Tutku Suçları / Berna Tuğhan
Türk Edebiyatı/ 17 Eylül 2020

Tutku Suçları Tutku Suçları’ndan… Çiğdem, altındaki adamın gücünün tükendiğinin farkına varmıştı. Birkaç dakika durup ona nefes aldırmak geldi aklına ama kendi açısından doruğa bu kadar yaklaştığında yapmamalıydı. Zaten sadece birkaç dakika kalmıştı. “Lütfen durma” diye düşündü uyluklarını sıkarken. Adamın penisinin seğirdiğini ve içine fışkıracağını hissediyordu. “Aklından bile geçirme” diye yukarıdan homurdandı. Uzun siyah saçlarını omzunun üzerinden geçirip dişlerini gösterdi. “Az kaldı, dayan” diye ekledi. Ama Erhan inleyerek orgazm olduğu sırada kalçalarını tuttuğunda geç kalmıştı. Çiğdem çok sinirlenmişti ve daha boşalamadan ellerini çekip indi adamın üstünden. Yataktan kayarken ipek geceliğini üstüne atarak, “Seni salak” dedi. “Seni bencil pislik” ve sinirli şekilde banyoya girdi, kapıyı adamın suratına çarparak. Banyoda Çiğdem hızla yere uzandı ve parmaklarının kendi bedenini keşfetmesine izin verdi. Sperm ve kendi suyuyla ıslanmıştı. Klitorisini ustaca parmakladı. En ufacık baskıları ve kaygan ritmi kullanarak parmaklarını dolaştırdı. Soluk alışverişi sıklaştığında paraklarını içine sokup çıkarıyordu artık. Hızla ve sertçe içine kayan parmakları onu zevkten inletiyordu. Sonunda orgazm çığlıklarını gizlemek için hiçbir çaba göstermeden kendini boşalttı. “Bırak duysun. Beni getirememesi kendi hatasıydı. Hiçbiri yapamadı… hepsi çok erken bitti.” dedi kendi kendine. Ardından lavaboya yaslandı ve keyfi biterken içini çekti. Her zamanki gibi mastürbasyon yaptığında orgazmı kısa ömürlü ama güçlü oluyordu. Zevkten dört köşeydi ama…

Nefret Dolu Bir Akşam / Berna Tuğhan
Türk Edebiyatı/ 15 Eylül 2020

Nefret Dolu Bir Akşam Nefret Dolu Bir Akşam’dan… Kapıdan içeri girdiğim andan itibaren bir gerginlik vardı zaten ortamda. Tek kelime edememiştim. Zaten o da etmemi ister gibi değildi. Yüzündeki ifadeden hiçbir çıkarım yapamıyordum. Sert adımlarla salonu geçip koridora yönelirken çantasını bir kenara fırlatmıştı. Yavru köpek edasıyla arkasından gidiyordum. Başından beri onun büyüleyici havasına kapılmıştım. Geçen onca zamana rağmen hala bağlılıkla hareket ediyordum. Yatak odasının kapısını tekmeleyip içeri girdi. Ben de arkasından… Ellerini beline koyup sanki bir şeylere sinirlenip kafasında kuruyor gibiydi. Sağ ayağını yere aralıklarla vurmasından dolayı anlamıştım ki bana çatacakmış havasındaydı. Yapabileceğim pek fazla şeyin olduğunu düşünmüyordum. Yine de denemezsem sonuçları benim açımdan daha kötü oluyordu. Sessiz hareketlerle yatakla onun arasına girdim. Aklımda hiçbir şey, hiçbir kelime ya da cümle yoktu. Ne diyeceğimi, ne soracağımı ya da neyi kabullenip özür dileyeceğimi bilmiyordum.

Ofiste / Berna Tuğhan
Türk Edebiyatı/ 11 Eylül 2020

Ofiste Ofiste’den… Ofiste, ilginç bir ero tik fantazi üzerine yoğunlaşan bir metin. Bir gece ofisteki fazla mesainin neler getirebileceğinin fantastik hikayesi. Hafiften Sado-mazohizm etkileri hissettiren kitap, ero tizmin doruklarda dolaşıyor. Fazla söze gerek kalmadan indirin ve okuyun deriz… “Buse sandalyesinin arkalığına yaslandı ve esnedi. Yorgunluk ve uykusuzluktan yanan gözlerini ovuşturduktan sonra saate baktı.. Saat 21:00’ı geçiyordu. Gergin bir kahkaha savurdu. Yine bir Cuma akşamı klasiğine imza atmıştı. Haftanın son günü saat 21:12’de hala hesap tablolarına ve raporlara bakıyordu. “Herkes bir yerlerde saçma sapan da olsa eğlenirken ben burada pineklemiş çalışıyorum” diye geçirdi aklından. Oysa, en kötü eve gidip pizza yerken dizi filan izleyebilirdi. Ardından o gevşemiş haliyle kendine dokunur ve tatmin olurdu. Hatta belki vibratörü bile kullanırdı. Ama bu basit şeyi bile yapamamış, iş ile boğuşuyordu. Paraya ihtiyacı olmasa, ruhunun derinliklerini bile emen bu işte çalışmayı kesinlikle düşünmezdi. Faturaların ödenmesi, kiranın her ay düzenli verilmesi ve karnını doyurması gerekiyordu. Doğal olarak, boktan da olsa bu işe ihtiyacı vardı. Hayatını devam ettirebilmesi için bu saate kadar çalışması gerekiyorsa da çalışacaktı. Gerçi yaşadığı hayata hayat demek de hakaret gibi bir şey olurdu. Cuma akşamı için, iş dışında hayal edebildiği şeyler pizza, dizi, mastürbasyon ve vibratörden öteye geçmiyordu. Derin ve sakin bir şekilde…

