Elmas Avcıları / Wilbur Smith
Macera/ 17 Kasım 2017

Elmas Avcıları Elmas Avcıları’ndan… Uçağı Nairobi’den üç saat gecikmeli kalkmış ve yol boyunca ardarda yuvarladığı dört bardak viskiye karşın, yine de doğru dürüst uyuyamamıştı. Bu yüzden kıtalararası uçuş yapan Boeing, Heathrow havaalanına indiği zaman Johnny Lance’ın gözleri, sanki bir avuç kum atılmış gibi, yanıyordu. Gümrük ve Göçmenler bürosunda, her zamanki gibi sıkıcı ve onur kırıcı işlemler bitip de uluslararası terminalin arta salonuna geçtiğinde, suratı iyice asıktı. Van Der Byl Elmas Şirketi’nin Londra temsilcisi onu karşılamaya gelmişti. «Yolculuğun iyi geçti mi, Johnny?» Johnny homurdandı: «Bırak yahu cehennem yolculuğundan beter.» Temsilci, sırıttı: «İyi ya, kendini alıştırmış olursun işte ikisi, birlikte epey çetin günler atlatmışlardı. Johnny ona isteksiz, güldü: «Bana oda, araba filan sağladın mı?» «Evet, Dorchester oteli ve bir Jaguar.» Temsilci, böyle söyleyerek arabanın anahtarlarını uzattı. «Yarın saat dokuz uçuşunda. Cape Town’a dönüş için iki de yer ayırttım. Biletler otelin resepsiyonunda.» «Yaşa sen!» Johnny, anahtarları kaşmir paltosunun cebine indirip çıkış kapısına doğru yürüdü: «Şimdi de, söyle bakalım, Tracey van der Byl nerelerdeymiş?» Temsilci omuz silkti: «Sana yazdığımdan beri ortalıktan silindi, kayıplara karıştı. Onu aramaya nereden başlayabileceğini bile kestiremiyorum.» Otomobil parkına çıktıklarında Johnny acı acı söylendi: «İyi, mükemmel doğrusu. Ben de Benedict’ten başlarım.» «İhtiyar, Tracey’nin başına gelenleri biliyor mu?» Johnny, hayır dercesine başını…

Deniz Kadar Aç / Wilbur Smith
Macera/ 17 Kasım 2017

Deniz Kadar Aç Deniz Kadar Aç’tan… Nicholas Berg projektörlerle aydınlatılmış rıhtımda taksiden inerek durup bir süre Büyücü‘ye baktı. Deniz yükseldiği için gemi taş iskelenin oldukça yukarısında kalıyordu. Bu yüzden tepesindeki kule gibi vinçler bile onu cüceleştirememişti. Kafasını bulutlandıran, kaslarının tutulmasına neden olan yorgunluğa karşın, yine de gemiye bakarken o eski gururu duydu adam. Büyücü yüksek burnu, uyumlu hatlarıyla daha çok zarif, tehlikeli bir savaş gemisini andırıyordu. Kasara çelikten ve kırılmaz camlardan oluşmuştu. Bu camların arkasında pırıl pırıl ışıklar yanıyordu. Kaptan köprüsünün geriye doğru uzanan biçimli kanatlarının üstü en acımasız havalarda, en öldürücü denizlerde çalışması gereken adamları korumak üzere kapatılmıştı. İkinci kumanda köprüsü de kıç güverteye bakıyordu. Usta bir gemici, oradan büyük vinçleri, çelik halat makaralarını yönetebilir, hidrolik sistemle çalışan palamarları kontrol edebilirdi. Yalpaya düşen bir tankeri ya da fırtınada ağır hasara uğramış bir transatlantiği çekebilirdi. Geminin karanlık gökyüzüne doğru yükselen çift kulesi, eski tip kurtarma teknelerindeki yassı bacaların yerini almıştı. Üst güvertedeki yangın topları da teknenin bir savaş gemisine daha da benzemesine neden olmaktaydı. Bu toplarla yanan bir geminin üstüne saatle bin beş yüz ton su sıkılabiliyordu. Kulelerden uzatılan kurtarma merdivenleri sayesinde gemiciler kolaylıkla bir başka tekneye geçebilirlerdi. Kulelerin gerisinde de küçük helikopter alanı vardı. Karinaya güverteler, yani geminin tamamı…

