SAS / Karaiblerde Tatil / Gerard De Villiers
Polisiye/ 8 Eylül 2017

Karaiblerde Tatil Karaiblerde Tatil’den… Hindistancevizi ağacı gövdesinden oyulma balıkçı teknesi şafağın aydınlığında yavaş yavaş denize açılıyordu, içindeki iki zencinin tembelliği, kürek çekişlerinden hemen anlaşılıyordu. Tropikal bölgelerde olduğu gibi burada da güneş doğduğu anda etrafı anında aydınlatıveriyordu. Teknenin önünde av peşinde koşan uçan balıkların parıltısı tuhaf bir görünüm yaratıyordu. Büyük Bahama adasının yeşilliği denizin mavisinden kumsalın oluşturduğu beyaz bir çizgiyle ayrılıyordu. İki balıkçı sahilden bir mil kadar açıldıklarında küreklerini bıraktılar ve oyma teknenin kıçına üç beygirlik paslı bir takma motor taktılar. Biri gömleğinin cebinden çıkardığı sigarayı yakarken diğeri tekneyi yönetmeye başladı. Her ikisi de sabahın erken saatinde ıstakoz avına çıkan düzinelerle Bahamalı balıkçıdan farksızdı. On beş dakika sonra motoru durdurdular. Bulundukları yer koyun en sakin kısmıydı. Bu noktadan sonra, adayı çember gibi saran mercan kayalıkları başlardı. Istakoz bakımından burası çok zengindi. Motorun durmuş olmasına rağmen tekne kendi hızıyla kayıyordu, ön tarafta bulunan yerli çıpa vazifesi gören ipe bağlı demir parçasını suya salladı. Su çok berraktı ve on metrelik dip net bir biçimde görülebiliyordu. Tekne iki balıkçının bıraktıkları işaretli noktada durdu. Bu, su üstünde yüzen kırmızı bir süngerdi. Öndeki yerli süngerin bağlı olduğu ipi çekmeye başladı. Biraz sonra, satha kafes telinden yapılma metalik bir sandık çıktı. Sandığın içinde ıstakoz ve balıkların çevrelediği…

SAS / Kara Cehennem / Gerard De Villiers
Polisiye/ 8 Eylül 2017

Kara Cehennem Kara Cehennem’den.. Yaşlılığa erişecek kadar uzun yaşamışsanız Tanrıya şükredin. (TutsiAtasözü). Julius Nieder adıyla tanınan adam, yanında katlı duran şantung ceketinin altına gizlediği tabancasını usulca kurdu. Stanleyvilledeki bir garajda ucuna susturucu takılmış, 38 kalibrelik toplu bir Smith Wessondu bu. Tam bir saldırı silahı. Horozun arkaya kalkmasıyla çıkan madeni ses, Air Congoya ait DC 6nın motorlarının uğultusunda kayboldu gitti. Uçak, tropikal kışın başlangıcında beliren korkunç bir kasırgadan kaçmak için devamlı tırmanıyordu. Julius Nieder, çok önemli bir göreve hazırlanmakta olmasına rağmen, son derece rahattı. Bir uçakta, elliye yakın yolcunun gözü önünde adam öldürmek kolay iş değildi. Ama Julius görevini başarmaya ve ilk durak olan Burundinin başkenti Bujumburaya sağ salim inmeye son derece kararlıydı. Bunun için de, yeterince üçkâğıda ve biraz da şansa ihtiyacı vardı. Öldürmek zorunda olduğu adam ise, orta geçidin öbür tarafında, kendisiyle aynı hizada, pencere yanındaki koltukta oturuyordu. Aralarında sadece bir yolcu vardı. Saat altı buçuktu ve hava kararmaya başlamıştı. Akşam yemeğini ve saat 10 olarak bildirilen Bujumburaya varışı bekleyen yolcuların çoğu koltuklara büzülmüş uyukluyorlardı. Viski ve konyağa itibar gösterenlerin çoğu yaşlı koloni askerleriydi ve zenci erkek hostes susuzluklarını gidermek için barla onlar arasında mekik dokuyordu. İçmeyen tek kişi Julius Niederdi. Görev başında asla içki almazdı. Yapılı vücudu, bronzlaşmış…

SAS / Kampuç Vahşeti / Gerard De Villiers
Polisiye/ 8 Eylül 2017

Kampuç Vahşeti Kampuç Vahşeti’nden… Gökyüzünden gelen bir uğultuyla SAS başını omuzlarının arasına gömdü. 82’lik havan topu beyaz bir bulut oluşturarak elli metre uzaklıkta patlamıştı. Askerler sendelememişlerdi bile. Aynı anda bir M. 113, 50’lik ağır makinelisiyle Kızıl Khmerlerin siperlerini taramaya başladı. İlk hatlar buralardaydı, daha sonra sık bir orman ve seyrek savanlar uzanıyordu. Pnom Penh yirmi kilometre güneydeydi. Kutsal pirinç saati olduğu için şimdilik cephe sakindi. Malko, diğer askerlerden en az yirmi santim daha uzun olan General Ung Krom’a baktı. Kazınmış kafası ve pala bıyıklarıyla tıpkı Cengiz Han’a benziyordu. Üniforması çakı gibi ütülenmişti. Mareşal Lon Nol’ün sağ koluydu ve yaşlı mareşalin Pnom Penh’in merkezindeki konutundan ayrılmazdı. Birdenbire M.113’lerde.ki geri tepmesiz 106’lık toplar komünist mevzilerini dövmeye başladı. Etraf mahşer yeri gibiydi. Savaş kameramanına rehberlik eden Çinli kadın yere çömelip kulaklarım tıkadı ve SAS’a sırıttı. Uzun siyah saçları, kaim dudakları ve iri gözleriyle çekici bir tipti. Malko birdenbire kendi kendine bu balta girmemiş Kampuç ormanlarında ne aradığını sordu. Kameraman Çinli kadınla birlikte komünist mevzilere ateş eden M.113’lerden birine doğru umursamaz bir edayla ilerledi. Bay Frankel nerede? diye sordu General Krom. İşte orada, arabasına bir şeyler bırakmaya gitmişti, dedi SAS. Amerikalı hızlı hızlı onlara doğru geliyordu. Malko generalin Amerikalıya bakışını görünce şaşırdı. Adamın gözlerinde…

