Babaların Günahları / Lawrence Block
Polisiye/ 8 Şubat 2019

Babaların Günahları Babaların Günahları’ndan… Onu çok az tanıyordum. Adı Cale Hanniford’du. Elli beş gösteriyordu. Kuzeyde, Utica’da yaşıyor toptan ilaç satıcılığı ve emlak komisyonculuğu yapıyordu. Kaldırımın karşısına park edilmiş bir Cadillac’ı ve Carlyle’daki odasında bekleyen bir karısı vardı; Şehir morgunda soğuk demir bir çekmecede yatan bir de kızı vardı. “Bilinecek fazla bir şey yok” dedim. “Bir zamanlar polistim.” “Hem de mükemmel bir polis, Teğmen Koehler’e göre.” Omuz silktim. “Ve artık özel bir detektifsin.” “Hayır.” “Ben sanmıştım ki…” “Özel detektiflerin ruhsatı vardır. Telefonları dinleyip insanları izlerler. Form doldurmak, rapor yazmak gibi şeylerle uğraşırlar. Ben bunları yapmam. Kimi zaman insanlar için bir iyilik yaparım, onlar da bana karşılığında bir hediye verir.” “Anladım.” Bir yudum kahve içtim. Kahveyi burbonla karıştırarak içerim. Hanniford’un önünde bir Dewar’s ve bir bardak su vardı ama onlarla pek fazla ilgilenmiyordu. Siyah tahtadan duvarları ve damgalı metalden tavanıyla sakin bir bar olan Armstrong’un Yeri’ndeydik Ocak’ın ikinci Salısı öğleden sonra saat ikiydi. Barın uzak köşesinde bira içen Roosevelt Hastanesi’nden birkaç hemşire ile pencere yanındaki bir masada hamburgerini yiyen sakallı bir genç dışında bütün bar bizimdi. “Senden yapmanı istediğim şeyi açıklamak benim için çok zor Scudder” dedi. “Senin için yapabileceğim bir şey olduğundan emin değilim. Kızın öldü. Bunu değiştiremem. Onu öldüren genç,…

Cehennem Vadisi / Ali Erkan Kavaklı
Polisiye/ 31 Ağustos 2018

Cehennem Vadisi Cehennem Vadisi’nden… Akşamın alaca karanlığı sokağa çökmüştü. Adam, bitkin bir vaziyette eve dönüyordu. Endişeli, tedirgin ve gergindi. Beyni zonkluyor, gözleri sızlıyordu. Sinirleri felç olmuştu. İkindi vakti yeni bir tehdit telefonu daha almıştı. Sesi tanıyor gibiydi ama emin değildi. Adam sesini değiştirmek için homurtu halinde konuşmuştu. İçi içini yiyordu. Dükkânını erkenden kapatıp yola çıkmıştı. Her gürültü, beyninde balyoz etkisi yapıyor, ayak seslerinden bile korkuyordu. Tehdit edildiğini polise bildirmişti ama dükkân komşusu Hasan Usta’nın da dediği gibi, polis cinayetlerden sonra mesaiye başlıyordu. Yeni bir ayak sesi duydu, korkuyla arkasına dönüp baktı. İki kişi koşarak kendisine doğru geliyordu. Tabana kuvvet kaçmaya başladı. Sokağın karşısında yüzleri maskeli iki kişi daha belirdi. Eve ulaşmaya az kalmıştı. Kapıdan içeri kendisini bir atabilse kurtulurdu. Bütün gücüyle koşuyordu. Yüreği güm güm atıyor, korkudan ödü patlıyordu. Önden gelenler daha hızlı idiler. Arkadan da ayak sesleri geliyordu. Gözlerinin karardığını hissetti. Tam bu sırada iki yaşındaki küçük oğlu Azmi gözlerinin önüne gerildi. Yanaklarından yaşlar süzülüyordu: “Baba, babacığım! Bizi bırakma!” Hanımı Zeynep, iki gözü iki çeşme yalvarıyordu: “Bey, çocukları kime bırakıyorsun? ” Kızları Yeliz ve Yelda, çığlık çığlığa yalvarıyorlardı: “Babacığım, seni seviyoruz. Bizi bırakma!” Eve yetişemeyeceğini anlayınca maskeli adama yöneldi. Elini belindeki bıçağa attı. Hiç değilse birini haklamalıydı. Arkasından koşanların…