Avcının Kaderi / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Avcının Kaderi Avcının Kaderi’nden… 9 Ağustos 1906, Birleşik Krallık ve Britanya Dominyonları [Eskiden Britanya İmparatorluğunla ya da Commonwealth’e bağlı ülkeleri belirten terim.] Kralı ve Hindistan İmparatoru VII. Edward’ın tahta çıkışının dördüncü yıl dönümüydü. Tesadüfen, aynı zamanda majestelerinin sadık hizmetkârlarından Kraliyet Afrika Piyadeleri ya da daha popüler adıyla KAR Birliği’nin 1. Alay, 3. Tabur, C Bölüğü’nden Teğmen Leon Courtney’in de on dokuzuncu yaş günüydü. Leon doğum gününü, imparatorluğun mücevheri olan İngiliz Doğu Afrika’sının sarp Great Rif Vadisi yamaçlarında Nandi asilerini kovalayarak geçirmekteydi. Nandi’ler otoriteye başkaldıran savaşçı bir ulustu. Yüce büyücü doktorları, büyük bir siyah yılanın kabile topraklarını ateş ve dumanla sarsacağı, kabileye felaket ve ölüm getireceği kehanetinde bulunduğundan bu yana, on yıldır ara ara ayaklanıyorlardı. İngiliz Koloni Yönetimi, Hint Okyanusu kıyısındaki Mombasa Limanı’ndan, yaklaşık bin kilometre içeride kalan Victoria Gölü kıyılarına ulaşmak üzere demiryolu hattı döşemeye başlayınca, Nandi’ler o feci kehanetin gerçekleşmekte olduğunu gördüler ve için için yanan isyan yeniden alevlendi. Demiryolunun ucu Nairobi’ye ulaşıp, Rift Vadisi ve Nandi kabile topraklarından geçerek. Victoria Gölü’ne doğru inmeye başlayınca isyanın coşkusu daha da arttı. KAR Birliği’nin komutanı olan Albay Penrod Ballantyne koloni valisinden kabilenin yeniden ayaklandığı ve demiryolunun geçeceği hattaki tenha ileri karakollara saldırılarda bulundukları haberini alınca öfkeyle, “Eh, sanırım bunlara yine iyi…

Muson Yağmurları / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Muson Yağmurları Muson Yağmurları’ndan… Üç erkek çocuk küçük kilisenin gerisindeki dere yatağından yukarı doğru geldikleri için büyük evle ahırlardan görülemiyorlardı. Oğlanların büyüğü olan Tom her zamanki gibi önde, en küçük erkek kardeşi ise hemen arkasındaydı. Tom derenin köyün yukarsında ilk kıvrımını yaptığı yerde duraklayınca küçük kardeş yine tartışmaya başladı.”Niçin hep ben kedi olmak zorundayım. Niçin ben de eğlenceye katılamıyorum, Tom?” Tom komutanlara yakışır bir otoriteyle, “Sen en küçüğümüz olduğun için,” dedi. Bir yandan da vadinin aşağısındaki küçük köyü gözlüyordu. Demirhaneden dumanlar yükseliyor, dul Bayan Evans’ın kulübesinin arkasındaysa çamaşırlar doğudan esen rüzgarda dalgalanıyordu. Ortalıkta bir tek insan yoktu. Hasat zamanı olduğu için günün bu saatinde babasının adamlarının çoğu tarlalarda çalışıyordu, erkeklerin yanında çalışmayan kadınlarsa büyük evde görevlerinin başındaydı. Tom olacakların beklentisiyle sırıttı. “Kimse bizi fark etmedi.” Kimse babalarına haber uçuramayacaktı . “Bu haksızlık.” Dorian kolay vazgeçecek gibi değildi. Alnına dökülen bakır sarısı bukleleri ona öfkeli bir ikon görünümü veriyordu. “Hiçbir şey yapmama izin vermiyorsun,” diye sızlandı. Tom hızla ona doğru döndü. “Geçen hafta şahini uçurman için sana Kim izin verdi? Dün tüfeğini ateşlemene kim izin verdi?” “Sen.” “Yelkenlinin dümenini sana kim verdi?” “Evet, ama…” “Aması maması yok.” Tom kaşlarını çatmıştı. “Bu takımın kaptanı kim?” “Sensin, Tom.” Ağabeyinin yeşil bakışlarına karşı koyamayan…

Yırtıcı Kuş / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Yırtıcı Kuş Yırtıcı Kuş’tan… Karanlık sulara çarparak dantel dantel köpüklerin belirmesine neden oldular. Çok geçmeden dalan kuşların ve oburca beslendikleri gümüş tirhosların çırpınışlarından suyun yüzü bembeyaz kesildi. Hal bakışlarını bu sahneden ayırarak belirmeye başlayan ufku taradı. Bir yelkenin pırıltısını gördüğü an kalbi tekledi sanki. Sadece bir fersah ötede dörtköşe seren yelkenleri olan yüksek bir gemi belirmişti. Hal ciğerlerini havayla doldurdu ve kıç güvertesine seslenmek için ağzını açtı. Ama sonra tekneyi tanıdı. Bu, Doğu Hindistan’dan gelen bir Hollanda gemisi değil, Moray Martısı adlı firkateyndi. Her zamanki yerinden çok uzaktaydı. Hal bu yüzden yanılmıştı. Hollandalılara abluka uygulayan küçük filonun önemli bir gemisiydi Moray Martısı. Geminin görünmemesi için “Akbaba” diye tanınan kaptanının doğu ufkunun aşağısında beklemesi gerekiyordu. Hal branda bezinden gözetleme yerinin yanından eğilerek aşağıya, güverteye baktı. Babası da ellerini beline dayamış, başını yukarı kaldırmış, ona bakıyordu. Delikanlı aşağıya seslenerek gördüğü tekneyi bildirdi. “Rüzgâr yönünde Martı.” Babası doğuya doğru bakmak için döndü. Sir Francis koyu renk gökyüzünün önünde kapkara duran Akbaba’nın gemisini tanımıştı. İnce boru biçimindeki pirinç teleskopu gözüne götürdü. Hal babasının omuzlarının duruşundan, teleskopu kapatışından ve yeleye benzeyen siyah saçlarını arkaya atışından onun öfkeli olduğunu anladı. Gün sona ermeden iki komutan ağız dalaşına girişeceklerdi. Delikanlı usulca güldü. Sir Francis demir gibi iradesi,…