Çağrışım Çıkmazı / Osman Başıbüyük
Türk Edebiyatı/ 10 Ağustos 2020

Çağrışım Çıkmazı Çağrışım Çıkmazı’ndan… Bir daha bakamam gözlerine… Görünce o gözleri, içime ayaklarımdan beynime ilerleyen karınca sürüleri giriyor ellerinde meşaleleriyle. Karıncaları öldürmek için kendime çatıyorum, kendime kızıyorum… Durgunluk aylarca… Olamaz! Sen de kimsin be adam? Ben daha yakışıklıyım, bakışlarım daha sevinç dolu, daha anlamlı seninkilerden. Şu gözlerine bir bak iğrenç mahluk. Evrene sevgi değil, nefret saçan bakışlar bunlar. Karmakarışık saçların… Tiksinti uyandırıyor bakımsız, uzamış sakalların. Özellikle de karşımda o duruşun. Kimsesizliği, sevgisizliği anlatıyorsun bana. Bir de ağlıyorsun bu tezat bedenin içinde… Yoksa?… Yoksa sen gerçekten ben misin?… Bakışlarım bu kadar mı ölü, suratımda bu kadar mı acı izi var gerçekten? Yazıklar olsun sana ayna… Sen de mi artık benden yana değilsin? Küstün mü aylarca sana bakmadığım için? Bu yüzden mi çektiriyorsun bana bunları?.. İmgelemim, duygularım, hayallerim… Neredesiniz?.. Neredeyim ben? Yitirdim her şeyin anlamını. Artık hiçbir şeyin tadı aynı değil eskilerdeki gibi. Yoksa birileri mi kusuyor yiyeceklerimin üstüne? Karıncalarım mı kemiriyor yiyeceklerimi? Senelerdir yattığım bu yatak gerçekten benim mi?.. Rahatlık vereceğine neden hüzün veriyor bana?.. Kim değiştirdi bu odayı? Neden her yer karanlık? Neden beyazların üzerine dökülmüş karanlık tablolar? Kim değiştirdi eşyalarımı? Neden ters duruyor üzerinde binlerce kelime yazdığım, onun adını kazıdığım masa? Neden kırık bütün lambalar? Neden halı yerine serili…

Kadının Adı Yok / Duygu Asena
Türk Edebiyatı/ 23 Temmuz 2020

Kadının Adı Yok Kadının Adı Yok’tan… Güzel bir bahçemiz var, evin üç yanını kuşatıyor. İçinde meyve ağaçları, kediler, köpekler var. Evin içinden yukarıya doğru çıkan bir merdivenimiz, bir de kardeşim var. Ama o daha merdivenden aşağı kayamıyor. Arkadaşlarımız hep bizim bahçeye geliyor. Kızları da erkekleri de çok seviyorum, aralarında hiç ayrım yapmıyorum. Ama babam yapıyor. Babamın yüzü kızgın bir kedi gibi, hayır hayır köpek, hatta bir eşek gibi. Ona çok kızıyorum. Babam gözlerini dikmiş camdan dışarı, bize bakıyor. O kadar kızgın ki, bakışlarından ateş saçıyor, yüzü maske gibi ve çok korkunç. Oğlanlar babamdan korkuyorlar. Kızlar korkmuyorlar çünkü babam kızlara kızgın bakmıyor. Okula gitmiyorum ama ben artık çok büyüğüm, babamın oğlanları sevmediğini, kızları sevdiğini biliyorum, ama bunun neden böyle olduğunu bilemiyorum, çünkü babamın kendisi de oğlan. Durumu oğlanlar da fark etmeye başladılar. Babamı gördükçe tuhaflaşıyorlar. Suç işlemedikleri halde, sanki bir kabahat yapmış gibiler. Artık kapıdan değil de, yan duvardan atlayarak bahçeye giriyorlar. Çünkü o zaman görünmüyorlar. Ama nedense onlar da sevimsizleşmeye başladılar. Babam görmediği zaman gizli gizli bir şeyler yapmak istiyorlar, örneğin babam camda olduğu halde, bizim saçlarımızı çekip, eteklerimizi kaldırıyorlar, yakamızı açıp içeri bakıyorlar. Babam görmeyince çok seviniyorlar, zafer kazanmış gibi naralar atıyorlar. Babama yakalanmadıkları sürece bize karşı çok güçlüler….

