Vuruş / Jack Higgins
Macera/ 16 Temmuz 2020

Vuruş Vuruş’tan… «Gel de göstereyim. Yolumun üzerinde.» Kelly kapıyı açtı, yaşlı adam dışarıya çıktı. Yağmur şiddetlenmişti, şemsiyesini açtı. Kelly de şemsiyenin altına girdi ve kaldırım boyunca birlikte yürümeye başladılar. Benimle Kal adlı eski bir ilahiyi çalan bandonun sesi duyuluyor, ona eşlik eden insan sesleri de yağmurda hüzünlü bir şekilde yükseliyordu. Yaşlı papaz ve Kelly bir an durdular ve kasaba meydanına doğru baktılar. Granitten bir savaş anıtı vardı, ayağına çelenkler konmuştu. Çevresinde küçük bir kalabalığın yer aldığı anıtın bir yanında da bando duruyordu. İrlanda Kilisesinden bir papaz töreni yönetmekteydi. Dört yaşlı adam da ellerindeki bayrakları yağmurda gururla tutuyorlardı. Kelly bunlardan yalnızca İngiliz bayrağını tanıyordu. «Nedir bu?» diye sordu. «Her iki Dünya Savaşlarında ölenlerin anıldığı Ateşkes Günü Töreni. Şurada gördüklerin İngiliz Alayının buradaki yerel şubesi. Protestan dostlarımız geleneklerine sıkı sıkıya bağlı kalmaktan hoşlanırlar.» «Ya, öyle mi?» dedi Kelly. Yürümeye devam ettiler. Köşede küçük bir kız duruyordu, yedi ya da sekiz yaşından büyük olamazdı. Tıpkı üstündeki ceket gibi bir iki numara büyük eski bir bere giymişti. Çoraplarında delikler vardı ve ayakkabıları da eskiydi. Yüzü solgundu, derisi çıkık elmacık kemikleri üzerine iyice yapışmıştı, ama koyu renk gözleri cin gibi bakıyordu. Önünde karton bir tablayı tutan ellerinin soğuktan mosmor olmasına karşın, yine de gülümsemeyi başardı….

Şeytanın Oğlu / Jack Higgins
Macera/ 15 Temmuz 2020

Şeytanın Oğlu Şeytanın Oğlu’ndan… Paraşüt Birliği’ne katılıp irlanda’da dolaştı. Fakat bunun için bir yıl yeterliydi. Ordudan ayrılıp emlak idaresiyle ilgili bir kursa katıldı. Küçük Kate’e gelince, St. Paul’s Kızlar Okulu’ndan sonra Oxford, St. Hugh’s Koleji’ne gitti. Ardından çılgın bir döneme girip Londra sosyetesini bir kasırga gibi altüst etti. Kontun 1993 yılındaki ölümü hiç beklenmedik bir şeydi. Uyarmaksızın gelen ve birkaç saniye içinde öldüren bir kalp kriziydi ölüm nedeni. Leydi Kate artık Dhu Gölü Kontesi’ydi. Yaşlı adamı ebedi istirahatı için Dauncey kilise mezarlığındaki aile mozolesine koydular. Kontu son yolculuğuna uğurlamaya tüm köy halkı ve dışardan pek çok insan geldi, bunların bir kısmını Paul tanımıyordu bile. Paul Dauncey Malikânesi’nde cenaze töreninin yapıldığı Büyük Salon’da annesini ararken orta yaşların sonundaki bir adamın annesine doğru eğilmiş olduğunu gördü. Yanlarında durunca annesi başını kaldırıp baktı. “Paul, canım, en eski dostlarımdan biri olan Tuğgeneral Charles Ferguson’la tanışmanı istiyorum.” Tuğgeneral, Paul’ün elini sıktı. “Senin hakkında her şeyi biliyorum. Ben de bir zamanlar Topçu Birliği Guards’daydım. Irak hatları gerisinde Albay Tony Villiers’la yaptığın iş muhteşemdi. Bunun için Askeri Haç yeterli değildi bence.” “Albay Villiers’ı tanıyor musunuz?” diye sordu Paul. “Geçmişimiz çok gerilere dayanır.” “Çok şey biliyor gibisiniz, tuğgeneral. O SAS operasyonu gizliydi.” Annesi söze girdi. “Charles ve büyükbaban…