Gazap / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Gazap Gazap’tan… Tara Courtney düğününden beri beyazlar giymemişti. En sevdiği renk yeşildi. Çünkü bu renk kestane rengi gür saçlarına çok yakışıyordu. Gelgelelim bugün giydiği beyaz elbise Tara’nın kendini yeniden bir gelin gibi hissetmesine neden oluyordu. Biraz ürkek, korkak, ama yine de mutlu ve derin bir sevgiyle bağlı bir gelin gibi. Tara’nın elbisesinin kol ağızlarıyla kapalı yakasına fildişi danteller geçirilmişti. İyice fırçalanmış saçları Kap güneşinde yakutumsu ışıltılarla parlıyordu. Yanakları kızarmıştı. Dört çocuk annesi olduğu halde, beli hâlâ genç kız gibi incecikti. Bu yüzden omzuna attığı, cenazeleri hatırlatan o enli, kapkara atkı daha da garip duruyordu. Yas kılığına bürünmüş gençlik ve güzellik! Tara şiddetli duyguların etkisinde olmasına rağmen, ellerini önünde birbirine kenetlemiş, başını eğmiş, sessiz ve hareketsiz duruyordu. Oraya toplanmış olan yaklaşık elli kadından biriydi Tara. Hepsi de beyazlar giymiş, omuzlarına siyah atkılar almışlardı. Yaşlılara özgü tavırlarla, Güney Afrika Birliği parlamento binalarının önünde, düzgün aralıklarla duruyorlardı. Kadınların hemen hepsi de Tara’nın kendi çevresindendi. Zengin ve ayrıcalıklı, evli genç kadınlar. Kolay yaşamlarının akışından bıkan ve sıkılan eşler. Çoğu kurulu düzene meydan okuma, kendileri gibi kadınları uyarma heyecanı uğruna protesto gösterisine katılmışlardı. Bazıları ise kocalarının dikkatlerini tekrar çekmek umuduyla gelmişlerdi oraya. Adamlar on yıllık evlilik hayatından sonra karılarına alışmış, biraz da bıkkınlık duymaya başlamışlardı….

Alev Kıyıları / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Alev Kıyıları Alev Kıyıları’ndan… Michael o bilinçsiz top sesleriyle uyandı. Her sabah şafak sökmeden önceki karanlıkta uygulanan utanç verici bir törendi bu. İki tarafın dağlara yerleştirdiği top bataryaları, savaş tanrılarına kurbanlarını vahşice sunuyorlardı. Michael karanlıkta, altı battaniyenin ağırlığı altında yatmayı sürdürdü, çadırın aralığından atışların ışığını garip bir şafak gibi seyretti. Battaniyeler ölü teni gibi soğuk, üstelik de yapış yapıştı. Hafif bir yağmur çadırın üstünü dövüyordu. Michael soğuğu yatağın içinde bile hissediyordu ama yine de yüreğinde bir umut ışığının kıpırdandığını duydu. Böyle bir havada uçamazlardı. Sonra bu sahte umut çabucak silindi. Michael topların sesine bir kere daha kulak kabarttı. Bu sefer daha bir dikkatle dinliyordu. Mermilerin sesine göre, rüzgârın ne taraftan estiğini hesaplayabilmekteydi. Yine lodosa çevirmişti hava. Sesleri biraz maskeliyordu böyle olduğu zaman. Michael ürperdi, battaniyeleri çenesinin altına kadar çekti. Hafif rüzgâr onun tahminini onaylıyormuşçasına birden kesildi. Çadırı döven damlalar seyrekleşti, sonra büsbütün durdu. Çevre öylesine sessizleşmişti ki dışardaki elma bahçesinde ağaçlardan damlayan suların sesi duyuluyordu. Derken rüzgâr bir kere daha esti, elma ağaçlarının dalları, sudan çıkıp silkinen köpek gibi sallandı, bol miktarda suyu bir anda çadırın üzerine döküverdi. Başucu masası gibi kullandığı çantanın üzerinde duran altın saatine hiç uzanmamaya karar verdi. Onun da vakti gelecekti nasılsa. Battaniyelerin altında kıvrıldı, duyduğu…