Lunapark Kapandı / Mario Levi
Türk Edebiyatı/ 20 Temmuz 2020

Lunapark Kapandı Lunapark Kapandı’dan… Hayatım, ardımda bıraktığım büyük kayıplar ve ölümlerle dolu… Ben seri cinayetler işleyen bir suikastçıyım!.. Bugüne kadar sadece kendime ve kurbanlarıma, o da tarihimden ve bana gösterilenlerden yeterince kaçamadığım için yakalandım. Hoş, o zamanlarda kurbanın da, celladın da rolleri tam anlamıyla belirlenmiş değildi. Kendimi bir cellat gibi gördüğüm anlar, bir kurban durumuna düşürüldüğüm anlardı da bazen. Onları öldürürken ben de biraz ölüyor, çok değerli bir parçamı içimden koparıyordum… Katil gömleğini giymekten bu nedenle hiç hoşlanmadım. Tüm bu cinayetlerin, her birinin zorunlu, kendini savunma cinayeti olduğunu bilsem de… Cehennemimden ve içimdeki şeytandan kaçmayı tercih edebilirdim. Bunu çevremdeki hemen hemen herkes yapıyordu. Bir kıyıda kalmak ve o kıyının verebildikleriyle yetinmek de vardı. Durmuş oturmuş bir iş, bir aile; bana, yalnızlıklarımı, yan çizmelerimi, daha açık bir deyişle de beni unutturacak bir konfor… Bu unutuş, ya da teslimiyet beni rahatlatabilirdi, evet… Ama ben önce öldürmeyi seçtim. Seri cinayetler de böyle başladı işte. Başlangıçta korkuyorsunuz, o tuhaf suçluluk duygusunun sizi kemirmesine fazlasıyla izin veriyorsunuz. İçinizde adını koymak istemediğiniz bir şeyler sarsılıyor. Ama zamanla buna da alışıyorsunuz. Sonra da… Sonra da daha kolay çekip gidebiliyorsunuz… Çekip gittikten sonra nereye mi gidiyorsunuz?.. Bu sorunun cevabını vermek kolay değil işte. Denemeye değiyor ama inanın, ödenen…

İstanbul Bir Masaldı / Mario Levi
Türk Edebiyatı/ 19 Temmuz 2020

İstanbul Bir Masaldı İstanbul Bir Masaldı’dan… Onunla ilk kez nerede, ne zaman, nasıl karşılaştığımı hatırlamıyorum şimdi. Onunla, yeni günlerin, sabahların beklentisiyle, hangi insanları doğurmaya çalıştığımızı da hatırlayamıyorum artık… Tarihimizde, farklı, birbirimize başkalarından istesek de istemesek de getirdiğimiz tarihlerimizde, hiçbir zaman unutamayacağımı bildiğim, hiç kimseye gösteremeyeceğim, beni, bana her geçen gün biraz daha çok veren sayısız fotoğraf da var oysa. Bu fotoğraflar gecelerimizi, paylaşamadıklarımızı, en yakınlarıma bile anlatamadıklarımı da barındırıyordu, tüm yaşadıklarıma karşın durmaksızın yenilediğim ya da yinelediğim umutlarımı da… Bizim, yıllardır yaşadığım bu şehre, farklı bir pencereden bakan yaz gecelerimiz vardı örneğin. Bir balkondaydık. Akşamsefalarının kokusu, hayatımdaki birçok eski bahçenin yalnızlığını barındırıyordu. O bahçelerin birine o zaman da bir kez daha dokunmak istemiştim. Bir ateşböceğini avuçlarının içine almıştı annem. Ateşböceği, o karanlıkta, o avucun sıcaklığında parıldamaya devam ediyordu. Orada, o köşede, başka ateşböcekleri de vardı. Başka ateşböcekleri de… Onunla, o balkonda ya da o evin bir başka odasında eski şarkılarımı da paylaşmaya çalışmıştım sonra. Şarkıların, gerçekten yaşanmış şarkıların içimizden hiçbir zaman gitmeyeceğini, gidemeyeceğini biliyordum çünkü. Kimi şarkıların farklı zamanlara, farklı zamanlar için er ya da geç taşınacağını, taşınmak isteneceğini biliyordum. Şarkılar bizdik, yitirdiğimiz, bir türlü bulamadığımız dilimizdi öylesi zamanlarda. Şarkılar bir türlü bulamadığımız dilimiz ya da başka hikâyelerde, başka kırgınlıklar…

