Kırmızı Gürgenler / Arthur Conan Doyle
Polisiye/ 26 Kasım 2019

Kırmızı Gürgenler Kırmızı Gürgenler’den… Gece hava buz kesmişti. Boynumuza yün atkı sardık. Bulutsuz gökte yıldızlar ışıldıyordu. Doktorlar mahallerinde ayak seslerimiz yankılar uyandırıyordu. Vimpole Street, Harley Street, Oxford Street… Bir çeyrek sonra Alpha lokantasının önüne geldik. Holborn’a inen yollardan birinin köşesinden, küçük bir restoran vardı. İçeri girdik, Holmes iki bira ısmarladı. İçki içmekten patronun yüzü kıpkırmızıydı. Holmes: —Biranız kazlarınız kadar lezzetliyse diyecek hiçbir şey yok, dedi. —Kazlarım mı? Patronun şaşkınlıktan bir kaşı yukarı doğru kalktı. —Evet, kazlarınız. Biraz önce Bay Henry Boker’la görüştüm. Yemeklerini sizde yiyormuş. —Anladım, ama kazlar benim değil. —Ya? Peki ama o kazlar… Patron sözünü kesti: —Covert Garden’da bir dükkândan yirmi dört tane kaz aldım. —Oradaki tavukçuları tanırım. Hangisinden almıştınız? —Breckinridge ’den. —Onu tanımıyorum… Sağlığınıza patron! Hayırlı işler. Dışarı çıkınca paltolarımızın düğmelerini ilikledik. Holmes: —Bay Breckinridge’e gidelim, dedi. Unutmayın Bay Watson, bu zincirin bir ucunda bir kaz var fakat diğer ucunda da suçsuz olduğunu kanıtlayamazsak en az yedi yıl hapse mahkûm edilecek bir insan var. Araştırmalarımız belki de onun suçlu olduğunu bir kere daha ortaya koyar fakat polisin gözünden kaçan ve bizim tesadüf eseri olarak ele geçirdiğimiz bir ipucu var. Biz ipin öbür ucunu bulalım. Halburn’ı geçtik. Endell Street’tn indik, barakalar arasında dönüp dolaşıp Covent Garden pazarına geldik….

Dörtlü İttifak / Arthur Conan Doyle
Polisiye/ 25 Kasım 2019

Dörtlü İttifak Dörtlü İttifak’tan… Gücenmiş gibi görünmüyordu. Aksine, sohbetten keyif alıyormuş gibi parmak uçlarını birleştirdi, dirseklerini koltuğun kolçaklarına koydu: “Aklım,” dedi, “durağanlığa isyan ediyor. Bana sorunlar getir, iş getir, en derin şifreleri ve karmaşık analizleri ver, bunları çözmem için uygun atmosferi sağla. Ancak öyle bu yapay uyarıcıları bırakabilirim. Ama varoluşun donukluğu beni tiksindiriyor. Ruhumun yücelmesi için can atıyorum. Bu özel mesleği işte bu yüzden seçtim. Belki de yarattım demeliyim, çünkü bu konuda dünyada tekim.” “Serbest çalışan tek dedektif olarak mı?” dedim kaşlarımı kaldırarak. “Serbest çalışan tek uzman dedektif.” diye cevapladı.”Ben dedektiflik konusunda başvurulabilecek en son ve en yüksek merciyim. Gregson, Lestrade veya Athelney Jones altından kalkamayacakları bir durumla karşılaştıklarında – genelde karşılaşırlar – konu benim önüme gelir. Bir uzman olarak, verileri inceler ve uzman görüşümü belirtirim. Böyle vakalarda ücret bile talep etmem. Adım gazete manşetlerine de taşınsın istemem. Bana özgü güçleri kullanabileceğim bir alan bulmuş olmanın keyfiyle işin kendisi tek başına benim için en yüksek ödül olur. Gerçi Jefferson Hope vakasında zaten çalışma yöntemlerim hakkında sen de biraz fikir sahibi olmuşsundur.” “Evet, oldum.” dedim, içtenlikle.”Hayatım boyunca hiçbir şey benim için bu denli çarpıcı olmamıştı. Öyle ki, bu çalışmayı bir kitapçık halinde, biraz da fantastik bir başlıkla kaleme almıştım: ‘Kızıl Soruşturma.’”…