Bir Serçe Düştü / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Bir Serçe Düştü Bir Serçe Düştü’den… Morarmış çürük rengindeki gökyüzü, Fransız mevzilerinin üzerinde alçalıyor, sonra ürkütücü bir gururla Alman hatları tarafına doğru devrile devrile kayıp gidiyordu. Tuğgeneral Sean Courtney Fransa’da dört kış geçirmiş olduğundan, tecrübelerine dayanarak artık buranın havasını da kendi yurdu Afrika’deki kadar doğru olarak tahmin edebilmeye başlamıştı. «Bu gece kar yağacak,» diye homurdandı. Emir subayı Nick van der Heever başını arkaya çevirip generale baktı. «Hiç şaşmam, efendim.» Van der Heever ağır yük taşımaktaydı. Her zamanki tüfeğiyle tabancasına ek olarak omzuna bir de bez çanta vurmuştu. Çünkü General Courtney bu akşam İkinci Alayın yemekhanesinde yiyecekti yemeğini. Şu anda İkinci Alayın albayıyla subayları kendilerini bekleyen bu onurun farkında değillerdi henüz. Sean apansız oraya vardığında doğacak paniği ve kargaşayı düşünüp için için güldü. Bez çantadaki malzeme, yaratacağı şokun zayıf bir avuntusuydu. Altı şişe Dimple Haig’le bir tombul kaz vardı çantada. Aslında Sean resmiyet dışı davranışlarının, yanında kimse olmaksızın apansız ileri hatlarda belirme huyunun emrindeki subayları tedirgin ettiğini biliyordu. Daha bir hafta önce bir binbaşıyla bir yüzbaşının arasında saha telsiziyle yapılan bir konuşmayı rastlantı sonucu dinlemişti. «Bu koca kurt kendini Boer Savaşında sanıyor. Onu merkezde tutamıyor musunuz biraz?» «Erkek fili kafese kapamak kolay mı?» «Bari yola çıktığı zaman bize bir haber uçurun,..»…

Fırtına / Wilbur Smith
Macera/ 16 Kasım 2017

Fırtına Fırtına’dan… Sean yüksek sesle hayal kurar gibiydi. «İnsan öküz arabalarıyla bu kadar dolaşmaktan yoruluyor. Sonunda iki gece üst üste aynı yerde uyayabilmeyi özlüyor.» Mbejane bu sözü tamamladı. «Tarlalarda çalışan karılarının şarkılarını duymak, alacakaranlıkta oğullarının güttüğü sürülerinin çiftliğe dönmelerini seyretmek istiyor insan.» «İkimiz için de vakit geldi, dostum. Ladyburg’a, eve dönüyoruz.» Mbejane doğrulup ayağa kalkarken mızrakları tabaklanmamış deri kaplı kalkana vurdu; siyah kadifeyi andıran cildinin altında kasları oynadı. Başını kaldırıp Sean’a bakarak gülümsedi. Sean da buna karşılık verince, başarılı bir yaramazlığa girişmiş iki küçük erkek çocuk gibi birbirlerine sırıttılar. «Eğer öküzleri zorlarsak Pretoria’ya bu gece erişebiliriz, Nkosi.» Sean. «Bir deneyelim öyleyse,» diyerek zenciye cesaret verdi. Sonra kervanın karşısına çıkmak için atını bayır aşağı sürdü. Kervan ağır ağır onlara doğru yaklaşırken, hizmetkârlar başa gitmek üzere hızla yanlarından geçen atlıya bağırarak cesaret verdiler. Binici eyerde öne doğru yatmış dirsekleri ve topuklarıyla midilliye vurarak ilerliyordu. Deri bağları boynuna takılı şapkası arkada sallanıyordu. Hızla ilerlediği için siyah saçları karmakarışık olmuştu. Mbejane, «Bu yavru aslan babasından daha yüksek sesle kükrüyor,» diye homurdandı ama ön arabaya yetişip midilliyi birden dizginlerinden çeken biniciye bakarken gözlerinde sevgi vardı. «Ayrıca bindiği her hayvanın ağzını mahvediyor.» Sean’un sesi de Mbejane’ninki kadar sertti, fakat oğlunun eyer kayışından çözdüğü ceylanı arabanın yanına,…

Bencil / Wilbur Smith
Macera/ 15 Kasım 2017

Bencil Bencil’den… Sülün tepenin yanından havalanırken kanatları bir an otların ucuna değecek gibi oldu. Doruğa erişince kanatlarını indirerek gizlendi kuş. İki çocukla bir köpek vadiden beri onu izliyorlardı. Dili ağzının yanından sarkan köpek öndeydi. İkizler onun arkasında omuz omuza koşuyorlardı. Afrika güneşi gökyüzünde epey alçalmakla birlikte, boğucu sıcak hâlâ sürdüğünden, çocukların haki gömlekleri terden ıslanmıştı. Kuşun kokusunu alarak birden titredi köpek. Bir an havayı içine çekip yine koşmaya başladı. İkizler de onun ardından gittiler. Tepe bir hayli dik olduğu için iki erkek çocuk da soluk soluğaydı. Sean  kardeşine, «Yana çekil,» diye bağırdı. «Bana engel oluyorsun.» Garrick itaatte istenileni yaptı. Kardeşi Sean, andan on santim uzun ve dokuz kilo ağırdı. Bu durum da. ona emretme hakkını veriyordu tabii. Sean yine köpeğe baktı. «Haydi, Tinker Bul onu oğlum!» Tinker kuyruğunu sallayarak emri anladığını belirtti. Fakat yine de burnunu yerden ayırmadı. İkizler onu izlerlerken, ellerindeki fırlatma sopalarını kaldırmışlardı. Soluklarını kontrol etmeye çalışarak sessiz sedasız gidiyorlardı. Köpek otların arasına büzülmüş olan kuşu bularak zıpladı ve ilk kez havladı. Kuş telâşla kanat çırparak otların arasından havalandı. Sean elindeki küçük sopayı savurdu. »Kerrie’ adı verilen sopa, kuşun yanından hızla geçti. Sülün hemen kanat çırparak sopadan uzaklaştı. O sırada Garrick sopasını fırlattı. Kerrie havalanıp dönerek gitti ve…