SAS / Kahire Komplosu / Gerard De Villiers
Polisiye/ 8 Eylül 2017

Kahire Komplosu Kahire Komplosu’ndan… Fifi Amer ayağını hızla yere vurunca, bileğine bağlı ziller tuhaf bir biçimde öttü. Bir kilometre uzunluğundaki takma kirpiklerle süslü siyah gözlerinde şimşekler çakıyordu. Hemen hemen açık sayılacak iri göğüsleri, sahne kıyafetini parçalayıp karşısındakinin suratına fırlayacak gibiydi. Etli dudaklarının arasından inci gibi bir sıra beyaz diş farkediliyordu. Ellerini beline dayayarak avazı çıktığı kadar bağırdı: Defol karşımdan, köpek! Ebu Seyid hiç sesini çıkarmadan küfrü yuttu. Sabırlı olmasını iyi bilirdi. Vücuduna yapışmış giysisi, kravatsız gömleği ve sivri uçlu ayakkabılarıyla bir orkestra şarkıcısına benziyordu. Uzun saçlarının çevrelediği yüzünün düzgün hatları vardı. Heyecanını belirten tek yanı, gözbebeklerinin koyu siyah rengiydi. Geriye dönüp Sheraton gece kulübü dansözlerinin üstlerini değiştirdikleri küçük odanın kapısına baktı. Kapı kapalıydı. Onu izleyen Fifi Amer fırsatı kaçırmayıp yerinden fırladı ve kapıyı açarak: Defol! Dedi. Öfke, seksi yüzünü oldukça değiştirmişti. Ebu Seyid onu bir kenara çekerek kapıyı tekrar kapadı. Görevini bitirmeden gitmeye hiç niyeti yoktu. Sol kolunun altındaki paketi sımsıkı tutarak, sağ eliyle genç kadının omzunu yakaladı. Hayatım, dedi sakin bir sesle, sana durumu açıklayayım… Fifi Amer kendisini sanki bir yılan sokmuş gibi geri sıçradı. Dokunmabana, adi köpek! Ateşli bakışları, sürekli inip kalkan göğüsleri, omuzlarına dökülen koyu siyah saçlarıyla hayvansı bir cinsellik saçıyordu. Ebu Seyid bu kadınsı görünümden müthiş…

SAS / İtalyan İntikamı / Gerard De Villiers
Polisiye/ 8 Eylül 2017

İtalyan İntikamı İtalyan İntikamı ‘ndan… Soylu Serenissime Altesleri Prens Malko Linge balo salonunun mavi kadife perdelerinden birini açtı. Sabahtan beri Liezen Şatosu’nun avlusunu kaplayan göz kamaştırıcı beyazlığa baktı. Bütün gece kar yağmıştı. Daha sonra don yapmış ve her yer cam gibi olmuştu. Presbourg-Viyana yolu çok kaygan olmasına rağmen tüm davetliler gelmişti. Toplam davetli sayısı on iki çift kadardı. Malko’nun tecrübeli aşçısı ilse soğuk mezelerden sonra bir oğlak getirdi. Tabii şarapları da unutmamıştı. Yemekten sonra birinci kattaki salonlardan birine geçildi. Pek sıcak sayılmazdı. Salonun ortasındaki çok iyi cilalanmış kare biçimli dans pisti, buraya balo salonu denmesini sağlıyordu. Dans etmeyenler ise ya kanepelerde flört edebilirler, ya da bara geçebilirlerdi. İsteyen istediği kadar votka, viski, şampanya ve konyak içebilirdi. Kadınların hepsi uzun gece elbisesi giymişlerdi. Ayrıca, serviste Krizantem’e yardım etmeleri için kasabadan iki kişi tutulmuştu. Kütüphane, salon ve balo salonundaki şöminelerde koskoca kütükler yanıyordu. Harika!. Ne kadar güzel! Bu peltek ve kadife gibi ses Malko’yu ürpertti. Elektrik çarpmış gibi dönerek genç kadına baktı. Şüphesiz, gecenin en çekici kadınlarından biri Vanja Alagoas idi. Bu Brezilyalı dilberi, Malko’nun eski dostlarından Kontes Thala von Wisberg getirmişti. Kontes Malko’yu çok beğenirdi ve bunu da birçok kez kanıtlamıştı. Vanja Alagoas’a gelince, 1.75 boyunda, uzun siyah saçlı, büyük ağızlı,…

