SAS / San Salvador’da Dehşet / Gerard De Villiers
Polisiye/ 24 Eylül 2017

San Salvador’da Dehşet San Salvador’da Dehşet’ten… Las Amapolas Caddesi ile Venezuela Bulvarı‘nın kesiştiği kırmızı ışıkta bekleyen kamyonetin yanından iki baldırı çıplak geçti. Kamyonetin hemen yanında, ortalığı simsiyah dumana boğan döküntü otobüsün pencere kenarında oturan Teresa Santos umursamaz bir tavırla adamlara baktı. O da, El Salvador’u aylardır kana bulayan iç savaşı yaşayan bahtsızlardan biriydi. Yakalanmayacaklarından yüzde yüz emin olan solcu ya da sağcı katiller bir anda ortaya çıkıyor, etrafı tarıyor ve ortadan yok oluyorlardı. Olaylardan bıkmış olan polis, çoğu kez cesetleri, aileleri gelip alana dek olay yerinde sineklere ve çürümeye terkediyordu. Yeşil ışığın yanmasıyla birlikte baldırı çıplaklar Teresa Santos’un görüş alanından çıktılar. Camino Real Oteli’nin barında garsonluk yapan Teresa politikaya karışmadığı gibi çevresinde sürüp giden bu vahşetten yakındığı da olmazdı. Nihayet ineceği durağa yaklaşıyordu. Otobüs, Autopista Sur Kavşağı‘nda durmak üzere yavaşladı. Diğer yolcularla birlikte Teresa Santos da otobüsten indi ve gecekondusunun bulunduğu Colonia Las Mercedes yönüne doğru yürüdü. Üzerindeki Camino Real Oteli’nin yeşil, kahverengi üniforması mahallede dikkat çeken lüks bir giyimdi. Bir süre sonra ya’aında bir araba durdu. Koyu renk camlı, geniş lastikli bir Range Rover. Arabadan iki adam indi ve ona doğru yaklaştı. Siyah gözlüklerinin ardında yüz ifadeleri anlaşılmayan uzun boylu kişilerdi. Teresa Santos içgüdüsel olarak durdu. Adamlardan biri yanına…

SAS / Parola Matador / Gerard De Villiers
Polisiye/ 23 Eylül 2017

Parola Matador Parola Matador’dan… Roy Slockton içki kadehini sehpanın üstüne bıraktıktan sonra, ıslık çalarak hayranlık dolu bir anlamla karısına seslendi. Harika görünüyorsun, sevgilim! Karısı Jane birkaç adım öne çıkarak siyah İskarpinlerinin ince topuklarını fildişi renkli halıya batırdıktan sonra kocasının tam önünde durdu ve bir manken ustalığıyla kendi çevresinde birkaç dönüş yaptı. Elbisenin etekleri havalanınca kadının uzun bacakları ortaya çıkmıştı. Jane Stockton son bir dönüşle kendisini kanepenin üstüne, kocasının tam yanına bıraktıktan sonra eğilerek dudaklarına hafif bir öpücük kondurdu. Thank you, darling! Beş yüz dolara patlayan bir delilik yaptık! Öğleden sonra Beverly Hills’te alışveriş yapmaya çıktıklarında Jane, Rodeo Drive’dakİ Saint Laurent’nin indirimli satışlarından yararlanmak istemişti. İndirimli de olsa Saint Laurent’de ufak bir kumaş parçası bile bir altın fiyatına satılırdı. Vergisiyle birlikte dört yüz seksen yedi dolar, diye düzeltti Roy Stockton. Central Intelligence Agency’de yıllar boyu durum değerlendirme uzmanı olarak çalışması ona kararlı olmayı öğretmişti. Elini, karısının damarları farkedilen dizine koyunca, bu temas duygularını harekete geçirdi. Roy Stockton çıplak tene dokunmaktan büyük bir haz duydu. Jane kocasını gülerek izliyordu. Roy Stockton karısına şaşkınlıkla bakarak: Çorap mı giyiyorsun? Diye sordu. Hoşuna gitmedi mi? Bu akşam oldukça serin. Güney California’da Huntington Beach’te ağustos akşamlan genellikle serin olurdu. Roy Stockton’un Nevport İle Long Beach arasındaki…

Parola Mandarin / Ruth Rendell
Polisiye/ 22 Eylül 2017

Parola Mandarin Parola Mandarin’den… Tekrar taksiye bindiler. Havalandırmalı binadan çıkıp havalandırmalı arabaya girene kadar hissettikleri sıcaklık, yavaş yavaş pişmesi gereken bir güveç için hazırlanmış ölçülü bir fırını anımsatıyordu adeta. Şoför şehrin içinden geçerek, onları, arkeologların Markiz’in, kocasının ve oğlunun bedenlerinin yanı sıra, onlara yeni hayatlarında eşlik edecek olan hizmetçilerin kil vücutlarını, erzak ve sanat eserlerini de buldukları kazı bölgesine götürdü. Üzerlerindeki giysiler toz haline gelmiş olan diğer bedenler iskelete dönüşmüştü. Yalnızca biçimsiz ve iğrenç görünen, görmeyen boş gözlerle bakan, yirmi kat boyalı kumaşa sarılmış Markiz hayatın mumyalanmış ayrıntılarını muhafaza etmekteydi. Büyük ve derin dikdörtgen mezara ahşap ızgaradan bakarlarken, Mr. Sung Fodor’un Çin Halk Cumhuriyeti Rehberi’nden oldukça uzun bir parçayı harfi harfine alıntıladı. Kuvvetli bir hafızası vardı. Wexford’un ideogramları deşifre edemediğinden dolayı kendi lisanını okuyamadığına inanıyordu. Oysa, alıntı yaptığı rehber Wexford’a aitti, önceki gece masumca ondan ödünç almıştı. Wexford dinlemiyordu bile. Bebek yüzlü, pembe yanaklı ve çekik gözlü Mr. Sung’dan kurtulabilmek için çok şey verebilirdi. Dünya üzerindeki başka herhangi bir ülkede, bir aylık maaş kadar rüşvet vermek, ki bu miktarı Wexford kolaylıkla gözden çıkarırdı, onu rehber-çevirmeninden uzaklaştırabilirdi. Bahşiş vermenin bile yasak olduğu Çin’de ise Mr. Sung’a rüşvet yedirmek imkânsızdı. Genç yaşma rağmen parti üyesi olan bu adamın gözlerinde, Mao Zedong da…