En Güzel Aşk Hikayemiz / Mario Levi
Türk Edebiyatı/ 18 Temmuz 2020

En Güzel Aşk Hikayemiz En Güzel Aşk Hikayemiz’den… Oysa o beklenmedik, hazırlanılmadık ilişkide hiçbir zaman gerek duyulmamıştır o sözcüklere. Yeni bir gün başlar, terk edilmelerinize yeni kılıflar, maskeler bulmaya çalışırsınız. Doğru. Ama bir kırgınlığı anlatmayı, dile getirmeyi gereksinen birçok metin, böylesi yenilgileri aşmak, bir süreliğine de olsa unutmak için kaleme alınmaz mı? Yenilgilerinizi nasıl anlatabilirsiniz öyleyse bu aşamada? Bir diğer deyişle bu uzun metne doğru yol alırken hangi düşkırıklıklarından ya da sık sık kullandığınız bir söyleyişle çıkmazlardan geliyordunuz? Tedirgin edici bir soru bu, çünkü bir yerden sonra yazılmış bir metni açıklamaya, açımlamaya, giderek yorumlamaya yöneltiyor insanı. Bir serüvenin neresinde olduğunuzu bir kez daha soruyorsunuz o zaman da kendi kendinize. Bir değil, birçok okumadan yana olduğunuzu anlatmaya çalışıyorsunuz, oyunlar oynandı artık, benim hiçbir yorum hakkım kalmadı diyorsunuz. Yazmış olduklarınızın hiç bitmemesini, başkalarında devam etmesini düşlüyorsunuz çünkü. Belirsizliği bu denli büyüleyici bulmam biraz bu yüzden olmalı. Kitabın bir başkasından bir başkasına taşınabileceğini düşlemek ne kadar güzel bir bilebilseniz. Bir düş evet, ama bana kalırsa yalnızca bir düş burada söz konusu olan. Büyük, çok büyük tehlikeleri var üstüne üstlük. Böylesi bir okumanın kitabı başlangıçta düşündüğünüz ya da şimdi getirdiğinizi sandığınız yerden çok farklı bir yere götürebileceğini, dahası sizden bütünüyle uzaklaştırabileceğini hiç mi düşünmediniz…

Bir Şehre Gidememek / Mario Levi
Türk Edebiyatı/ 17 Temmuz 2020

Bir Şehre Gidememek Bir Şehre Gidememek’ten… Cinsel sorunlardan, rezil sarhoşluklardan, yalnızlıklardan ve tüm düzensizliklerden kurtulabilmek için bir kadınla yaşamayı olası bir çözüm olarak görebilen şahane uyumsuzların büyük bir kendi kendini kandırma çabası gösterdiği dünyamızda, kimi ayrıntıların değil anlatılmaya, yaşanmaya bile değer bulunamayacağını çok iyi biliyorum. Ama aradan sekiz yıl geçtiği, bir baltaya sap olamamanın erdemine inanmaya nedense devam ettiğim ve onca çözümsüzlüğü, duygularımın muhalefetine karşın sineye çekmek zorunda olduğum halde, Gracinda’yı hâlâ hatırlayabiliyor ve kafama üşüşen bin bir çağrışımla birlikte olası bir yazının gündeminde tutabiliyorum. Sonuçta her şey müzmin bir çaresizlikten kaynaklanıyor olabilir. Dileyenler buna bir küçük yalan da diyebilirler ve böylesi bir yargıya, inanın ben hiç içerleyemem. Yalanın insan ilişkilerinde ve yazıya dönüşme sancısını taşıyabilecek her yaşantıda sapına kadar geçerli olabileceğine yürekten inanıyorum çünkü. Ama ben gene de insanları çeşitli yollardan etkileme çabasının bir eksikliğin dile getirilişi olduğu gerçeğini bir türlü ayrımsayamayanların rahatlıkla başvurabileceği bir yöntemden medet umarak, o günlerin de, Gracinda’yla yaşadıklarımın da unutulmazlığından dem vurmak ve böyle bir serüvenin; biraz sürekli yenilenen duygusal bakirliğim, biraz da hiçbir zaman kurtulamayacağıma inandığım “saflığım”la çok yakından ilintili olduğunu söylemek istiyorum. Bir diğer deyişle birçok insanın hayatında unutamadığı ve belki de hiçbir zaman unutamayacağı ilişkiler vardır düşüncesi; geçmişe yapılacak kimi yolculukların…

7 / Cem Akaş
Türk Edebiyatı/ 12 Mayıs 2020

7 7’den… “Hakan Abi, bir de şu Belirsizlik İlkesini anlatsana.” “Anlatırız. Önce şu problemleri bitirelim. Heey, yavrularım, evet siz, susun artık da biraz ben konuşayım. Herkesin işi gücü var.” Boğaziçi’nde birinci sınıf öğrencileriyle kitaptan fizik problemleri çözüyor Hakan. Birkaç bölüm değiştirdikten sonra fizikte karar kılmış ve İTÜ’den mezun olmuştu; şimdi burada master yapıyor, asistanlığı var. 27 yaşında – ne çok genç, ne çok büyük, öğrencilerle iyi iletişim kurabilmesi belki biraz da o yüzden. Sınıfta rahat. Otorite kompleksi yok. Konusunu iyi biliyor. Öğrencilerin, hele zeki öğrencilerin karşısına çıkmak, efsanelerdeki tekinsiz köprülerden geçmekle eşdeğerdir, çünkü karşılarındakinin boş mu dolu mu olduğunu, kafasının çalışıp çalışmadığını hemen anlarlar, zayıf noktalarının envanterini üç derse kalmadan çıkarırlar ve genelde gözünün yaşına bakmazlar. Hakan’ın bu sınavı başarıyla vermiş olduğu belli. “Tamam mı? Herkes anladı mı olay neymiş? İyi öyleyse. Biri bir şey sormuştu az önce-” “Ben,” dedi öğrencilerden biri, adı Cem’di, “Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi var ya, ne işe yarıyor şimdi bu?” “Tamam. Bu ilke der ki, bir atom parçacığının aynı anda hem kesin konumunu hem de momentumunu belirlemek imkansızdır. Yani neymiş -” tahtaya dönüp ∆p ∆x = h denklemini yazıyor, “∆p momentumdaki belirsizliği, ∆x konumdaki, yani parçacığın nerede olduğu hakkındaki belirsizliği gösterirse, bu ikisinin çarpımı bir sabite…