SAS / İsveç Operasyonu / Gerard De Villiers
Polisiye/ 8 Eylül 2017

İsveç Operasyonu İsveç Operasyonu’ndan… Lee Edward Updike gözlerini kırpıştırarak açtı. Perdelerden sızan güneş ışığı onu uyandırmıştı. Stockholm’ün en lüks oteli olan Grand Otel’in pencerelerinde güneşe karşı korunmak için ne panjur ne de başka bir şey vardı. Odanın içi o kadar sıcaktı ki kalın yatak örtüsünü uykusunda üzerinden atmıştı. Leslie, yatağın öbür ucunda yüzükoyun uyuyordu. Sarı saçları yastığa yayılmış, yüzü bu güzel saçlar altında kalmıştı. Amerikalı ona doğru eğilerek işaret parmağını kızın omuriliği boyunca gezdirdi. Genç kadın bu uyarıya anlaşılmaz şeyler mırıldanarak ve kalçalarım hafifçe yukarı kaldırarak cevap verdi. Henüz uyanmamıştı. Bu tepki Lee Updike’i heyecanlandırmıştı, New Mexico’daki Albuquergue laboratuvarının ağır havasından kurtulduğundan beri kendisini balayında gibi hissediyordu. Banyoya gitmek üzere ayağa kalktı. Aynanın karşısına geçip, seyrelmiş olan kumral saçlarını bir fırça darbesiyle düzeltti. Geniş omuzları, atletik bir vücudu vardı. Çok yakışıklı sayılmazdı, ama mavi gözlerindeki şaşkın ifade ona belli bir cazibe kazandırıyordu. İri dudakları sert ifadeli yüzüne ayrı bir çekicilik katıyordu. Odayı geçerek pencereye doğru yöneldi, perdeleri sonuna kadar açtı. Son günlerdeki berbat hava yerini açık mavi bir gökyüzüne bırakmıştı. Stockholm’ü eski şehir Gamla Stan’dan ayıran Strömmen Koyu’nun karşı kıyısındaki Kraliyet Şatosu bütün haşmetiyle fark ediliyordu. Sarayın hemen önünde, güzel havalarda turistlere Baltık Denizindeki binlerce ufak adayı gezdiren buharlı gemiler,…

SAS / Hongkonglu Üç Dul / Gerard De Villiers
Polisiye/ 8 Eylül 2017

Hongkonglu Üç Dul Hongkonglu Üç Dul’dan… Dev gibi üç makine, yanıp sönen renkli küçük lambalar, hafif bir uğultu… Cihazların her biri aşağı yukarı dokuz metre uzunluğunda, üç metre yüksekliğindeydi. Yirmi dört saat durmaksızın çalışıyorlardı. Her cihazın önünde oturan operatörleri, koca metal yığınının arasında ufacık gözüküyordu. Cihazların kumanda tuşları bir Boeing’inki kadar karmaşıktı. Koskoca salonda, duvar boyunca sıralanmış makinelerin hafif gürültüsünden başka ses duyulmuyordu. Tavanla duvarlar, iç ve dış sesleri emen ses geçirmez bir kaplamayla kaplanmıştı. Malko bu madeni canavarların önünde tarif edilmez bir sıkıntı duydu. CIA şeflerinden Frank Thorpe sanki onun ne düşündüğünü tahmin etmiş gibi bir açıklamada bulundu: Bu bilgisayar özellikle gürültüden tiksiniyor. On beş desibelden yüksek bir ses ortamında çalıştırıldıklarında, hassas elektronik devrelerin çabucak bozulduğunu farkettik. IBM şirketi de bizim için ses geçirmeyen bu kaplamayı yaptı. Burada, her dört saatte bir operatörleri değiştirmek zorundayız. Yoksa ciddi ruhsal bozukluklar gösteriyorlar. Malko, klavyenin önünde bir matbaa dizgicisini andıran adama baktı. Ne diye getirdiniz beni buraya? Bunlar insanın içini karartıyor. Washington’un banliyösü Langley’de, Merkezi Haberalma Örgütü‘nün A Binasının üçüncü bodrum katında bulunuyorlardı. Bilgisayar salonunun kapısında, içeriye servis şeflerinin dışında kimseyi sokmayan iki muhafız bekliyordu. Sizi “Max”ı, yani dünyanın en modern bilgisayarını tanıtmak için çağırdım, dedi Thorpe. Dünyada 9000 serisinden sadece iki…