SAS / Pagopago’da Ölüm / Gerard De Villiers
Polisiye/ 22 Eylül 2017

Pagopago’da Ölüm Pagopago’da Ölüm’den… Kendisini tutan adamı ısırmaya çalışan sarı benekli siyah yılan, Stephan’ın parmakları arasında kıvrılıp duruyordu. Stephan işaret ve başparmağıyla boğazından yakaladığı yılanı vücudundan uzakta tutmaya çalışarak kumsalda ilerliyordu. Sarışın, ince yüz hatları olan yakışıklı bir tipti. Elindeki yılan kırk santim uzunluğunda son derece zehirli bir hayvandı. Denizyoluyla yarım saatlik mesafede bulunan Pins Adaları‘nda doktor yoktu ve en yakın klinik de Numea’da bulunuyordu. Telsizle bir taksi uçak çağrılsa bile, zehirlenen kişi oraya gidene kadar on kez ölürdü. Oh! Şuna bakın! Gezinin başından beri Stephan’a yiyecekmiş gibi bakan Amerikalı genç kız Susann, oturduğu yerden kalkıp koşmaya başladı. Genç kızın sesine dönen diğer turistler de Stephan’a doğru ilerlediler. Bu yılan zehirli mi? Diye sordu Susann. Hem de nasıl! Soktu mu, kurtuluş yoktur. Amerikalılardan biri yılanı filme almaya başladı. Gerçekten de bulundukları yerin vahşiliğini simgeleyen bir görüntüydü bu. Ne de olsa, Yeni Kaledonya dünyanın bir ucu sayılırdı. Buralara gelmek istiyorsanız, Los Angeles’ten ya da Avrupa’dan kalkan MTA’nın DC 8’lerine binip Numea’da inmeniz gerekir. Oradan da on yedi kişilik küçük Heron’lara atladınız mı, kendinizi seksen beş kilometre daha güneyde yer alan Pins Adaları‘nda buluverirsiniz. Uçak yeşillik bir araziye iner. Yarım saatlik bir karayolundan sonra otuz, kırk bungalovun serpiştirildiği dünyanın en güzel kumsalına…

Taş Meclisi / Jean Christophe Grange
Polisiye/ 21 Eylül 2017

Taş Meclisi Taş Meclisi’nden… Diane Thiberge’in önünde topu topu kırk sekiz saat vardı. Bangkok’tan bir iç hat uçağına binerek Puket’e gidecek, sonra doğruca kuzeye, Andaman Denizi kıyısındaki Takua Pa’ya kadar karadan ilerleyecekti. Orada, otelde kısa bir gece geçirecek, sabahın beşinde yeniden yola düşüp, kuzeye doğru ilerlemeyi sürdürecekti. Öğlen olduğunda, Birmanya sınırında Ra-Nong’a varması gerekiyordu, oradan da seyahatinin tek amacına ulaşmak için, mangrov ormanına dalacaktı. Ondan sonra geriye, aynı yolu, bu kez aksi yönde alıp, ertesi gece Paris’e kalkacak uçağa yetişmek kalıyordu. Saat farkı ondan yanaydı, Paris dilimine göre beş saat kazançlı çıkacaktı. 6 eylül 1999 pazartesi sabahı, işinde olacaktı. Bundan iyisi can sağlığı… Oysa Puket uçağı bir türlü gelemiyordu şimdi. Hiçbir şey planladığı gibi gitmiyordu. Midesi altüst, tuvalete koştu. Mide bulantısının arttığını hissedip, “Saat farkı olmalı, projeyle bir ilgisi yok” diye düşünmeye çalıştı. Bir saniye sonra, kusuyordu; bağırsaklarını boğazında alev alev hissedinceye kadar kustu. Kanı damarlarında gümbürdüyor, alnı buz gibi, yüreği göğsünde bir yerlerde, her yerde, küt küt. Aynada yüzüne baktı. Bembeyazdı. Açık renkli, dalgalı perçemleri bu küçük ve düz saçlı esmerler ülkesinde her zamankinden daha çarpıcı geldi; hele boyu –genç kızlığından beri kompleks duyduğu o uzun boyu– daha da çılgındı. Diane yüzünü ıslattı, sağ burun deliğindeki altın halkayı sildi,…