Şeytan Sofrası / Jack Higgins
Macera/ 14 Temmuz 2020

Şeytan Sofrası Şeytan Sofrası’ndan… Tezgâhın ardında oturan kızın on altı yaşında olduğunu biliyordu. Adı Kathleen Ryan’dı ve gençliğinden beri bir tetikçi olan Protestan amcası Michael Ryan’ın yerine kafeyi işletiyordu. Siyah saçlı, çıkık elmacık kemikleri üzerinde öfkeli gözleri olan ufak tefek bir kızdı. Kabul edilen ölçülere göre güzel sayılmazdı. Üzerinde koyu renkli bir kazak, blucin etek ve çizme vardı, Keogh içeri girdiğinde bir taburede oturmuş kitabını okuyordu. Keogh tezgâhın üzerine eğilerek, “İyi mi bari?” diye sordu. Kız sakin bir ifadeyle kendisine baktı ve o bakışı, Keogh’a yaşından çok büyük biriyle karşı karşıya olduğunu söyledi. “Çok güzel. The Midnight Court.” “Ama bu İrlandaca.” Keogh uzanıp bakınca kızın haklı olduğunu gördü. “Neden olmasın ki? Bir Protestan, İrlandaca bir kitap okuyamaz mı? Neden? Burası bizim de yurdumuz bayım ve siz eğer Sinn Fein ya da o eski palavralardan birindenseniz başka bir yere gitmenizi tercih ederim. Katolikler burada hoş karşılanmazlar. IRA’ya ait bir bomba babamı, annemi ve küçük kız kardeşimi öldürdü.” Keogh kendini savunurcasına ellerini kaldırdı. “Aman kızım, ben sadece denizden yeni dönmüş ve bir fincan çay içmek isteyen bir Belfast’lıyım.” “Konuşmanız pek Belfast’lıya benzemiyor. İngiliz daha doğru olacak sanırım.” “Babam küçüklüğümde beni oraya götürmüştü.” Kız bir an kaşlarını çattı, sonra omuzlarını silkti. “Peki.” Sesini…

Rampa / Jack Higgins
Macera/ 13 Temmuz 2020

Rampa Rampa’dan… Krallık Dairesi sarayın öteki yanındaydı. Kendisine verilen planları ezberlemiş olan Villiers koridorlar labirentinden rahatlıkla geçti. Sabahın o saatinde kimsecikler yoktu ortalıkta. Beş dakika sonra özel bölüme açılan koridorun başındaydı. Kraliçenin dairesi birkaç adım ötesindeydi. Bir salon, bir yemek odası ve ardında da yatak odası, bunu biliyordu. Karşıdaki antrede bir polis memuru oturmuş kitap okumaktaydı. Villiers bir süre adama baktıktan sonra geldiği koridorun ucuna kadar döndü, parktaki polisten aldığı telsizi çıkardı. Dört numaralı düğmeye basıp bekledi. Hafif bir parazit duyuldu. «Jones konuşuyor,» dedi biri. «Güvenlik bölümü,» dedi Villiers. «Resim galerisindeki alarm çalıyor. Koşup bir bakıver olmaz mı?» «Tamam,» dedi Jones. Villiers yine az önce durduğu köşeye gelip başını uzatınca polisin koridorun öteki ucuna doğru gitmekte olduğunu gördü. Adam köşeyi dönüp gözden kaybolunca Villiers Kraliçenin dairesinin kapısına gitti, bir an duraklayıp derin bir soluk aldı ve içeri girdi. İkinci Elizabeth oturma odasında yanan şöminenin yanında kitap okuyordu. Sabahın o saatine rağmen üzerinde soluk mavi bir kazak ve tüvit etek, boynunda incileri vardı. Kapının gıcırdamasıyla başını kaldırdı. Villiers içeri girip kapıyı arkasından kapattı. Yalnız gözlerini açıkta bırakan kara başlığı ve kara tulumu içinde çok ürkütücüydü. Bir an bir sessizlikten sonra başından başlığı çıkardı. «Binbaşı Villiers,» dedi Kraliçe. «Güç müydü?» «Korkarım ki…

Parola / Jack Higgins
Macera/ 12 Temmuz 2020

Parola Parola’dan… Ölüler Gününde, çocuklar, dünyadan ayrılan kişilerin mezarlarına yiyecekler, hediyeler götürüp bırakırlar Bolivya’da. Hıristiyan ve putperest geleneklerinin ilginç bir karışımı, olayların gelişmesine de bakılırsa oldukça yerinde. Ama Bolivyalı köylülerin batıl inançlara en çok saplanmış olanları bile ölünün kalkıp da bu fırsattan yararlanmak isteyeceğine inanmaz. Oysa ben buna inanıyordum. La Huerta, yüksek And dağlarının tepelen arasında gözden uzak, beş altı bin nüfuslu, maden ocakları bulunan bir kasabaydı. Uzak ve ıssız, Peru’dan doğrudan doğruya uçak seferleri yapılmadığı için Lima’dan bir Amerikan maden şirketine kargo getiren eski bir DC 3 uçağıyla geldim. Kasabaya vardığımızda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu, ama her nasılsa küçük terminal binasının dışında bekleyen bir taksi vardı. Sürücüsü kalın bıyıklı, şen bir yerliydi. Sarı muşamba bir yağmurluk giymiş, başına hasır bir şapka takmıştı. Uçaktan bir müşterinin çıkmış olmasına hem şaşırmış, hem sevinmişe benziyordu. «Otele mi, senyor?» diye sordu valizimi alırken. «Excelsior Oteli’ne,» dedim. «Zaten başka otel yok, senyor.» Gece lam basının aydınlığında dişleri parlıyordu. «Bir tek o var.» Taksinin içi kokuyordu, orasından burasından sular sızıyordu. Tepeden aşağı, kasabanın ışıklarına doğru inerken anlaşılmaz bir sıkıntı kaplamıştı içimi. Ne demeye buradaydım? Daha önce de birçok kez yapmış olduğum şeyi neden yapıyordum? Doğruluğu kesin olmayan bir öykünün peşinden koşuyordum. Ve kasabanın, her biri…

