Yeniçeriler / Reşad Ekrem Koçu
Tarih/ 14 Kasım 2019

Yeniçeriler Yeniçeriler’den… Yeniçeri yaya askerdi. Asırlar boyunca İstanbul’dan kalktılar, batıda Belgrad’a, Budin’e, Viyana’ya; doğuda Bağdat’a, Tebriz’e, Karabağ’a; şimalde Bender’e, Hotin’e, Rusya stepleri ile Polonya ovalarına; cenupta Halep’e, Şam’a, Kahire’ye, kum çöllerine, orduda herkes atlıyken yalnız onlar yaya gittiler, şahadet şerbetini içmeyenleri yaya döndüler. Bu seferler beş ay, sekiz ay, bir buçuk yıl, üç yıl sürmüştü. “Olup yeniçeri çektim cefayı Piyade eyledim nice gazayı ” diyen Koca Mimar Sinan Ağa bir yeniçeriydi, elli yaşından sonra Kanunî Sultan Süleyman’ın başmimarı oldu ve o haşmetli devri yeryüzünde Türk yapı sanatının şaheserleriyle tespit etti. Yine o Yeniçeri Ocağı’ndan bir cihan imparatorluğu olan Osmanlı Devleti’nin en yüksek siyasî mevkilerine, sadrazamlığa kadar yükselenler oldu. İçlerinden çıkan kahramanların maceraları tarihimizde birer hamaset destanıdır; tarih kaynaklarımız şöyle bir karıştırılınca binlerce isim sayabiliriz; şu anda birkaçı celadet timsali halinde gözümün önündedir. Varna’da Hızır, İstanbul surları üstünde Murad, Burak Adası deniz cenginde Tozkoparan İskender ve İstolni Belgrad’da 45 000 kişilik bir düşman ordusuna sekiz silah arkadaşıyla meydan okuyan Yahya gibi… İnsan eli hem kurucu, hem yıkıcıdır. Daima silah altında bulunan yeniçeriler bir kuvvetti. Onu siyasî ihtirasları yolunda kullananlar ateşle oynadılar ve Âli Osman Devleti’ne en büyük ihanette bulundular. Siyasî ihtiraslara alet edildikten sonradır ki, şöhreti cihanı tutmuş olan o disiplinli…

Eyüp Sultan ve Haliç / Ziya Şakir
Tarih/ 29 Ocak 2019

Eyüp Sultan ve Haliç Eyüp Sultan ve Haliç’den… Bizanslılar Haliç’e Hirisokeras adını vermişlerdir. İki kelimeden mürekkep olan bu isim, Altın boynuz demekti. Sonradan Avrupalılar bu ismi “Korendor” olmak üzere, kendi lisanlarına tercüme etmişlerdir. Bazı eski muharrirler, Bizanslıların bu limana verdikleri ismi, Yunan esatirinden İyon’un kızı Keraesa’ya atfetmektedir. Bazı muharrirler de Haliç’in bir geyik boynuzuna benzediğini ileri sürerek bu sebepten dolayı Haliç’e Altın boynuz tesmiye edildiğini (ismi verildiğini)) iddia etmişlerdir. Bunların hangisi doğru olursa olsun, ortada büyük bir hakikat vardır ki o da, Haliç’in, bütün dünyada eşi ve emsali olmayan bir iç liman olduğu merkezindendir. Vaktiyle bu iç limanın sahilleri, son derecede latif manzaralara malikti. Her iki sahilde de çınarlardan, servilerden, yabani badem ağaçlarından, kıpkırmızı çiçekleriyle göze çarpan nar ağaçlarından, semalara doğru yükselen bu ağaç kümelerinin arasında yeşil renginin bütün elvanını gösteren çayırlardan mürekkep bedii (güzel) bir manzara arz ederdi. Bu ağaç kümelerinden arasında, Bizans imparatorlarının, Bizans asilzadelerinin beyaz mermerlerden; rengârenk somakilerden yapılmış olan büyüklü küçüklü köşk ve kâşaneleri yükselirdi. Burası sadece bir iç liman değil, aynı zamanda her cinsten ağaçları ve her mevsimde dilruba; bahçe ve bağlarıyla adeta tabiatın en zarif en dalgarip bir letafet şehrine benzerdi. Bu itibarla Haliç, Bizanslıların bir zevk ve sefahat merkezini teşkil ederdi. Yazın sıcak…