SAS / Rodezya Bunalımı / Gerard De Villiers
Polisiye/ 20 Eylül 2017

Rodezya Bunalımı Rodezya Bunalımı’ndan… Liezen Şatosu’nun telefonu, geniş holde yankılar yaparak çalıyordu. Elko Krizantem üçüncü çalışta ahizeyi kaldırdı. Liezen Malikânesi, buyurun. Karşıdaki ses bir an durakladı. Malko? Krizantem efendisine benzetilmekten hoşlanmıştı. Önündeki boy aynasında kendine bir baktı, omuzlarını kaldırdı, karnını içine çekti. Eh! pek de benzemiyor değildi hani! Sonra gerçeğe döndü. Prens Malko Linge burada değil. Kimin aradığını öğrenebilir miyim? Ben Kontes Szigeti. Malko biraz gecikti, yola çıkıp çıkmadığını öğrenmek için aramıştım. Neyse birazdan gelir herhalde, teşekkürler. Bir dakika kontes, kapatmayın. Prens size ulaştırılmak üzere bir not bırakmıştı. Elizabet Szigeti şaşkınlıkla: Not mu? Diye sordu. Ama neden? Zaten onu kahvaltıya bekliyorum. Prens Malko, sizden özür dilememi ve nazik davetinizi başka bir gün gerçekleştirmekten memnun olacağını bildirmemi, istedi. Elko, 60 km uzaklıktaki Sacher’de kadının öfkeden alev alev yanan gözlerini görür gibi oldu bir an. Kadın buz gibi bir sesle: Peki, şimdi nerede? Diye sordu. Biraz önce kendilerini Schwechat Havaalanı‘na götürdüm, dedi Elko. Karşıdaki ses iyice yükseldiğinden, Elko bir an ahizeyi kulağından uzaklaştırmak zorunda kaldı ve kadının aksine sakin bir şekilde konuştu. Prens, Zürih’e gitti. Oradan Afrika’ya geçecek, birkaç haftadan önce döneceğini sanmıyorum. Uzun bir sessizlik oldu. Elizabet Szigeti hâlâ bir şaşkınlık ve kızgınlık içindeydi. Ahizeyi yerinden koparmak istedi bir an. Malko…

Şeytan Yemini / Jean Christophe Grange
Polisiye/ 20 Eylül 2017

Şeytan Yemini Şeytan Yemini’nden… Ne yaşam ne ölüm. Eric Svendsen’in form doldururken insanı sıkacak ölçüye vardırdığı titizliğinden nefret ediyordum. Özellikle de bugün. Bana bir adli tabibin net ve sarih bir teknik rapor hazırlaması gerekiyordu, hepsi bu. Ama İsveçli kendine hâkim olamıyordu: cümleleri yüksek sesle okuyor, sonra büyük bir itinayla sözcüklerin sıralarını değiştiriyordu. — Luc yakında kendine gelir, diye devam etti. Ya da hiç uyanmaz. Vücut fonksiyonları normal, ancak bilinç kapalı, ölü gibi. Sanki iki dünya arasına sıkışmış. Reanimasyon servisinin holünde oturuyordum. Svendsen ayaktaydı, gün ışığını arkadan alıyordu. Sordum: — Tam olarak nerede olmuş? — Chartres yakınlarındaki kır evinde. — Peki, neden buraya getirmişler? — Chartres’da reanimasyon donanımı yokmuş. — Peki, neden buraya, Hôtel-Dieu’ye? — Böyle daha iyi olacağını düşünmüşler sanırım. Zaten Hôtel-Dieu bir polis hastanesi. Koltuğuma büzülmüştüm. Suya atlamaya hazır bir olimpiyat yüzücüsü gibiydim. Çift kanatlı kapıdan yayılan antiseptik kokusu sıcak havayla karışıyor ve gırtlağıma yapışıyordu. Kafamın içinde yüzlerce soru vardı: — Onu kim bulmuş? — Bahçıvan. Onu, evin yakınındaki derenin içinde görmüş. Kollarından tutup sudan çekip çıkarmış. Saat sabahın sekiziymiş. Şansa bak ki acil tıbbi yardım servisi yakınlardaymış. Derhal müdahale etmişler. Sahneyi gözümde canlandırmaya çalışıyordum. Vernay’deki ev, tarlalara açılan geniş çimenlik alan, otların altında kaybolmadan önce ormanla sınır oluşturan…

Siyah Kan / Jean Christophe Grange
Polisiye/ 19 Eylül 2017

Siyah Kan Siyah Kan’dan… Bambular. Ona, bugüne kadar, hışırtılı yaprakların arasında ve cangıldaki patikalarda hep kılavuzluk etmişlerdi. Sanki her seferinde ağaçlar ona izleyeceği yolu fısıldamışlar, nasıl davranacağını sadece onun duyabileceği bir sesle söylemişlerdi. Ancak bütün bunlar artık geçmişte kalmıştı. Kamboçya’da. Tayland’da. Ama şimdi Malezya’daydı. Yapraklar yüzüne sürtünmüş, onu çağırmış, ona işaret yollamıştı… Ama ne olduysa olmuş, sonunda ağaçlar ona cephe almış, aleyhine dönmüştü. Ve sonunda da onu tuzağa düşürmüşlerdi. Bütün bunların nasıl olup bittiğini bilmiyordu, ama bambular iyice birbirlerine yaklaşmış, dikleşmiş ve geçilemez, aşılamaz bir hücre halini almıştı. Parmaklarını kapı boyunca dolaştırdı. İmkânsız. Kaplama tahtalarını sökmek için yeri eşeledi. Boşuna. Kafasını yukarı kaldırdı ve sımsıkı palmiye yapraklarından oluşan tavanı gördü. Nefes almayalı ne kadar zaman olmuştu? Bir dakika? iki dakika? İçerisi hamam gibi sıcak olmuştu. Suratı ter içindeydi. Bütün dikkatini içinde kapalı kaldığı bölmeye verdi: en küçük aralık bile rotang sicimiyle sıkı sıkıya kapatılmıştı. Bu sicimlerden birini çözmeyi başarabilirse, içeri hava girebilirdi. İki parmağıyla denemeye çalıştı: yapacak bir şey yoktu. Birkaç saniye boyunca duvarı tırmaladı, tırnakları kırıldı. Öfkeyle duvarı yumrukladı ve sonunda yere, dizlerinin üzerine çöktü. Geberecekti. O, apne ustası, bu kulübede havasızlıktan ölecekti. O anda, gerçek tehlikeyi hatırladı. İleri doğru baktı: koyu renkli bir sıvı ona doğru ilerliyordu; ağdalı,…