Katilin Uşağı / Algan Sezgintüredi
Polisiye/ 29 Ağustos 2018

Katilin Uşağı Katilin Uşağı’ndan… Hoş, yukarıda altını çizdiğim gibi, kısa sürdü. Taş çatlasa birkaç gün. Ayrıca, sonunda önemsediğim herkese işin doğrusunu, yani kurşun yağmurunun başlamasıyla vurulan ve süzme bal misali her yanımdan, belki sırf günün birinde roman yazabileyim diye akan inanılması güç şansım sayesinde tam o sırada arkamdan geçtiği için maalesef (ve utanarak, çok şükür) bana kalkan görevi üstlenen garson kardeş Turgay Kıray’ın sırtıma şiddetle çarpması yüzünden Tefo’nun üzerine devrildiğimi anlattım. Tefo’yla Nilgün dışında herkese. Tefo’ya hemen söylemiştim. Özel dedektif sekreterleri camiasının, en azından tanıdığım kadarıyla en anaç ve annemin ev sınırları dışındaki temsilcisi gibi davranmaya meraklı bireyi Nilgün’se muhtemelen içgüdüsüyle işin aslını tahmin etmişti. Sadık okura zulüm, tanıyana eziyet, farkındayım ama gevezeliğe iyice dalmadan önce müstakbel Vedat hayranlarına ve Tefo kim, bu herif ne diyor, e ama biz polisiye diye almıştık bu kitabı türünde sabırsızlananlara üç satır laf etmem gerek. Efendim, adım Vedat Kurdel. Bu satırları çocukluğumdaki toprak, taze çimen ve çiçek kokulu, kuş cıvıltılı, kutlanası muadillerine pek benzemeyen 2017 baharında, kırk yedinci yaşımı henüz geçmişken yazmaya başladım. İlk onu faal, kalanı yarım yamalak, toplam on iki yıldır özel dedektiflik mesleğini icra ediyorum. İki yıl önce durduk yerde maymunluğum tuttu, başımdan geçen, türlü nedenle zamanında basına yansımamış veya pek…

At / Steven James – Bowers Dosyaları 3
Polisiye/ 7 Ağustos 2018

At At’tan… Sebastian Taylor, yıllar içinde tedbirli olmayı öğrenmişti.ClA’de çalıştığı dönemde sorunlu insanlarla uğraşmanın yollarını ararken tedbirli olmuştu,politika yaptığı sonraki on yıl boyunca da önceki işini gizli tutmak konusunda tedbirlidavrandı, ardından gelecekteki başkanlık yarışının altyapısını oluşturduğu dört yıllık KuzeyCarolina valiliği süresince çok daha tedbirli olmaya uğraştı. Tedbirli, tedbirli, her zaman tedbirli oldu.Duştan çıkıp kurulandı, ardından lavabonun yanındaki setin üzerinde duran Glock’unu alıp yatak odasına açılan kapıyı araladı. Her zaman tedbirli… Hepsinin ötesinde, eski bir iş ortağını öldürerek FBI’ın en çok arananlar listesine girip itibarını kaybettikten bu yana geçen son yedi aydır hiç olmadığı kadar tedbirliydi.Sebastian yıllarca Amerika için sadece en iyi olanı yapmıştı. Ne var ki ülkesi ona geçen ekim ayında sırt çevirip kendisini aranan bir adam olarak kovalamaya başladığından beri, vicdanında farklı bir sadakat kapısı aralanmış ve paranın en az vatanseverlik kadar güçlü bir itici kuvvet olduğunu keşfetmişti. Sebastian, giyinip silahını kuşanırken bütün bunları geçirmişti aklından, sonra da el yapımı Taryn Rose Chester marka Oxford ayakkabılarını geçirdi ayaklarına. İtalyan ayakkabıları,dünyada yapılan en iyi elbise ayakkabılarıydı, her ne kadar yaptığı alışverişleri dikkat çekmeyecek ölçüde tutması gerektiğinin bilincinde olsa da kendini birkaç kaçamak yapmakta özgür bırakıyordu. Yaşama bir küçük kalifiye dokunuş. Son birkaç aydır kendine yeni bir kimlik oluşturmuş, Denver’ın yaklaşık…

Kale / Steven James – Bowers Dosyaları 2
Polisiye/ 7 Ağustos 2018

Kale Kale’den… Tabağımı çevreleyen çatal bıçak takımının ihtişamına bakakaldım. Önce hangi çatalı kullanmam gerektiğini hiçbir zaman hatırlayamam. Üvey kızım Tessa işaret etti. “Dışta duranı, Patrick. Onunla başlarsın ve içeriye doğru devam edersin.” “Emin misin?” Çatallarımı sırayla kaldırdı. Dört lastik bandın üzerine takmış olduğu deri bilezikler, bileğinde yukarıdan aşağıya gidip geldi. “Salata, ana yemek ve sonra da tatlı.” Tatlı çatalımı bıraktığı anda, ikimizin de bu restoranda ne kadar çok sırıttığımızı fark ettim. Bizden başka herkes smokin veya gece elbisesi giymişti. Bizim üzerimizde ise birer tişört vardı. Benimki Marquette üniversitesinin rengi solmuş spor tişörtüydü; Tessa’nınki ise, “Ölü Tırnak 13” grubunun uzun kollu siyah bir tişörtüydü, üzerinde grubun logosu olan, içine bir tırnak geçmiş göz resmi vardı. Resmin hemen yanına küçük bir rozet takmıştı: “Darfur’u Kurtaralım. HEMEN!” Tessa, bu akşam için uçuk pembe bir ruj, kuzguni siyah saçlarına uyması için siyah bir oje ve siyah göz farı seçmişti. Geçen ay iznim olmadan yaptırdığı kaş ve burun hızmasına bayıldığım söylenemez. Ancak, şirin olduklarını itiraf etmeliyim. Buruşuk kumaşlı bir eteğin altına giydiği diz altı siyah taytla, biraz kaba, biraz da asi ve karanlık görünüyordu. Yine de on yedi yaşında, çocuksu ve masum bir genç kızdı. “Masa düzeni hakkında nasıl oluyor da bu kadar çok şey…