Bir Avuç Kum / Wilbur Smith
Macera/ 15 Kasım 2017

Bir Avuç Kum Bir Avuç Kum’dan… Jake Barton’a göre bütün makineler dişiydi; onlarda kadınlara özgü çekicilik, zekâ ve şirretlik vardı. Bu yüzden mango ağaçlarının altında duran araçları görür görmez, bunlar Demir Lady’ler, diye düşündü. Majesteleri hükümetinin satışa çıkardığı eski, hurda araç gereçlerden uzakta duruyordu onlar. Aylardan mayıstı ve sözüm ona serince sayılacak bir mevsimdeydiler, ama gökyüzünün bulutsuz olduğu o sabah, Dar es Salaam bir fırından farksızdı. Jake, Lady’leri incelemek için mangoların gölgesine girince derin bir oh çekti. Çevresi kapalı avluya bir göz attığında, kendisinden başka kimsenin bu beş araçla ilgilenmediğini fark etti. Oradakiler daha çok kırılmış kürekler, kazmalar, sıra sıra duran eski el arabaları ve o tür şeylerle ilgileniyorlardı. Genç adam yine Lady’lere dönerek tropiklere uygun ince köstebek derisi ceketini çıkarıp bir mango ağacının dalına astı. Lady’ler durumları bozulmuş soylulardı. Sert ama biçimli hatları aşınmış, solmuş boyalar ve yer yer beliren paslar yüzünden bozulmuştu. Yaşlanmış eklemlerinden sızan benzin ve makine yağı, tozlarla karışıp siyah çizgiler, topaklar oluşturmuştu. Jake onların soyunu ve tarihini biliyordu. Gereçlerinin durduğu çantaya uzanırken geçmişlerini düşündü. Ustalığın bu beş olağanüstü örneği, Tanganika sahilinde çürüyordu. Şasilerini Schreiner yapmıştı. Maksim makineli tüfeğinin yerleştirildiği küçük, dik kubbe şimdi boş bir göz çukurundan farksızdı. Araç kurşun geçirmeyen kalın plakalarla kaplanmıştı. Ayrıca…

Leopar Karanlıkta Avlanır / Wilbur Smith
Macera/ 15 Kasım 2017

Leopar Karanlıkta Avlanır Leopar Karanlıkta Avlanır’dan… Ufak tefek, son Bushmen’lerin «Koca Kurak» diye adlandırdığı Kalahari çölünden küçücük bir rüzgâr kopmuş, bin mil, hatta daha da fazla yol alıp ta buralara kadar ulaşmıştı. Şimdi Zambezi vadisi yanındaki yükseltinin oralardaydı. Küçük rüzgâr tepeler arasında bölünüp parçalara ayrıldı. Erkek fil bu tepelerden birinin doruğuna yakın yerde duraladı. Tam tepede durup da siluetinin uzaklardan görünmesine İzin vermeyecek kadar kurnazdı. Koca gövdesi oradaki yeni bitmiş msasa ağaçlarının yaprakları sayesinde saklanıyor, rengi geri plandaki gri kayaların önünde o kadar göze çarpmıyordu. Hortumunu elinden geldiği kadar yükseğe kaldırdı, havayı çevresi kıllı burun deliklerine çekti, sonra hortumu kıvırıp demin çektiği havayı kendi ağzının içine doğru üfledi. Üst dudağının yukarısından sarkan iki koku organı, pembe goncalar gibi açıldı hayvan havayı inceledi. Uzak çöllerin incecik, biber gibi tozlarını, yüzlerce yaban bitkisinin polenini, alt vadideki bufalo sürüsünün o sıcak kokusunu bufaloların su İçmekte olduğu havuzun serinliğini hissetti. Bu ve buna benzer kokulan tanıyordu. Her kokunun kaynağının ne kadar uzakta olduğunu doğru olarak tahmin etti. Ama onun esas aradığı koku bu değildi. Bunların hepsini bastıran öteki kötü kokuyu arıyordu o. Yeril tütünün, et yiyen canlı kokusuyla karışımının, araya yıkanmamış yün kokusunun, parafinin, karbolik sabunun, tabaklanmış derinin de katıldığı o insan kokusunu arıyordu….