Sisle Gelen Yolcu / Jean Christophe Grange
Polisiye/ 15 Eylül 2017

Sisle Gelen Yolcu Sisle Gelen Yolcu’dan… Zil sesi şuuruna kızgın bir iğne gibi saplandı. Rüyasında güneşte parlayan bir duvar görüyordu. Beyaz duvar boyunca gölgesini takip ederek yürüyordu. Duvarın ne başlangıcı ne de sonu vardı. Duvar evrendi. Pürüzsüz, göz kamaştırıcı, kayıtsız… Yeniden zil sesi. Gözlerini açtı. Yanı başındaki kuvars çalar saatin ışıklı rakamlarını gördü. 04.02. Dirseğinin üzerinde doğruldu. El yordamıyla ahizeyi aradı. Eli boşlukta dolaştı. Dinlenme odasında olduğunu hatırladı. Önlüğünün ceplerini yokladı, cep telefonunu buldu. Ekrana baktı. Numarayı tanımıyordu. Açtı, ancak cevap vermedi. Karanlık odaya bir ses yayıldı: — Doktor Freire? Cevap vermedi. — Siz Doktor Mathias Freire misiniz, nöbetçi psikiyatr? Ses çok uzaktan gelir gibiydi. Hâlâ rüyada olmalıydı. Duvar, beyaz ışık, gölge… — Benim, dedi sonunda. — Ben Doktor Fillon. Saint-Jean Belcier semtindeki nöbetçi doktorum. — Neden beni bu numaradan aradınız? — Bana bu numarayı verdiler. Sizi rahatsız etmiyorum ya? Gözleri karanlığa alışıyordu. Negatoskop. Metal çalışma masası. İki kez kilitlenmiş ilaç dolabı. Dinlenme odası, ışıkları söndürülmüş bir muayene odasından başka bir şey değildi. Mathias Freire hasta muayene yatağında uyuyordu. — Neler oluyor? diye homurdandı doğrulurken. — Saint-Jean Garı’nda tuhaf bir olay. Gece bekçileri gece yarısı civarında bir adamı suçüstü yakalamış. Demiryolundaki bir yağlama istasyonuna gizlenmiş bir serseri. Doktorun gergin bir…

Ölü Ruhlar Ormanı / Jean Christophe Grange
Polisiye/ 15 Eylül 2017

Ölü Ruhlar Ormanı Ölü Ruhlar Ormanı’ndan… Evet buydu. Kesinlikle bu. Geçen ay Vogue dergisinde gördüğü Prada marka ayakkabılar. Takımı tamamlayacak kibar, ağırbaşlı bir ayrıntı. Kafasında tasarladığı elbiseyle –Dragon Sokağı’ndan satın aldığı şu anlamsız siyah elbise– mükemmel olacaktı. Kısacası tuhaf. Gülümsedi. Jeanne Korowa çalışma masasının ardında gerindi. Nihayet akşam giyeceği kıyafeti bulmuştu. Hem görünüm olarak hem de ruhen. Bir kez daha cep telefonuna baktı. Mesaj yoktu. Midesi sıkıntıyla kasıldı. Öncekilerden daha şiddetli, daha ağrılı bir kasılma. Neden aramıyordu? 16 saatten fazla olmuştu. Bir akşam yemeğini teyit etmek için çok uzun bir süre değil miydi bu? Şüphelerini bir kenara bıraktı ve Montaigne Caddesi’ndeki Prada mağazasına telefon etti. Ayakkabılar mağazanın stokunda var mıydı? 39 numara? Saat 19.00’dan önce orada olacaktı. Kısa bir ferahlama hissetti. Sonra hemen başka bir huzursuzluğa kapıldı. Daha şimdiden hesabından 800 avro harcamıştı… Bu yeni alış verişle yapacağı harcama 1 300 avroyu geçecekti. Mayısın 29’uydu. İki gün içinde maaşı hesabına yatacaktı. 4 000 avro. İkramiyeler dahil, bir sent fazla değildi. Bir kez daha, şimdiden üçte birini harcadığı maaşıyla ayın sonunu getirecekti. Buna alış kındı. Uzun zamandan beri, hesabındaki açıkla ustaca yaşamayı öğrenmişti. Gözlerini kapattı. Kendini parlak ökçeler üzerinde yürürken hayal etti. Bu akşam, bir başka olacaktı. Farklı. Işıltılı. Büyüleyici. Gerisi çocuk oyuncağıydı. Yakınlaşma. Barışma. Yeni…