Piyon / Steven James – Bowers Dosyaları 1
Polisiye/ 7 Ağustos 2018

Piyon Piyon’dan… Olay, okul dönüşü bir salı günü öğleden sonra, evin üst katında gerçekleşti. Anne ve babası her zamanki gibi hâlâ işteydiler. Yani ev, Aaron Jeffrey Kincaid ve Jessica Rembrandt’a kalmıştı. Birçok öğleden sonra bu evde, bodrum katında sevişiyor, oynaşıyorlardı. Fakat bugün farklıydı. Bugün, o gündü. Jessie, ön kapının kilidini açarken erkek arkadaşına gülümsedi. “Aaron Jeffrey Kincaid, seni seviyorum.” diye fısıldadı. Sesi çok cazibeli, çok canlı çıkıyordu. Sadece “Seni seviyorum.” değil, “Sana inanıyorum.” diyordu sanki. “Ben de seni seviyorum Jessie.” Kızın bir adım önüne geçti ve kapıyı tutup iyice araladı: “Seni hep seveceğim.” Sözcükleri rahatça, inandırıcı bir şekilde söyledi ama söylediklerinin gerçekliğinden kendisi de pek emin değildi. Onu gerçekten sevip sevmediğini, aslında herhangi bir şeyi sevip sevmediğini de bilmiyordu. Oturma odasına girerken kızın elini tuttu. Sonra boşta kalan eliyle kapıyı rahatça kapattı. Neredeyse üç aydır birlikteydiler. İlk başta Aaron için herhangi bir ilişki gibiydi ama başlangıçtaki heyecan yavaş yavaş azalmaya başlayınca o da sıkılmaya başladı. Hatta başkasıyla birlikte olsa daha mutlu olup olmayacağını merak ediyordu. Ama onunla daha fazla zaman geçirdikçe kızın kendisini memnun etmek için birçok şey yaptığını fark etti. Küçük şeyler… Aaron’un istediği filmlere gidiyordu. Onun giymesini istediği giysileri giyiyordu ve vücuduna yapmak istediği her şeyi, bazen ne…

Arı Kovanına Çomak Sokan Kız / Stieg Larsson
Polisiye/ 7 Ağustos 2018

Arı Kovanına Çomak Sokan Kız Arı Kovanına Çomak Sokan Kız’dan… Sonja Modig ile Jerker Holmberg, Göteborg’a sabah sekizi birkaç dakika geçe vardılar. Bublanski arayıp yeni talimatlar vermişti; Gosseberga’ya gitmeye boş verecekler, bir taksiye atlayıp Nya Ullevi’deki Emniyet Müdürlüğü’ne gideceklerdi. Bir saat kadar, Komiser Erlander ile Mikael Blomkvist’in Gosseberga’dan gelmesini beklediler. Mikael daha önce karşılaşmış olduğu Sonja Modig’e bir merhaba deyip, yeni karşılaştığı Jerker Holmberg’le tokalaştı. Erlander’in meslektaşlarından biri Ronald Niedermann’ı arama faaliyetleri hakkında bilgi verdi. Fazla bir şey yoktu. “Cinayet Masası’nın bünyesinde bir grup kurduk. Ülke çapında arama faaliyeti yürütülüyor. Bu sabah saat altıda Niedermann’ın çaldığı polis arabasım Alingsås’ta bulduk. İzler orada kayboluyor. Başka bir arabayla kaçtığını düşünüyoruz ama şimdiye kadar çalınmış araba ihbarı almadık.” Sonja Modig, Mikael’e özür dilercesine bir bakış atarak, “Basın?” diye sordu. “Ortada bir polis cinayeti var, tabii bütün basın ayakta. Saat dokuzda bir basın toplantısı düzenleyeceğiz.” “Lisbeth Salander’in durumu hakkında bir bilgi var mı?” diye merakla sordu Mikael. Lisbeth’in sağlık durumu onu Niedermann avından daha çok ilgilendiriyordu. “Bu gece ameliyat edildi. Başından bir kurşun çıkardılar. Bilinci yerinde değil.” “Teşhis var mı?” “Anladığım kadarıyla, tam bir teşhis için uyanmasını bekliyorlar. Ama onu ameliyat eden doktor, herhangi bir komplikasyon baş göstermezse yaşayacağını umuyor.” “Peki Zalachenko?” dedi Mikael….