Korkunun Kanatları / Jack Higgins
Macera/ 11 Temmuz 2020

Korkunun Kanatları Korkunun Kanatları’ndan… «Çok basit. Portekiz polisi cinayet suçu dolayısıyla Hannah Winters’in sınırdışı edilmesi istemini kabul etti. Hatta üç cinayetin sanığı olarak. Ve konuyu bir an önce bir sonuca kavuşturmaya da hazır olduklarını bildirdiler.» «Ama siz… siz polis değilsiniz ki.» «Yoo, polis olmasına polisiz. Portekizlilerin anladığı anlamda değil kuşkusuz, daha ilginç türden bir polis.» Adam şimdi almanca konuşuyordu. «GESTAPO Berlin bürosundan Sturmbannführer Kleiber’im ben. Arkadaşım da, Sturmscharführer Gunter Sindermann,» Bir karabasan görüyordu sanki ama yine de öylesine bitkindi ki hiç bir şeyin önemi kalmamıştı artık. «Şimdi ne olacak?» diye sordu ilgisiz bir sesle. Kleiber ışığı söndürdü. «Seni evine götüreceğiz. Berlin’e. Merak etme, kötü davranmayacağız.» Adamın eli kızın dizinde, ipek çorabının üstlerine doğru kayıyordu. Yaptığı en büyük yanlışlık da bu oldu; adamın bu davranışına duyduğu tiksinti kızın kendini toparlamasına yetmişti. Adamın eli daha yukarlara kayarken soluğunu tutarak kapının kolunu araştırdı. Mercedes o anda bir su arabasına yol vermek için yavaşlamıştı. Kız çılanca gücüyle Kleiber’i itti, kapıyı açtı ve kendini dışarı fırlattı. Dengesini yitirdi, iki takla attı yol kenarında. Sarsıntının etkisiyle doğrulduğunda duvara yaslanmak zorunda kaldı. Mercedes sokağın ilersinde durmuş, geri geri gelmeye başlamıştı. Kızın ayakkabılarından biri ayağından uçup gitmişti ama şu anda elinden bir şey gelmezdi. Ayağını bir sallayışta ötekini…

Kartal Süzülürken / Jack Higgins
Macera/ 10 Temmuz 2020

Kartal Süzülürken Kartal Süzülürken’den… Köşede, gösterişli bir mozolenin üzerinde kollarını açmış bir Ölüm Meleği vardı. Bunu çok iyi anımsıyorum, çünkü birisi org çalıyor ve renkli camdan içeri gün ışığı süzülüyordu. Çevresindeki binalar gibi Viktorya tarzında inşa edilmiş olan bu kilise fazla eski değildi. St. Martin Meydanı. Bir zamanlar iyi bir semtmiş. Şimdi ise fazla gelişmemiş, bakımsız, ama yine de bir kadının gece yarısı tek başına köşedeki dükkâna güvenli olarak gidebildiği bir yerdi. On üç numaralı daire zemin katındaydı. Yardımcım burayı benim için altı aylığına Slew York’a giden bir kuzeninden ödünç almıştı. Eski moda, rahat bir daireydi ve bana çok uygundu. Yeni bir romanı bitirmek üzere olduğum için sık sık British Museum’ daki Okuma Salonu’na gitmem gerekiyordu. Ama o kasım akşamı müthiş bir yağmur vardı, saat altı sularında demir kapıdan geçip Gotik anıtların bulunduğu ormana giden yolu izlemeye koyuldum. Şemsiyem olmasına karşın, trençkotumun omuzları sırılsıklamdı, ama beni hiç rahatsız etmiyordu. Yağmuru, kış karanlığına açılan ıslak sokakları ve bunun insanda uyandırdığı garip özgürlük duygusunu hep sevmişimdir. Ayrıca o gün çalışmalarım çok iyi gitmiş, kitabımın sonu artık iyice ortaya çıkmıştı. Ölüm Meleği ve mozolenin bronz kapısında duran iki mermer nöbetçi kilisenin loş ışığında şimdi daha yakın görünüyorlardı. Her şey normal gibiydi, ancak bu…

İnfaz Günü / Jack Higgins
Macera/ 9 Temmuz 2020

İnfaz Günü İnfaz Günü’nden… «Kimler kaçırdı? Kışkırtıcılar mı?» «Hayır, onları beş yıldan beri aradığımız biri yönetiyordu. Eskilerden biri. Hayattaysa şimdi altmış yaşlarında olmalı. Michael Cork. İri yapılı olmasına karşın nedense ona Küçük Adam diyorlar. On yedi ya da on sekiz yaşında bir kez tutuklanmış, sonrasında sicili tertemiz. Uzun bir süre Amerika’da yaşamış ama ne var ki, onun neye benzediğine ya da nasıl biri olduğuna ilişkin en küçük bir bilgimiz bile yok.» «Peki, posta gemisine ne oldu?» «Cork ve adamları kaptanı etkisiz hale getirip gemideki yarım milyon sterlin değerindeki külçe altınları aldılar.» «Ve gecenin karanlığında gözden kayboldular öyle mi?» «Pek değil. Ertesi sabah Rathlin Adası yakınlarında Kraliyet Deniz Kuvvetlerine bağlı bir gemiyle karşılaştılar ama yoğun sisin altında kaçmayı başardılar. Geminin kaptanı onların battığını sanmış.» «Başka bir yerde görülmüşler mi?» «Rathlin’in güney kıyısında bir sahil kasabası olan Stramore yakınlarındaki bir kumsalda lastik bir bot bulundu. Ve bu olayı izleyen hafta sonuna doğru da kıyıya çarpan birkaç ceset.» «Michael Cork’un kurtulduğunu düşünüyorsun, değil mi?» «Kurtulduğundan eminiz. Aslında bizlere haber veren İrlanda Enstitüsünün sayesinde ne olduğunu tam olarak biliyoruz. Cork’ tan başka kurtulan olmadı. Stramore yakınlarında kıyıya çıkmış ve her zamanki gibi yine izini kaybettirmiş.» Pencereye yaklaşıp karşımda uzanan mavi Ege Denizine baktım. «O…