Kızılderililer Nasıl Yokedildi / Bartolome de las Cesas
Tarih/ 28 Ocak 2019

Kızılderililer Nasıl Yokedildi Kızılderililer Nasıl Yokedildi’den… Amerika kıtası, 12 Ekim 1492’ye kadar, üzerinde güneşin batmadığı bir ülkeydi. Coşkun akarsularla kuşatılmış bu verimli topraklar üzerinde; yeryüzünün büyük medeniyetlerini kurmuş, doğayı katletmeden ondan faydalanmasını öğrenmiş, silahı ve savaşı tanımayan insanlar yaşıyordu. “Avrupa uygarlığı, eski dünya, Kolomb’un şahsında, sonradan Amerika adını alacak yeni dünyaya ilk adımını attığında; ‘yeni dünya uygarlığı’nın farklı gelişmişlik derecesine sahip birimleri; üretim araçları ve üretim ilişkilerindeki gelişme düzeyi bakımından Avrupalı kaşiflerin ‘komünallık’ aşamasından çıkarak ‘devletli toplum’ olma yoluna giren atalarının bulundukları noktaya henüz yeni adım atıyordu. Şimdiki Meksika’da, Orta Amerika ve Antiler de, And Dağları’nın Kuzey ve Orta kısımlarında yaşayan halklar, Avrupalı fatihler tarafından yokedilmeye başlandıkları sırada, ‘altın çağ’ında bulunan uygarlıklara sahiptiler. Meksika’nın yüksek yaylalarında Toltek ve Aztek, Yucatan Yarımadası’nda Maya, Antiller’de Karaib, şimdi Kolombiya adı ile anılan topraklarda Chibcha, Peru ve Bolivya Adalarında İnka uygarlıkları kurulmuştu. Bu uygarlıkların bir bölümü, yoğun nüfuslu, halkı toprağa bağlı ve tarımsal kentlere sahip uygarlıklar, siyasal örgütlülük düzeyi bakımından devlet, hatta bir kısmı imparatorluk aşamasına kadar evrimleşmişti. Daha geri ve ‘ilkel uygarlıklar’ ise avcı, yiyecek toplayan göçebe veya yarıgöçebe, bazı yerlerde de ilkel bir tarımcılık aşamasına gelmiş dağınık kabilelerden oluşuyordu. Araştırmacıların tahmini hesaplarına göre, Kolomb’un Hint Adaları sandığı Antil adalarına ayak bastığı tarihte…

Alamut Kalesi / Bernard Lewis
Tarih/ 17 Ocak 2019

Alamut Kalesi Alamut Kalesi’nden… 1332 yılında, Fransa Kralı VI. Philip, Hristiyan alemi­nin kaybedilmiş kutsal topraklarını yeniden ele geçirmek için yeni bir haçlı seferi düzenlemeyi planladığı sırada Brocardus adında bir Alman papaz, krala bu seferde reh­berlik etmesi için bir risale hazırlamıştır. Ermenistan’da bir müddet kalmış olan Brocardus, çalışmasının önemli bir bölümünü Doğu’ya yapılacak bu tarz bir seferde kar­şılaşılabilecek tehlikelere ve bunlar karşısında alınması gereken önlemlere ayırmıştı. Brocardus, “Bu tehlikelerin arasında, kendilerinden uzak durulması ve lanetlenmesi gereken Haşhaşiler de vardır” diyordu, “ki kendilerini sa­tarlar, insan kanına susamışlardır, bedel karşılığında ma­sumları bile öldürürler ve ne kurtulmayı ne de hayatta kalmayı önemserler. Tıpkı Şeytan gibi, çeşitli milletlerin ve halkların hal ve tavırlarını, kılık kıyafetlerini, dillerini ve adetlerini taklit ederek adeta nurdan meleklerin kılığı­na girerler; böylece büründükleri koyun postları üzerle­rinden düşer düşmez ölümü tadarlar. Onları bizzat gör­mediğimden ve yalnızca haklarında yazılanları okuyup, namlarını duyduğumdan bundan öte bir açıklama yahut bilgi sunamam. Onların adetleri ve taşıdıkları işaretler; tıpkı diğer herkes için olduğu gibi benim için de bir sır ol­duğundan nasıl tanınabileceklerini tarif edemem. Ve on­lar öyle berbat bir meslek icra ederler; herkes onlardan öylesine bir tiksinti duyar ki namlarını olabildiğince giz­lemeye çalışırlar, bu yüzden kimliklerinin isimlerinden nasıl anlaşılabileceğini de söyleyemem. Bunlarla birlikte, kralın güvende olması ve…

Muhteşem Süleyman / Andre Clot
Tarih/ 9 Eylül 2018

Muhteşem Süleyman Muhteşem Süleyman’dan… İşsiz güçsüz ya da çevresiyle bir ilişiği kalmamış gezginleri, zulümden kaçan dinsizleri hatta ganimet peşinde koşan Hıristiyanları kendilerine bağlarlardı. Böylece Sivas’ı, Konya’yı yağmaladılar. Bir süre sonra, Selçuklu İmparatorluğu’nun dışında kalmış Türk kitleleri de onlara katıldı. Selçuklu’yu İlhanlılar’ın (Cengiz Han’ın torunu Hülagü tarafından kurulan devlet) vesayeti altına sokan Moğol istilası Türk boylarının Batı’ya doğru göçlerini hızlandırdı. Yeni yerleşim alanları bulabilmek için Bizanslılara saldırdılar ve gazilerle birleştiler. İşte tam bu sırada, sonuçları hesaplanamayacak bir olay meydana gelir: Bizans’ın Doğu’daki savunma hattı çöker. Dördüncü Haçlı Seferi’nin Latinleri, 1204’ten beri işgal altında tuttukları Konstantinopolis’i terk ederler ve İmparator VIII. Mikhail Palaiologos başkente geri döner. Böylece imparatorluğun çekim merkezi yeniden Batı’ya doğru devinir. Palaiologoslar’a düşman olan Tekfurlar, sınırları kollamayı boşlarlar. Açılan gedikten içeriye gaziler doluşur ve her biri, Bizans’ın kalıntılarından, silahının gücüyle orantılı bir parçayı yutar. Anadolu bu yolla birçok gazi beyliğine bölünür. Zafere ulaşan her bey kendi hanedanını kurar. Bunlardan bir kısmı kısa sürede ortadan kalkar, bazılarıysa uzun yıllar yaşar. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun, en azından görünüşte yerini almış olan Konya Selçukluları’yla ilişkileri alabildiğine gevşektir ve Konya’ya hemen hemen tabi bile değillerdir. Toprakları Ege’ye kıyı olan Aydın, Karaman ve Menteşe beylikleri, korsanlık yoluyla bayağı zenginleşmişlerdir. Osmanlı Beyliği onlarla kıyaslanamaz bile. Toprakları…