Yaprak Dökümü / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 11 Mayıs 2020

Yaprak Dökümü Yaprak Dökümü’nden… Elime geçeni ben barda, baloda yiyip sizi bu halde bıraksam bana bir şey demeye hakkınız olur. Fakat hesap meydanda” derdim. Bu açık hakikati anlarlarsa ne âlâ. Anlamazlarsa: (Hanımlar, efendiler, bu otelin sofrasını beğenmiyorsanız akçeyi eksik verirsiniz. Daha iyisini bilen varsa haber verin, hep birden oraya göç edelim) der, viran kapıyı vurduğum gibi, giderim. Anam, ihtiyar kadın… Kardeşler: Allah’ın iki biçaresi… Ben böyle çıkışınca ister istemez yelkenleri suya indiriyorlardı. Fakat canavarın büyüğüne, yani kendine nasıl laf anlatırsın? Yaş otuzu buldu… Sıhhatim, kuvvetim yerinde… arsız bir tabiatım var… ne görsem içim çeker… yiyecek görürüm isterim, elbise görürüm, isterim… Fazla olarak bunları başkaları kadar kendimde de hak bulurum… İş böyle olunca içimde kopacak kıyameti varın siz düşünün. Karanlık kış akşamları, delik tabanımdan giren çamurun soğuğu ciğerime işlemiş, alacaklı dükkânların önünden geçmeyeyim diye sokakları dolana dolana evime giderken, omuzbaşımdan lüks otomobiller geçer. Bunların içindekilerin bir kısmını tanıyorum. Eğlenmeye, avuç dolusu para yemeye gidiyorlar. İçim şöyle bir burkulur, kendi kendime sorarım: “Bunların hepsi benden değerli insanlar mi? Onlar, böyle alabildiklerine yaşayıp giderlerken ben, niçin köpek gibi sokaklarda sürüneyim? İstediğimi yiyip giymeyeyim? Canımın çektiği bir kadını bir kere koynuma almayayım?” Böyle yıllarca, senelerce kendi kendime çekiştikten sonra nihayet şu neticede karar kıldım:…

Tanrı Misafiri / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 11 Mayıs 2020

Tanrı Misafiri Tanrı Misafiri’nden… Bahçenin bir tarafında, bazı, kendi eliyle nadide salatalar yetiştirirdi. Bir cuma sabahı, elinde süzgeçli kovasiyle oraya gidince, hayret ve dehşetten donakaldı. Bahçenin, o parçasından kasırga geçmiş gibiydi,… Hemen Elif ablaya seslendi. Parmağıyla, tahta perdenin yıkık bir yerini işaret ederek: — Elif abla, buradan komşunun sığırları geçmiş; kör müydü gözün? Diye bağırmağa başladı? — Efendi, o kadarcık yerden sığırlar geçer mi? Onîan, misafir yemiş olacak!,. — Deme Allahaşkına… Mümkün değil… — Ağaçlara da sığır çıkmadı ya!.. Hacı Ali Efendi, başını kaldırdı. Ağaç1 arda ham yemişlerden bir tane kalmamıştı. Ev sahibi, Hafıza doğru yürüdü. Fakat, o, fırtınayı hissedince, hemen namaza durmuştu. Hacı Ali Efendi, Allahın huzuruna yüz çevirmiş bir adama, söz söyleyemezdi. Fakat, hiddetini de yenemediği için, avaz avaz bağırdı: — Kör müydün be kadın ? Bahçeye sığır girer de senin haberin olmaz? Hele o sığırı ben bir yakalayım. Alimallah sopa ile birer birer düşerini sökeceğim… O gün Hacı Ali, saatlerce Hafızın etrafında döndü. Fakat, babasının, kim bilir hangi vasiyetini yerine getiren, hafız Ilyas, selâm vermeden, yüzlerce rekât namaz kıldı. Hacı Ali, artık evde duramadı. Entarisinin üstüne kürkünü giyerek sokağa fırlamak istedi. Fakat, lâstikleri bir türlü ayakkabılarına geçmiyordu. Ev sahibi, lâstiği eline alarak, içini muayene etti. Ucuna kocaman…

Sönmüş Yıldızlar / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 11 Mayıs 2020