Dörtlerin Yemini / Arthur Conan Doyle
Polisiye/ 24 Kasım 2019

Dörtlerin Yemini Dörtlerin Yemini’nden… Sherlock Holmes şöminenin üstünde, bir köşede duran şişesini aldı ve maroken kutu içindeki enjektörünü çıkardı. Uzun, beyaz parmaklarıyla enjektörün ucuna incecik iğneyi telaşla taktıktan sonra, gömleğinin kol ağzını kıvırarak sol kolunu açtı. Bir süre düşünceli bakışlarla bileğindeki ve kaslı kolundaki sayısız iğne deliğine ve yaraya baktı. Sonunda iğnenin sivri ucunu koluna batırdı, ufak pistona parmağıyla bastırdı ve rahatlayarak derin bir iç çekişle kadife döşemeli koltuğuna gömüldü. Gerçi aylardır günde üç kez bu sahneye tanık oluyordum, ama ilkelerimden ötürü buna bir türlü alışamamıştım. Tersine, günden güne bu manzara karşısında daha da sinirleniyor ve buna engel olma cesaretinden yoksun olduğum için her gece vicdan azabı çekiyordum. Bu konudaki düşüncelerimi ona açmak için kendi kendime yemin üstüne yemin ediyordum; ama dostumun soğukkanlı ve umursamaz tavrı, onun böyle yüz göz olmaya yakın bir girişimde bulunulabilecek dünyadaki en son kişi olduğunu gösteriyordu. Büyük yetenekleri, bilgili tavırları ve sahip olduğu olağanüstü niteliklere ilişkin deneyimlerim ona karşı gelmek konusunda beni çekingen ve sıkılgan biri yapıyordu. Yine de o öğleden sonra, öğle yemeğinde içtiğim Beaune şarabının etkisiyle mi, yoksa onun aşırıya kaçan kasıtlı davranışı yüzünden midir bilinmez, birdenbire artık kendimi tutamayacağımı hissettim. “Bugün hangisini kullandınız,” diye sordum, “morfin mi, yoksa kokain mi?” Bakışlarını elinde…

Böcek Avcısı / Arthur Conan Doyle
Polisiye/ 23 Kasım 2019

Böcek Avcısı Böcek Avcısı’ndan… Bu iş için ideal kişi olduğum açıkça ortadaydı. İlanı okuduktan beş dakika sonra kendimi Brook Street’e gitmek üzere bindiğim bir arabada buldum. Yolda giderken, bu meseleyi kafamda evirip çevirmeye başladım. Böylesine ilginç niteliklere sahip bir çalışana ihtiyaç duyulan işin ne olabileceği hakkında tahmin yürütmeye çalıştım. Güçlü, sinir sistemi sağlam, tıp mezunu ve bokböcekleri hakkında bilgi sahibi. Bu birbiriden çok farklı görünen nitelikler arasında nasıl bir bağlantı olabilirdi? İlandaki şartlarlardan bir tanesinde son derece moral bozucu bir gerçek de vardı; bu, kalıcı ve uzun dönemli bir iş değildi. Bir veya birkaç gün yazıyordu. Bu ne anlama geliyordu acaba? Mesele üzerinde kafa yorup kendimce yorumlar yapmaya çalıştıkça, konu daha da karmaşık ve anlaşılması güç bir hale geliyordu. Sonunda şunu düşündüm; kaybedecek hiçbir şeyim yoktu. Zaten az olan birikimlerim tamamen tükenmişti. İş ne kadar zor olursa olsun, cebime girecek dürüstçe kazanılmış birkaç kuruş için yeni bir maceraya atılabilirdim. Başarısızlıktan korkan insanlar aslında başarısız oldukları zaman ödeyecekleri bedelden ve kaybedecekleri şeylerden korkarlar. Ama benim kaybedecek hiçbir şeyim yoktu. Talihimin bana kesebileceği bir ceza kalmamıştı. Şansını her seferinde başka bir masada denemeye çalışan cebi boş bir kumarbaz gibiydim. Brook Caddesi’ndeki 77 B numaralı ev, heybetli görünümüne rağmen bir o kadar da…

Boş Ev / Arthur Conan Doyle
Polisiye/ 19 Kasım 2019

Boş Ev Boş Ev’den… Bütün günümü bu koşulları kafamda evirip çevirmekle, hepsini bağdaştıran bir teori oluşturmaya çabalamakla ve zavallı dostumun dediği gibi, her araştırmanın başlangıç noktasını meydana getiren en az dirençli noktayı bulmaya çalışmakla geçirmiştim. Çok fazla ilerleyemediğimi itiraf etmeliyim. Akşam olunca parkta biraz dolaşmaya çıktım ve saat altı civarı kendimi Park Yolunun Oxford Caddesi ucunda buldum. Kaldırımda durup gözünü bir evin penceresine dikmiş bir grup işsiz güçsüz insan, beni görmeye geldiğim eve yönlendirmiş oldu. Sivil giyimli bir dedektif olduğundan ciddi şekilde kuşkulandığım renkli gözlüklü, uzunca ve zayıf bir adam kendi ürettiği teorisinden bahsederken, kalabalık da anlattıklarını dinlemek için etrafında toplanıyordu. Adama olabildiğince yaklaştım ama gözlemleri bana öylesine saçma gelmişti ki iğrenerek geri çekildim. Bunu yaparken, arkamda iki büklüm durmakta olan yaşlı bir adama çarptım ve elindeki kitapları yere düşürdüm. Kitaplarını toplamasına yardım ederken birinin üstünde, ‘Ağaca Tapınmanın Kökeni’ ismini gördüğümü hatırlıyorum. Yaşlı adamın ya tüccar olarak ya da hobisi gereği nadir eserleri toplayan bir kitapsever olduğunu düşünmüştüm. Kaza için özür dilemeye çalışıyordum ama talihsiz biçimde hırpaladığım bu kitapların, sahibinin gözünde çok kıymetli olduğu anlaşılıyordu. Aşağılama dolu bir homurdanmayla topukları üstünde döndü ve son olarak gördüğüm şey kambur sırtı ve beyaz favorileriyle kalabalığın arasında kayboluşu oldu. Park Yolu 427 numarada…