Fırtınadan Önce / Jack Higgins
Macera/ 8 Temmuz 2020

Fırtınadan Önce Fırtınadan Önce’den… Richter cevaplamadan önce, biri, Portekizce, “Hey, Senhor Prager, bu ne güzel sürpriz!” diye seslendi. Arkasındaki küçük odalardan birinin perdesi açılırken, Prager sese doğru başını çevirdi. Elinde bir şarap şişesi, buruş buruş ve son derece şişman bir adam oturuyordu orada. Terden lekelenmiş haki üniformasının dikişleri yer yer sökülmüştü. Prager gülümsemeye çalıştı. “Kaptan Mendoza. Siz hiç uyumaz mısınız? ” “Pek sık değil. Bu kez ne var, iş mi, eğlence mi? ” “İkisi de. Biliyorsunuz, Alman uyrukluların durumları bugünlerde güçleşti. Hükümetiniz her zamankinden daha düzenli rapor istiyor.” “Öyleyse, Berger’le adamlarını şahsen görmeniz gerekli.” “Her ayın son haftasının ilk günü., Rio’daki adamlarınız bu konuda çok titiz.” “Ya Senhora Prager nasıl? Uçakta birlikteymişsiniz diye duydum.” “Birkaç günlük iznim var. Karım da bu tarafları hiç görmemişti. Fırsatı değerlendirmek istedik.” Richter, bir şey söylemeden kalkıp yürüdü. Mendoza arkasından bakarak, “İyi bir çocuk.” dedi. “Eskiden ne iş yapardı? Bir denizaltıda baş dümenci, Obersteuermann dediklerinden, değil mi? ” “Sanırım öyleydi.” “Benimle bir içki içer misiniz? ” Prager duraksadı. “Çabuk olursa içerim. Bir randevum var da.” “Berger’le mi?” Mendoza başıyla işaret etti ve barmen tek kelime konuşmadan iki bardağa konyak doldurdu. “Rio’ya ne zaman dönecek? Sabah mı? ” “Herhalde”. Prager konyağını yudumladı, tehlikeli bir konuya girmişlerdi….

Devlerin Gazabı / Jack Higgins
Macera/ 7 Temmuz 2020

Devlerin Gazabı Devlerin Gazabı’ndan… Polis Müdürü genellikle hafta arası öğle saatlerinde, halkın geri kalan bölümünü özendirmek için olacak, birini kurşuna dizmeyi başarırdı. Bu da o dönemlerinde Meksika’nın bazı yörelerinde işlerin nasıl yürütüldüğü hakkında bir fikir verir sanırım. İstasyondan yokuş yukarı tepeyi yarılamışken ilk salvo ateşin sesiyle farkında olmadan elimi ceketimin içine sokuverdim. Yol boyunca gölgede kalmayı başarabilmiştim ama Plaza Civica’ya çıktığım an güneş pençelerini boğazıma geçirip bir sıkınca vücudumdan sular fışkırdı aniden. İdamlar polis kışlasının avlusunda yapılıyor, kapılar da seyretmek isteyenlerin rahatça görmelerine imkân sağlamak için ardına kadar açık tutuluyordu. Seyirciler de o sırada onbeş yirmi kızılderili ile melezden oluşmuştu. Öğle sıcağı ve gösterinin tekrarındaki sıklık düşünülürse pek önemsenmeyecek bir kalabalık değildi aslında. Seyircilerin arkasında toprak yollardan kalkan tozla her yanı bembeyaz kesilmiş bir Mersedes park etmişti. Bonito gibi bir yerde pek rastlanmayacak bir model. En garip yanı da ben oraya vardığımda arabadan inen sürücüsüydü. Adam papazdı İrlanda dışında pek görmediğim irilikte, geniş kenarlı şapkasıyla, soluk cübbeli bir papaz. Kendisini orada görünce şaşıran seyircilere pek aldırmadan dolgun deri bir keseden bir sigarilla çıkartıp kibritini arandı. Ben kibritimi ondan önce bulup çaktım ve uzattım. Papaz dönüp ters ters baktı yüzüme, ben de onun yüzünü ilk kez o anda gördüm. Çalı gibi…