Sönmüş Yıldızlar Sönmüş Yıldızlar’dan… Ben, görünüşte vahşi ve mânâsız bir çocuktum. Fakat yaşıma nispetle derin ve nazik bir ruhum vardı. Küçük başım, yüksek dağların dumanı gibi ağır bir rüya, küçük gönlüm yüksek dağların rüzgârı gibi boğucu emeller içinde bunalırdı. – gün, sizinle arkadaş olmak bende umulmaz bir macera tesiri yapmıştı. Solgun, ince yüzünüz, parlak siyah gözleriniz bir daha hayalimden gitmedi. Sizi daima görmek istiyordum. Fakat yanınızda bulunduğum vakit bir türlü yüzünüze bakmağa cesaret edemiyordum. Saatlerce yolunuzu bekliyordum. Sonra sizi uzaktan görünce kaçmağa başlıyordum. Bunları söylediğimi tabiî bir saygısızlık addetmezsiniz Perihan Hanımefendi… Çünkü çocukluğa ait şeyler… Seneler geçti. Artık sizi kaybetmiş, hatta unutmuştum. Hayata atıldığım ilk senelerde çok mesut oldum. Her taraftan talih ve muvaffakiyet, bana gülümsüyordu. İçimdeki yaşamak zevkini, güzel şeyler sevgisini söylemekten başka bir şey yapmadığım halde edebiyat âleminde mühimce bir mevki kazanmıştım. Tıpkı sizin gibi bana diyorlardı ki: «Sende çok nazik ve temiz bir ruh var Kenan… însan, tıpkı yıldızlı yaz gecelerine bakmış gibi oluyor; insan, seni okurken hayatı seviyor, her şeyi temiz, yüksek, güzel görüyor…» Fakat yine sizin tâbiriniz üzere: «Bu yıldızlarla dolu mavi yaz gecesi» için bir vakitsiz hazan, melûl bir yıldız dökümü mevsimi başlıyordu. Artık hayatın ve insanların içyüzünü görecek bir yaşa gelmiştim. İçimdeki yıldızlar,…

Son Sığınak / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 8 Mayıs 2020

Son Sığınak Son Sığınak’tan… Deminden beri susuzluktan camı yalıyordu biçare… Benim termosumda bir parça su kalmıştı, ikram edeyim dedim, eliyle çarptığı gibi… (Daha kuvvetli gülerek) Kısmet sizinmiş!… Uyurken yakalanmak beni daima bir suçüstünde yakalanmış gibi rahatsız eder. Derbeder hayatımda eski lükslerimden bir o, kalmıştır. Ben de gülerek ve toparlanmağa çalışarak: — Ziyanı yok, efendim, dedim ve teşekkür ettim. Dört günden beri bir posta treniyle Diyarbakır’dan geliyordum. Yolun Fevzipaşa’ya kadar olan kısmında yıllardır görülmemiş kar fırtınaları yüzünden uzun gecikmeler olmuştu. Oradan Toroslara kadar hava az çok yumuşuyordu. Fakat Pozantı’da tünelin ağzından çıkınca evvelkinden daha şiddetli bir fırtına ile karşılaşıyorduk. Hiç dinmeyen bir tipi… Camlar, buzla örtülüyor, sigara dumanlarıyla büsbütün ağırlaşmış bir hava içinde nerelerden geçtiğimizi, nerelerde durduğumuzu artık fark etmiyorduk. Tren, başını almış, rastgele bir yerlere gidiyor, rampalarda, küçük istasyonlarda saatlerce duruyordu. Nihayet adım bile sormak içimden gelmiyen bir küçük kasaba istasyonunda büsbütün durup kalmıştık. Yolculuğa idmanım eskidir. Aynı yolu bir kere de çok eskiden kırk kişilik bir asker vagonu içinde Kanal seferine giderken geçtiğimi hatırladım. Benim gibi birkaç İstanbul çocuğu, başka şey için değil de pisliğe dayanamadığımız için ağlaştık. Sonra, onlardan sağ kalmış bir tanesiyle Mısır’daki (Zekazâk) kampında îngüiz’îerin bizi on beş gün kapadıkları bir nevi kuyu içinde bunu birbirimize…

Olağan İşler / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 8 Mayıs 2020

Olağan İşler Olağan İşler’den… Erkenden odasına çekilerek kendisini seven bu genç kıza uzun bir mektup yazdı. Mektubu posta kutusuna attığı zaman birdenbire on yaş büyümüş gibi bir gurur duyuyordu. isminin Bedia olduğunu söyliyen bu genç kız, Rasimin mektuplarına muntazaman mukabele ediyor, şayet o, cevabını bir iki gün geciktirecek olursa kıyametleri koparıyordu. “Sizi ne kadar sevdiğini ve kapatıldığı yalnız evde sizin mektuplarınızdan başka tesellisi olmadığını söyleyen bir zavallı kızın gözlerini yollarda bırakmak doğru olur mu? Hem de mektuplarınızı çok kısa yazıyorsunu. Benimle fazla konuşmaktan sıkılıyor musunuz yoksa?.. Bir rica daha: Mektuplarınızı biraz okunaklı yazıyla yazamaz mısınız?,. Genç mektepli, akşamları erkenden odasına kapanıyor, sevgilisine kendisini beğendirmek için saatlerce müsveddeler yaparak, kitaplar karıştırarak uzun mektuplar yazıyordu. Bedia, aynı zamanda meraklı bir kızdı. Bazan şöyle sualler sorduğu da oluyordu: “Evlendiğimiz zaman balayımızı geçirmek için acaba îtal-yaya mı gidelim, Isveçe mi? Bu iki memleket acaba nasıldır? Ahalisi nasıl yaşar, ne iş görür? Oralara gitmek için hangi denizlerden, hangi memleketlerden geçilir?” Yahut da “Sen, Abdülhak Hâmit Beyin “Eşber” ini okudun mu? Nerelerim en çok beğendinse yaz da ben de okuyayım.,, Genç mektepli, nişanlısına karşı küçük düşmemek için, coğrafya ve edebiyat kitapları karıştırıyor, onun istediği malûmatı toplamak için günlerce çırpmıyordu. Bedia, bir mektubunda ona şöyle darıldı: “Sizinle…