Ateşle Oynayan Kız / Stieg Larsson
Polisiye/ 7 Ağustos 2018

Ateşle Oynayan Kız Ateşle Oynayan Kız’dan… Lisbeth Salander güneş gözlüğünü burnunun ucuna indirdi, güneşten kamaşan gözlerini kısarak, otelin yan kapısından çıkıp havuzun kenarındaki yeşil beyaz çizgili plaj sandalyelerine yürüyen kadına baktı. 32 numaralı odada kalan kadın, gözlerini yere dikmişti, adımları kararsızdı. Salander daha önce onu uzaktan, şöyle bir görmüş, yaşını otuz beş diye tahmin etmişti ama görüntüsüne bakarak yirmi beşten elliye kadar tahmin yürütebilirdi. Omuzlarına kadar dökülen saçları kahverengi, yüzü ovaldı. Kadın dergilerindeki iç çamaşırı mankenlerine benzer bir vücudu vardı. Sandaletleri ve bikinisi siyahtı, güneş gözlüğü biraz mora çalıyordu. Amerikalıydı, güneyli aksanıyla konuşuyordu. Ella Carmichael’in barındaki barmene işaret etmeden önce sarı şapkasını çıkartıp, oturduğu plaj sandalyesinin yanına attı. Lisbeth Salander elindeki kitabı dizine koydu, kahvesinden bir yudum alıp sigara paketine uzandı. Bakışlarını ufka yöneltti. Havuzun yanındaki terastaydı. Oturduğu yerden, oteli çevreleyen duvarların önünde yükselen ormangülleriyle palmiyelerin arasından bir parça deniz görülüyordu. Kuzeye, Saint Lucia’ya ya da Dominik’e doğru giden bir yelkenli, daha uzakta, güneye, büyük ihtimal Guyana veya komşu ülkelerden birine giden büyük bir yük gemisi vardı. Öğle sıcağına karşı koymaya çalışan hafif esintiye rağmen, Salander’in alnından kaşlarına ter süzülüyordu. Güneşte kızarmayı sevmiyor, günlerini daha çok gölgede geçiriyordu. Buna rağmen teni çikolata gibi olmuştu. Üzerinde haki bir şortla, siyah bir…

Ejderha Dövmeli Kız / Stieg Larsson
Polisiye/ 7 Ağustos 2018

Ejderha Dövmeli Kız Ejderha Dövmeli Kız’dan… Henrik Vanger konuşmaya başladığından beri, Mikael’i ilk kez şaşırtmayı başarmıştı. Mikael doğru anlayıp anlamadığından emin olmak için, yaşlı adama son söylediklerini bir kez daha tekrarlattı. Vanger sülalesi hakkında okuduğu şeylerin arasında, Henrik’in bahsettiği cinayete dair en küçük bir ima bile yoktu. “1966’nın 22 Eylülü’ydü. On altısına basan Harriet, lise ikiye gidiyordu. Bir cumartesi günüydü. O gün hayatımın en acı günü olacakü. Şimdiye kadar defalarca düşündüğüm için, o gün yaşananları dakikası dakikasına anlatabilirim… Asıl önemli olanın dışındaki her şeyi.” Eliyle bir daire çizdi. “Akrabaların büyük bir bölümü bu evde toplanmıştı. Her yıl tekrarlanan o iğrenç akşam yemeği davetlerinden biriydi. Vanger Şirketi ortaklarının toplanıp, aile içi sorunları tartıştığı bu geleneksel yemekli toplantıyı büyükbabam başlatmıştı. Bu toplantılar genellikle az ya da çok mide bulandıran hadiselerle sonlarındı. Bu geleneğe 1980’de son verildi, daha doğrusu Martin o tarihten itibaren, şirketin sorunlarının yalnızca olağan yönetim kurulu ve olağan genel kurul toplantılarında görüşülmesine karar verdi. Onun aldığı en iyi karar da buydu. Bu vesileyle aile, yirmi yıldır bu tür toplantı kepazeliklerinden uzak kaldı… ” “Harriet’in öldürüldüğünü söylemiştin…” “Bekle. Bırak da neler olduğunu anlatayım. Dediğim gibi bir cumartesiydi. Aynı zamanda bir bayram günüydü, Çocuk Bayramı. Jimnastik kulübü Hedestad’ın merkezinde, çocukların yapacağı bir…

Yörünge / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Yörünge Yörünge’den… Dr. Jack McCallum ilk ambulans sirenini duydu ve “Şov zamanı geldi millet!” dedi. Dışarı çıkıp Acil Servis’ in hasta karşılama bölümüne yönelirken, kalp atışlarının hızlandığını adrenalinin sinir sistemini cızırdayan elektrikli tellere çevirdiğini hissediyordu. Miles Memorial Hastahanesi’ne gelen şey konusunda hiçbir fikri yoktu, yalnızca birden fazla hastanın yolda olduğunu biliyordu. Acil Servis telsizinden 1 -45 yolundaki on beş arabalık zincirleme bir kazada olay yerinde iki kişinin öldüğünü ve yirmi kadar yaralı olduğunu öğrenmişlerdi. Durumu kritik olan hastalar Bayshore ya da Texas Medical a gönderilecekti, ama Miles Memorial da dahil olmak üzere bölgenin bütün küçük hastaneleri, hastalarla dolup taşmaya hazırlanmıştı. Jack, ekibinin yerini aldığından emin olmak için ambulans alanında göz gezdirdi. Diğer acil servis doktoru Anna Sezak, kavgaya hazır, ciddi bir yüzle hemen arkasında duruyordu. Destek personeli, dört hemşire, bir laboratuvar görevlisi ve korkmuş gözüken bir intörnden oluşuyordu. Tıp fakültesinden sadece bir ay önce çıkmış olan bu görevli acil servis ekibinin en acemi üyesiydi ve ellerini kullanma konusunda umutsuz bir vakaydı. Psikiyatri dalında çalışmaya mahkum. diye düşündü Jack. Ambulans rampadan yukarı çıkıp geri geri yanaşırken siren keskin bir çığlıkla sustu. Jack hızla arka kapısını açtı ve hasta gözüne ilişti’ Başı ve boynu boyunlukla sabitlermiş, sarı saçları kana bulanmış genç bir…