SAS / Hedef Reagan / Gerard De Villiers
Polisiye/ 6 Eylül 2017

Hedef Reagan Hedef Reagan’dan… John Hence Hilton’un tenha holünü geçti ve otelin ban Paddock’un önünde durup saatine baktı: Saat, tam dokuzdu. Paddock’un Maltah piyanistinin bıkkın bir tarzda İngilizce başlayıp Fransızca sürdürdüğü “Les Feuilles Mortes” adlı parçayla coşturduğu bir grup gürültülü İtalyan işadamı, şarkıya kendi dillerinde koro halinde eşlik ediyorlardı. Paddock, akşamın sekizinden sonra Lefkoşe’ de içki içilebilecek ender yerlerden biriydi. Çünkü hava karardı mı, kentte hayat duruyordu. 1974’de Türk Ordusu ırkdaşlarını korumak amacıyla Kıbrıs’ın kuzeyine çıkarma yapmış ve adanın yüzde kırkım ele geçirerek Lefkoşe’yi, küçük bir Berlin örneği, ikiye bölen Atilla Hattı‘nın * arkasına yerleşmişti. Türkler en güzel turistik bölgelere sahip çıktıkları için Kıbrıslı Rumlar da Beyrut’tan gelebilecek en ufak silah sesini bekler olmuşlardı. Beyrutlu örgütler birbirleriyle dalaşmaya başladılar mı, Lübnanlılar gemi, uçak, ne bulurlarsa atlayıp soluğu Kıbrıs’ta alıyor ve halkı dolara boğuyorlardı. Fakat ne yazık ki, aylardan beri Lübnan son derece sakindi ve Kıbrıslı Rumlar dörtte üçü boş otellerinin geleceğine bakıp umutsuzluğa düşüyorlardı. Geniş Makarios Bulvarı‘nın kenarında yükselen Hilton bile, hemen hemen boştu. Adada sadece Beyrut’tan günübirlik telekslerini çekmeye gelmiş birkaç işadamı vardı. Onlar da paralarım otellere değil, Cyprus Airways’e, taksilere ve Lefkoşe’ye altmış kilometre uzaklıkta bulunan Larnaka Havaalanı‘na bırakıyorlardı. Buluşacağı kişiyi arayan John Hence, bakışlarıyla salonu taradı. Kısa…

SAS / Habeş Hazineleri / Gerard De Villiers
Polisiye/ 6 Eylül 2017

Habeş Hazineleri Habeş Hazineleri’nden… Malko’nun gözü Prenses Şevaye Mekonnen’in oturduğu yatağın arkasındaki afişe takıldı. Afişte nefis göğüslü, koyu tenli, dalgalı saçlı harika bir yerli Etyopya’nın turizm özelliklerini belirtiyordu. Prenses de en az afişteki kız kadar güzeldi. Sehpadan sigara almak için öne doğru eğilince teniyle aynı renk olan kahverengi ipek gömleği aralandı, iri göğüsleri ortaya çıktı. Etyopyalı kadın SAS’a bakarak: Ne düşünüyorsunuz? Diye sordu. Aldığı iyi terbiyeden dolayı gülerek: Şu afişle sizin inceliğinizin yarattığı tezadı, dedi. Oturdukları yatakta ikisi eflatun, biri siyah, üç saten çarşaf vardı. Şevaye cevap vermeden ellerine dayanarak gövdesini arkaya bıraktı. Malko gözünü Prenses Şevaye’nin göğüslerinden ayıramıyordu. Kadının saten pantolonun çarşafa her sürtünüşündü çıkarttığı hışırtı çok tahrik ediciydi. Malko ise Kekob’un garsonlarının su gibi doldurdukları Etiyopya şarabı Guder’in etkisiyle çakırkeyifti. Lokantadan çıktığından beri mutluluktan uçuyordu. Prenses Şevaye de pek ayık sayılmazdı. Malko kendisini Afrika’dan eski Habeş krallığının başkenti olan Addis Ababa’ya getiren sebepleri unuttu. Prenses Şevaye’ye doğru eğildi ve karnında düğüm yapılmış olan gömleğinin iki ucunu kavrayarak ani bir hareketle çekti. Tek bir düğmesi bile olmayan ipek gömleği açıldı. Prenses Şevaye örtünmek için hiçbir çaba sarf etmedi. Göğüsleri tıpkı afiştekine benziyordu. Etyopyalı kadının koyu renk gözleri Malko’yu buldu. Memnun musunuz? Bir haftadır akşam yemeklerini birlikte yiyorlardı. Hilton’un dans…

SAS / Endonezya Şeytanı / Gerard De Villiers
Polisiye/ 5 Eylül 2017

Endonezya Şeytanı Endonezya Şeytanı’ndan… Özgürlük Meydanı‘nın tam ortasında bir deli durmuş, meydanı süsleyen ve Endonezya’nın bağımsızlığını simgeleyen som altından yapılma aleve ana avrat küfrediyordu. Malko temkinli davranarak kaldırımın kuytu bir köşesine çekildi. CIA’nin burayı buluşma yeri seçmesi, tam bir çılgınlık örneğiydi. İlerde, ışıklar içinde göğe yükselen İnter-Endonezya Oteli fark ediliyordu. Malko o otele yerleşmişti. Bulunduğu meydan ise, ortasındaki bağımsızlık anıtının dışında, bomboş ve kapkaranlık bir alandı. Hollandalıların Batavya’sı, Endonezya’nın özgürlüğünü kazanmasından sonra Jakarta adını almıştı. Üç, dört milyonluk nüfusu ve gecekondu mahalleleriyle zavallı bir görünümü vardı. Caddelerde birkaç yer haricinde ekonomi nedeniyle ışık yanmıyordu. Bu da ezelden beri pis olan kenti daha dayanılmaz kılıyordu. Malko alnında biriken terleri sildi ve çevresine bakındı. Jakarta’da dikkati çeken tek şey vardı: Sessizlik. Yollar bomboştu. Gelip geçen askeri kamyonların dışında tek gürültülü araç, birkaç eski taksiydi. Halkın hemen hepsi çekçeklerle sağa sola gidiyordu. Malko başını çevirdi. Bir çekçek yaklaşıyordu. Önüne geldiğinde sürücüsü yavaşladı. Araçta yolcu yoktu. Malko tekrar karanlık köşesine çekildi. Hayal kırıklığına uğrayan çekçek sürücüsü hırsla pedallara basıp uzaklaştı. Bu geçimini sağlamaya çalışan bir köylü de olabilirdi, kazancına ek gelir temin etmeye çalışan bir üniversite hocası da. Jakarta tam bir sefalet yuvasıydı. Malko’nun beklediği Medan adlı Endonezyalı randevusuna yarım saat geç kalmıştı. SAS…