Miskinler Tekkesi / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 7 Mayıs 2020

Miskinler Tekkesi Miskinler Tekkesi’nden… Ancak ne de olsa çocuktum. Bebeklerle evcik oyunu oynayan kız çocuklar, teneke kılıçlarla muharebe oyunu oynayan oğlan çocuklar gibi benim de zaman zaman bir şeyin oyununu oynamaya, büyük insan taklidi yapmaya ihtiyacım vardı. Lapacı mizacına çok uyan; kolay, rakipsiz ve kavgasız bir oyun icat etmiştim: Dilencilik oyunu. Taklidin benzemesi için kâh göz kapaklanma sigara kâğıdı yapıştırarak kör, bir kolumu tersine çevrilmiş hırkamın içine saklayarak, çolak, kâh dolaptaki dedemden kalma bastonları koltuk değneği gibi kullanarak topal olurdum. Sonra: «Alilim… Elim ermez, gözüm görmez… Bir sadakacık verin!» diye sızıldanarak minderler, sandalyeler arasında dolaşırdım. Kimseye bir zararı olmamakla beraber, bu oyun nedense büyükleri kızdırırdı. Sudanlı Gülfidan dadımız beni o halde gördükçe parmaklarının ucuna tükürerek: — Tuu… Tuu… Tuu… Ayo, sen hiç utanmaz mısın? diye ince ince haykırır; sonra salavat parmağını diliyle ıslatıp duvara işaretler çizerek: — Görürsünüz… Bu oğlan eninde, sonunda dilenci olur, derdi. Tehlikeli haşarılıklarla yüreğini oynatmadığım için beni konağın öteki çocuklarından fazla seven büyük annem, hemen bacıya çıkışırdı: — Ağzından yel alsın… Bak şu kuş beyinli fellâhın yakıştırdığına… Sen, ondaki kafaya baksana… Bu yaşta onun bildiğini sen bilmezsin… Görürsünüz o, ne adam olacak inşallah!. Kürkü ve gecelik entarisiyle daima evde kadınların arasında oturan dayıma gelince, o, benim…

Leyla ile Mecnun / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 7 Mayıs 2020

Leyla ile Mecnun Leyla ile Mecnun’dan… Maamafih tek tük falsolarını yakalamağa başlıyorduk. Bir gün sesinde gizli bir yalan ahengi, bir gün zahiren hayırhâhâne bir cümlesi içinde âdi bir dedikodu, bir başka gün, arkadaşlarından birine bakan gözlerinde bir fena ha-sed kıvılcımı, bir dördüncü gün şairane göstermeğe çalıştığı bir nişte gülünç bir bayağılık yakalıyorduk. Bu, görünüşte hiç, fakat heyeti umumiyesi itibariyle müthiş vak’aları birer birer sayamam. Yalnız birkaç misal alacağım. Bir gün, yeni bir elbisesine güya kaza ile biraz sütlü çay döktüm. Tabiî ehemmiyet vermiyor gibi göründü. Fakat ara sıra kendini tutamıyor, «Ah eşek, ah» der gibi hırçın bir nazar fırlatıyordu. Biraz sonra dayanamadı. Bir kadınlık bahsine karışarak, erkekler için gayet ekşi ve acı şeyler söyledi. Bu necibâne müdafaanın asıl sebebi o birkaç damla çaydı. Tabiî bunları Ziyaya gösteriyordum. Yine bir gün, bir salonda büyük bir şairin uzun bir manzumesi okunuyordu. Malűm ya, dinlemesini bilmek de bir san’attır. Bu san’at, Leylâda bir dehâ mertebesini bulmuştur… Onun, bütün ruhuyla dinleyişi nefîs bir manzaradır… Sanki şürdeki bütün his ve hayallerin gölgesi onun güzel yüzünden geçer. Fakat her nedense Leylâ, bugün biraz yorgun ve düşünceliydi. Köşede, bir koltukta kendini ve etrafındakileri unutmuştu. Koket ruhu artık yüzünün sinirlerini idare etmiyordu. Bu çehreye öyle bön, öyle kaba…

Kızılcık Dalları / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 6 Mayıs 2020