Meleklerin Gazabı / Wilbur Smith
Macera/ 15 Kasım 2017

Meleklerin Gazabı Meleklerin Gazabı’ndan… Hotanto başındaki eski asker kasketini çıkartıp kafatasını kaplayan kıvırcık beyaz saçlarını karıştırdı. «Belki de…» «Belki hepsi de ateşin getirdiği bir düştü,» diye Ralph adamın sözünü kesti. Babasının yakışıklı yüz hatları birden kasıldı, kaşları çatıldı, yemeğindeki yara izi pembeleşti. Jan Cheroot ise heyecanla sırıtıyordu; bu ikisi bir araya geldiklerinde insan horoz dövüşünde olduğundan daha çok eğlenirdi. «Sen arabaların yanına gidip kadınlarla otursana!» diye kestirip attı Zuga. Cebinden ince bir zincir çıkartıp oğlunun yüzüne doğru salladı. «İşte, kanıtı burada!» Zincirin ucunda bir tomar anahtar, bir altın mühür, bir Aziz Christopher madalyonu ve olgun bir üzüm boyunda bir kuvartz parçası sallanıyordu. Taş mavi mermer gibi benekliydi ve ortasında kalın bir parça maden parıldıyordu. «Saf altın,» dedi Zuga. «Uzat elini topla!» Ralph babasına bakıp kışkırtıcı bir küstahlıkla sırıttı. Sıkılmıştı artık. Haftalarca boşuna dolaşmak onun hareketli yapısına uyan bir şey değildi. «Ben senin onu Cape Town pazarında bir satıcının önünden yürüttüğünden eminim, üstelik saf altın falan da değil.» Babasının yanağındaki yara izi mosmor kesilince Ralph kahkahadan kendinden geçip Zuga’nın omzunu tuttu. «Baba, buna gerçekten inanmış olsaydım haftalarımı burada boşu boşuna geçirir miydim hiç? Demiryolu yapımı ve diğer bir sürü iş arasında Johannesburg ya da Kimberley’de olmam gerekirken burada olur muydum?» Ralph…

Sürek Avı / Wilbur Smith
Macera/ 15 Kasım 2017

Sürek Avı Sürek Avı’ndan… Binbaşı Morris ‘Zuga’ Ballantyne o derin, yuvarlak uçurumun kıyısında dikilmişti. Dayanılmaz sıcakta bile boğazına sardığı ipek atkıyı çıkarmıyordu. Atkının ucunu, gömleğinin göğsüne sokuşturmuştu. Yeni yıkanmış, ütülenmiş olmasına karşın gömlek, donuk, kırmızımtırak bir renk almıştı. Bu, Afrika toprağının boyasıydı, o çiğ ete benzeyen kırmızı toprağın, rüzgârdan toz bulutu olup savrulan, yağmur altında yapışkan, kana benzer bir çamura dönüşen o toprağın. Kırmızı, madenlerin, kazıların rengiydi. Köpeklerin tüylerini, yük hayvanlarını, insanların üstünü başını, saçını sakalını, tenini, çadırlarının bezini boyuyor, her yanı örtüyordu. Ancak Zuga’nın başına dikildiği o derin çukurda kırmızı, yumuşak bir sarıya dönüşmüştü. Deliğin çapı bir mile yakın, ağzı kusursuz bir daire biçimindeydi. Derinliği ise yer yer altmış metreyi buluyordu. Orada, aşağıda çalışanlar, yukarıdan minicik, böcek gibi belki de örümcek gibi görünüyorlardı, çünkü tam kazının üzerinde gümüşsü bir bulut gibi parlayan ağı, ancak örümcekler örebilirdi. Zuga şapkasını çıkardı, alnındaki teri silip yeniden giydi. Bu şapka onun sık, kıvırcık, bal rengi saçlarını kavurucu Afrika güneşinden koruyordu. Sakalı güneşten ağarmış, açık altın sarısı rengini almış, yer yer de kır düşmüştü. Teni iyice kararmış, taze pişmiş ekmek kabuğu gibi kavrulmuştu; sadece, yanağında, yıllar önce fil tüfeğinin açtığı yara, porselen beyazıydı. Uzak ufuklara bakarken güneşte gözlerini kısmaktan gözlerinin altı kırış kırış olmuş,…

Şahin / Wilbur Smith
Macera/ 15 Kasım 2017

Şahin Şahin’den… Afrika, şafaktaki güneşin ışığında, altın sarısı renkte, pusuya yatmış bir aslan gibi ufukta, alçak, sinmiş, belirdi. Robyn Ballantyne küpeşteye dayanmış, seyrediyordu. Daha şafak sökmeden bir saat öncesinden beri buradaydı, karanın gözükmesini sabırsızlıkla bekliyordu. Kaptan Mungo St. John’u da kamarasından dışarıya uğratan, direkteki gözcünün değil, onun çığlığı olmuştu zaten. Bir anda güverte, doluverdi, her kafadan bir ses çıkıyor, herkes bir şeyler söylüyordu. Mungo St. John, birkaç saniye, karayı gözden geçirdi, sonra döndü, geminin dört bir yanında çın çın öten sesiyle komut vermeye başladı. Tıpkı bir gökgürültüsü gibi. İki haftadır şiddetli rüzgârlar ve bulutlu bir gökyüzü, onlara güneş yüzü de, ay yüzü de göstermemiş, bu yüzden mevki tayini yapamamışlardı. Tahmine göre geminin karadan yüz mil kadar açıkta, şu tehlikeli kıyılardan iyice uzaklarda olması gerekiyordu. Kaptan uykudan yeni kalkmıştı, karmakarışık saçları rüzgârda uçuşuyordu. Güneş yanığı teni altın benekli, sarıgözleri, pek yaraşıyordu. Bu kargaşa ve telâş içerisinde bile Robyn, bir kez daha, şu adamın yüreğini altüst eden, onu hem iten, hem de karşı konulmaz bir güçle kendine çeken varlığını hissetti. Kaptanın beyaz keten gömleği pantolonunun beline rasgele sokuşturulmuştu. Düğmeleri açık. Göğsü, yağlanmış gibi parlıyordu. Genç kız birden, yolculuğun daha başlangıcındaki o sabahı anımsayıverdi. Yüzü kızardı. 35’inci kuzey enleminin hemen altında, Atlas Okyanusunun…