Leyleklerin Uçuşu / Jean-Christophe Grange
Polisiye/ 14 Eylül 2017

Leyleklerin Uçuşu Leyleklerin Uçuşu’ndan… Büyük yolculuk öncesi, Max Böhm’e onu son bir kez ziyaret edeceğime söz vermiştim. O gün, Güneybatı İsviçre’nin üzeri, fırtına bulutlarıyla kaplıydı. Gökyüzü, içinden yarısaydam parıltıların çıktığı siyah ve mavimsi derinlikler açıyordu. Her yandan sıcak bir yel esiyordu. Kiralık arabamın direksiyonunda, Leman Gölü boyunca ilerliyordum. Montreux dönemecin sonunda, elektrikli havadan puslanmış gibi göründü. Gölün suları kaynıyor, turizm mevsimi olmasına rağmen oteller meşum bir sessizliğe mahkûm gibi duruyordu. Kent merkezine varınca yavaşladım, kıvrıla kıvrıla tepeye giden dar sokaklardan birine saptım. Max Böhm’ün dağ evine vardığımda, hava neredeyse kararmıştı. Saatime baktım; beşti. Zili çalıp bekledim. Cevap yok. Bir daha çalıp kulak kabarttım. İçeride hiçbir hareket yoktu. Evin çevresini dolandım; ne bir ışık ne de açık bir pencere vardı. Bu çok tuhaftı. İlk ziyaretimden aklımda kalanlara göre, Böhm dakik denilebilecek insanlardandı. Arabama dönüp beklemeye koyuldum. Göğün derinliklerinde boğuk gürlemeler yankılanıyordu. Otomobilimin üstünü kapattım. Saat beş buçuk olduğunda, adam hâlâ gelmemişti. Kafeslerini ziyaret etmeye karar verdim. Kuşbilimci belki de yavrularının yemini vermeye gitmişti. Bulle kenti üzerinden Almanca konuşulan kesime geçtim. Yağmur hâlâ kararsızdı, ama rüzgâr şiddetini artırıyor, tekerleklerimin ardından toz bulutları kaldırıyordu. Bir saat kadar sonra Wessembach’a, etrafı çitlerle çevrili tarlalara vardım. Motoru susturdum, ekili toprakların üzerinden kafeslere doğru yürüdüm. Tellerin…

Kurtlar İmparatorluğu / Jean-Christophe Grange
Polisiye/ 13 Eylül 2017

Kurtlar İmparatorluğu Kurtlar İmparatorluğu’ndan… — Kırmızı. Anna Heymes gitgide kendini rahatsız hissediyordu. Deney en ufak bir tehlike içermiyordu, ama o anda beyninin içinin okunabilecek olması onu derinden etkiliyordu. — Mavi. Yarı karanlık bir odanın tam ortasına yerleştirilmiş inox bir masanın üzerine uzanmıştı, kafası, beyaz ve yuvarlak bir makinenin ortasındaki deliğin içine yerleştirilmişti. Yüzünün tam karşısında, başının üzerine hafif eğik bir konumda tespit edilmiş bir ayna vardı, aynanın üzerinde, bir projeksiyon makinesinden yansıyan küçük küçük kareler görülüyordu. Tek yapması gereken, aynanın üzerinde beliren renkleri yüksek sesle söylemekti. — Sarı. Sol koluna bağlı serum yavaş yavaş vücuduna akıyordu. Dr. Eric Ackermann ona, bunun radyoaktif bir izotop çözeltisi olduğunu, beynin içindeki kan akışının yerini saptamakta kullanıldığını açıklamıştı. Farklı renkler birbiri ardına aynada beliriyordu. Yeşil. Turuncu. Pembe… Sonra ayna karardı. Anna hareketsiz yatıyordu, sanki bir lahtin içindeymişçesine kolları vücudunun iki yanındaydı. Sol tarafında, birkaç metre uzakta, Eric Ackermann ile kocası Laurent’ın durduğu camlı kabininin su yeşili ışığını görüyordu. İki adamı, monitörlerin karşısında, nöronlarının aktivitesini dikkatle takip ederken hayal ediyordu. Kendini gözetlenmiş, yağmalanmış, özel hayatının tüm gizli yanlarına tecavüz edilmiş gibi hissediyordu. Kulağına takılı küçük alıcıdan Ackermann’ın sesini duydu: — Çok güzel Anna. Şimdi kareler hareket etmeye başlayacak. Sen sadece onların hareket yönlerini belirleyeceksin. Her…