SAS / Budapeşte’de Tuzak / Gerard De Villiers
Polisiye/ 4 Eylül 2017

Budapeşte’de Tuzak Budapeşte’de Tuzak’tan… Parlak mavi gözlü kumral kadın, çalan müziğin ritmine uyarak el çırpıyor, Matyas Pince’in ünlü orkestrası da devamlı bahşiş aldığı için her zamankinden daha canlı eserler çalıyordu. İki yıldan bu yana Macaristan’da bahşiş serbest bırakılmıştı. Büyük masaya yaklaşan kemancı yayının hareketini gittikçe hızlandırdı. Salondaki diğer müşteriler yemek yemeyi bırakmış, onu izliyorlardı. Budapeşte’nin en iyi lokantası Matyas Pince bodrum katındaydı ve tahta perdelerle ayrılmış odacıklardan oluşuyordu. Merdivenin karşısındaki masa ise en iyi masaydı. Şimdi orada dört kişi oturuyordu. Bunlardan biri de kumral kadındı. Sol taraftaki masadaysa memur kılıklı dört kişi vardı. Kemancı parçasını bitirdi. Aynı anda kumral dilber sağ tarafında oturan adamın boynuna sarılarak onu dudaklarından öptü. Ancak adam henüz ihtiraslarına gem vuramayacak kadar sarhoş değildi ve tip olarak sosyalist ülkelerdeki yüksek devlet memurlarına benziyordu. Bu kırmızı yanaklı tombul adamın yanında oturan kişi ise sık sık mavi gözlü dilbere kınayıcı bir ifadeyle bakıyordu. Macar İstihbarat Örgütü Şefi Mate Balaz’ın emekliliğine bir yıldan daha az vardı ve tek isteği, bu sürede herhangi bir sorunun çıkmamasıydı. Yanında oturana döndü ve orkestra çalmaya başlayınca lafa girdi: Yoldaş Suslov, yorgun olmalısınız… Biraz önce kızın öptüğü adam alçak sesle yanıtladı: Hiç de değil, çok eğleniyorum. Üstelik orkestra da harika. Mate Balaz içini çekti….

SAS / Belfast’ta Tehlike / Gerard De Villiers
Polisiye/ 4 Eylül 2017

Belfast’ta Tehlike Belfast’ta Tehlike’den… Parçalanmış yüzlerce ayakkabı Bedford Streetin yollarını ve kaldırımlarını kaplamıştı. Bili Lynch tekerleklerin altında ezilen ayakkabı yığınının üstünde yavaşladı. Kırılmış vitrinin önünde belediye memurları cam kırıklarını topluyorlar, çocuklar birbirlerine ayakkabı atarak oynuyorlardı. Bomba dükkânın kapanmasından hemen sonra patlamıştı. Büyük olasılıkla İRAnın işiydi. Bili Lynch birkaç pabuç daha ezerek arabayı hızlandırdı. Yoldan geçenler durmuyorlardı bile. Belfastta bir bombanın patlamasından daha normal ne olabilirdi? ÎRAnın amacı ekonomik hayatı felce uğratmaktı ve yavaş yavaş amacına ulaşıyordu. Yıkılan binaların yerleri otopark oluyordu. Bill Lynchin karısından ayrıldıktan sonra oturmaya başladığı Suffolk semti şimdiye kadar bombalardan hiç zarar görmemişti. Kızı Tulla bazen bir, iki gün geçirmeye onun yanına gelirdi. Annesinden uzun süre ayrı kalmaktan sıkılıyordu. Bayan Lynch Queens Universitynin yakınında sessiz bir villada yaşıyordu. Turuncu Cortina, otoyola varmak için Lisbum Roada doğru hızla yol alıyordu. Alnı kırışmış, gözlerini yola dikmiş olan Bill Lynch ıslık çalıyordu. Protestan bahisçinin ateşli karısıyla olan randevusunu iptal etmek zorunda kalışına canı sıkılıyordu. Ne yazık ki iş, gönül maceralarından önde geliyordu. Long Kesch Toplama Kampının gözetleme kulelerindeki projektörler o bölgede otoyolu gündüz gibi aydınlatıyordu. Bill Lynch ışıktan kamaşan gözlerini kırpıştırarak saatine baktı. Eğer Güney İrlanda başkenti Dubline üç saatte varırsa, başarı sayılırdı bu. Çünkü otoyol 50 mil sonra yerini…