Üç Kıtada Osmanlılar / İlber Ortaylı
Tarih/ 23 Ağustos 2018

Üç Kıtada Osmanlılar Üç Kıtada Osmanlılar’dan… Osmanlı İmparatorluğu Marmara Bölgesi’nde küçük bir beylik olarak doğdu, gelişti; fakat bu ilk yılların üzerinden daha 100 yıl geçmemişti ki Balkanlar’da ve Ege’de hâkimiyeti tesis etti ve bu Balkan hâkimiyeti hemen hemen bugünkü Bulgaristan ve Yunanistan’ın tamamını kapsadı. Çok kısa bir süre sonra Adriyatik, Tuna Nehri, Karadeniz kıyıları ve Mezopotamya’ya kadar uzandı. İkinci asrında Akdeniz’in batı yakası hariç, kuzeyi ve Kuzey Afrika da dahil çepeçevre saran bir imparatorluk olmuştu. Yani başka bir deyişle, gerek müesseseleri, gerek hayatı, gerek üniversalist hâkimiyet anlayışı ve gerek coğrafyası itibariyle bir Üçüncü Roma idi. Akdeniz dünyası üzerinde kurulu olan Osmanlı İmparatorluğu bu bölgenin son muhteşem imparatorluğuydu ve onu bütün kültürleri, bütün mirasıyla birlikte barındıran ve çağdaş dünyaya taşıyan, asıl tarihî vazifesi de bu olan bir devletti, bir Akdeniz imparatorluğuydu. Nedir bu Akdeniz dünyası? Akdeniz hiç şüphe yok yeryüzü tarihinde, insanlık tarihinde her şeyden evvel bir kültür çevresidir. Yani Almanlardan alınan ödünç bir kelimeyle “Kulturkreis”dır. Dünyada başka kültür çevreleri de vardır. Hint dünyası gibi, Çin gibi. Çin, yazısıyla ve ananeleriyle bulunduğu bölgede modellik etmiştir. Fakat hiç şüphe yok ki dünya ile bağlantısı kopuktur. Sınırlı ticarî ilişkiler dolayısıyla pragmatik bir şekilde, ipeğiyle, çok sonraları barutuyla, kâğıdıyla belirli katkıları olmuştur. Ama beşeriyetin…

Türkiye’nin Yakın Tarihi / İlber Ortaylı
Tarih/ 23 Ağustos 2018

Türkiye’nin Yakın Tarihi Türkiye’nin Yakın Tarihi’nden… Anayasalar siyasi bir kuruluş olan devletin ana örgütlenmesindeki doktrin ve ilkelerin yansıdığı belgelerdir. Belgelerden söz ettik ama belge halinde ortaya çıkmayan anayasal sistemler de vardır; yeryüzünün en eski ve mükemmel demokrasisi Britanya için anayasa belgesinden söz edemeyiz fakat mükemmel işleyen bir anayasal mekanizması vardır. Bazı bükülmez kural ve kurumlar bir parlamento kararma, hatta hükümdarlık ile meclis arasındaki bir sözleşmeye bile dayanmaz; tarihin akışı içinde oluşan adetler ve karşılıklı kabul edilen davranışlardır. Amerikan devriminin ve Fransız ihtilalcilerinin beyanname ve sözleşmeleri çarpıcı anayasal belgelerdir. Hele Amerikan anayasası değişikliklerin ancak eklerine konduğu, orijinaline el sürülmeyen bir belgedir. Fransız anayasası kaç defa değişti; ruhunun aynı kaldığı iddia ediliyor. Öyle mi? Anayasaların toplumu ileriye götüren, öncülük eden belgeler mi, yoksa o toplumun düzeyini yansıtan yapılanmalar mı olması gerekir, bu tartışılır. Sovyetler Birliği anayasası komünizm yolunda ilerleyen bir toplumun, o andaki durumunu ve yapılanmasını yansıtan bir belgeydi. Nitekim siyasi ve idari hayatta politikayı belirleyen yöneticiler, ikide bir “Anayasanın falanca maddesine göre açıktır ki…” üslubuyla değil, “Marksizmin, Leninizmin ilkelerine göre gayet açıktır ki…” üslubuyla konuşurlardı. Cezayir anayasası devletin kuruluşu sırasında gayet kısa bir belgeydi. Buna karşılık 60 yıllık Hindistan’ın halen yürürlükte olan ve titizlikle itaat edilen anayasası ise inanılmaz ayrıntıları içeren…