Koloni / Jean-Christophe Grange
Polisiye/ 13 Eylül 2017

Koloni Koloni’den… Çığlık orgun içinde hapsolmuştu. Org borularında çınlıyordu. Kilisenin her yerinde yankılanıyordu. Güçsüz. Boğuk. Hırıltılı. Lionel Kasdan birkaç adım ilerledi ve yanan mumların yanında durdu. Koroyerine, mermer sütunlara, koyu frambuaz renkli deri taklidi kumaşla kaplanmış sandalyelere göz gezdirdi. Sarkis, “Yukarıda, orgun yanında” demişti. Kendi ekseni etrafında döndü ve üst balkona çıkan taş basamaklı sarmal merdivene yöneldi. Saint-Jean-Baptiste’teki orgun bir özelliği vardı; bir füzeatar bataryası gibi boruları tam ortadaydı, ama klavyesi, sağda tamamen ayrı bir yerdeydi ve kasayla dik açı oluşturuyordu. Kasdan mavi taş korkuluk boyunca uzanan kırmızı halıda ilerledi. Ceset klavye ile boruların arasına sıkışmıştı. Yüzükoyun yatıyordu, sanki sürünüyormuş gibi sağ bacağı kıvrılmış, elleri kasılmıştı. Başını koyu renkli bir gölcük çevreliyordu. Çevresine partisyonlar ve dua kitapları saçılmıştı. Kasdan, gayriihtiyari saatine baktı: 16:22. Bir an, bu ölüyü, bu dinginliği kıskandı. Yaşla birlikte insanın ölüm karşısındaki kaçınılmaz huzursuzluğunun, endişesinin artacağına inanmıştı. Ama tam tersi olmuştu. Geçen her yıl, ölümün cazibesine biraz daha kapılmıştı. Nihayetinde, huzur. İçindeki iblislerin suskunluğu. Burada şiddet yaşandığına dair kan dışında bir iz yoktu. Adam kalp krizinden ölmüş ve düşerken kafasını vurmuş olabilirdi. Kasdan bir dizini yere koydu. Cesedin yüzü görünmüyordu, kolunun altında kalmıştı. Hayır bu bir cinayetti.Bunu hissedebiliyordu. Kurbanın dirseği orgun pedalına dayanmıştı. Kasdan bu enstrümanın mekanizması hakkında…

Kızıl Nehirler / Jean-Christophe Grange
Polisiye/ 13 Eylül 2017

Kızıl Nehirler Kızıl Nehirler’den… Pierre Niémans, parmaklarını elindeki çok kısa dalga telsiz vericisinin üzerine kenetlemiş, biraz aşağıda, Parc-des- Princes’in beton rampalarından inen kalabalığı izliyordu. Binlerce coşkulu, ateşli kelle, binlerce beyaz şapka ve rengârenk kaşkol, başdöndürücü alacalı bir kurdele oluşturur gibiydi. Konfeti yağmuru. Ya da sanrılı iblisler sürüsü. Ve hep aynı üç hece, aynı yavaş ve vurucu nakarat: “Ga-na-mos!” Parc-des-Princes’in hemen karşısındaki anaokulunun damından, üçüncü ve dördüncü CRS[2] birimlerinin manevralarını izliyordu. Koyu lacivert giysili adamlar başlarına siyah kasklarını geçirmiş, polikarbondan kalkanlarının ardında koşuşturuyordu. Her zamanki klasik yöntem. Her kapı dizisinin ikişer yanında iki yüz polis, ayrıca iki takım taraftarlarının karşılaşmamaları, birbirleriyle temas etmemeleri, hatta birbirlerini görmemeleri için, “perde” görevi yapan komandolar… O akşam, Fransız olmayan iki takımın Paris’te karşılaşacağı tek maç için, Real Zaragoza-Arsenal karşılaşması için, bin dört yüz kadar polis ve jandarma görevlendirilmişti. Kimlik kontrolü, üst arama, iki ülkeden gelmiş kırk bin izleyicinin kendilerine ayrılan yerlere yönlendirilmeleri. Başkomiser Pierre Niémans bütün bu manevraların sorumlularından biriydi. Aslında böylesi görevler her zaman yaptıklarına pek benzemiyordu, ama alabros tıraşlı polis görevlisi bu tür sorumluluklardan hoşlanıyordu. Saf denetim ve çatışma. Ne soruşturma, ne de gizlilik. Bir bakıma, böylesi bir değişiklik dinlendiriyordu sanki onu. Ayrıca, hareket halindeki bir orduyu anımsatan koyu lacivertli kalabalığın askerî davranışlarına bayılıyordu. Taraftarlar…

Kaiken / Jean-Christophe Grange
Polisiye/ 13 Eylül 2017

Kaiken Kaiken’den… Yağmur. Tüm zamanların en boktan haziran ayı. Birkaç haftadan beri aynı gri gökyüzü, aynı yağmur, aynı soğuk hava, yani aynı nakarat. Ve daha da kötüsü hâlâ gece. Başkomiser Olivier Passan, namlusuna mermi sürdükten sonra Px4 Storm SD’sini emniyet mandalı açık bir şekilde dizlerinin üstüne koydu. Sol eliyle yeniden direksiyonu kavradı, diğer eline iPhone’unu aldı. Dokunmatik ekranda GPS programı çalışıyor, alttan vuran ışıkla aydınlanan yüzü bir vampirin yüzünü andırıyordu. – Neredeyiz? diye homurdandı Fifi. Lanet olsun, burası neresi? Passan cevap vermedi. Arabanın farlarını söndürmüş, etrafı güçlükle görerek ağır ağır ilerliyorlardı. Borgesvari dairesel bir labirentte gibiydiler. Sayısız girişe, geçide, dolambaçlı yola açılan, gizemli bir merkezi koruyormuşçasına kendi çevresinde dolanan bir Çin Seddi gibi, davetsiz misafirleri dışarı püskürtmeye hazır tuğla örülü, pembemsi sıvalı, eğri büğrü duvarlar. Labirent, SKB (Serbest Kentsel Bölge) olarak sınıflandırılan semtlerden biriydi. Stains’de, Le Clos-Saint-Lazare’daydılar. – Burada bulunma yetkimiz yok, diye mırıldandı Fifi. Seine-Saint-Denis Bölge Polisi öğrenirse… – Kapa çeneni! Passan dikkat çekmemek için koyu renkli giysiler giymesini istemişti. Ama sonuç ortadaydı: Polisin üzerinde bir Hawaii gömlek ile kaykaycıların giydiği kırmızı bir şort vardı. Olivier onunla buluşmadan önce Fifi’nin neler yuttuğunu bilmemeyi tercih ediyordu. Votka, amfetamin, kokain… Kuşkusuz üçü birden. Direksiyonu bırakmadan arka koltuğa uzanıp kurşungeçirmez bir yelek aldı;…