Bir Kimlik Vakası / Arthur Conan Doyle
Polisiye/ 18 Kasım 2019

Bir Kimlik Vakası Bir Kimlik Vakası’ndan… Sherlock Holmes’le birlikte Baker Sokağı’ndaki evde şöminenin karşısında oturuyorduk. “Aziz dostum,” diye söze girdi, “hayat, insan aklının alabileceğinden çok daha gariptir. Bizler aslında sıradan denen şeyleri çoğu zaman hayal bile edemeyiz. Şayet ikimiz şu pencereden el ele uçup, bu büyük şehrin üzerinde dolaşarak çatıları hafifçe kaldırıp aşağıda olup biten garipliklere, sıra dışı tesadüflere, planlara, niyetlere ve nesilden nesle süren harika olaylar zincirine bakabilseydik, aslında alışıldık ve önceden tahmin edilebilir sonuçlarıyla insan ürünü eserlerin hepsi, yararsız ve sönük bir hal alırdı.” “Bundan emin değilim,” diye cevap verdim. “Gazetelerde gördüğümüz bütün olaylar istisnasız oldukça açık ve yeterince kaba gibi görünüyor. Polis raporlarıysa aşırı derecede gerçekçi ama yine de kabul etmeliyiz ki sonuç ne fantastik ne de sanatsal.” “Gerçekçi bir etki yaratabilmek için belli şeyleri seçip ayıklayabilmek gerekir,” dedi Holmes. “Bir polis memuru basmakalıp şeyler üzerinde dururken, bir gözlemci, meselenin özünü oluşturan ayrıntılara bakar. Duruma göre bazen sıradan olandan daha olağanüstü bir şey yoktur.” Gülümseyerek kafamı salladım. “Neden böyle düşündüğünü gayet iyi anlayabiliyorum,” dedim. “Üç ayrı kıtada çaresiz kalmış herkese yardım ve tavsiyede bulunan senin gibi birinin devamlı garip ve şaşırtıcı olaylarla karşılaşması doğaldır. Ama şuna bir baksana!” Yerden sabah gazetesini aldım. “Şimdi küçük bir test yapalım….

Baskerville’lerin Köpeği / Arthur Conan Doyle
Polisiye/ 18 Kasım 2019

Baskerville’lerin Köpeği Baskerville’lerin Köpeği’nden… Sabahlamadığı zamanlarda ki, bu çok sık olurdu, genellikle geç kalkan Bay Sherlock Holmes, kahvaltı masasında oturuyordu. Ben ise şöminenin önünde duruyordum. Konuğumuzun bir gece önce unutmuş olduğu bastonu eğilip yerden, halının üstünden aldım. Penang Lawyer dedikleri cinsten ucu topuzlu, kalın, güzel bir bastondu bu. Topuzun hemen altında iki üç santim genişliğinde gümüş bir halka vardı. Üstünde, ‘C. C. H. arkadaşlarından James Mortimer M. R. C. S.’e 1884 yazılıydı. Ciddi, sağlam, güven veren bir havası olan bu bastonları, eskiden aile doktorları taşırdı. “Anlat bakalım Watson, neler çıkarabildin?” Holmes’ün arkası bana dönüktü ve kendisine, neyle ilgilendiğimi hissettirmemiştim. “Ne yaptığımı nereden anladın? Başının arkasında da gözlerin var galiba.” “Bu iş için karşımdaki, pırıl pırıl parlatılmış, gümüş kaplama kahve kutusu, yeter,” dedi. “Ama, şimdi onu bırak, Watson, konuğumuzun bastonu hakkında ne düşünüyorsun? Elimizden kaçırdık. Nereye gittiğini bilmiyoruz. Fakat, bize bıraktığı ya da almayı unuttuğu bu baston oldukça önemli bir delil sayılır. Haydi anlat bakalım, bu ipucundan neler çıkardın? Konuğumuz nasıl biri?” Elimden geldiği kadar dostumun yolundan gitmeye çalışarak; “Öyle zannediyorum ki,” dedim, “Doktor Mortimer, başarılı, sevilen yaşlı bir doktor; baksana onu tanıyanlar dostluk ve sevgilerini kalıcı kılmak için bunu armağan etmişler .” “Güzel!” dedi Holmes. “Olağanüstü!” “Hastalarının çoğuna yaya giden…