Sona Kalan / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Sona Kalan Sona Kalan’dan… Bazı kızlara pembe çok yakışır. Bazıları kurdeleler ve dantellerle bezerler üstlerini. Kimileri ise ipekli organze kumaştan kuşanıp, dikkat çekici ve kadınsı görünürler. Jane Rizzoli asla o tür kızlardan değildi. Annesinin yatak odasında öylece durup karşısındaki boy aynasına düşen aksini seyretti ve içinden, beni vur. Hemen şimdi vur, diye geçirdi. Çan şeklindeki elbise sakız pembesiydi ve büzgülü yakası öylesine genişti ki, tıpkı bir palyaço kıyafetini andırıyordu. Elbisenin eteği büzgülerin üzerine yığılan garip ve kabarık bir sıra kumaştan ibaretti. Belinin etrafımda kocaman pembe bir kurdeleyle bağlanmış bir kuşak vardı. Scarlett O’Hara bile bu elbiseyi görünce dehşete kapılabilirdi. Angela Rizzoli sevinç içinde ellerini çırpıp, “Ah, Janie, şu haline bir bak!” dedi. “Çok güzel olmuşsun. Neredeyse beni sollayıp, gecenin yıldızı olacaksın. Sence de çok güzel değil mi?” “Angela…” “Belinden biraz daraltmam gerekecek. Sen kilo mu verdin? Hiçbir şey yemiyor musun yoksa?” “Ciddi misin? Benden gerçekten bunu giymemi mi istiyorsun?” “Ne olmuş?” “Bu… pembe” “Ve sana çok yakışmış.” “Sen benim hiç pembe giydiğimi gördün mü?” Regına için de aynısından dikiyorum. Birlikte çok şeker görüneceksiniz! Annesi ve kızı aynı elbiseyle!” “Hayır, anne, harika bir elbise.” lanet bir Barbie bebek için öyle olduğu kesin. Angela kendini yatağın üzerine bıraktı, iç çekişi can çekişen…

Siliniş / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Siliniş Siliniş’ten… Maura Isles bütün gün temiz hava almamıştı. Sabahın yedisinden beri aldığı tek şey ölümün kokuşuydu ve bu kokuyu o kadar iyi tanıyordu ki neşterle soğuk eti keserken ve açığa çıkan iç organlarının leş kokusu etrafa yayılırken yüzünü bile buruşturmadı. Bazen cesetleri gözlemlemek için yanında duran polis memurları o kadar sağlam değildi. Bazen Maura, onların kokuyu bastırmak için burun deliklerine sürdükleri Vicks’in kokusunu alırdı. Bazen Vicks bile yeterli olmazdı ve aniden oldukları yerde sallandıklarını, arkalarını dönerek lavaboya kustuklarını görürdü. Polisler çürüyen dokuların yaydığı sülfürümsü kokuya ve formalinin yakıcı kokusuna onun kadar alışkın değillerdi. Bugün o kokulara eklenen ama ortama ait olmayan tatlı bir koku vardı: Şu anda otopsi masasında yatan Bayan Gloria Leder’ın teninden yayılan hindistancevizi yağı kokusu. Ayak tırnaklarına parlak pembe oje sürülmüş, iri kalçalı, iri göğüslü, elli yaşında, boşanmış bir kadındı. Bronz tenindeki beyaz çizgiler, evinin yüzme havuzunun kıyısında ölü bulunduğunda üzerinde olan bikinisinin iplerinden kalmıştı. Bikini elbette ki vücudu sarkmış orta yaşlı kadınların genellikle tercih ettiği bir şey değildi. Ben en son ne zaman mayo giymiştim? diye düşündü Maura, o yaz günü hayatının son anlarını havuzda geçiren Bayan Gloria Leder’ı kıskanarak. Neredeyse Ağustos ayıydı ve Maura daha ne plaja gitmiş, ne yüzme havuzunda oturmuş ne de…

Ruh Koleksiyoncusu / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Ruh Koleksiyoncusu Ruh Koleksiyoncusu’ndan… Doktor Maura Isles kalsa mı, yoksa çekip gitse mi karar veremiyordu. Pilgrim Hastanesi otoparkının karanlık köşelerinde, projektör ışıkları ile televizyon kameralarının aydınlattığı bölgenin epeyce gerisinde oyalandı. Kendisini görmelerini istemiyordu ve şüphesiz yerel muhabirlerin çoğu, soluk yüzü ve kısacık kesilmiş siyah saçlarıyla Ölülerin Kraliçesi unvanını kazanmış bu çarpıcı kadını tanıyacaktı. Ancak henüz hiç kimse Maura’nın geldiğini fark etmemiş ve tek bir kamera bile onun olduğu tarafa dönmemişti. Maura’ya dönmek yerine, onlarca muhabir bütün dikkatlerini ünlü yolcusunu bırakmak için hastanenin ana girişine yanaşan minibüse yöneltmişti. Minibüsün arka kapıları iki yana savrularak açıldı ve ünlü hasta yavaşça minibüsten indirilip hastane sedyelerinden birine yerleştirilirken, fotoğraf makinelerinin flaşları geceyi şimşek misali yırttı. Şöhrete yeni kavuşan bu hasta, herhangi bir adli tıp uzmanının ününü gölgede bırakacak bir medya yıldızıydı. Ilık bir pazar akşamında çılgın hayran gruplarını ve muhabirleri hastane önünde toplayan sebepten biraz farklıydı Maura’nın burada bulunma nedeni. Herkes bir anlığına da olsa Bayan X’i görebilme telaşındaydı. Maura daha önce de pek çok kez muhabirlerin karşısına çıkmıştı, ancak kalabalığın kuduruk açlığı onu teyakkuzda olmaya itiyordu. Görüş sahalarına yeni bir av girecek olursa, ilgilerinin bir anda dönebileceğinin farkındaydı ve Maura bu gece kendisini duygusal açıdan yıpranmış, kırılgan ve savunmasız hissediyordu. Arkasına dönmeyi, tekrar…