SAS / Ölümle Randevu / Gerard De Villiers
Polisiye/ 12 Eylül 2017

Ölümle Randevu Ölümle Randevu’dan… Jack Links, körfezin öteki yakasından, San Francisco’nun yüksek bembeyaz binalarını saran kızıllığın gitgide koyulaşmasını hüzünle izliyordu. Güneş Pasifik’te batıyordu. Son ışınları da sırayla Golden Gate köprüsünden, Alcatraz’dan ve kentten çekildi. Koca köprünün madeni iskeleti masallardaki örümcek ağlarını hatırlatıyordu. Şimdi, hizmet dışı bırakılmış bir zamanların cezaevi adası Alcatraz’ın uğursuz binaları daha sevimli görünüyor, ilk ışıklar San Francisco’ya bir bayram görünümü katıyordu. Körfezin suyu ile hareli görünümüyle öldürücü akıntılarını ve dondurucu ısısını gözlerden saklar olmuştu. Bir çeyrek saat içinde, bütün bunlar karanlık tarafından adeta yutulacaktı. Jack Links daha şimdiden tasalanıyordu. San Francisco’yu bir kadınmış gibi severdi. Pasifik’le iç körfez arasında yer alan, üzerinde bulunduğu tepelerin bir karışından bile faydalanan, caddelerini keçi patikalarının üstüne kuran bu kentin tüm kusurlarını ve sırlarını iyi bilirdi. A.B.D.‘nin tüm kentleri arasında, New York’la beraber, kişiliği olan tek yer burasıydı. Geçen yüzyılda altın arayıcılarının merkezi olmuş ve o zamandan bu yana da şaşırtıcı, töre bilmez, esrarengiz ve güler yüzlü bir kent; Uzakdoğu için bir köprü başı kabul edilmişti. Çin’de geçirdiği otuz sekiz yıldan sonra, Jack Links, Chinatown Çin mahallesi lokantalarının gençliğini hatırlatan kokular yaydığı bu kente yıldırımla vurulmuşçasına tutulmuştu. Gerçekten de San Francisco, Çin dışındaki en büyük Çinli kentidir. Jack, körfezin kuzeyinde Sausalito’da oturur….

SAS / New York’ta Kara Büyü / Gerard De Villiers
Polisiye/ 12 Eylül 2017

New York’ta Kara Büyü New York’ta Kara Büyü’den… Loş odada iki parlak, siyah göz Malko’nun üzerine dikilmişti. Malko gördüğü hayali yok etmek istercesine, sağ eliyle Sabrina’nın vücudunu aradı. Çıplak teninde hâlâ, sevişmelerinin etkisiyle oluşan tere karışmış, hafif bir parfüm kokusu duyuluyordu. Geçen gün 53. Cadde’deki “Cheetah” adlı büyük bir diskotekte dans etmişlerdi. Sabrina’nın üzerinde tamamen altından yapılmış, oldukça göz alıcı bir tunik vardı. Bunu imal eden fabrikatör her kimse, Başkan’ın tutumluluk konusunda verdiği öğütleri pek dinlememişe benziyordu. Tunik o kadar kısaydı ki, genç kadının mini vizon mantosunun altına hiçbir şey giymediği izlenimi veriyordu. Narin, soylu vücudu, kızıl kahverengi saçlarla çevrelenmiş masum yüzü ve mesafeli havasıyla, içerideki bütün erkeklerin akıllarını başlarından almıştı. Kuşkusuz genç kadının mezun olduğu Mary Mount Koleji’ndeki rahibelerin öğütleriyle bağdaşamayacak sevişmesini gören, masum görünüşünün bir aldatmacadan ibaret olduğunu anlardı. Malko yarı uykulu bir halde gülümsedi. Sabrina’da bekâr bir erkeğin hayal edebileceği her şeyi bulmuştu. Genç kadın hem güzel, özgür ve büyüleyiciydi, hem de zengindi. Bir keresinde yaş gününde ona bir Rolls-Royce alacağına söz vermişti… Hiç kuşkusuz şaka yapıyordu, ama yine de. Sabrina ile hiçbir şey olanaksız değildi. Karşılaşmaları oldukça garip olmuştu. Sabrina kolunda, üzerindeki mini vizona uyan bir kanişle taksiden fırlayınca, olanca hızıyla Malko’ya çarpmıştı. Çarpışma sırasında gözünden…