Altın Madeni / Wilbur Smith
Macera/ 15 Kasım 2017

Altın Madeni Altın Madeni’nden… Sonra kayalar soğurken sular da buharlaşmadan önce toprakların üzerinde daha uzun bir süre kalmaya başladı. Ve sonunda bu vadide toplanarak bir iç deniz kadar büyük bir göl oluşturdu. Bu göle altın dağlardan fırtınayla gelen sular dökülüyordu artık. Sarı madenden küçük zerreleri taşıyan sular. Bu zerrecikler diğer kum ve kuvars çakıllanyla birlikte gölün dibine çöküyor ve sıkışarak düz bir tabaka oluşturuyordu. Zamanla dağlardaki bütün altınlar süprülüp götürüldü. Aşağıya taşınarak gölün dibine yayıldı. Sonra hemen hemen on milyon yılda bir olduğu gibi dünya yoğun bir deprem dönemine girdi. Arka arkaya korkunç sarsıntılarla yeryüzü sarsılırken topraklar titredi, kabardı. Korkunç bir sarsıntı gölün dibinin boydan boya yanlmasma ve suların boşalmasına neden oldu. Dipteki tortu tabakalarını çatlatarak, parçalarını sağa sola gelişigüzel savurdu. Kilometrelerce uzunluğundaki kaya tabakaları çarpılıp dikildi. Depremler tekrar tekrar dünyayı yakalayıp safsh. Dağlar yalpalayıp çöktü. Gölün olduğu vadiyi doldurdu. Bol altınlı kaya tabakalarının bazılarını gömdü; bazılarını da toz haline getirdi. Deprem dönemi sona ermişti. Yüzyıllar geçiyordu. Seller ve korkunç kuraklıklar birbirini izledi. O mucize oldu: hayat kıvılcımı çaktı ve parlak bir ışıkla yanmaya başladı. Dev sürüngenlerin çağında da, evrimin sayısız iniş ve çıkışları sırasında da bu ışık sönmedi. Sonra Pleistosen döneminin ortalarına doğru bir maymun – insan, yani Avustralopitekus,…

Yükselen Güneş / Michael Crichton
Macera/ 2 Ekim 2017

Yükselen Güneş Yükselen Güneş’ten… Sırtüstü serilmiş. Bu heriflerin yönetim kurulu odasının orta Toprak hatlı demek, hiç telsizle haberleşmeye başvurul-yerinde. Görmeye değer. Sen acele buraya gelmeye bak.” mayacak demekti, çünkü o frekansları basın da yakalayıp “O kulağıma gelen ses müzik mi?” diye sordum. “Tabii, ne alabiliyordu. Bazı durumlarda zaten uygulanan normal usul sandın?” diye patladı Graham. “Müthiş bir parti var burada. Bu buydu. Elizabeth Taylor ne zaman hastaneye yatsa biz toprak gece Nakamoto gökdeleninin resmi açılışı. Davet veriyorlar. hatlarına geçerdik. Ya da ünlü birinin genç oğlu araba Hemen gel, olmaz mı?” kazasında ölse, yine toprak hatlarına geçer, basın ve televizyon Geleceğimi söyledim. Bitişikte oturan Bayan Ascenio’ya temsilcileri evin kapısını yumruklamaya başlamadan önce telefon açtım, ben yokken gelip bebeğe göz kulak olmasını ailenin haberi bizden duymasını sağlamaya çalışırdık. Bu tür istedim. Her an paraya ihtiyacı vardı kadıncağızın. Onu bek- şeylerde kullanılırdı toprak hatları. Cinayet olayında lerken gömleğimi değiştirdim, takım elbisemi giydim. O sı-kullanıldığına daha önce hiç rastlamamıştım. rada Fred Hoffmann aradı. Kentin iş kesimindeki karakolun Ama arabamı kente doğru sürerken araç telefonuna hiç nöbetçisiydi. Kısa boylu, kır saçlı, taş gibi bir adamdı. “Bak, elimi uzatmadım, yalnızca radyoyu dinledim. Bir silahlı ça-Pete, bana kalırsa bu seferkinde yardıma ihtiyacın olacak.” tışmada, üç yaşında bir…