Düzenbaz / James Patterson
Gerilim , Polisiye/ 15 Kasım 2019

Düzenbaz Düzenbaz’dan… Savaş sırasında Churchill’e yakınlığıyla tanınan Başkan Roosevelt, bir keresinde ona şöyle yazmıştı: Sizinle aynı on yıllık dönemi paylaşmak çok keyifli. Diana, seninle aynı on yıllık dönemde yer almak çok keyifli. Şu anda yatak odanı karıştırdığım için beni bağışla. Aynı biçimde… İçeri gir, kapıyı kapat, sonra ışığı aç. Işığın, evin geri kalan kısmına yayılmasına izin verme. Vay canına! En az yüz çift ayakkabı, özenle dizilmiş bir halde. İnce topuklu Stuart Weitzmanlar… Siyah, dize kadar uzanan, timsah derisi çizmeler… Roger Vivier marka topuklular… Kırmızı Jimmy Chooslar… Pembe, yazlık, açık gece ayakkabıları… Toplantı odasının ya da beş yıldızlı bir restoranın havasına uygun siyah bağcıksız Chan-nellar… Woodrow Wilson, beyaz ayakkabılarla keten takım giyerdi. Lincoln, kırk sekiz numara ayaklarıyla en büyük ayaklara sahip başkan olurken Rutherford B. Hay es otuz tedi buçuk giyiyordu. Bağışlayın. Bazen aklım çölde yitip giden Musa gibi karışıyor. Bunun dışında, bir kusuru daha var. Bir konuşma bozukluğu -ki bu bende yok- eğer ayağını ağzına sokmak sayılmazsa. Neyse, bu uzun bir öykü. Biz işimize dönelim. Lady Diana’nm gizemli odası… Burada asılmış giysilerin arkasında neler varmış böyle, en meraklı röntgencilerin bile ulaşamayacakları yerlerde? Hımm… Deri giysiler ve şapka. Zincirler, kırbaçlar. Değişik boy ve renklerde vibratörler. İçlerinden biri mor ve ucu biraz…

Ustaların Seçtikleri / Lawrence Block
Polisiye/ 18 Nisan 2019

Ustaların Seçtikleri Ustaların Seçtikleri’nden… Bir yazarın uzun ve mutlu hayatında öyle bir an gelir ki, birden bir antoloji hazırlaması gerektiği aklına düşer. Her yeni kitabın başlık sayfasının karşısındaki sıra sıra uzayıp giden kitap adlarına bakar ve kendi listesinde koca bir kategorinin eksik olduğunu fark eder: Antolojiler (Yay. haz.J. Yazar, böyle bir antoloji hazırlayarak kendi listesine bir kitap daha katmakla kalmaz, bir kitaplar bütünü eklemiş olur. Böylece yalnızca bir sözcük ustası değil, aynı zamanda bir “Edebiyatçı” olma iddiasına da birazcık katkıda bulunabilir. Üstelik, mucizeye bakın, bütün bunları oturup herhangi bir şey yazmadan başarabilir! Ne diye bu kadar geciktim ki bunu yapmakta! Ama bakın, önce böyle bir antolojinin konusunu bulmalıydım. Antolojilerin bir teması olur. Örneğin, Kilitli Kapı Cinayetleri. Kilitlenmemiş Kapı Cinayetleri. Geçmişte Geçen Hikâyeler. Öğleden sonra ya da Doğu Teksas’ta geçenler. İçinde Kedi Olmayan Hikâyeler. Yazarların, hem okudukları hem kendi yazdıkları hikâyelere çok ilginç bir açıdan baktıklarını biliyordum. Kısa cinayet hikâyeleri yazarlarından şöyle onon ikisini en sevdikleri hikâyeleri seçmeye ve neden bu seçimi yaptıklarını açıklamaya ikna edebilirsem, hem temalı bir antoloji olurdu elimde hem de müthiş çekici bir kitap. Üstelik değil bir şey yazmak, hikâyeleri bile seçmek zorunda kalmazdım ! Dolayısıyla, eşsiz Marty Greenberg artık gerçekten bir antoloji yapmam gerektiğini bir kere…

Polisiye Roman Okuyan Hırsız / Lawrence Block
Polisiye/ 17 Nisan 2019

Polisiye Roman Okuyan Hırsız Polisiye Roman Okuyan Hırsız’dan… Daha az bağışlayıcı kişiler buna herhalde önceden tasarlanmış suç derlerdi. Her ne ad verirseniz verin, konu üzerinde biraz hassastım. İçim birden buz kesti, sonra bakışlarım kitaba takıldı. “Ha” dedim. “Sue Grafton.” “Evet. Sizde Ateş’in ‘A’sı var mı?” “Sanmıyorum. Kitap kulübü yayınlarından çıkan bir tane, vardı ama…” “Ben kitap kulübü yayınlarıyla ilgilenmiyorum.” “Öyle mi? Eğer ilgilenseydiniz bile size satamazdım.. Elde mevcudu kalmadı. Biri gelip aldı.” “Kitap kulübü yayınlarını neden alırlar ki?” “Eh, harfleri cep kitaplarından biraz daha büyüktür” “Eee?” “Okuması daha kolaydır” Adamın yüzündeki ifade, kitapları yalnızca okumak için satın alanlar hakkında ne düşündüğünü açıkça anlatıyordu. Otuz beş kırk yaşlanndaydı, tıraşlıydı, üzerinde takım elbise ve kravat vardı. Dudakları dolgun ve sarkıktı ve eğer çenesinin ortaya çıkmasını istiyorsa bir iki kilo vermesi gerekiyordu. “Kaç para?” diye sordu. Kitabın iç sayfasına kurşunkalemle yazılmış fiyata baktım. “Seksen dolar Vergisiyle…” -vergi cetveline bakış- “seksen altı dolar altmış sent.” “Bir çek vereyim.” “Peki.” “Ya da nakit seksen dolar veririm ve vergiyi unutabiliriz.” Bu kimi zaman olan bir şeydir. Doğrusunu söylemek gerekirse raflarımda yüzde on indirimle satmayacağım kitabım yok değildir. Ama adama çek alacağımı söyledim ve çeki de Barnegat Kitabevi’ne kesmesini rica ettim, işi bitince çeke baletim ve imzasını…