Atmaca / Jack Higgins
Macera/ 6 Temmuz 2020

Atmaca Atmaca’dan… Harry Carter’ı taşıyan jip Cezayir dışında Dar El Quad adındaki büyük villanın kemerli, oymalı kapısının önünde durduğu zaman güneş batmak üzereydi. «Bekle beni,» dedi Carter şoföre ve nöbetçilerin arasından geçip merdivenleri tırmandı. Loş, serin holde genç bir yüzbaşı yazlık üniformasıyla masanın başında oturmuş çalışıyordu. Önündeki levhada Yüzbaşı George Cusak yazılıydı. Başını kaldırıp Carter’a baktı ve omzundaki işaretlere, göğsündeki nişanlara bir göz attıktan sonra ayağa kalktı. «Sizin için ne yapabilirim, binbaşım?» Carter izin kâğıdını çıkardı. «Sanırım General Eisenhower beni bekliyor.» Yüzbaşı kâğıda şöyle bir bakıp başını salladı. « On dakikanız var, binbaşım. Biraz oturursanız, kendisine geldiğinizi bildiririm.» Harry Carter açık kapıdan terasa çıkıp kamış koltuklardan birine oturdu ve bir anlık duraklamadan sonra göğüs cebinden eski gümüş tabakasını çıkarıp bir sigara yaktı. Kırk iki yaşında, orta boylu, sakin, temiz yüzlü, her an gülümsemeye hazır ama bir türlü gülümsemeyi gerçekleştiremeyen bir adamdı. Yorkshire’lı zengin bir değirmencinin oğlu olup on üç yaşına dek Leeds Okulunda okumuş, sonra da öğrenimine Winchester’da devam etmiş biri olarak, üzerindeki üniformaya şaşılacak derecede uymuştu. Ve 1917’de okuldan kaçıp, yaşını büyük göstererek Birinci Dünya Savaşının son on sekiz ayını batı cephesinde piyade eri olarak yaşamıştı. Savaş sona erince öğrenimini Cambridge’de tamamlayıp parlak bir akademik kariyer yapmıştı. Yunan arkeolojisi…

Heretik / Kutsal Kase’nin Peşinde #3 / Bernard Cornwell
Macera/ 24 Aralık 2019

Heretik Heretik’ten… Korkunç bir çığlık merdivenleri doldurdu ve başka bir kanlı ceset aşağıya indirilip yoldan çekildi: üç basamak daha açıldı ve Fransızlar yine ite kaka kendilerine yol açtılar. “Montjoie St. Denis!” Elinde bir demirci çekici olan bir İngiliz merdivenlerden aşağı inip Fransız miğferlerine vurdu. Bir adamı kafatasını ezerek öldürdü, diğerlerini geriye itti. Bu arada bir şövalye bir tatar yayı almayı akıl edip sinsi sinsi merdivenlerden yukarı çıktı. İyi bir görüş açısı yakalayınca attığı ok, İngiliz’in ağzından girip kafatasının arkasını havaya kaldırdı. Fransızlar nefret ve zafer çığlığı atarak tekrar hücum ettiler, ölmekte olan İngiliz’i kanla kaplı ayaklarının altında ezip kılıçlarıyla kulenin tepesine çıktılar. Orada bir düzine adam onları merdivenlerden geriye göndermeye çalıştı, ama daha fazla Fransız yukarı çıkmaya başlamıştı. Sonradan gelenler, öndekileri İngiliz kılıçlarına doğru zorladılar. Arkadaki-ler garnizonun son kısmını bozguna uğratmak için ölülerin üstünden geçtiler. Bütün adamlar doğranıp yere yıkıldı. Bir okçu parmakları kesilecek kadar uzun yaşadı, sonra gözleri oyuldu, kuleden aşağıda bekleyen kılıçların üstüne fırlatılırken hâlâ çığlıklar atıyordu. Fransızlar sevinç çığlığı attı. Kule ölü mahzeni gibiydi, ama Fransız sancağı surlarında dalgalanacaktı. Hendekler İngilizlerin mezarı haline gelmişti. Zafer kazanan adamlar, para aramak için ölülerin giysilerini soyarken bir borazan çaldı. Nehrin Fransız tarafında hâlâ İngilizler, sağlam bir zeminde kıstırılmış atlılar vardı….

Cehennem Savaşçıları / Kutsal Kase’nin Peşinde #2 / Bernard Cornwell
Macera/ 24 Aralık 2019

Cehennem Savaşçıları Cehennem Savaşçıları’ndan… Thomas onu bir kenara itip Lord Roncelets’in yanan çadırının dışında dalgalanan sarı-siyah sancağa doğru koştu. “Jeanette!” diye seslendi. “Jeanette!” Ama Jeanette esir düşmüştü. Dev bir adam sırtını Lord Roncelets’in çadırının hemen dışında duran Taş Kırbaç adlı mancınığa dayamıştı. Adam Thomas’m sesini duyunca sırıtarak dönüp baktı. Bu adam sakalı ve çürümüş dişleriyle Beggar’dı. Kendisinden kaçmaya çalışan Jeanette’i sertçe itti. “Tut onu Beggar!” diye bağırdı Sir Geoffrey Carr. “Sıkı tut kaltağı.” “Bu güzellik hiçbir yere gitmiyor,” dedi Beggar. “Hiçbir yere gitmiyorsun tatlım.” Jeanette’in zırh cüppesini kaldırmaya çalıştı, ama çok ağır ve idaresi zordu, ayrıca Jeanette deli gibi mücadele ediyordu. Hâlâ kılıcı olmayan Roncelets Lordu Taş Kırbaç’m gövdesinde oturuyordu. Yüzündeki kırmızı iz darbe aldığını gösteriyordu. Sir Geoffrey Carr beş adamıyla birlikte “Ona katılmamı istedi,” dedi Thomas buruk bir sesle. Kesilen ipi bir kenara fırlattı, miğferinin altından yedek ipi aldı. Beceriksiz parmaklarıyla ipi yayma takmayı ikinci denemede başardı. “Ve defterin onda olduğunu söyledi.” “Eh, bu onun çok işine yarayacaktır,” diye yorumda bulundu Robbie. Savaş sona ermişti. Siyah giysili bir cesedin yanma çömelip para aramaya başladı. Sir Thomas Dagworth adamların bir sonraki kaleye saldırmak için kampın batı yakasında buluşmalarını haykırıyordu. Diğer kaledeki savunmacıların bazıları savaşın kaybedil-diğini görüp kaçmaya başlamışlardı. La Roche-Derrien’de…

