Aşktan da Üstün 50 Film / Kolektif
Sinema / 14 Mart 2019

Aşktan da Üstün 50 Film Aşktan da Üstün 50 Film’den… Bu başyapıt, bir filmin yönetmenin elinden çıktıktan sonra artık nasıl da kendisine ait olmadığını, filmin kendi yolunu bir şekilde çizdiğini ve izleyenlerin onu nereye oturttuğunun güzel de bir örneğidir. Jean-Pierre Melville “Kiralık Katil”de (Le Samouraï) şizofren bir kiralık katilin hikayesini anlattığını söyler. Oysa izleyiciler ve filmin hayranları Jef Costello’yu şizofrenisiyle değil ‘cool olmak’ tanımının belki de doğuşuna katkıda bulunan ve yalnızlığının verdiği melankoliyle büyüleyen bir karakter olarak içselleştirdiler. Aslında bütün bunların yanı sıra Jef’in Alain Delon’un donuk mavi gözlerinin ardında ruhunun artık boşaldığı bir adam olduğu ve kendi ölümüne doğru yarı bilinçli bir yolculuğa çıktığı “Le Samouraï”, şizofren bir kiralık katilin hikayesinden çok öte bir filmdir… Melville’in filmi, “Samuray’ın Bushido Kitabı”ndan bir alıntıyla başlar: “Samurayın yalnızlığından daha büyük bir yalnızlık yoktur; belki ormandaki kaplanınki hariç…” Hemen ardından yatağında takım elbisesi içinde sırt üstü yatmış Jef, jenerik boyunca sakin sakin sigarasını içer. Kiliselerde tabut içinde süslenip, giydirilen ve sevdiklerine gösterilen cesetler gibidir. Jef Costello’nun derin yalnızlığına eşlik eden tek şey kafesinde sürekli cikleyen minik bir kuştur. Şimdi filmi üçe bölüp devam edelim; Jef’i tanıdığımız ve işini nasıl yaptığını gördüğümüz ilk bölüm, onun yeni işine yaptığı titiz ve rutin hazırlıkların detaylı bir…

Filmlerle Sosyoloji / Bülent Diken & Carsten B.Lausten
Sinema , Sosyoloji / 30 Ocak 2019

Filmlerle Sosyoloji Filmlerle Sosyoloji’den… ON DOKUZUNCU yüzyılın sonuna doğru, neredeyse aynı anda iki yeni makine gün ışığına çıktı: Lumière kardeşlerin sinematografı ve uçaklar (bkz. Morin 2005). Her iki teknoloji de hareket olanağı sağlıyordu, farklı mekânlar arasında hareketi mümkün kılıyordu. Uçak insanın en eski rüyasını, kanat takıp uçmayı gerçekleştirirken, sinematografın katkısı görüntüleri olabildiğince gerçekçi bir şekilde yansıtmakla sınırlıydı. Ne var ki çok geçmeden roller değişti. Uçak kullanışlı bir seyahat, ticaret ve savaş aracı haline gelirken, gündelik yaşamdan kaçmayı mümkün kılan sinema gitgide rüyalar üreten bir kaynağa dönüştü (a.g.y. 5-6). Dolayısıyla günümüzde sinema çoğu zaman rüyalarla kıyaslanıyor, Hollywood bir “rüya fabrikası”na benzetiliyor. Üstelik rüya gördüğümüz sırada fiziksel olarak hareketsiz kalırken, duygusal ve görsel anlamda yaratıcı ya da aktif oluruz. Benzer şekilde sinemada da fiziksel olarak hareketsiz, ancak duygusal olarak hareketli bir “psikolojik bedensel farkındalık” içindeyizdir (a.g.y. 97). İşte sinemaya özgü en can alıcı deneyim de burada yatar: Sinema, insanın kendisinden ayrılıp bir başkası olmasını mümkün kılar. Olduğu yerde göçebeye dönüşmesine olanak sağlar. Toplumsal tahayyülü derinleştirir, hatta kimi durumlarda toplumsal gerçekliğin bir adım ilerisinde olmayı, henüz atılmamış adımların sonuçlarını tasavvur etmeyi mümkün kılar. Diğer bir deyişle sinema sanal olanın, gelecek bir toplumun göstergesi olabilir. Bu nedenle de toplumsal gerçeklik kimi zaman sinemanın sanallığının…

Michael Haneke Filmleri Modern Uygarlığın Hayal Kırıklıkları / Barış Kılınç
Sinema / 27 Ocak 2019

Michael Haneke Filmleri Modern Uygarlığın Hayal Kırıklıkları Michael Haneke Filmleri Modern Uygarlığın Hayal Kırıklıkları’ndan… Marks benzer başka bir yazısında, “orta sınıfın aristokrasiye vurduğu darbelerin aynısını işçi sınıfından yiyeceğini” (Marx, 2008: 89) söyler. Bu şimdiye kadar gerçekleşmemiş ve birçokları için de belki gerçekleşmesi hiçbir zaman mümkün olamayacak bir temenni gibi görülebilir. Ancak neredeyse bütün insanlığa sirayet eden ve aristokrasiyi yerinden eden üretim biçimi ve ilişkilerinin yarattığı kimi hayal kırıklıklarının, orta sınıfa, işçi sınıfının yapabileceklerinden çok daha büyüğünü yaptığını da kimse reddetmeyecektir. Yarattıkları düzeni kontrol edemez hale gelen orta sınıfın, üretim biçiminin koşullandırdığı ilişkilerin gerekliliklerini yerine getirmemesi durumunda karşılaşacağı sistemin dışına itilme cezası; Madam Bovary’yi intihara sürükleyen insani yoksunluklar karşısında hiçbir şey değildir. Ya da herhangi bir şirket sahibini iflasa sürükleyen herhangi bir ekonomik kriz, Raskalnikov’u baltayla yaşlı bir kadını parçalatan ruhsal bunalım karşısında oldukça önemsiz kalır. Lukács, bu bunalıma neden olarak, sınıfsal yükselişi mümkün kılan; Napolyon idealinin çöküşü karşısında insanın iç dünyasına dönüşünü ve orada karşılaştığı derin boşluğu gösterir (Lukács, 2012; 101-120). Belki de sorun gerçekten bu boşluktur; orta sınıfın bütün insanlığa armağan ettiği ve Adorno’nun ve Horkheimer’in söylediği gibi onu deneyim yoksunu hale getiren rasyonalitenin yarattığı boşluk; Freud’un ‘Uygarlığın Huzurluğu’nda sözünü ettiği bireysel ve toplumsal ‘kaçıklığa’ neden rasyonalitenin yarattığı boşluk….