Herkes Ölür / Lawrence Block
Polisiye/ 16 Nisan 2019

Herkes Ölür Herkes Ölür’den… Başımı kaldırdım. Geyik tam önümüzde, belki on metre kadar ötede duruyordu. Kuşkusuz, far ışıklarına yakalanmıştı ama yüzünde o beklenilen şaşkın ifade yoktu. Aksine bir lord gibi her şeye hâkim bir durumdaydı. “Haydi” dedi Andy. “Kıçını kaldır bakalım Geyik Efendi.” “Üzerine doğru git” dedi Mick. “Ama yavaşça.” “Buzluğunu geyik etiyle doldurmak istemiyorsun herhalde, ha?” Andy ayağını frenden yavaşça çekti, otomobil usulca hayvana doğru kaydı. Geyik beklemediğimiz kadar yaklaşmamıza izin verdi, sonra tek bir sıçrayışla yoldan çıktı ve karanlık tarlalarda kayboldu. Palisades Parkway’de kuzeye doğru gidiyorduk. Önce 17 nolu yoldan kuzeybatıya, sonra 209’dan kuzeydoğuya sapmıştık. Geyik için durduğumuzda numarası olmayan bir yoldaydık. Birkaç kilometre sonra da sola dönerek, Mick Ballou’nun çiftliğine giden çakıllı yola girdik. Şehirden gecevarısma yakın ayrılmış, sabaha karşı ikide varmıştık. Yolda trafik yoktu, dolayısıyla daha hızlı gidebilirdik ama Andv daima hız limitinin birkaç kilometre altında kaldı, sarı ışıklarda frene bastı ve kavşaklarda durdu. Mick’le ben arkada oturduk, Andy direksiyon salladı ve kilometreler sessizlik içinde geçti gitti. İki katlı eski çiftlik evi görününce, “Daha önce buraya gelmiştin” dedi Mick. “İki kere.” “Bir keresinde o Maspeth işinden sonra” diye hatırladı. “O gece otomobili sen kullanmıştın Andy.” “Hatırlıyorum Mick.” “Yanımızda Tom Heanev de vardı. Tom’u kaybedeceğiz diye korkmuştum….

Bir Dizi Ölü Adam / Lawrence Block
Polisiye/ 16 Nisan 2019

Bir Dizi Ölü Adam Bir Dizi Ölü Adam’dan… Yaşlı adam ayağa kalkarak kaşığını su bardağının alt kısmına vurduğu sırada saat dokuz civarında olmalıydı. Adamın çevresindeki konuşmalar dindi. Tam bir sessizlik olana kadar bekledi, sonra gözlerini odada dolaştırmak için uzun bir dakika daha bekledi. Vurduğu bardaktan küçük bir yudum su içti, bardağı önündeki masaya koydu ve avuç içleri masanın üzerinde olacak biçimde ellerini bardağın iki yanına yerleştirdi. One doğru eğilmiş zayıf vücudu, ince sivri burnu, geriye taranmış beyaz saçları, kalın gözlük camlarının kocaman gösterdiği soluk mavi gözleriyle dururken Lewis Hildebrand’ın aklında bir Viking gemisinin burnuna oyulmuş bir biçim olarak kaldı. Yıllar boyu ufku tarayan, millerce ötesini görebilen, büyük, idealize bir kuş. Yaşlı adam, “Baylar” dedi, “Dostlar.” Durup odadaki dört masayı tekrar gözleriyle taradı: “Kardeşlerim.” Söylediklerinin yankılanmasını bekledi, sonra ağır havayı hızlı bir gülümsemeyle yumuşattı. “Ama nasıl kardeş olabiliriz? Siz yirmi iki ile otuz üç yaşları arasındasmız, ben ise seksen beş yaşıma merdiven dayadım. Buradaki en büyüğünüzün büyükbabası olabilirim. Ama bu gece yıllara, yüzyıllara uzanan bir şeyin parçası olarak buraya katıldınız. Gerçekten de bu odadan kardeş olarak ayrılacağız.” Bir yudum su içmek için konuşmasına ara verdi mi? Varsayalım ki verdi. Sonra ceketinin cebine uzanarak bir kâğıt parçası çıkardı. “Size bir şey okuyacağım”…

Son Casus / John Le Carre
Polisiye/ 12 Mart 2019

Son Casus Son Casus’tan… Ama Pym ağzını açmış değildi. Ani iletişim patlamaları kimi zaman hattaki bir sansürcü tarafından kesilen tamamlanmamış telefon konuşmalarını andırırdı. Bir iki sayfa daha çevirdi. Bayan Dubber mutfakta gaz ocağını yakarken, «Artık öyle yolu düşüp de bir iki geceliğine gelenleri almayacağım,» dedi. «Kimi zaman Toby ile otururken kapı çaldığında, ‘Git sen aç Toby,’ derim. Açamaz tabii. Tekir bir kedi kapıyı açamaz ki. Öyle oturup bekleriz ayak seslerinin uzaklaşmasını.» Kaşları altından baktı adama. «Bizim Bay Canterbury yoksa âşık mı dersin, Toby?» diye kedisine sordu. «Bu sabah pek yakışıklıyız doğrusu. Parıl parıl. Ceketimize bakarsak on yıl gençlemiiz sanki.» Kediden işe yarar bir karşılık alamayınca bu kez kanaryasına döndü. «Ama ağzını açıp a’a bize birşey söylemez, değil mi, Dickie? Olup biteni en son biz duyarız.» Hâlâ defterin başında olan Pym, «Wimbledon’dan John ve Sylvia,» dedi. «John bilgisayar yapıyor, Sylvia da program, yarın gidiyorlar.» Kadın aksilenmişti. Dünyasında sevgili Bay Canîerbury’den başkalarının da olduğunu kabul etmekten nefret duyardı. «Bu sefer ne bu böyle?» dedi öfkeyle. «Kabul edemem. Geri alın.» Ama öfkeli değildi kadın. Pym hâlâ Harrods kâğıdına sarılı, Harrods kutusu içindeki beyazlı altın sarılı kalın kaşmir şalını geri alacak değildi. Kadın kâğıtla kutuya şal kadar önem veriyordu, şalı aldıktan sonra kâğıdı yeniden…