Çırak / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Çırak Çırak’tan… Rizzoli köşedeki restorandan pizza alıp eve getirmişti. Sonra da buzdolabının dibinden bir parça marul bulmayı başardı. Kararmış yaprakları soyunca ortaya yenilir yutulur az bir şey çıkmıştı. Sırf karnını doyurmak içindi, zevk için değil. Zevke ayıracak vakti yoktu çünkü. Sadece kendisini bekleyen gece için depoyu dolduruyordu. Hiç hesapta olmayan bir gece için. Birkaç ısırık aldıktan sonra pizzayı bir kenara bıraktı. Tabaktaki domates sosunun artıklarına takılmıştı gözü. Kâbuslar yakanı asla bırakmaz, diye düşündü. Artık bağışıklık kazandığını, yeterince güçlü olduğunu, onlarla birlikte yaşayabilmek için onlardan sıyrılabildiğini sanırsın. Rolünü nasıl oynaman gerektiğini bilir, hepsini atlatmayı öğrenirsin. Ama o yüzler hep sende kalır. Ölülerin gözleri. Gail Yeager da onlara katılacak mıydı? Ellerine baktı; avuç içlerindeki ikiz yara izlerine. Sanki Çarmıha gerilmişti de yaraları yeni kapanmaya başlamıştı. Havanın soğuk ve nemli olduğu günlerde elleri sızlar; Warren Hoyt’un bir yıl önce ona yaptıklarını unutmasına izin vermezdi bu sızı. Hoyt’un bıçaklarının etine saplandığı o günü, son anlarını yaşadığını sandığı o geceyi unutması mümkün değildi. Eski yaralar yine sızlamaya başlamıştı şimdi; ama bu sefer nedeni hava değildi. Hayır, Newton’da gördükleri neden oluyordu buna. Katlanmış gecelik. Duvara sıçramış kan izleri. Havasının, hâlâ etkisini yitirmemiş bir korkuyla ağırlaşmış olduğu odalara girip çıkmış, Warren Hoyt’un nefesini ensesinde hissetmişti yine. Bu…

Cerrah / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Cerrah Cerrah’tan… Dedektif Thomas Moore lateks kokusundan hoşlanmıyordu, şimdi de pudra saçarak eline lateks eldivenleri geçirirken, midesinde bir bulantı duydu. Koku, mesleğinin en tatsız yanlarından biriyle bağlantılıydı ve Pavlov’un ağzından salyalar akan koşullanmış köpeklerinden biri gibi, lateks eldivenleri olmazsa olmaz kan ve vücut sıvılarıyla özdeşleştiriyordu. Ve otopsi odasının dışında dururken, yine aynı ilişkiyi kurdu. Sıcaktan doğruca buraya geldiğinden, derisinin üzerindeki ter damlalarının donduruculuğunu hissetmeye başlamıştı bile. Temmuzun 12’siydi, puslu ve nemli bir Boston cuması. Tüm Boston kentinde klimalar sarsılıp su damlatıyor, sinirler geriliyordu. Kuzeye, Maine’in serin ormanlarına kaçmaya çalışan otomobiller Tobin Köprüsü’nde daha şimdiden kuyruk oluşturmuş olmalıydı. Oysa Moore o köprüdekilerden biri olamayacaktı. Karşılaşmak istemeyeceği tüyler ürpertici bir manzara için tatilinden çağırılmıştı. Morgun çamaşır arabasından çekip çıkardığı ameliyathane önlüğünü üzerine geçirmişti bile. Şimdi de saç tellerinin yere düşmesini engelleyecek kâğıt başlığı kafasına takıp, morg masasından yere neler akabileceğini görmüş biri olarak, ayakkabılarının üzerine de kâğıt çizmeler geçiriyordu. Kan, doku parçaları. Düzenli biri sayılmazdı, yine de ayakkabılarıyla eve otopsi izleri götürme niyetinde değildi. Kapının dışında birkaç saniyeliğine duraklayıp derin bir soluk aldı. Sonra kaderine razı olarak, kapıyı itip odaya girdi. Masada, üzeri çarşafla örtülmüş ve şeklinden bir kadına ait olduğu anlaşılan bir ceset yatıyordu. Moore kurbanın üzerinde fazla yoğunlaşmamaya dikkat edip,…