SAS / Başkana Şantaj / Gerard De Villiers
Polisiye/ 4 Eylül 2017

Başkana Şantaj Başkana Şantaj’dan… Clifton Carter saatine bakıp sıkıntıyla içini çekti: Bu Allah’ın cezası kapı nöbetinin bitmesine yedi dakika kalmıştı. Washington’a inen otobüsü yine kaçıracak ve kendisini karşılamaya gelen Tina tepinip dururken o da bir sonraki otobüsü beklemek için yarım saat ağaç olacaktı. Ne rezil meslekti bu be! Askerlik hizmetini Langley’deki Central Intelligence Agency binalarında yapmasını teklif ettiklerinde, önündeki belgelere uçar gibi atlamış, hiç düşünmeden imzayı basmıştı. Virginia’da oturduğu için onun da istediği buydu. Her hafta sonu evinde olacaktı. Oysa hafta sonları işte hep böyle sıkıntıyla başlıyordu! Nöbetler dört saat sürüyordu. Clifton’un görevi, beş, altı metrelik Cadillac’lardan, Lincoln’lar den inen subayları ve sivilleri gereğince selamlamak ve kendilerini bekleyen CIA nöbetçilerinin bulunduğu büyük holün kurşungeçirmez cam kapısını açmaktan ibaretti. Ne tek kelime konuşulur, ne de önemli bir olay olurdu. Son iki ayın en önemli olayı, hafif beyni sulanmış bir amiralin pencereden bir belge düşürmüş olmasıydı. Neyse ki, temmuzun sonu olmasına rağmen hava ılıktı ve yiyecekler de yenebilir türdendi! Clifton tekrar saatine baktı: İkiye üç dakika vardı. Şansı yardım ederse, nöbet değiştirmede bir dakika kazanabilirdi. Ortalıkta ne bir araba, ne de selamlanacak biri vardı. Askerliğinden bir gün daha eksilmişti! Sırtım bir ağaca yaslayıp güneşi yansıtan çelik ve camdan oluşma binanın cephesini seyretmeye…

SAS / Bağdat Mahkumları / Gerard De Villiers
Polisiye/ 4 Eylül 2017

Bağdat Mahkumları Bağdat Mahkumları’ndan… “Cemal’in kendini feda etmesi bir işe yaramamıştı! Malko darağacına yürürken arkadaşı gibi vakur olmaya çalıştı. Titremesi geçmişti. Farkında olmadan kendini darağacının dibinde buldu. İp iki metre yukarda sallanıyordu. Birkaç saniyelik ömrü kalmıştı. Malko çenelerini sıkmaya başlayarak dişlerinin arasındaki siyanür hapını kırmaya karar verdi. Iraklılara kendisini asma zevkini tattırmayacaktı.” CIA’nin, Irak’ta ABD hesabına casusluk yapma suçuyla tutuklanan adamını kurtarmak için yaptığı girişimler sonuçsuz kalınca, adamı ülkeden kaçırma görevi Malko’ya verilir. Ne var ki Şirket, hiçbir yardım garantisinde bulunmamaktadır. Malko bu işte tek basınadır. Bir başka deyişle görevi başarması için bir mucize gerekmektedir Malko güneşten kamaşan gözlerini kırpıştırdı ve bir an durdu. Omzunda Çekoslovak malı bir makineli tüfek bulunan nöbetçi sert bir hareketle iterek onu diğer mahkűmların bulunduğu kafeslerden birine itti. Kafesler, hayvanat bahçelerinde vahşi hayvanların kapatıldıkları türdendi, iki kafeste toplam on iki mahkűm bulunuyordu ve Bağdat’ın yirmi beş kilometre güneyindeki Bakuba hapishanesinin avlusunda bir köşeye yerleştirilmişti. Saat sabahın altı buçuğuydu. İdam edilecek bu on iki mahkűm, sanki hiçbir şey yokmuş gibi yarım saat önce kaldırılmışlardı. Ama idam haberi hapishanede bulunan siyasi diğer dört. Yüz mahkűm arasında hemen yayılmıştı. Iraklı askerler Malko ile diğer idamlıkları koridordan geçirirken hapishanede büyük bir gürültü çıkmıştı. Mahkűmlar ellerine geçirdikleri sert cisimleri demir…

SAS / Azrail Beyrut’ta / Gerard De Villiers
Polisiye/ 3 Eylül 2017

Azrail Beyrut’ta Azrail Beyrut’ta’dan… Harry Erivan, evcil hayvanlar satan dükkândaki kafeslere dikkatlice baktı. Biri beyaz öteki siyah iki kaniş ilgisini çekti. Harry ellerini yağmurluğunun cebine sokarak hayvanları yakından inceledi. Aradığını bulmuştu. Mağazanın sahibi, iriyarı Lübnanlı bir kadındı. Harryye yaklaştı ve Arapça: -Bir köpek mi istiyorsunuz? Onlar çok sevimli, dedi. Harry kadının yüzüne bakmadan: -Ne kadar? diye sordu. özellikle Fransızca söylemişti. Yirmi yıldan beri Lübnanda yaşayan Harry, Arapçayı en az anadili olan Ermenice ve Türkçe kadar iyi konuşurdu. Fakat Arapları bir türlü sevememişti. -Yüz elli Lübnan Lirası, dedi kadın. Kalın camlı gözlüklerinin arkasında, Harrynin gözleri faltaşı gibi açıldı. Düşündüğü şey için yüz elli lira! Hiç konuşmadan geri döndü ve dışarı çıktı. Portakal rengi eski Mustangine bineceği sırada kadının sesini işitti: -Yüz yirmi! Harry arabasına bindi. Türkçe bir küfür mırıldanarak hareket etti ve Clemenceau Caddesine döndü. Yavaş gidiyordu. Çünkü yol kaygandı ve frenleri de iyi tutmuyordu. Ford, İsrailde fabrika açtığı için Araplar tarafından boykot edilmişti. Bu yüzden yedek parça bulunamıyordu. Yeni bir araba alacak durumu da yoktu. Endişeli bir vaziyette trafiğe karıştı. Akşam olmuştu. Önünde, ancak iki veya üç saati vardı. Birdenbire, 62. Sokaktaki dükkâna geri dönmeye karar verdi. Son zamanlarda, Beyrut sokaklarına birer numara verilmişti. Fakat hiçbir zaman doğru dürüst bir…