Babaların Günahları / Lawrence Block
Polisiye/ 8 Şubat 2019

Babaların Günahları Babaların Günahları’ndan… Onu çok az tanıyordum. Adı Cale Hanniford’du. Elli beş gösteriyordu. Kuzeyde, Utica’da yaşıyor toptan ilaç satıcılığı ve emlak komisyonculuğu yapıyordu. Kaldırımın karşısına park edilmiş bir Cadillac’ı ve Carlyle’daki odasında bekleyen bir karısı vardı; Şehir morgunda soğuk demir bir çekmecede yatan bir de kızı vardı. “Bilinecek fazla bir şey yok” dedim. “Bir zamanlar polistim.” “Hem de mükemmel bir polis, Teğmen Koehler’e göre.” Omuz silktim. “Ve artık özel bir detektifsin.” “Hayır.” “Ben sanmıştım ki…” “Özel detektiflerin ruhsatı vardır. Telefonları dinleyip insanları izlerler. Form doldurmak, rapor yazmak gibi şeylerle uğraşırlar. Ben bunları yapmam. Kimi zaman insanlar için bir iyilik yaparım, onlar da bana karşılığında bir hediye verir.” “Anladım.” Bir yudum kahve içtim. Kahveyi burbonla karıştırarak içerim. Hanniford’un önünde bir Dewar’s ve bir bardak su vardı ama onlarla pek fazla ilgilenmiyordu. Siyah tahtadan duvarları ve damgalı metalden tavanıyla sakin bir bar olan Armstrong’un Yeri’ndeydik Ocak’ın ikinci Salısı öğleden sonra saat ikiydi. Barın uzak köşesinde bira içen Roosevelt Hastanesi’nden birkaç hemşire ile pencere yanındaki bir masada hamburgerini yiyen sakallı bir genç dışında bütün bar bizimdi. “Senden yapmanı istediğim şeyi açıklamak benim için çok zor Scudder” dedi. “Senin için yapabileceğim bir şey olduğundan emin değilim. Kızın öldü. Bunu değiştiremem. Onu öldüren genç,…

Cehennem Vadisi / Ali Erkan Kavaklı
Polisiye/ 31 Ağustos 2018

Cehennem Vadisi Cehennem Vadisi’nden… Akşamın alaca karanlığı sokağa çökmüştü. Adam, bitkin bir vaziyette eve dönüyordu. Endişeli, tedirgin ve gergindi. Beyni zonkluyor, gözleri sızlıyordu. Sinirleri felç olmuştu. İkindi vakti yeni bir tehdit telefonu daha almıştı. Sesi tanıyor gibiydi ama emin değildi. Adam sesini değiştirmek için homurtu halinde konuşmuştu. İçi içini yiyordu. Dükkânını erkenden kapatıp yola çıkmıştı. Her gürültü, beyninde balyoz etkisi yapıyor, ayak seslerinden bile korkuyordu. Tehdit edildiğini polise bildirmişti ama dükkân komşusu Hasan Usta’nın da dediği gibi, polis cinayetlerden sonra mesaiye başlıyordu. Yeni bir ayak sesi duydu, korkuyla arkasına dönüp baktı. İki kişi koşarak kendisine doğru geliyordu. Tabana kuvvet kaçmaya başladı. Sokağın karşısında yüzleri maskeli iki kişi daha belirdi. Eve ulaşmaya az kalmıştı. Kapıdan içeri kendisini bir atabilse kurtulurdu. Bütün gücüyle koşuyordu. Yüreği güm güm atıyor, korkudan ödü patlıyordu. Önden gelenler daha hızlı idiler. Arkadan da ayak sesleri geliyordu. Gözlerinin karardığını hissetti. Tam bu sırada iki yaşındaki küçük oğlu Azmi gözlerinin önüne gerildi. Yanaklarından yaşlar süzülüyordu: “Baba, babacığım! Bizi bırakma!” Hanımı Zeynep, iki gözü iki çeşme yalvarıyordu: “Bey, çocukları kime bırakıyorsun? ” Kızları Yeliz ve Yelda, çığlık çığlığa yalvarıyorlardı: “Babacığım, seni seviyoruz. Bizi bırakma!” Eve yetişemeyeceğini anlayınca maskeli adama yöneldi. Elini belindeki bıçağa attı. Hiç değilse birini haklamalıydı. Arkasından koşanların…