Mefisto Kulübü / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Mefisto Kulübü Mefisto Kulübü’nden… Kendini huzursuz hisseden oğlan, başka tarafa baktı. Dikkatini kızın yerine mezarın etrafında duran diğer kişilere yoğunlaştırdı: Babasının kâhyası. Avukat. İki yan kapı komşusu. Sevgiden çok âdet yerini bulsun diye gelmiş, sadece tanıdık birkaç kişi. Montague Saul’u sadece yalan zamanda Kıbrıs’tan dönmüş, günT lerini kitaplar, haritalar ve minik çanak çömlek parçalan üzerine titreyerek geçiren sessiz bir âlim olarak biliyorlardı. Adamı gerçekten de tanımıyorlardı. Tıpkı oğlunu da gerçekten tanımadıkları gibi. Nihayet tören sona erdi ve topluluk, babasını kaybetmesinden dolayı ne kadar üzgün olduklarmı söylemek için, onu anlayışla sarmalayıp yutmaya hazırlanan bir amip gibi oğlana doğru ilerledi. Hem de Birleşik Devletler’e yerleşmesinin üzerinden bu kadar kısa bir zaman geçmişken. “En azından ailen sana yardımcı olmak için burada” dedi papaz. Aile mi? Evet, sanırım bu insanlar benim ailem, diye düşündü oğlan, annesi tarafından ilerlemeye zorlanan küçük Teddy utangaç tavırlarla yaklaşırken. “Artık sen benim kardeşim olacaksın” dedi Teddy. “Öyle mi?” “Annem odanı hazırladı. Benimkinin hemen yanında.” “Ama ben burada kalacağım. Babamın evinde.” Şaşıran Teddy annesine baktı. “Bizimle eve gelmeyecek mi?” Amy Saul hemen, “Tek başına yaşayamazsın, tatlım” dedi. “Sadece on beş yaşındasın. Belki Purity’yi çok sever ve bizimle kalmak istersin.” “Okulum Connecticut’ta.” “Evet, ama okul tatile girdi artık. Eğer eylülde yatılı…

İkiz Bedenler / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

İkiz Bedenler İkiz Bedenler’den… Karman çorman dizilmiş uyluk ve kaval kemiklerinin üzerinde bir dizi kafatası gözlerini dikmiş ona bakıyordu. Dr. Maura Isles, temmuz ayında olmalarına rağmen ve yirmi metre yukarıda Paris sokaklarında pırıl pırıl bir güneşin parladığını bildiği hâlde, yerden tavana kadar insan kalıntılarıyla kaplı loş koridorda yürürken bir anda ürpermişti. Aslında ölüm oldukça tanıdıktı ona. Hatta ölümle arasında samimi bir ilişki olduğu bile söylenebilirdi. Otopsi masasında sayısız kere yüzleşmişti onunla. Ama şimdi bu serginin boyutları ve Işıklar Şehrinin altındaki bu tüneller ağında depolanmış kemiklerin muazzam miktarı karşısında afallamış, şaşkına dönmüştü. Bir kilometrelik turun sonunda yer altı mezarlarının sadece küçücük bir kısmını gezmişlerdi. Turistlerin giremediği yerlerde daha onlarca tünel ve tüneller boyunca kapalı kapıların ardında kara ağızları baştan çıkarıcı bir biçimde aralanmış boşluğa bakan kurukafaların ve kemiklerin doldurduğu odalar uzanıyordu. Burada bir zamanlar güneşi yüzlerinde hisseden, acıkan, susayan, seven ve sevilen, göğüslerinde kalplerinin attığını, ciğerlerine havanın dolup boşaldığını hisseden altmış milyon Parislinin kalıntıları bulunuyordu. Günün birinde kemiklerinin huzur içinde yattıkları mezarlarından kaldırılıp şehrin altındaki bu korkunç yere getirileceğini asla tahmin edemezlerdi herhalde. Günün birinde böyle sergileneceklerini ve turist güruhları tarafından hayretler içerisinde izleneceklerini bilemezlerdi. Bu kemikler yetmiş beş yıl kadar önce Paris’teki tıklım tıklım dolu mezarlıklarda ardı arkası kesilmeyen ölü…

Günahkar / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Günahkar Günahkar’dan… Onlar içerideyken şiddetli rüzgâr nedeniyle kopup kendilerini yere, buzların üzerine düşen polis şeridinin üzerinden, atlayarak şapelden hızla dışarı attılar. Yürüyüş yolunun aşağısına doğru hareket ederlerken rüzgâr giysilerine rahat vermiyor ve adeta yüzlerini keskin bir kılıçla yaralıyordu. Sağanak halinde yağan isyankâr kar tanelerinden korunmak için gözlerim kısmışlardı. Loş antreye adım atar atmaz Maura uyuşmuş suratında çok hafif, belli belirsiz bir sıcaklık hissetti. Yumurta kokusuyla karışık eski ısıtma sisteminden kaynaklanan bir küf kokusu aldı. Porselen tabak sesleri onları karanlık bir koridordan gidilen Horasanlarla ışıklandırılmış beklenmedik bir biçimde modern bir salona yönlendirdi. Oldukça eskimiş uzun masanın etrafında oturan rahibelerin derin kırışıklıklar dolu yüzlerinden sadelik ve gösterişsizlik fışkırıyordu. On üç tane rahibe vardı. Uğursuz on üç. Tüm dikkatlerini önlerindeki parlak çiçekli kare şeklindeki kumaş parçalarına, ipek kurdelalara ve tabaklara yerleştirilmiş lavanta kuruları ve gül yapraklarına vermişlerdi. Maura lavanta ve gülleri alıp kumaş parçacıklarının içine yerleştiren titreyen romatizmalı ellere bakarken elişi zamanı, diye düşündü. Rahibelerden biri tekerlekli sandalyede oturuyordu. Sol eli kol dayanağının kıskacının içine kıvrılmış bir şekilde kenara eğilmişti. Yüzünün bir kısmı kısmen erimiş bir maske gibi sarkmıştı. Felcin korkunç akıbeti. Ama içlerinde yine de içeri giren iki yabancıyı fark eden ilk o olmuştu. Hafifçe inledi. Diğer rahibeler kafalarını kaldırıp Maura ve…