Tarihin Sınırlarına Yolculuk / İlber Ortaylı
Tarih/ 23 Ağustos 2018

Tarihin Sınırlarına Yolculuk Tarihin Sınırlarına Yolculuk’tan… Oralarda okuyanlar Yunanca değil, sadece Latince öğrenmiĢlerdir. Bütün bunlar ayaklan yere basmayan projelerdir. Böyle bir yerden çıkan adam ne olacak? Tarihçi olacak, dilci olacak, hukukçu olacak… Hangi memlekette? Türkiye’de. Ama bizim mazimizin bir de Arabi, Farisî yönü vardır. Bu dallarda yetiĢtirdiğin adama bunları öğretmezsen öğrendikleri havada kalır. Bu kopukluk nereden kaynaklanıyor? ‘Kopukluk’ da ayrı bir slogan. Bir zamanlar, biz Batılı olacağız denilmiĢ. Batıyı da kendi çizdiği bir modelle tanıtmıĢlar. Bazı önerilerim var benim. Diyanet ġurası’nda, Imam-Hatipler için “3+3 ölü ve yabancı yaĢayan diller teorisi”ne dayanan bir öneri getirdim. Bu tip önerilere insanlar ‘evet’ diyor fakat unutuyorlar. Pragmatist tipler, uzun vadeli, meyvasmı kendisinin toplayamayacağı projelere fazla itibar etmiyor. Bu çok iptidâi bir görüĢtür. ‘Re-form’dan, üç senede meyvesini toplayacağı projeleri anlıyor. Müteahhit veya köylü zihniyetidir bu. Küçümsemek için söylemiyorum. Köylü, haliyle, tabiatla mücadele halindedir ve karnını doyurmak zorundadır. 50 sene sonra meyve verecek ağaçla değil, 3 senelikle uğraĢır. Bizde de böyle bir hava var. 20 senede netice verecek bir okulla uğraĢmazlar. Hiç kimse; ne bakan, ne bürokrat. Böyle Ģeylere ‘evet’ dese de yapmaz. “Okulları birleĢtirdim” deniliyor, “8 sene yapalım”. O arada bir Kayserili numarasıyla Ġmam-Hatipleri halledecekler. Bazı yerlere hoĢ görünecekler. Imam-Hatip’i de kaldırmıĢ gibi görünecekler, kaldırmayacaklar,…

Tarihin İzinde / İlber Ortaylı
Tarih/ 23 Ağustos 2018

Tarihin İzinde Tarihin İzinde’den… Tarihçinin karşısına çıkan engellerden bir tanesi siyasi fikir hürriyetidir. Siyasi fikir hürriyeti bizde sadece ve sadece devlet ve onun polisi, savcısı tarafından kısıtlanıyor gibi algılanır ve öyle gösterilir. Siyasi fikir hürriyetini baltalayanlar bizde bizzat vatandaşların kendileridir. Hatta hürriyetperver geçinen zümrelerdir. Tarihle, tarihiyle problemli bir görüntümüz var son on yıllarda. Tarih nerede duruyor, biz nerede duruyoruz? Tarihin içinde miyiz, dışında mı ya da aynı anda ikisi birden mi? Nedir tarih karşısındaki duruşumuz? Tarih karşısındaki durumumuz ne olmalıdır şeklinde bir şey tayin edemiyoruz. Çünkü tarih doğrudan doğruya meraka bağlı bir şey. Merak edenler için orada çok önemli bir tarih var. Merakı biraz da varlık problemi üzerine düşünme bağlamında kullanıyorum. Böyle düşünme eylemimiz yoksa, buna ilişkin merakınız yoksa, tarih sizin için geçmişte kalan olaylar silsilesidir. Ben yine de merakı hangi faktörlerin tayin ettiğini bilemiyorum, kimsenin de bildiği kanısında değilim. Ama bazı insanlara -bu bazı insanlar hep varlar- geçmişi tıpkı hali tarif gibi bir yetenek doğuştan verilmiş. Bu bir özellik. Yani şu anda mevcut olmayanı bir şekilde bilgi olarak edinip bunun üzerinde konuşmak. Tarihin içinde miyiz, tarihin dışında mıyız derseniz bende şöyle söylerim: Tarih realitedir ondan kaçamayız. Yani tarihçi olunmaz tarihçi doğulur kanısında mısınız? Evet. Demek ki tarihçi olmak, belirgin…

Osmanlı’da Milletler Ve Diplomasi / İlber Ortaylı
Tarih/ 23 Ağustos 2018

Osmanlı’da Milletler Ve Diplomasi Osmanlı’da Milletler Ve Diplomasi’den… Osmanlı İmparatorluğu’nda kilise deyince akla ilk önce “Rum-Ortodoks Patrikhanesi” ve buna tâbi Hıristiyanların gelmesi doğaldır. “Frenk’in ekmeğindense Türk’ün kılıcı evlâdır.” 15. yüzyıl boyu Batı ve Doğu kiliselerinin birleşmesine haklı olarak karşı çıkan bu zihniyet, İstanbul’un fethinin tamamlanmasıyla, imparatorlukta idarî, adlî, dinî, malî ve eğitim yönünden imtiyazlı ve diğer gayrimüslim tebaaya karşı son derecede üstünlüğü olan bir kurumun ortaya çıkmasını da sağlamıştır. Gerçekte Türklerin imparatorluğu, Bizans’ın yıkılışından çok önce gayrimüslim tebaaya Balkanlar ve Batı Anadolu’da hükmetmekteydi ve gayrimüslimlerin idaresi yönünden tarihteki diğer İslâm devletlerinde az görülen bir tecrübeye sahip olmuştu. Bu tecrübede Hıristiyan tebaanın çokluğu ve çeşitli kompartımanlara mensup oluşu, Batı ile ilgisi birinci derecede rol oynamıştı. Yani, Osmanlı idaresi ve adlî mekanizması, İstanbul’un fethinden önce bu önemli sorunu çözümlemek ve şartlara uyum sağlamak ve birlikte yaşama tarzını kurmak yolunda daha imparatorluğun kuruluş döneminde alışkanlık kazanmıştı. Fetihten sonra, kilisenin hiyerarşisinin, imtiyazlarının ve nüfuz alanının tespitinde boyutları bugün bile tartışılan politikanın anlaşılmasının, ancak 1453’e kadar Osmanlı gayrimüslim cemaatlerinin hayatına ve idare tarzına dair yerli, yabancı ve Osmanlı Balkan dillerindeki kayıtların tetkiki ile mümkün olacağı açıktır. Gerek klasik çağda gerekse 19. yüzyılda; Osmanlı kiliselerinin tarihi bu nedenle birbirinden ayrılmaz bir biçimde metodik inceleme ve bilgi…