SAS / Atina’da Cinayet / Gerard De Villiers
Polisiye/ 3 Eylül 2017

Atina’da Cinayet Atina’da Cinayet’ten… İyi ki doğdun, Henry!.. İyi ki doğdun Henry!.. Bu geleneksel kutlama, gürültülü bir alkışla noktalandı. Kalabalık, kırmızılı beyazlı on mumla süslü pastaya yaklaşması için Henry Eagletona yol açtı. Birleşik Devletler Elçiliğinin birinci kâtibi yanaklarım şişirip bir üfleyişte mumların tümünü söndürdü. Amerikalı gülerek doğrulurken yeni bir alkış tufanı koptu. Gür siyah bıyıkları, açılmış alnı ve kocaman yuvarlak gözleriyle iri bir foku andırıyordu. Elçilik salonunda yüz kişi kadar vardı. Elçiden Rum memurlara varıncaya dek herkes, gürültülü bir biçimde Henry Eagleton un 46. yaşını kutluyordu. Kaytan bıyıklı, güler yüzlü, seyrek saçlı, elli yaşlarında görünen bir davetli elindeki şampanya kadehlerinden birini Henryye uzatarak: -Atina’ya hoş geldin! dedi. Dilerim, ellinci yaşım da burada kutlarız. Henry Eagleton gülümseyerek kadehini kaldırdı. -Ben de seni denizde sanıyordum, Mattiaki! Hangi rüzgâr attı seni buraya? -Egede imbat eser, dostum! Yunan Gizli Servisi KYP nin Patronu olan General Mattiaki Agatyu mayıs ayı geldi mi kotrasından ayrılmazdı. Henry Eagleton ile beş yıl önce Kıbrıs’ta tanışmışlar, o günden bu yana da senli benli dost olmuşlardı. Rumcayı Yunanlı gibi konuşmakla övünen Henry Eagletonun Yunanistan da üçüncü göreviydi bu. Son olarak, Amerikan askeri yardım programı JUSSMAC ın temsilcisi olarak görevlendirilmişti. Henry şampanya kadehini bir dikişte boşalttı. Mattiaki de onu izledi. Davetlilerin…

SAS / Angola Görevi / Gerard De Villiers
Polisiye/ 3 Eylül 2017

Angola Görevi Angola Görevi’nden… Tropiconun barına dalan Edouarda Jardim, kalçalarını sallaya sallaya masaların arasından ilerledi. Kır saçlı iki Güney Afrikalı başlarını kaldırıp iştahla bu hareketli vücudu seyrettiler. Melez dilber gençliği, kısa kıvırcık saçları ve üzerindeki iki beden küçük daracık elbisesinde taşacakmış gibi duran yuvarlak hatlı Vücuduyla, Luandada hayatları kaymış beyazlar için bulunmaz türden bir dişiydi. Edouarda bara yaklaşarak yüz hatları düzgün sakallı birinin karşısına oturdu. Sıyrılan etekliğinin altından ortaya çıkan baldırları yan masadaki bir Rodezyalının hemen dikkatini çekmiş olmalı ki, adamın gözleri iri iri açıldı. Adam tekrar önündeki viskiye dönerek içinden ırk ayrımına karşı çıkmanın yararlı bir fikir olduğunu geçirdi. Zaten Luandadaki tüm afişlerde de bu fikir yazılı değil miydi? -Buon noite, Len! Dedi Edouarda. Sesi de en az vücudu kadar tahrik ediciydi. Sakallı suratını asarak: -Geç kaldın, dedi. Bir saattir seni bekliyorum. Edouarda Jardim umursamaz bir tavırla omuz silkti. Erkeklerle sokakta görünmekten çekinirdi. 24 Nisan 1974 olaylarından beri buna dikkat eder olmuştu. Angola geçici hükümeti bakanlarından birinin sekreterliğini yapıyor ve iyi sayılabilecek bir maaş alıyordu. Aşırı harcamalarını ise sevgilileri karşılardı genellikle. Edouarda kendini hiçbir zaman bir orospu olarak görmüyordu. Sevgililerinden para almazdı, ama hediye olarak verdikleri elbise ve mücevherleri de geri çevirmezdi. Luandanın en modern oteli olan Tropico da…

