaşlı bir ifadeyle kendini tanıttı. “İsmim Franz Gautsch. Sizinle konuşmak istiyorum. Bana ayıracağınız yarım saatiniz var mı?” Vaktim olduğunu söyleyip oturmasını rica ettim, uşağa da bir lamba ve çay getirmesini söyledim. “Size nasıl yardımcı olabilirim?” Yabancı hikâyesini anlattıkça baştaki kayıtsızlığım önce meraka, sonra giderek şaşkınlığa dönüştü. “Size bir teklifte bulunmaya geldim,” diyerek söze başladı, “Bu teklifi kendi adıma değil, başka biri adına yapıyorum, siz bu kişinin varlığını unutmuş bile olabilirsiniz fakat kendisi sizi gayet iyi hatırlıyor. Bu adam, Avrupa standartlarına göre muazzam bir servetin sahibi. Eski sınıf arkadaşınız Claus Patera’dan söz ediyorum. Lütfen sözümü kesmeden dinleyin! Patera, talihin tuhaf bir cilvesi sayesinde belki de dünyadaki en büyük servete sahip oldu. Eski dostunuz daha sonra, kolay kolay tükenmeyecek mali kaynaklara sahip olmadan asla başarılamayacak bir tasarıyı gerçekleştirmeye koyuldu. Bir hayal alemi, rüya ülkesi kurmaya kararlıydı. Oldukça karmaşık bir konu bu, size özetleyeyim; İlk olarak 31.000 kilometrekarelik, uygun bir arazi satın alındı. Satın alınan bölgenin üçte biri dağlıktır, kalan arazi düzlükler ve tepelerden oluşmaktadır. Bir göl, bir nehir ve geniş ormanlar bu…

Ölüm Şatosu / Benoit Becker
Korku/ 17 Ağustos 2018

Ölüm Şatosu Ölüm Şatosu’ndan… Thorwald dehşet içinde etrafı dinledi: Neydi bu ses?… “O”nun sesi miydi yine?…Yoksa şatonun koridorlarında bir inilti gibi yankılanan rüzgârın sesi mi?… Hayır!… “O’ydu… “O”nun sesiydi!… Bu ses, hafif bir iniltiyle başlıyor, sonra, işkence edilen birinin yalvarışları, hıçkırıkları halinde, uzun koridorları, kapalı kapıları aşıyor ve korkunç çığlıklarla, Thorwald’a ulaşıyordu!… Thorwald, yatağında doğruldu, elleriyle kulaklarını örttü, fakat bu, gecenin karanlıklarından taşan korkunç çığlıkları, beyninin en kuytu köşelerinde duymasına engel olamadı… Yeter!… Diye mırıldandı, kendi kendine; Sus!… Az sonra da, çığlık çığlığa haykırmaya başladı: – Sus!… Sus!… Soluyarak yatağına uzandı. Vücudunu ter kaplamıştı. Bunun, bir rüya olmasını, canı gönülden diledi… Fakat, hayır!… Bu, bir rüya değildi… Hemen hemen her gece, uykusunun ortasında “O’nun çığlıklarını duyuyor, denize düşen bir adamın kurtulmak için tutunacak yer ararcasına çırpınışı gibi, uykuyla yaptığı kısa bir mücadeleden sonra uyanıyor, aynı anda, o müthiş kâbus, başlıyordu… Thorwald, boş bakışlarını, şuursuz bir halde etrafında gezdirdi: Karyolasının başucundaki masanın üzerinde duran yağ kandilinin sarı, yuvarlak alevi, bir kedinin gözü gibi parlıyor, ıslık ıslığa esen rüzgâr, kapı aralıklarından, pencere kenarlarından odaya sızdıkça bu sarı alev, titriyor, kımıldıyor, geniş odanın duvarlarında yer değiştiren gölgeler, korkunç şekilleriyle, görünüp kaybolan hayaletleri hatırlatıyordu. Dışarıda, kış rüzgârının savurduğu dalgalar, şatonun üzerinde kurulduğu kayalıklara çarpıyor,…

Dracula / Bram Stoker
Korku/ 4 Kasım 2017

Dracula Dracula’dan… Tam ayrılmadan önce, yaşlı kadın odama geldi ve son derece kendini kaybetmiş biçimde şöyle dedi: “Gitmeniz şart mı? Ah! Genç Herr, gitmeniz şart mı?” Öylesine heyecanlıydı ki Almanca üzerindeki hâkimiyetini yitirmiş görünüyordu ve onu, hiç bilmediğim başka bir dille karıştırdı. Onu ancak bir sürü soru sorarak anlayabiliyordum. Ona bir an önce gitmem gerektiğini ve önemli bir işle meşgul olduğumu söylediğimde, bir kez de şöyle sordu: “Bugünün ne olduğunu biliyor musunuz?” Yanıt olarak Mayıs’ın dördü olduğunu söyledim. Başını iki yana salladı ve yine konuştu: “Ah, evet! Onu biliyorum, onu biliyorum! Ama bugünün ne olduğunu biliyor musunuz?” Anlamadığımı söylediğimde sözlerini sürdürdü: “Bugün Aziz George Günü’nün arifesi. Bu gece saatler gece yarısını gösterdiğinde yeryüzündeki tüm kötü güçlerin serbestçe ortalıkta salınacağını bilmiyor musunuz? Nereye gittiğinizi, neye gittiğinizi biliyor musunuz?” Öylesine belirgin bir kaygı içindeydi ki onu rahatlatmaya çalıştım, ama hiç etki etmedi. Sonunda dizlerinin üzerine çöktü ve gitmemem için, en azından yola çıkmadan önce bir-iki gün beklemem için bana yalvardı. Tüm bunlar çok saçmaydı, ama kendimi rahat hissetmiyordum. Ancak, yapılması gereken bir iş vardı ve hiçbir şeyin onu engellemesine izin veremezdim. Bu yüzden, onu ayağa kaldırmaya çalıştım ve elimden geldiğince ciddi biçimde teşekkür edip görevimin kaçınılmaz olduğunu ve gitmem gerektiğini söyledim. Bunun…