Osmanlı Sarayında Hayat / İlber Ortaylı
Tarih/ 22 Ağustos 2018

Osmanlı Sarayında Hayat Osmanlı Sarayında Hayat’tan… Topkapı Sarayı, Osmanlı sultanlarının ikametgâhıdır. İstanbul fatihi II. Mehmed tarafından 1460’ta yaptırılmış ve bazı ilavelerle 19. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı padişahları ve saray halkı burada ikamet etmiştir. 19. yüzyılın devlet protokolü ve merasimleri dolayısıyla saray yetersiz kalmış ve 1830’lardan itibaren Sultan II. Mahmud oğlu Sultan Abdülmecid Han burada pek ikamet etmemiş ve 1850’lerin başında Türk sultanları Boğaz’daki Dolmabahçe Sarayı’na taşınmışlardır. Saray terk edildikten sonra da saltanat hazinesi, Mukaddes Emanetler ve imparatorluk arşivleri burada muhafaza edilmiştir. Bir baba ocağı olması ve Mukaddes Emanetler’i barındırmasından dolayı saray, protokolünü muhafaza etmiştir. Osmanlı monarşisi 1922’de kaldırıldıktan sonra da 1924’ten itibaren müze olarak ziyarete açıktır. Sarayımızın bilhassa on iki bin adet Çin porseleni ve dokuz yüz adet Japon porseleni önemli koleksiyonlarındandır. Bundan başka eşsiz 16. ve 17. yüzyıl Türk kumaş koleksiyonları, halılar, silah koleksiyonları, Avrupa porselenleri de müzemizin zengin bölümleridir. Topkapı Sarayı’nın yazma eserler kütüphanesi, on sekiz binden fazla el yazması kitaba sahiptir. Bunlar sadece Arapça, Farsça ve Türkçe değil, aynı zamanda Slav dillerinde, Yunanca, Ermenice, Latince ve hatta “Corviniana” örneğinde olduğu gibi Macarca nüshalardır. Sarayın kurucusu Sultan II. Mehmed’in yaşadığı bölüm, hazine dairesine çevrilmiştir. Hazinede; Osmanlı tahtının yanı başında İran’dan gelen hediye bir taht, Babürlüler devri Hindistan’ından gelen…

Osmanlı Düşünce Dünyası ve Tarihyazımı / İlber Ortaylı
Tarih/ 22 Ağustos 2018

Osmanlı Düşünce Dünyası ve Tarihyazımı Osmanlı Düşünce Dünyası ve Tarihyazımı’ndan… Yunan tarih yazıcılığı dediğimiz zaman, yani Herodot (MÖ 5. asır), Thukydides ve diğerlerinde mitosun, efsanenin tarihyazımından çekilmesi söz konusudur. Bilindiği gibi epope tarzı en iyi ifadesini Homeros’ta (MÖ 850’ye doğru) ve ondan sonra Hesiodos’ta (MÖ VIII. yüzyılda) bulmuştur. Hesiodos efsanenin dışında kendini de anlatan biri aynı zamanda (Gerçi Hesiodos’un üslûb-bilgi olarak Homeros’un çok gerisinde olduğu malûm). Mitosun düşüşü bilhassa Thukydides’te (MÖ 4. asır) açığa çıkacak. Meselâ, İlyada’da çok uzun pasajlar hâlinde anlatılan Troya Savaşı’nda tanrılarla insanların ilişkileri; tanrıların tıpkı insanlar gibi işin içine entrikalara karışması görülür. Athena Pallas, Paris’e kızdığı için Akhaiaların tarafını tutuyor, buna karşılık Afrodit, Paris’ten güzellik elmasını aldığı için Troyalıları tutuyor. Zeus bu tanrıların taraf tutup entrika gütmesine kızıyor; “Karışmayın işe, sizin yüzünüzden savaş uzuyor,” diyor. “Peki o zaman biz karışmayalım işe de,” diyor babasına Athena, “Akhaialılara akıl verelim,” diyor. Verdiği akıl malûm, tahta atın Troya’ya sokulması. Böyle bir mitosa dayalı epope, meselâ Thukydides’te değişir: Thukydides; “Bu savaşın uzun sürmesinin nedeni o zamanki gemiler iyi değildi”, “yeterince taşıma yapılamıyor, asker, mühimmat gelemiyordu,” diyor. Sonra “bu Akhaialılar yağmacıydı, etrafı yağmalamakla vakit geçirdiler onun için iş uzadı,” diyor. Yani bir anda efsaneyi siliyor. Gerçek neden arıyor. Peleponneslileri anlatırken bütün…