SAS / Amsterdam Çılgınları / Gerard De Villiers
Polisiye/ 2 Eylül 2017

Amsterdam Çılgınları Amsterdam Çılgınları’ndan.. E 10 Yolu’ndan sağa, Amsterdam şehir merkezine sapan Tom Wonder beyaz Golf’u Haarlemmerweg’e çıkan yokuşa sürdü. Sevgilisiyle buluşmak için günde iki kez Amsterdam Rotterdam arasındaki bu yoldan geçerdi. Üç ay önce NATO’ya görevli gelen Çavuş Tom Wonder Hollanda’da günlerini pop müziği ve yürüyüşle geçireceğini düşünüyordu. Önce Rotterdam’ın kuzeyinde bir sanayi bölgesinde çalışmıştı. Bütün bölge, çitle çevrili bir toplama kampını andırıyordu. Tom, Rotterdam’da limana inmekten çok çabuk vazgeçmişti. Çünkü burada kadınların çalıştığı bir tek bar yoktu. Tek mutluluk, arada bir limandaki büyük kafeteryalarda dolaşan birkaç “kahraman fahişe”ye bir avuç florin karşılığında sahip olmaktan ibaretti. Yemek işine gelince, eğer Endonezya mutfağını sevmiyorsanız hamburgerle patates kızartmasına yatmak zorunda kaldığınızın resmiydi. Tom Wonder bir sabah bürosu civarında yürüyüş yaparken gördüğü manzarayla birden durdu. Göğüslerini sımsıkı saran siyah bir bluzla yırtmaçlı etek giymiş nefis bir dilberle karşılaşmıştı. Genç kadın otobüs durağında duruyordu ve Tom Wonder yanına yaklaşana dek ciddiyetini korumuştu. Genç Amerikalı siyah bıyığı, temiz yüz ifadesi ve atletik yapısıyla oldukça çekiciydi.  Çünkü ondan sonra hâlâ da devam eden yeni bir dönem başlamıştı. Tom Wonder savaştan hiç hoşlanmıyordu. Orduya girme sebebi, “halkla ilişkiler” diplomasına rağmen iş bulamamasıydı. Ailesi anlayışlı davranmıştı, ama onun bu mesleğini kuşkuyla karşılıyorlardı. Prins Henrikkade’deki kırmızı ışıkta durduğunda,…

SAS / Amman’da Katliam / Gerard De Villiers
Polisiye/ 2 Eylül 2017

Amman’da Katliam Amman’da Katliam’dan… Atinanın yeni havalimanı binasında bunaltıcı bir sıcak vardı. Mayısta böyle sıcak inanılır gibi değildi. Arthur Baker paketindeki son sigarayı yakıp kulak kabarttı. Hoparlörlerden bir ses yükselmişti: TWAnın Kahire ve Karaçi istikametinden gelen 271 sefer sayılı uçağı. iki buçuk saatlik bir rötar hiç de fena sayılmazdı! Arthur Baker elindeki sigarayı atıp yolcuların gireceği 8 numaralı kapıya doğru ilerledi. On dakika daha beklemesi gerekiyordu. Nihayet, beklediği adamı Pakistanlı bir grubun ortasında gördü. Üzerindeki sivil giysiye rağmen, asker olduğu belliydi. O da Arthur Bakerı farketmiş, ama hiç belli etmemişti. Yalnız yolcular gibi davranarak binadaki hatıra eşyası satan dükkânları dolaştı, sonra bara girip oturdu ve çantasını yanına koydu. Arthur Baker da bu arada Yunan sanat eserlerini ta\nıtan afişlere dalmıştı. Sonunda, oradan ayrıldı ve tuvaletlerin yolunu tuttu. Aym anda, barda oturan Mısırlı da çantasını aldı ve tuvalete doğru ilerledi. Etraf çok kalabalıktı. İki adam birer dakika arayla tuvalete girdiler. – Ne oldu? Arthur Baker dudaklarını hiç oynatmadan konuşmuştu. Ellerini sabunlayarak yandakine bir göz attı. Yan lavaboda elini yıkayan Mısırlı ise aynadan kapıyı kontrol ediyordu, Onu öldürecekler! dedi. Arthur Baker sıçradı. – Hüseyini mi? – Evet. – Neden? Mısırlı sesini biraz daha alçalttı. – Kudüs öyle istiyor, israillilerle anlaşmaya yanaşmıyormuş.Onlar da onu…

Brandenburg / Glenn Meade
Polisiye/ 2 Eylül 2017

Brandenburg Brandenburg ‘da, Avrupa Güvenlik İdaresi’nde uzman olarak çalışan Volkmann. Elinde anlamsız konuşmalarla dolu bir bant ve yarısı yanmış eski, siyah beyaz bir fotoğraftan başka bir şey olmadığı halde bir cinayeti çözmeye çalışıyor. Bu fotoğraf Avrupa tarihini elli yıl geriye götürecek bir planı açığa çıkarırken, Volkmann’ı da çocukluk yıllarının acılarıyla yüz yüze getirir… Annesi doktora döndü. – Kocam… dedi. Kocam nasıl? – Uyuyabilmesi için bazı haplar verdim. Böylece en az sekiz saat dinlenecektir. Kadın, güvende olduğunu hissettirmek için oğlanın elini sıkıca tuttu, hep birlikte kıyıya doğru yürüdüler. Dalgalar ıslak kayalarda patlayıp köpürüyor, güneş sahildeki çakıl taşlarının üzerinde binlerce parıltı oluşturuyordu. Yürürlerken, doktor söze girişti. – Durumu maalesef oldukça kötü. Size telefon etmemin nedeni de bu. Küçük oğlana bakıp gülümsedi. – Bu küçük adam çok işe yaradı, Beni bulmak için ta köye, Doktor Mansfield’in evine kadar koştu. Çocuğun başını okşadı, bakışlarını yukarıya çevirdi. – Bana biraz kocanızdan söz edin, Mrs. Volkmann. Bu sorun ne zamandan beri var? – Doktor Mansfield size anlatmadı mı? Doktor başını salladı. – Hayır, anlatmadı. Zaten tatilde. Ben sadece onun yerine geldim. Ama kocanızın aynı sıkıntıyı bir daha yaşayabileceğini düşünerek hazırlıklı olmak istiyorum. Kıyıya vardılar. İri dalgalar kayalara ve çakıl taşlarına çarpıyor, kulakları sağır edecek kadar büyük…