Şeytan’ın Atlıları / Kutsal Kase’nin Peşinde #1 / Bernard Cornwell
Macera/ 24 Aralık 2019

Şeytan’ın Atlıları Şeytan’ın Atlıları’ndan… Dar sokaktan hızla geçti, babasının bahçesinin çitinin üstünden atlayıp mutfak kapısını çaldı, ama kimse açmadı. Yüzünden birkaç santim yukarıya bir ok girdi. Thomas başını eğip fasulye tarlalarının içinden babasının bir atının bulunduğu ahıra koştu. Hayvanı kurtaracak zaman yoktu, bu yüzden yayını ve oklarını sakladığı üst kattaki samanlığa tırmandı. Yakınlarda bir kadın çığlığı duyuldu. Köpekler uluyordu. Fransızlar kapıları kırarken bağırıyorlardı. Thomas yayını ve ok çantasını kaptı, çatı kirişlerindeki sazları araladı, açılan delikten geçerek komşunun meyve bahçesine atladı. Sonra şeytan kovalıyormuş gibi koşmaya başladı. Lipp Tepesine gelirken yanındaki çimenlere bir ok girdi ve Cenovalı iki okçu onu kovalamaya başladı, ama Thomas genç, uzun boylu ve hızlıydı. Çuha çiçekleri ve papatyalarla parlayan bir merayı geçip tepeye doğru koştu. Çitteki bir boşluğu kapatan tahta çerçevenin üstünden atlayıp sağa döndü, zirveye doğru yoluna devam etti. Tepenin uzak yamacındaki ormanlara kadar koştu, sonra soluklanmak için yaban sümbüllerinin arasına çöktü. Uzanıp yakınlardaki tarlalarda otlayan kuzuların sesini dinledi. Biraz bekledi, ama istenmedik bir şey duymadı. Okçular takipten vazgeçmişlerdi. Thomas yaban sümbüllerinin arasında uzun süre yattı ama sonunda dikkatle zirveye geri döndü ve uzak tepedeki yaşlı kadınlar ve çocuklardan oluşan dağınık grubu gördü. Onlar bir şekilde okçulardan kurtulmuşlardı ve hiç kuşku yok ki Sir Giles…

Azincourt / Bernard Cornwell
Macera/ 23 Aralık 2019

Azincourt Azincourt’tan… Bir keresinde az daha başarılı oluyorlardı. Hook’un babası her yıl düzenlenen futbol müsabakası sırasında ölümüne tekmelenmiş, onu kimin öldürdüğünü bulamamışlardı; ancak, herkes bu işi Perrill ailesinden birisinin yaptığından emindi. Derebeylik malikanesinin ötesindeki sazlığa yuvarlanan topun peşinden bir düzine adam gitmiş, sadece on biri geri gelmişti. Yeni Lord Slayton bu olaya cinayet denilmesi fikrine gülüp geçmiş, ‘Futbol oynarken adam öldürdü diye birini asarsak,’ demişti, ‘İngiltere’nin yarısını asmamız gerekir!’ Hook’un babası ölmeden önce çobanlık yapıyordu. Hamile eşini iki oğlu ile birlikte dul bırakmıştı. Dul kalan kadın kocasının ölümünden iki ay sonra ölü doğan kızını doğururken can vermişti. Kadın, Aziz Nicholas Yortusunda yani Nick Hook’un on üçüncü yaş gününde ölmüştü, Hook’un büyükannesine göre bu tesadüf Nick’in lanetli olduğunu gösteriyordu. Nick’in üzerindeki laneti kendi büyüsüyle kaldırmaya çalıştı. Çocuğa bir ok saplayıp kasığına doğru iyice itmiş, sonra da bu okla bir geyiği öldürmesini söylemişti. Böylelikle üzerindeki lanet kalkacaktı. Hook Lord Slayton’ın dişi geyiklerinden birini gizlice avlamış ve üzerinde kan izleri bulunan okla öldürmüştü, ama lanet kalkmamıştı. Perrill ailesi yaşıyor, aralarındaki kan davası sürüyordu. Hook’un büyükannesinin bahçesindeki güzel elma ağacı kurumuştu; bu olayın üzerine büyükanne, Perrill’lerin yaşlı annelerinin meyveleri kuruttuğunda diretiyordu. ‘O Perrill ailesinin hepsi kokuşmuş soysuzlar sürüsü,’ diyordu büyükannesi. Tom Per-ıill ile kardeşi…