Osmanlı Barışı / İlber Ortaylı
Tarih/ 22 Ağustos 2018

Osmanlı Barışı Osmanlı Barışı’ndan… Ayasofya artık cami olmuştu. Bu cami üzerindeki Türk menkıbelerinin sayısı neredeyse Helen Hıristiyanlarınkine yakındır ve Ayvansarayî örneğinde olduğu gibi yazılır ve okunurdu. (Meslekdaız Stefanos Yerasimos’un bu konudaki çalışmasına iret edelim.) Bir müddet sonra çıkan emirname ile Rum Ortodoks inanıştaki bütün teba, yani Bulgar, Sırp, bazı Arnavutlar, Makedonlar ve Ortodoks inanıştaki Araplar ona bağlandı. Patrik hepsinin dinî, idarî, malî işlerindeki en büyük başıdır. Her türlü okul ve yayın iri onun denetimindeydi. Roma hukuku cemaatin hukukî alandaki mevzuatıdır ve tarihte Roma hukukunun bu dönemine bilindiği gibi Turkokratia denir. İslam hukuku nasıl ki Müslümanları bağlıyor, bazı özgün sahalara müşterek olarak girmek mümkün değildir ve dindarlık sadece bir hayat tarzı değil fikir ve hayata bakıştı (Weltanschauung). Mamafih devlet ve toplum hayatında, arazi rejiminde ve ceza kanununda hem Eski Türk pagan gelenekler, hem de Roma hukukundan gelen din dışı düzenlemeler vardır. Fatih Sultan Mehmed Han’ın ceza kanunnamesi hükümleri Justinianus’un hukuk kanunlarına yakındır. Bütün Ortadoğu imparatorlukları gibi Bizans maliyesinde de diğerleriyle benzerlikler vardır. Osmanlı eyalet idaresinde, şehir yönetiminde Roma (Bizans) ile benzerlikler vardır. Bazı yazarlar Fatih’in bu hareketlerinde Roma Katolik kilisesinin nüfuzunu kırma iddiasını da ileri sürerler. Mamafih Papa II.Pius kendisine bir mektup yazdı ve Hıristiyanlığa davet etti. “Bunu yaparsan biraz suya…

İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı / İlber Ortaylı
Tarih/ 22 Ağustos 2018

İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’ndan… Osmanlı insanı 18. yüzyıldan beri bulunduğu mekânı ve zaman çizgisini başka bilinçle görmeye, dünya tarihini ve coğrafyasını tanımaya başladı. 18. yüzyılın Osmanlı okuryazarları arasında artık bir tür aydın zümre doğmuştu. Latince öğrenen Osmanlı-Türk aydınları vardı. Dimitri Cantimir’in İstanbul’daki dostları arasında Mavrokordatolar ve bir Müslüman olan Nefiyoğlu mükemmel Latince biliyorlardı. 17. yüzyıl sonunun tarih yazıcılarından Hezarfen Hüseyin Efendi Yunanca, Latince öğrenmişti. Meraklılar kervanına eski Galata kadısı (Yanyalı Hoca) Mehmed Esat Efendi de dahildi, İbrahim Müteferrika matbaasının musahhihi idi ve Latince öğrenmişti. Hezarfen Hüseyin Efendi, Yunan-Roma tarihinden söz eden ve dünya tarihine bakmasını bilen bir tarih yazıcıydı. 18. yüzyıl Türkiyesi’nde ise örneğin Pirizade Mehmed Sâhib, İbn Haldun’un Mukaddime’sini Türkçeye çevirdi. 18. yüzyıl insanının tarihe bakış çizgisi ve bilinci değişiyordu. Ünlü sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa iki adet dünya tarihinin tercüme ve basımı için de bu arada emir vermişti (Hvandemir ve Aynî’nin dünya tarih ve coğrafyası ile ilgili eserleri). Ciddi lügat çalışmalarına da bu devirde başlanmıştı. Yazılanlar, değişik ilgileri doğurdu. Dil bilgisi Avrupa ve eskiçağ tarih bilgisini, o da modern coğrafya bilgisini getirdi. Dünyadaki renklilik ve değişmeleri görmeye başlayan bu zümre büyümekte devam etti. Osmanlı adamı bir anlamda geride kalan zaman kadar, yaşadığı dünyanın renklerini de…

Gelenekten Geleceğe / İlber Ortaylı
Tarih/ 22 Ağustos 2018

Gelenekten Geleceğe Gelenekten Geleceğe’den… Modernleşme denen olay bir toplumda sarsıcı etkiler yaratır. O vakte dek yaşayan kültür kalıplarını ve kurumları yıkar. Bu yıkımın çok trajik boyutlara ulaştığı da bilinir. Sözünü ettiğimiz trajik boyutlar bizim modernleşmemizde bir bakıma pek derin olmamıştır, yani Reşat Nuri’nin Yaprak Dökümü’nde serimlediği tipteki olay bizde çok yaygın değildi demek istiyorum. Osmanlı Imparatorluğu modernleşmeye acaba ne zaman başladı? Nevşehirli Ibrahim Paşa’nın açtığı mühendishaneler ve Baron de Tott’urı Osmanlı topçusunu ıslah etmeğe başlamasıyla mı, yoksa II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırmasıyla mı? Modernleşıneyi nasıl anladığırmza bakar bu sorulara verilecek cevap. Bana kalırsa ve ille de bir tarih lazımsa, insanların insana layık güvenceyi elde ettikleri 1839 Gülhane Fermanı’nın okunduğu gün derim. Daha ferman torbaya korıduğu an Islam-Hıristiyan toplumunun adetleri, Doğu-Batı kültürü ve hayat tarzının ne olduğu tartışılmağa başlamıştı. O andan bu ana süregelen tartış- mada Rum Patriği de muhafazakarlar arasında idi. Gerçekte Osmanlı tarihinde DOğululuk-Batılılık kavgası yapılmadan tedrici bir kültürel değişim ve oluşum başından beri süregelmekteydi. lS. yüzyıl sonuna kadar Osmanlı imparatorluğu bir Balkan imparatorluğu idi ve egemen kültürü de Balkan kültürüydü. 16. yüzyıldan itibaren bu imparatorluk Ortadoğu kültür bölgesine girmiştir. 18. yüzyılda ise Avrupa kültürü evlere, konaklara kadar girrneğe başlamıştı. Böyle iki yüz yılda bir kültürel referans çevresi…