Katilin Uşağı / Algan Sezgintüredi
Polisiye/ 29 Ağustos 2018

Katilin Uşağı Katilin Uşağı’ndan… Hoş, yukarıda altını çizdiğim gibi, kısa sürdü. Taş çatlasa birkaç gün. Ayrıca, sonunda önemsediğim herkese işin doğrusunu, yani kurşun yağmurunun başlamasıyla vurulan ve süzme bal misali her yanımdan, belki sırf günün birinde roman yazabileyim diye akan inanılması güç şansım sayesinde tam o sırada arkamdan geçtiği için maalesef (ve utanarak, çok şükür) bana kalkan görevi üstlenen garson kardeş Turgay Kıray’ın sırtıma şiddetle çarpması yüzünden Tefo’nun üzerine devrildiğimi anlattım. Tefo’yla Nilgün dışında herkese. Tefo’ya hemen söylemiştim. Özel dedektif sekreterleri camiasının, en azından tanıdığım kadarıyla en anaç ve annemin ev sınırları dışındaki temsilcisi gibi davranmaya meraklı bireyi Nilgün’se muhtemelen içgüdüsüyle işin aslını tahmin etmişti. Sadık okura zulüm, tanıyana eziyet, farkındayım ama gevezeliğe iyice dalmadan önce müstakbel Vedat hayranlarına ve Tefo kim, bu herif ne diyor, e ama biz polisiye diye almıştık bu kitabı türünde sabırsızlananlara üç satır laf etmem gerek. Efendim, adım Vedat Kurdel. Bu satırları çocukluğumdaki toprak, taze çimen ve çiçek kokulu, kuş cıvıltılı, kutlanası muadillerine pek benzemeyen 2017 baharında, kırk yedinci yaşımı henüz geçmişken yazmaya başladım. İlk onu faal, kalanı yarım yamalak, toplam on iki yıldır özel dedektiflik mesleğini icra ediyorum. İki yıl önce durduk yerde maymunluğum tuttu, başımdan geçen, türlü nedenle zamanında basına yansımamış veya pek…

At / Steven James – Bowers Dosyaları 3
Polisiye/ 7 Ağustos 2018

At At’tan… Sebastian Taylor, yıllar içinde tedbirli olmayı öğrenmişti.ClA’de çalıştığı dönemde sorunlu insanlarla uğraşmanın yollarını ararken tedbirli olmuştu,politika yaptığı sonraki on yıl boyunca da önceki işini gizli tutmak konusunda tedbirlidavrandı, ardından gelecekteki başkanlık yarışının altyapısını oluşturduğu dört yıllık KuzeyCarolina valiliği süresince çok daha tedbirli olmaya uğraştı. Tedbirli, tedbirli, her zaman tedbirli oldu.Duştan çıkıp kurulandı, ardından lavabonun yanındaki setin üzerinde duran Glock’unu alıp yatak odasına açılan kapıyı araladı. Her zaman tedbirli… Hepsinin ötesinde, eski bir iş ortağını öldürerek FBI’ın en çok arananlar listesine girip itibarını kaybettikten bu yana geçen son yedi aydır hiç olmadığı kadar tedbirliydi.Sebastian yıllarca Amerika için sadece en iyi olanı yapmıştı. Ne var ki ülkesi ona geçen ekim ayında sırt çevirip kendisini aranan bir adam olarak kovalamaya başladığından beri, vicdanında farklı bir sadakat kapısı aralanmış ve paranın en az vatanseverlik kadar güçlü bir itici kuvvet olduğunu keşfetmişti. Sebastian, giyinip silahını kuşanırken bütün bunları geçirmişti aklından, sonra da el yapımı Taryn Rose Chester marka Oxford ayakkabılarını geçirdi ayaklarına. İtalyan ayakkabıları,dünyada yapılan en iyi elbise ayakkabılarıydı, her ne kadar yaptığı alışverişleri dikkat çekmeyecek ölçüde tutması gerektiğinin bilincinde olsa da kendini birkaç kaçamak yapmakta özgür bırakıyordu. Yaşama bir küçük kalifiye dokunuş. Son birkaç aydır kendine yeni bir kimlik oluşturmuş, Denver’ın yaklaşık…