Cehennem / Dan Brown
Macera/ 17 Aralık 2019

Cehennem Cehennem’den… Langdon haykırarak uyandı. Oda aydınlıktı. Yalnızdı. Havada keskin bir ilaç kokusu vardı ve bir yerlerdeki makine, kalbinin ritmiyle bipliyordu. Langdon sağ kolunu hareket ettirmeye çalıştı; ama derin bir sancı ona engel oldu. Bakışlarını indirdiğinde, koluna serum bağlandığını fark etti. Nabzı hızlanınca makineler de daha hızlı biplemeye başladı. Neredeyim? Ne oldu? Başının arkası korkunç bir ağrıyla zonkluyordu. Baş ağrısının kaynağını bulmak için dikkatlice uzanıp tepesine dokundu. Keçeleşmiş saçlarının dibinde, kurumuş kanla kaplı yaklaşık bir düzine dikiş, kabarıklar halinde eline geldi. Geçirdiği kazayı hatırlamak için gözlerini kapattı. Hiçbir şey. Tam bir hiçlik. Düşün. Sadece karanlık. Langdon’ın hızlanan kalp monitörünün harekete geçirdiği doktor üniformalı bir adam telaşla içeri girdi. Gür bir sakalı, posbıyığı ve kalın kaşlarının altında, derin ve şefkatli bakan gözleri vardı. Langdon, “Ne oldu?” diyebildi. “Kaza mı geçirdim?” Sakallı adam parmağını dudağına götürdü ve aceleyle dışarı çıkıp koridordan birine seslendi. Langdon başını çevirdi; ama bu hareketi tüm kafatasına yayılan bir ağrıyı tetikledi. Derin nefesler alarak ağrının geçmesini bekledi. Sonra çok yavaş ve sistemli bir şekilde içinde bulunduğu steril ortamı inceledi. Hastane odasında tek yatak vardı. Çiçek yoktu. Kart yoktu. Eşyaları şeffaf bir plastik torba içinde, yanındaki tezgâhın üstüne konmuştu. Her yerinde kan vardı. Tanrım. Çok kötüydü herhalde. Daha sonra…

Melekler ve Şeytanlar / Dan Brown
Macera/ 16 Aralık 2019

Melekler ve Şeytanlar Melekler ve Şeytanlar’dan… Beti benzi atan Langdon başını sallayarak kendini şanslı saydı. Her şey dikkate alınacak olursa, uçuş son derece sıradandı. Kalkış sırasında kemiklerini sızlatan ivmelenme dışında uçağın hareketleri sıradandı; arada bir türbülansa girmişler, yükselişe geçtiklerinde bir iki basınç değişikliği yaşamışlardı, ama uçağın akıllara durgunluk veren bir süratle, saatte 17.000 kilometre hızla gittiğini gösterecek hiçbir farklılık olmamıştı. X-33’ün bakımıyla ilgilenmek üzere birkaç teknisyen piste koşuşturdu. Pilot kontrol kulesinin yanındaki park alanında bekleyen siyah bir Peugeot’ya kadar Langdon’a eşlik etti. Bir süre sonra, vadi zemininde uzanan asfalt yolda ilerliyorlardı. Uzakta bir yığın binanın zayıf görüntüsü yükseliyordu. Dışarıdaki yemyeşil ovalar araba ilerlerken bulanıklaşıyordu. Langdon, pilotun hız göstergesini saatte 170 kilometreye -saatte 100 milden fazla çıkartmasını hayretle izledi. Bu adamın hız tutkunluğu nedir böyle, diye düşündü. Pilot, “Laboratuvara beş kilometre kaldı,” dedi. “Sizi iki dakikada oraya götürürüm.” Langdon boş yere emniyet kemeri aradı. Neden şunu üç dakika yapıp, oraya sağ salim varmıyoruz? Araba hızla ilerlemeye devam etti. Kasetçalara bir bant yerleştiren pilot, “Reba sever misiniz?” diye sordu. Bir kadın şarkı söylemeye başlamıştı. “Bu sadece yalnızlık korkusu…” Langdon, burada korku yok, diye düşünmeye daldı. Bayan iş arkadaşları onun müzelere layık bir sanat eserleri koleksiyonuna sahip olmasını, boş bir evi, bir kadının…

Da Vinci Şifresi / Dan Brown
Macera/ 13 Aralık 2019

Da Vinci Şifresi Da Vinci Şifresi’nden… Langdon, müze müdürünün ölümüyle büyük bir kayba uğradığını hissediyordu. Sauniére münzevi bir yaşam sürmekle tanınmasına rağmen, sanata olan tutkunluğu onu saygın bir adam haline getirmişti. Poussin ve Teniers’in tablolarındaki gizli şifreler hakkında yazdığı kitaplar, Langdon’ın en sevdiği ders kitaplarıydı. Langdon bu akşamki görüşmeyi dört gözle beklemiş ve müze müdürünün gelmemesi onda hayal kırıklığı yaratmıştı. Müze müdürünün cesedinin görüntüsü bir kez daha zihninde canlandı. Bunu kendine Jacques Sauniére mi yaptı? Langdon görüntüyü zihninden atmak için kendini zorlayarak, başını çevirip pencereden dışarı baktı. Dışarıdaki şehir uyanmaya başlıyordu, sokak satıcıları, badem şekerlemesi arabalarını sürüyor, garsonlar çöp torbalarını kaldırım kenarına taşıyor, geceden kalma âşıklar yasemin kokuları taşıyan meltemde üşümemek için birbirlerine sokuluyorlardı. Citroën kaosun içinden yetkiyle geçerken, iki tonlu ahenksiz sireni trafiği bıçak gibi yarıyordu. Otelden ayrıldıklarından beri ilk kez konuşan ajan, ” Yüzbaşı, bu akşam Paris’te bulunduğunuzu öğrenmekten son derece memnun,” dedi. “Çok talihli bir tesadüf.” Langdon talihli olmak dışında her şeyi hissediyordu, ayrıca tesadüf, kesinlikle güvenmediği bir kavramdı. Hayatını, farklı amblemlerle ideolojilerin birbirleriyle gizli bağlılıklarını keşfetmekle geçiren biri olarak Langdon dünyayı birbirine iyice dolanmış tarihin ve olayların bir ağı gibi görüyordu. Bağlantılar görünürde olmayabilir , diye sık sık tekrarlardı. Harvard’daki simgeleme derslerinde, ama her zaman oradadırlar,…