Eski Dünya Seyahatnamesi / İlber Ortaylı
Tarih/ 22 Ağustos 2018

Eski Dünya Seyahatnamesi Eski Dünya Seyahatnamesi’nden… Bahreynliler, denizci ve tüccar geleneğinden dolayı geniş görüşlü bir halk. Ama bu keyfiyet iktisadi değil, kültürel. Nitekim kilise, Hindu ve Budist mabetlerin inşasına izin verecek kadar dinlere ve yabancı dillere açık olan bu ülkede milli gelirin bölüşümündeki eşitsizlik önlenemiyor ve gene bu yüzden ülkede bir gerilim var. Bu temel çatışmalar sırf Bahreyn’in değil, Ortadoğu’nun hayatını ne derece değiştirecek? Bunun cevabını vermek kolay değil. En önemlisi de artan nüfusun yarattığı arazi ve konut ihtiyacı. Sığ denizi doldurarak arazi kazanmak, cingöz bir tedbir gibi görünüyor. Hükümet, Fransız ve Hollandalıların birtakım işbilir şirketlerine angaje etmiş; özellikle Hollandalılar, Bahreyn’in sığ denizini kazık çakarak doldurmakla mühendislik harikası yaratıyorlarmış gibi bir de böbürleniyorlar. Dışarıda pek çevreci geçinen memleketler, dünyanın öbür köşelerinde öyle değiller. Hollanda ve Japonya bunların başında gelir. Kiyotolarını süsleyen ama Amazon’daki yağmur ormanlarını kazıyan Japonların yanında, Hollandalılar da Bahreyn’in su ve istiridye kaynaklarını tüketen sözde çevreciler… Kıyıların dolması yüzünden denize alttan alta karışan tatlı su kaynakları da tıkanıyor. Ve bu su kaynaklarına muhtaç istiridye yatakları yok oldukça da ünlü Bahreyn incileri tarihe karışıyor. Banuş denen beyaz yelkenli balıkçı tekneleri denize açılmadıkça ve inci avcıları geçim kaynaklarının kuruduğunu gördükçe herkesin onlarla birlikte içinin kan ağlaması gerekir ama nerede? Üçüncü…

Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı (1923-2023) / İlber Ortaylı, İsmail Küçükkaya
Tarih/ 22 Ağustos 2018

Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı’ndan… Irak denen coğrafi bölge, bugünkü Irak’ın küçük bir parçası. Tarihte Irak diye tek başına ve özgür bir ülke yok. Koca Osmanlı, Doğu (Maşrık) Arabistan’ında üç günde çökünce Birinci Cihan Harbi sonunda İngilizlerin cetvelle çizip tespit ettiği yerlerden biri Irak, biri de Ürdün’dür; Körfez civarı ve Suudi Arabistan da böyledir. Bugünkü Suriye de tarihteki Suriye değil. Halep vilayeti gibi fazlalıklar var. Kim kimden Hatay’ı ister veya Halep’i istemesi gerekir belli değil. Nihayet Suriye’nin genç yönetimi aklıselime ulaştı. Bölgedeki bazı çöküntüleri önlemek için birlikte hareket etmenin ve anlamsız talep ve iddialardan vazgeçmenin daha makul olduğunu anladı. Son ziyaretler bu bakımdan ümit vericiydi derken, Arap Baharı’nın yansımasıyla bölgede isyan başladı. Esad hanedanından en çok canı yanan Sünniler, İhvan-ı Müslimin esasını teşkil ediyordu. Cezalandırmaları da ağır oldu. Nusayriye (Alevi) takımı ise can havliyle Beşşar Esad rejimini destekliyor. Hıristiyanlar da onlarla birlik oluyor. Dürzîler bir kenarda duruyor. Zaten kavgaya karışırlarsa iyi savaşçı olduklarından ortalık toz duman olur. Dürzîler malum; İsrail’de ama ağırlıklı olarak Cebel-i Lübnan (buraya Cebeli Dürzü de denirdi) ve Suriye’de yaşarlar. Arapça konuşmanın ötesinde Arap kavmiyle gündelik ilişkileri bile çok kopuktur. Üç devletin yurttaşı olmalarına rağmen aralarında çok sıkı iktisadi, kültürel ilişkiler vardır ve “ukkal” dediğimiz ki…