Buz Gibi Soğuk / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Buz Gibi Soğuk Buz Gibi Soğuk’tan… İlişkilerinin sonuna gelmişlerdi ama ikisi de bunu itiraf edemiyordu. Bunun yerine, sel basan yollardan, trafiğin bu sabah ne kadar berbat olduğundan, Maura’nın Logan Havaalanından bineceği uçağın rötar yapma olasılığından bahsettiler. Akıllarından çıkmayan meseleyi ağızlarına almasalar da Maura Isles, Daniel Brophy’nin bunu düşündüğünü sesinden anladı; kendisinin de aynı şeyi düşündüğü cansız, kısık sesinden anlaşılıyordu. İkisi de aralarında hiçbir şey değişmemiş gibi davranmaya çabalıyordu. Hayır, her zamanki gibi sevişmeyle sonuçlanan, acı verici konuşmaya kendilerim kaptırıp gece yarışma kadar uyumadıkları için bitkindiler, o kadar. O konuşmalar Maura’nın kendim muhtaç ve talepkâr hissetmesine yol açıyordu hep. Keşke benimle her gece burada kalabilsen. Keşke her sabah birlikte uyanabilsek. Şimdi, burada şeninim Maura. Ama tamamen değil. Seçimini yapana kadar hayır. Maura pencereden dışarıya, sağanakta sular sıçratarak ilerleyen arabalara baktı. Daniel seçim yapamıyor, diye düşündü. Beni seçse bile, rahipliği bıraksa bile, değerli kilisesini terk etse bile suçluluk duygusu bizimle aynı odada olacak hep, Daniel’in görünmez metresiymiş gibi bize öfkeyle bakacak. Yağmur sularım süpüren silecekleri seyretti; dışarıdaki kasvetli hava, ruh haline uyuyordu. “Kıl payı yetişeceksin” dedi Daniel. “İnternetten koltuk seçtin mi?” “Dün seçtim. Uçuş kartım yanımda.” “Tamam. Bu sana birkaç dakika kazandırır.” “Ama valizimi kontrole vermem gerek. Kışlık giysilerimi tekerlekli valizime sığdıramadım.”…

Karanlıklar Hakimi / Osman Aysu
Polisiye/ 14 Temmuz 2018

Karanlıklar Hakimi Karanlıklar Hakimi’nden… Uzun zamandan beri ilk defa işine giderken bu kadar makyaj yapıyordu. Aynadaki aksine bakıp hafifçe gülümsedi. Mesai arkadaşları onu bu sabah bu kadar süslü ve çekici görünce mutlaka şaşıracaklardı. Boşandığından beri kendini ihmal etmiş, daha ciddi, daha muhafazakâr giysiler seçmiş, kadınlığını ön plana çıkaran kıyafetleri giymekten kaçınmış, özellikle de hiç aşırı makyaj yapmamıştı, birkaç istisnai hal haricinde. Ama bu sabah uzun süre komada kaldıktan sonra yeniden hayata dönmüş bir hastanın mutluluk ve huzurunu duyuyordu içinde. Ruhu kıpır kıpırdı; tüm benliğini yaşama sevinci kaplamış, tatmin duygusunun inanılmaz hafifliğini bedeninin her zerresinde hisseder hale gelmişti. Aynaya bir daha baktı. Mükemmeldi, hatta kusursuz. O beğenmediği büyük ağzını bile şimdi küçük, sivri burnunu hokka gibi görüyordu. Fakat asıl mükemmeliyet ruhunda idi. Kendini on yaş genç-leşmiş gibi hissediyordu. Mütecavizinin sihirli elleri vücuduna değmeye başladığından beri onda da bu inanılmaz değişim oluşmuştu. Buna inanıp kabullenmek imkânsız gibi görünüyordu ama gerçek ortadaydı ve Nazan bunun henüz bir başlangıç olduğunu çok iyi biliyordu. Bu garip ilişkinin devam edeceğini de. Aynanın önünden ayrılmadan hülyalı görüntüsüne bakmaya devam ederken, mütecavizin bundan sonraki ziyaretinin acaba ne zaman gerçekleşeceğini düşündü. Adam dün gece sabaha doğru odasından çıkarken, yine geleceğini söylemişti. Ama tarih ve zaman vermemişti. Ayrılık anını içi…