Başlangıç / Dan Brown
Macera/ 13 Aralık 2019

Başlangıç Başlangıç’tan… Çizimi görünce Langdon gülümsemişti. Birkaç yil önce karıştığı bir işle ilgili zekice bir dokundurmaydı. iki yüz arasındaki boşlukta bir kadeh veya kase beliriyordu. Müzenin dışında duran profesör, eski öğrencisinin neyi ilan edeceğini duymak için sabırsızlandi. Bir zamanlar, gelişen sanayi şehrinin can daman sayilan kıvrımlı Nervion Nehri’nin kıyısındaki beton yola adımını atarken hafif bir esinti ceketinin kuyruğunu uçuşturdu. Havada belli belirsiz bakir kokusu vardi. Langdon yoldaki küçük bir dönemeci geçtikten sonra devasa ölçülerdeki parlak müzeye bakmak için biraz durdu. Tüm yapıyı bir kerede görmek mümkün değildi. Bu yüzden, uzatılmış tuhaf biçimleri anlayabilmek için binayı bir süre inceledi. Burası kuralları kırmakla kalmıyor, diye düşündü. Tamamıyla gozardı ediyor. Edmond için mü kemmel bir yer. Bilbao’daki Guggenheim Müzesi uzaylı hayallerinden firla-mış gibiydi. Gelişigüzel biçimde birbirine yaslanmış gibi duran eğri metal formların meydana getirdiği kıvrımlı bir kolaj denilebilirdi. Uzayıp giden karmakarışık şekiller kütlesi, balık pulu gibi parlayan otuz binden fazla titanyum karo ile kaplanm^tı. Bu da yapıya, sanki fütüristik bir su canavar nehir kıyısında güneşlenmeye çıkmış gibi, aym anda hem organik hem de dünya dışı bir görünüm veriyordu. Bina 1997’de ortaya çıktığında The New Yorker, Mimar Frank Gehry’yi “titanyum peleriniyle dalgalı formda fantastikbirhayal gemisi” tasarladığı için övmüştü. Dünyadaki başka eleştirmenlerse, “Zamanımızın en güzel…

Kodeks 632 / Jose Rodrigues Dos Santos
Macera/ 18 Ekim 2018

Kodeks 632 Kodeks 632’den… “Yardımcı oldu tabii ki,” dedi. “Fakat ondan daha yararlı şeyler de var. Bildiğiniz üzere yüzyıllar boyunca hiyerogliflerin anlamı bilinmiyordu. İlk hiyerogliflerin yazımı İsa’nın doğumundan üç bin yıl öncesine kadar gider. Hiyeroglifler dördüncü yüzyıl sonlarına doğru kullanımdan düştü ve bir nesil sonra kimse hiyeroglifleri okuyamaz oldu. Sizce neden oldu bu?” Sınıf sessizdi. “Mısırlılar hafıza kaybına uğradı?” diyerek güldü sınıftaki genç erkeklerden biri. “Kilise yüzünden,” diye açıkladı Tomás, zoraki bir gülümsemeyle. “Hıristiyanlar, Mısırlıların hiyerogliflerini kullanmalarına izin vermediler. Onları pagan geçmişlerinden, sayısız tanrılarından koparmak istediler. Bu o kadar kökten bir çözümdü ki bu antik yazı biçimi bir anda tarih oldu. Hiyerogliflere olan ilgi söndü ve ancak on altıncı yüzyılın sonunda Papa V. Sixtus’un, Francesco Colonna tarafından yazılan Hypnerotomachia Poliphili adlı kitaptan etkilenip Roma’nın yeni sokak köşelerine Mısır dikilitaşlarını yerleştirmesiyle tekrar artmaya başladı.” Sınıf kapısının gıcırdaması Tomás’ın dersini böldü. Tomás, içeri giren genç kadına göz ucuyla baktı. Dikkati yeni gelen öğrenciye kaymıştı. Bu öğrenciyi daha önce görmemişti. Sarışın, turkuaza çalan mavi gözleri vardı, beyaz tenliydi. Kız herkesten uzağa, en son sıraya oturdu. Güzelliğinin insanlar üzerindeki etkisinin farkındaydı. Tomás devam etti. “Bilim insanları hiyeroglifleri deşifre etmeye çalışmış ama başaramamışlardı. Napolyon, Mısır’ı işgal ettiğinde beraberinde tarihçi ve bilim insanları getirmişti. Buldukları her…