Avrupa Ve Biz / İlber Ortaylı
Tarih/ 22 Ağustos 2018

Avrupa Ve Biz Avrupa Ve Biz’den… Batılılaşmanın kadroları ithal edilebilirdi veya kendi bünyemiz içinde de yetiştirilebilirdi. Osmanlı modernleşmesi kadro yetiştirmeyi ve bunun için okullaşmayı belirli ölçüde başarmıştır ve Cumhuriyet Türkiyesi, bu alanda başarıyla örülen bir miras devralmıştır. Bu özellik sadece Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Sultanî (Galatasaray) gibi okullarda değil; fen ve tabiî bilim öğreten Baytar Mektebi, Ormancılık Mektebi, Mühendislik ve Tıbbiye gibi okullarda da görülür. Baytar Mektebi’nden iyi baytarlar, hatta beynelmilel literatür ve tatbikata katkıda bulunanlar yetiştiğini pek kimse bilmez; fakat buradan Ziya Gökalp ve Mehmet Akif gibi biri sosyolog, öbürü millî şair iki Türk büyüğünün yetiştiği bilinir. Mehmet Akif bir şair, ama bir edebiyat dehasıdır. Bazı şiirleri tartışmalı olabilir; ama Fars şiirini bütün incelikleri ile bilen, tanıyan ve zevkle öğreten biriydi. Ankara’da mebusluğu sırasında, Sadî ve Hafız derslerini dinlemek için akşamları Tacettin Dergâhı’ndaki odasına mebuslar ve diğer zevat gidiyor ve Sadî ve Hafız şerhleri dinliyorlar.23 Osmanlı memur ve zabiti, mektep yanında geniş bir coğrafyada yetişir. İmparatorluğu iyi bilen bu sınıf, kendisini hükümdarın değil, devlet ve milletin zabiti olarak görmektedir. Darbelerin kaynağını izah eden psikolojik unsur budur. Bu örgütlü ve hareketli sınıf gerçekten de imparatorluğu en iyi bilen kesimdir. Bir zabit bir sene Yemen’de, iki sene Şam’da kalır. Oradan kalkar, Makedonya’nın…

Okçu Milletin Tarihi / Aknerli Grigor
Tarih/ 22 Ağustos 2018

Okçu Milletin Tarihi Okçu Milletin Tarihi’nden… O müthiş millet, dünyada bize hakim olacaklarına dair Allah’ın iradesine vakıf olunca, askerlerini topladı ve İranlılara karşı yürüdü. İranlılar’a ait küçük bir şehri ele geçirdiyse de İranlılar kısa sürede güçlerini toplayarak şehirlerini geri aldılar. Hatta düşmanlarına ait bazı şehirleri bile ele geçirdiler. Moğollar, Okçu milletin yaşadığı her yere haber göndererek, İranlılara tekrar saldırdılar, bu defa onları yendiler ve şehirlerini, bütün mal ve mülklerini ele geçirdiler. Bütün bunlar yapıldıktan sonra, Moğollar, Cengiz Han adı verilen hanlarından aldıkları yeni bir emirle Ağuvan’a ve Gürcü ülkesine saldırdılar. Gürcü kralı, Moğolların üzerine yürüdüğü haberini alır almaz, altmış bin atlıdan oluşan bir ordunun başına geçerek, Terunagan Kalesi’nin karşısında yer alan ve Gotman denilen büyük ovada savaş pozisyonu aldı. Savaş başladığı sırada, Manasagomk reisi Hamidavla, hak düşmanı şeytanın tahrikiyle, beslediği bir kinden dolayı, Atabeg İvane’nin atının diz sinirlerini kesti. Bu dönemde, Gürcü kralı Laşen ölmüş ve David adlı bir oğlu ile Uruzukan isminde bir kızı kalmıştı. David, Rum Sultanı’nın elinde esir ve hapiste olduğu için, kız kardeşi Uruzukan, Atabeg unvanını almış olan İvane’nin naipliğinde krallığın başına geçmiş bulunuyordu. Yukarıda belirtildiği gibi, Moğolların saldırı haberi duyulunca, İvane, Gürcü Krallığının atlı kuvvetini alarak Gag’a, Pılu Zakare’nin oğlu büyük ve zeki Prens Vahram’ın…

Baltacı ve Büyük Petro / Ahmet Refik
Tarih/ 19 Ağustos 2018

Baltacı ve Büyük Petro Baltacı ve Büyük Petro’dan… Rusya’da Büyük Petro hüküm sürerken, Türkiye eskisi gibi kuvvetli değildi. Kara Mustafa Paşa’nın Viyana’yı kuşatması, Türkiye için büyük bir felâket oldu. Harp tam on altı sene sürdü. Budin, şimdiki Budapeşte, Türklerin bir vilayet merkezi idi. Macaristan Türklerin bir vilayeti idi. Avusturyalılar Budin’i aldılar, Türkler: “Aldı Nemse bizim nazlı Budin’i” diye yürekleri yanarak Budin’den ayrıldılar. Türk Ordusu Zenta’da büyük bir felâkete uğradı. Tek başına Avusturyalılarla, Ruslarla, Lehlilerle, Venediklilerle çarpıştı. Nihayet düşmanlarla uzlaşmaya mecbur oldu. Drava suyu kenarında Karlofça kasabasında düşmanlarla sulh yapıldı. Macaristan elimizden çıktı. Yunanistan’da Mora Venediklilere bırakıldı. Azak Kalesi Büyük Petro’ya terk edildi. Batı Ukrayna Lehlilerin elinde kaldı. Türkler bu tarihten itibaren gerilemeye başladılar. Karlofça Anlaşması’ndan sonra – III. Ahmet ve sadrazamları – Kavanoz, Enişte Hasan Paşa, Kalaylıkoz, Baltacı – Büyük Petro icraat ve ıslahatları Kuzey Harbi – Büyük Petro ve Demirbaş Şarl Çorlulu Ali Paşa’nın siyaseti XII Şarl’ın elçi istemesi Şarl’ın Yusuf Paşa ile diyalogu – Poltava – XII Şarl’ın Bender’e firarı Karlofça Anlaşması Osmanlı hâkimiyetine büyük bir darbe vurmuştu. Kalenberg, Salangamin ve Zenta mağlubiyetleri artık Osmanlıların harici kuvvetlerden de mahrum olduklarını gösteriyordu. Osmanlılar bu büyük mağlubiyetlere gelinceye kadar gerçekten dâhili birçok felaketlere yıkıntılara duçar olmuşlardı. Fakat o aşamada bu…