Vittorio / Anne Rice
Korku/ 17 Ekim 2017

Vittorio Vittorio’dan… Küçük bir çocukken korkunç bir rüya görmüştüm. Rüyamda erkek ve kız kardeşlerimin kesik başlarını kucağımda tutuyordum. Kocaman kıpır kıpır gözleri ve kızarmış yanakları dışında tamamen hareketsiz ve sessizdiler. Benimse adeta dilim tutulmuş, kucağımdaki bu korkunç görüntüye bakakalmıştım. Ve bir gün rüyam gerçek oldu. Ama kimse ağlamayacak, ne onlar ne de benim için, çünkü isimsiz olarak gömüldüklerinden bu yana beş yüz yıl geçti. Ben bir vampirim. Adım Vittorio, ve bu satırları İtalya’nın tam ortasında bulunan güzeller güzeli Toskana Vadisinin kuzeyinde, içinde doğduğum şatonun harabelerinde yazıyorum. Cosimo de Medici’nin İtalya’nın gayriresmi yöneticiliğini üstlendiği güzel günlerden bu yana beş yüz yıldır yaşayan alışılmışın dışında bir vampirim, gücümün sınırı yoktur. Eğer onlarla konuşmayı başanrsanız, melekler bile güçlerimi doğrular. Bunu asla aklınızdan çıkarmayın. Hikayeleri ve tarihi geçmişleri ile sizleri eğlendirmiş olan Yeni Dünya şehri New Orleans’in romantik ve tuhaf vampirlerden oluşan “Entelektüeller Topluluğu” ile hiçbir alakam yoktur. Hikayeymiş gibi gösterilen, ama aslında ürpertici bir gerçeğin ta kendisi olan o kahramanlarla ilgili size ilginç gelecek hiçbir şey bilmiyorum. Louisiana bataklıklarında bulunan baştan çıkarıcı cennet vadileri hakkında da hiçbir şey bilmiyorum. Bu sayfalarda onlarla ilgili yeni bilgiler edinemeyeceğinizi söyleyeyim. Bu satırlardan sonra onlarla ilgili en ufak bir kelime dahi bulamayacaksınız. Doğrudur, kendi başlangıcımı, yani yaratılışımın…

Vampirle Görüşme / Anne Rice
Korku/ 17 Ekim 2017

Vampirle Görüşme Vampirle Görüşme’den… “Anlıyorum…” dedi vampir düşünceli bir tavırla; yavaşça odanın karşısındaki pencereye yürüdü. Uzun süre orada durdu, Divisadero Sokağı’nın solgun ışığı, gelip geçen arabaların farları cama vuruyordu. Oğlan odadaki eşyaları, yuvarlak meşe masayı, sandalyeleri daha iyi görebiliyordu şimdi. Duvarların birinde bir lavabo ve ayna vardı. Oğlan çantasını masaya bırakıp bekledi. “Peki, yanında ne kadar bant var?” diye sordu vampir dönerek, oğlan şimdi profilden görebiliyordu onu. “Bir hayat hikâyesine yetecek kadar var mı?” “Tabii, eğer iyi bir hayatsa. Bazen şansım açık olunca bir gecede üç-dört konuşma yapıyorum. Ama iyi bir hikâye olması şartıyla. Bu anlaşılır, değil mi?” “Fevkalade anlaşılır,” dedi vampir. “Sana hayat hikâyemi anlatacağım öyleyse. Büyük bir zevkle anlatacağım.”. “Harika,” dedi oğlan. Çantasından küçük teybini çıkardı hemen, kaseti ve pilleri kontrol etti. “Merakla bekliyorum, niye inanıyorsunuz buna, niye…” “Hayır,” dedi vampir birden. “Bu şekilde başlayamayız. Aletlerin hazır mı?” “Evet,” dedi oğlan. “Otur öyleyse. Şu ışığı yakayım.” “Ama vampirler ışıktan hoşlanmaz diye bilirdim,” dedi oğlan. “Sizce karanlık olması atmosfer açısından daha iyiyse…” Ama sustu birden. Vampir sırtını pencereye dönmüş onu seyrediyordu. Oğlan yüzünü hiç seçemiyordu şimdi; kıpırtısız beden nedense dikkatini dağıtıyordu. Bir şey söyleyecekmiş gibi oldu, ama söylemedi. Vampir masaya yaklaşıp lambanın ipine uzanınca rahat bir nefes aldı. Çiğ,…