Kızılcık Dalları Kızılcık Dalları’ndan… Şimdi, altmışını geçmiş olmasına rağmen sırım gibi bir vücudu vardı. Eski hastalığından, çocuklarına karşı bir nevi delilik derecesine çıkan bu meraktan başka bir iz kalmamıştı. Aksi gibi onlar da kocalarının peşinde mütemadiyen gurbette gezerler; biri gelir, biri giderdi. Tren yolculuklarını pek o kadar merak etmezdi. Ne de olsa ayakları karada demekti. Fakat denizde oldukları gece sabaha kadar uyumaz, ikide bir pencereden başörtüsünü sallayarak rüzgâr çıkıp çıkmadığına bakardı. İhtiyar hanımefendinin bir eski tecrübesi vardı: Sevinmek ona hiç yaramazdı. Ne zaman biraz fazla güldüğünü farketse hemen durur: — Çocuklar, göreceksiniz yine bir şey çıkacak, üzüleceğim… derdi. Kocasıyla beraber iki seneden beri Anadolu’da gezen ortanca kızı nihayet İstanbul’a dönüyordu. Allah onun bir gece evvel yüzünün güldüğünü görmüş: «Sen misin sevinen? Al sana bakalım!» diye bu aksiliği çıkarmıştı. Hanımefendi, istasyona evvelâ yalnız torunlarıyla gelmişti. Ötekiler, yolcuları evde bekleyeceklerdi. Fakat postanın gecikmesi üzerine, sonradan onlar da birer ikişer sokağa dökülmüşlerdi. Büyük kızı Dürdane, kocası Şakir Beyle beraber istasyonun büfesinde oturuyor; Seniye, dayısının kolunda karşıki tarlada geziyordu. Ölüm, düğün, yangın, göç gibi fevkalâde bir sebep olmadıkça odasından çıkmayan Nevnihal Kalfanın bile omuzunda yeşil yün atkısı, elinde şemsiyesiyle uzaktan ağır ağır geldiği görülüyordu. Nihayet, güneş batarken istasyon memuru: «Tren geliyor» müjdesini verdi. Nadide…

Kan Davası / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 6 Mayıs 2020

Kan Davası Kan Davası’ndan… Doktor, acı acı gülüyor : — Kimden arkadaş? Benden mi? Bendense sana haber vereyim ki, doktorun kendisi ölmek üzeredir… Bir parça anlayacaksınız… Doktorca söylüyorum: Ben, birkaç gün içinde ölmeye mahkumum… Yüzde yüz ölüm, arkadaş… Ve gözleri kinle dolu, çenesinde korkunç bir titreme ile devam ediyor: — Dağın salgınını konuşmağa devam edelim mi? Ömer, bunların hiç birini anlamamış gibi garip, esrarlı bir sükûnetle : — Olabilir, diyor, fakat bugün sağsınız… Ayaktasınız… Konuşabiliyorsunuz… O halde konuşacağız elbette… Vazife ölmeden biter mi? — Benim için artık vazife kalmadı. Ben, o yüzden ölüyorum arkadaş… Bir hastaya ameliyat yaparken mikrop aldım. Tek ümit, zehir vücuduma yürümeden Vilâyete yetişmekte idi, bir meslektaşa müdahale yaptırmaktaydı… Eliyle ağzı açık bavulu gösteriyor: — Fakat kış bastırdı… Yollar kapandı… Ben, bu memleketin en parlak bir operatörü olabilirdim)… Vazife diye her şeyini bırak; bu uğursuz yerlere gel… Bir ideal uğruna bütün bir hayatı rüzgâra savur… Birdenbire çocuk gibi ağlamağa başlıyor. Ömer’in sükûneti yine bozulmamıştır. Aynı ağır ses soruyor: — Bir ideal içinse, pişman olmak niçin? Ağlamak niçin? Duygusuzluğun bu derecesi karşısında doktorun göz yaşları birdenbire durmuştur: — Siz, insan değil misiniz? Ömer’de esrarlı bir gülümseme beliriyor. Uzaktaki bir şeyi görmeğe çalışır gibi ağır ağır başını kaldırarak hafif…

Gökyüzü / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 3 Nisan 2020

Gökyüzü Gökyüzü’nden… Raşit çocuk, hakikaten kırk senedir denizde yaşıyordu. Altı sene askerliğini Çanakkale’de, Hıfzırahman zırhlısında geçirmişti. Bu altı sene içinde makine yağlamak, direğe çakmak, halat ipi atmak, dalgalı havalarda sallanmadan güvertede dolaşmaktan başka bir zanaat elde edemediği için tezkeresini aldıktan sonra da Hacı Davut vapurlarından birine girmiş, derece derece ilerleyerek kaptanlığa kadar çıkmıştı. Son senelerde Karadeniz’e işleyen küçük bir vapurda çalışıyordu. Raşit çocuk, beni görünce pek sevinmişti. Uzun dualardan sonra bana denizcilik hayatını anlatmaya başladı. Söylediklerinin çoğu manasız vakalardı. Büyük muharebede Zonguldak’tan kömür getirirken gemisinin Moskoflar tarafından topa tutulma” gibi ehemmiyetli olanları da zaten evvelden biliyordum. Fakat bunlar yüz akıyla sonuna ermiş bir meslek hayatının tesellileri olduğu için sabırla, hürmetle dinlemek lâzımdı. Raşit çocuk her hikâyenin sonunda : “Biz, işte böyle şeyler gördük, geçirdik. Denizin çok cilvelerini tattık küçük bey…” diyordu. Bu küçük bey de tabiî ben… Altmış yaşında bir adamın güz yaprakları gibi suyu çekilmiş, türlü damarlar, kırışıklıklar, pıhtılar, kızıltılarla bezenmiş yüzüne ne kadar yakışan bir ad… Bereket versin onu artık Raşit çocuktan başka bilen ve tekrar eden kalmamıştır. Raşit çocuk, emektar hizmetçimiz ve sütannemin oğluydu. Birbirimizden birkaç ay ara ile doğmuş, on yaşına kadar bir evde büyümüştük. Bir hizmetçi çocuğuyla arkadaşlık etmem ailemin kibirine dokunmuş olmalı ki, onun,…