SAS / Manila Kasırgası / Gerard De Villiers
Polisiye/ 12 Eylül 2017

Manila Kasırgası Manila Kasırgası’ndan… Air France’ın 747’sinden iner inmez üstüne çöreklenen sıcak Malko’nun üzerinde şiddetli bir şamar etkisi bıraktı. Don Muang Havaalanı‘nın ardında Bangkok yolu boyunca uzanan yeşil ormanlardan başka bir şey yoktu. Jetlerle Avrupa’dan Asya’ya gelmek sadece birkaç saat sürüyordu. Daha merdivenlerden inerken beyaz takım elbisesi toz içinde kalmıştı. Taylandlı nefis hostes yüzünde hafif bir gülücükle: Transit mi, yoksa Bangkok mu? Diye sordu. Bangkok, diye yanıtladı Malko. Hostes kız birinci mevki yolcularına ayrılmış minibüsü işaret etti. Bangkok’a gidecek minibüste sadece dört yolcu vardı: Paris’ten beri havyar ve şarapla karınlarını doyuran yaşlı bir karı koca, Alman bir tüccar ve bir de Malko. Kalabalık insan yığınlarının yarattığı karışıklık yüzünden, Don Muang Havaalanı modern görünümünden çok şey yitiriyordu. Kalabalığı yaran Malko Bangkok’a gidecek taksiler için bilet satılan büroya doğru ilerledi. Kıvırcık saçlı, mavi gözlü genç bir adam yolcular arasında birini arıyordu. Malko’yu görür görmez ona yaklaşarak: Malko Linge mi? Diye sordu. Kazandınız, dedi Malko adamın elini sıkarken. Adım William Carter. Bana kısaca Bill diyebilirsiniz. Bangkok’a hoş geldiniz! Bavullarınızı aldınız mı? İşte buradalar, dedi Malko. Genç bir Taylandlı bavulları Amerikalıya uzattıktan sonra ortadan kayboldu. Yolculuk nasıldı? Harikaydı. Dedi Malko. Burada fazla bir şey beklemeyin, diye iç çekti Amerikalı. Manila’da her şey kokuşmuştur. William…

SAS / Lizbon Büyücüleri / Gerard De Villiers
Polisiye/ 11 Eylül 2017

Lizbon Büyücüleri Lizbon Büyücüleri’nden… TAP’ın eski bir Boeing 707’si Lizbon Havaalanı‘na iniş yapmak için Porto Otoyolu’nun üzerinden süzüldü. Uçakta Angola’dan gelen mülteciler vardı. Luanda’da tahliye edilmeyi bekleyen iki yüz elli bin beyazın her gün beş yüzü getiriliyordu. Joe Walker tuvaletini yaptı ve hiç acele etmeden sırtındaki cihazlarla, otoyolla Birinci Hafif Topçu Alayı arasındaki yola döndü. Joe Walker’ın arkası delik eski blucini, dürbün gibi kaim gözlüğü, 1.95’lik boyu, başının kelliği ve kızarık yüzüyle farkedilmemesi imkânsızdı. Ama ona hiçbir şey 1975 Mayıs’ında Portekiz’deki kapitalizmi hatırlatmıyordu. 25 Nisan 1974 darbesinden beri 1. “Ralis” isyan halindeydi. Resmi görevlilerin yerine Sovyet askerleri yerleşmişti ve onları kimin yönettiği bilinmiyordu. Kışlanın içinde tehlikeye atılanlar kendilerini neyin beklediğinden habersizdiler. Joe Walker Associated Press’in kendine verdiği motosikletin desteğine iyi dayanıp dayanmadığım baktı ve çantaların birinden bir makara film aldı. Kuşkuluydu, saatine göz attı. Alfonso ve Guadaloupe ana kapıyı geçeli kırk beş dakika olmuştu. Ağır adımlarla kışlanın girişindeki kalabalığa yaklaştı. Yüzlerce genç kız ve delikanlı MRPP’nin orak çekiçli bayrağım sallıyorlardı. Bu yeni Portekiz’in en etkili partilerinden biriydi. 1. Ralis’i destekleyen gösterilerde asıl amaç, altmış bin zengini Brezilya’ya kaçırmasına, basını susturmasına ve bankaları millileştirmesine rağmen “sağcı” kabul edilen Devrim Konseyi’ne karşı harekete geçirmek için topçuları baskı altında tutmaktı. Ancak bazıları için…

Nemrut / Robert Ludlum
Polisiye/ 11 Eylül 2017

Nemrut Nemrut’tan… Loring, Adalet Bakanlığı binasının yan kapısından çıkıp bir taksi aramaya başladı. Saat beş buçuğa geliyordu. Günlerden bir ilkbahar cumasıydı, Washington caddelerinde de trafik korkunçtu. Loring yaya kaldırımın hemen kenarında durup, belki boş bir taksi görür de gelir umuduyla sol elini kaldırdı. Artık taksi aramaktan vazgeçmek üzereydi ki, on metre ileriden müşteri almış bir araba tam önünde durdu. “Doğu tarafına mı gideceksiniz, bayım? Müşterim var ama zararı yok. Bu bay sizi de alabileceğimi söyledi.” Bu tür şeylerle karşılaştığı zaman Loring hep şaşırır, ne yapacağını bilemezdi. Farkında olmadan sağ kolunu yeninin içine çekti. Ceket kolunun sağ elini olabildiğince gizlemesini sağlamak için yapmıştı bunu. Sağ bileğine dolanmış, kolunu dosya çantasının sapına kilitleyen ince siyah zinciri gizlemek için… “Teşekkür ederim, ama ilerideki köşeden güneye dönmem gerekecek.” Taksi tekrar yoğun trafik seline karışıp kaybolana dek Loring bekledi, sonra yine boşuna sol elini sallamaya devam etti. Böyle koşullar altında, genellikle, beyni saat gibi çalışır, herkesten daha atak olmak isterdi. Sağma soluna hızla bir göz atar, müşteri indirmek üzere olan taksileri kalabalığın içinden seçer, arabanın boş olduğunu gösterecek yanar ışıkları yakalamak için sokak başlarım kartal gibi kollardı. Ne var ki, Ralph Loring o gün koşmaya istekli değildi. Bu önemli cuma günü kafası korkunç bir gerçekle…