13.Savaşçı / Michael Crichton
Macera/ 2 Ekim 2017

13.Savaşçı 13.Savaşçı’dan… Bu kitap İbn el-Abbas, İbn-i Raşid, Muhammed İbn-i Süleyman’ın adamı İbn-i Hammad ve el-Muktedir’in Saka Kralı na gönderdiği elçi Ahmed İbn—i Fadlan’ın Türkler, Hazarlar, Sakalar*, Başkırtlar, Ruslar ve Vikinglerin topraklarında gördüklerini, krallarını, özgeçmişlerini, yaşamlarındaki pek çok olayda nasıl davrandıklarını anlatmaktadır. Saka Kralı Yıltavar’ın mektubu imanlıların efendisi el-Muktedir’e ulaştı. Mektupta kendisine dinde yol gösterecek ve İslam’ın kurallarını öğretecek, ona bir cami ve ülkesindeki tüm insanları bu dine davet etmek için bir minber inşa edecek ve ayrıca istihkâm ve savunma konularında yardımcı olacak birini göndermesini istedi. Ayrıca halifeye bütün bunlar için dualar etti. Bu meselede aracı kişi Dadir el-Hurami idi. İmanlıların efendisi el-Muktedir, herkesin de. bildiği gibi güçlü biri değildi. Sadece zevk içinde boğulmuş, yüzüne aptal görünüp arkasından dolaplar çeviren adamların sözleriyle hareket eden bir halifeydi. Ben ne bunlardan biriydim ne de halifenin gözdelerinden biri. Bunun nedeni de şuydu: Barış Şehri’nde İbn-i Karin adında yaşlıca, zengin, ama cimri ve insan sevgisinden yoksun bir tüccar yaşardı. Sürekli biriktirdiği altınları ve kimsenin göremediği, fakat hayal edilemeyecek kadar güzel olduğu söylenen bir karısı vardı. Bir gün halife beni İbn-i Karin’e bir mesaj iletmem için gönderdi. Kendimi bu tüccarın evine takdim ettim ve elimdeki mektup ve mühür sayesinde içeri girebildim. * Sakalar: İran İmparatortuğu’nun…

İskelet Sahili / Clive Cussler
Macera/ 12 Mayıs 2017

İskelet Sahili Kongo Nehri’nde ölümden kıl payı kurtulan Juan Cabrillo ve Oregon gemisinin mürettebatı, Afrika kıyısında ateş altında kalan savunmasız bir tekneden imdat çağrısı alır. Hemen harekete geçen Cabrillo, uzun yıllar önce, değerli elmaslarla batan gemiyi arayan güzel Sloane Macintyre’ı saldırganların elinden kurtarır. Sloane, yaşlı yarım akıllı bir balıkçıdan duyduğu öyküyü anlatınca Cabrillo çok şaşırır. Yaşlı balıkçı dev metal yıların saldırısına uğradığını iddia etmektedir. Metal yılanların esrarını çözmek için başlayan Cabrillo’yu çok daha ölümcül tehlikesi olan bir yola sokar. Doğanın dengesini bozarak ideallerine karşı çıkan herkesi ezip geçmeye kararlı bir grupla karşı karşıya kalırlar. CLIVE CUSSLER Clive Cussler (d. 15 Temmuz 1931, Aurora, Illinois), ABD’li macera romancısıdır. En önemli karakteri deniz mühendisi, devlet ajanı ve maceracı Dirk Pitt’tir. Bir diğer karakteri ise Kurt Austin’dir. Yazarın pek çok kitabı arasında Titanik, Altın Buda, Sahra, Valhalla’nın Yükselişi ve Kayıp Kent gibi çok satanlar bulunur. Clive Cussler, Aurora, Illinois’de doğdu. Çocukluğu burada geçen yazar iki yıl Pasadena Şehir Koleji’ne devam ettikten sonra, Kore Savaşı’nda hava kuvvetlerine girerek, Askeri Hava Nakliyat Servisi’nde uçuş teknisyeni ve uçak mühendisi olarak görev yaptı. Ordudan terhis olduktan sonra, ülkenin en ünlü reklam ajanslarından birinde, metin yazarı olarak hayata atıldı. Birkaç yıl sonra da sanat yönetmenliğine yükseldi. Hollywood’da radyo…

Yılan / Clive Cussler
Macera/ 12 Mayıs 2017

Yılan Nantucket’in soğuk sularında yatan Andrea Doria’yla beraber gömülen sırrı çok az kişi biliyordu. Bu sırrın ortaya çıkması, belki de dünya tarihinin yeniden yazılmasına neden olabilirdi. Kurt Austin ve yardımcısı Joe Zavala bu uğurda işlenen cinayetlerin nedenini ve tarihi gerçekleri ortaya çıkarmak için görevlendirilmişlerdi. Ancak karşılarında çok güçlü ve acımasız bir düşman vardı. Devamı Yılan’da… CLIVE CUSSLER Clive Cussler (d. 15 Temmuz 1931, Aurora, Illinois), ABD’li macera romancısıdır. En önemli karakteri deniz mühendisi, devlet ajanı ve maceracı Dirk Pitt’tir. Bir diğer karakteri ise Kurt Austin’dir. Yazarın pek çok kitabı arasında Titanik, Altın Buda, Sahra, Valhalla’nın Yükselişi ve Kayıp Kent gibi çok satanlar bulunur. Clive Cussler, Aurora, Illinois’de doğdu. Çocukluğu burada geçen yazar iki yıl Pasadena Şehir Koleji’ne devam ettikten sonra, Kore Savaşı’nda hava kuvvetlerine girerek, Askeri Hava Nakliyat Servisi’nde uçuş teknisyeni ve uçak mühendisi olarak görev yaptı. Ordudan terhis olduktan sonra, ülkenin en ünlü reklam ajanslarından birinde, metin yazarı olarak hayata atıldı. Birkaç yıl sonra da sanat yönetmenliğine yükseldi. Hollywood’da radyo ve televizyon reklam yazarlığı ve yapımcılığı yaptı. Cannes Film Festivali de dahil olmak üzere uluslararası alanda çesitli ödüller kazandı. Cussler 1965 yılında roman yazmaya başladı. Dirk Pitt’in maceralarını konu alan ilk romanı 1973 yılında yayınlandı. 1996 yılında yayınlanan ilk…