Kale / Steven James – Bowers Dosyaları 2
Polisiye/ 7 Ağustos 2018

Kale Kale’den… Tabağımı çevreleyen çatal bıçak takımının ihtişamına bakakaldım. Önce hangi çatalı kullanmam gerektiğini hiçbir zaman hatırlayamam. Üvey kızım Tessa işaret etti. “Dışta duranı, Patrick. Onunla başlarsın ve içeriye doğru devam edersin.” “Emin misin?” Çatallarımı sırayla kaldırdı. Dört lastik bandın üzerine takmış olduğu deri bilezikler, bileğinde yukarıdan aşağıya gidip geldi. “Salata, ana yemek ve sonra da tatlı.” Tatlı çatalımı bıraktığı anda, ikimizin de bu restoranda ne kadar çok sırıttığımızı fark ettim. Bizden başka herkes smokin veya gece elbisesi giymişti. Bizim üzerimizde ise birer tişört vardı. Benimki Marquette üniversitesinin rengi solmuş spor tişörtüydü; Tessa’nınki ise, “Ölü Tırnak 13” grubunun uzun kollu siyah bir tişörtüydü, üzerinde grubun logosu olan, içine bir tırnak geçmiş göz resmi vardı. Resmin hemen yanına küçük bir rozet takmıştı: “Darfur’u Kurtaralım. HEMEN!” Tessa, bu akşam için uçuk pembe bir ruj, kuzguni siyah saçlarına uyması için siyah bir oje ve siyah göz farı seçmişti. Geçen ay iznim olmadan yaptırdığı kaş ve burun hızmasına bayıldığım söylenemez. Ancak, şirin olduklarını itiraf etmeliyim. Buruşuk kumaşlı bir eteğin altına giydiği diz altı siyah taytla, biraz kaba, biraz da asi ve karanlık görünüyordu. Yine de on yedi yaşında, çocuksu ve masum bir genç kızdı. “Masa düzeni hakkında nasıl oluyor da bu kadar çok şey…

Piyon / Steven James – Bowers Dosyaları 1
Polisiye/ 7 Ağustos 2018

Piyon Piyon’dan… Olay, okul dönüşü bir salı günü öğleden sonra, evin üst katında gerçekleşti. Anne ve babası her zamanki gibi hâlâ işteydiler. Yani ev, Aaron Jeffrey Kincaid ve Jessica Rembrandt’a kalmıştı. Birçok öğleden sonra bu evde, bodrum katında sevişiyor, oynaşıyorlardı. Fakat bugün farklıydı. Bugün, o gündü. Jessie, ön kapının kilidini açarken erkek arkadaşına gülümsedi. “Aaron Jeffrey Kincaid, seni seviyorum.” diye fısıldadı. Sesi çok cazibeli, çok canlı çıkıyordu. Sadece “Seni seviyorum.” değil, “Sana inanıyorum.” diyordu sanki. “Ben de seni seviyorum Jessie.” Kızın bir adım önüne geçti ve kapıyı tutup iyice araladı: “Seni hep seveceğim.” Sözcükleri rahatça, inandırıcı bir şekilde söyledi ama söylediklerinin gerçekliğinden kendisi de pek emin değildi. Onu gerçekten sevip sevmediğini, aslında herhangi bir şeyi sevip sevmediğini de bilmiyordu. Oturma odasına girerken kızın elini tuttu. Sonra boşta kalan eliyle kapıyı rahatça kapattı. Neredeyse üç aydır birlikteydiler. İlk başta Aaron için herhangi bir ilişki gibiydi ama başlangıçtaki heyecan yavaş yavaş azalmaya başlayınca o da sıkılmaya başladı. Hatta başkasıyla birlikte olsa daha mutlu olup olmayacağını merak ediyordu. Ama onunla daha fazla zaman geçirdikçe kızın kendisini memnun etmek için birçok şey yaptığını fark etti. Küçük şeyler… Aaron’un istediği filmlere gidiyordu. Onun giymesini istediği giysileri giyiyordu ve vücuduna yapmak istediği her şeyi, bazen ne…

Arı Kovanına Çomak Sokan Kız / Stieg Larsson
Polisiye/ 7 Ağustos 2018

Arı Kovanına Çomak Sokan Kız Arı Kovanına Çomak Sokan Kız’dan… Sonja Modig ile Jerker Holmberg, Göteborg’a sabah sekizi birkaç dakika geçe vardılar. Bublanski arayıp yeni talimatlar vermişti; Gosseberga’ya gitmeye boş verecekler, bir taksiye atlayıp Nya Ullevi’deki Emniyet Müdürlüğü’ne gideceklerdi. Bir saat kadar, Komiser Erlander ile Mikael Blomkvist’in Gosseberga’dan gelmesini beklediler. Mikael daha önce karşılaşmış olduğu Sonja Modig’e bir merhaba deyip, yeni karşılaştığı Jerker Holmberg’le tokalaştı. Erlander’in meslektaşlarından biri Ronald Niedermann’ı arama faaliyetleri hakkında bilgi verdi. Fazla bir şey yoktu. “Cinayet Masası’nın bünyesinde bir grup kurduk. Ülke çapında arama faaliyeti yürütülüyor. Bu sabah saat altıda Niedermann’ın çaldığı polis arabasım Alingsås’ta bulduk. İzler orada kayboluyor. Başka bir arabayla kaçtığını düşünüyoruz ama şimdiye kadar çalınmış araba ihbarı almadık.” Sonja Modig, Mikael’e özür dilercesine bir bakış atarak, “Basın?” diye sordu. “Ortada bir polis cinayeti var, tabii bütün basın ayakta. Saat dokuzda bir basın toplantısı düzenleyeceğiz.” “Lisbeth Salander’in durumu hakkında bir bilgi var mı?” diye merakla sordu Mikael. Lisbeth’in sağlık durumu onu Niedermann avından daha çok ilgilendiriyordu. “Bu gece ameliyat edildi. Başından bir kurşun çıkardılar. Bilinci yerinde değil.” “Teşhis var mı?” “Anladığım kadarıyla, tam bir teşhis için uyanmasını bekliyorlar. Ama onu ameliyat eden doktor, herhangi bir komplikasyon baş göstermezse yaşayacağını umuyor.” “Peki Zalachenko?” dedi Mikael….