Engereğin Gözü / Zülfü Livaneli
Türk Edebiyatı/ 27 Ocak 2019

Engereğin Gözü Engereğin Gözü’nden… Kimilerine eksik bir adam gibi görünsem de, yüreğim biliyor ki, şu anda dünyada, yaşamının anlamına varmadan kader rüzgârının önünde sürüklenip giden milyonlarca kişiye göre fazlalıklarım da var. Ölümlülerde pek ender rastlanan bir bilgi birikiminden ve önseziden söz ediyorum. Zaman zaman bilgeliğimin sınırlarını kavramakta güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim. Altın varak üstüne işlemeler, nadide çiniler, murassa sorguçlar, kılaptan kaftanlar, sedef kakmalar; yeşim ve akik süslemeler, samur kürkler arasında ve İmparatorluk başkenti Konstantiniyye’nin dillere destan olmuş sarayında yaşayan benim gibi bir soylunun herkesi şaşırtması ve saygılı bir boyun eğiş yaratması gerekirken, nedense her zaman böyle olmaz. Osmanlıcayla yetinmeyip Latin, Yunan, İtalyan, Arap ve Fars dillerinde arka arkaya dizdiğim ve bin bir imayla süslenmiş; nükteli sözlerim karşısında çoğu kişi yüzüme bel bel bakmakla yetinir; o zaman ben, yüksek bilginin bu zavallı ölümlüler için fazla geldiğini anlar ve düşüncelerimi beynimin kıvrımlarına gömerek; karşımdakini bağışladığımı, cehaletinden ve zavallılığından dolayı onu suçlamadığımı belirten bir ifade takınırım. İşte beni meşhur eden ve saray halkı arasında durmadan konuşulan meşhur gülüşüm o zaman gelir yerleşir dudaklarıma. Bunun nasıl bir şey olduğunu ve ne kadar etkili göründüğümü anlayabilmek amacıyla, arkası gümüş oymalı ve uğursuzluk getirmemesi için; duvarda her zaman gümüş tarafı dışa bakar durumda asılı olan aynayı…

Bizim Büyük Çaresizliğimiz / Barış Bıçakçı
Türk Edebiyatı/ 23 Ocak 2019

Bizim Büyük Çaresizliğimiz Bizim Büyük Çaresizliğimiz’den… Ankara Hastanesi’nin acil servisinin doğramaları turkuaz renkli otomatik kapısı sürtünme sesleri ve gıcırtılarla önümüzde açıldığında Çetin, sağ tarafta duvara bitişik duran boş sedyeyi, üzerindeki kan birikintisini ikimiz de hemen fark etmiştik. Kan, kahverengi deri kaplaması yer yer yırtılmış, metal ayakları paslanmış sedyenin eskiliğine kirliliğine aykırı bir canlılıktaydı; tavandaki floresanların karmaşık ışığını yansıtıyordu. Sedyenin yanında duvar boyunca dizilmiş bekleyenler, acının belli bir anında donmuş bekleyenler, bu küçük kan gölünü kanıksamış gibiydi. Diğer acil servislerde gördüğümüz insanlara benziyorlardı: Aynı üzgün burunlar, aynı korkan gözler, aynı soran eller, ayaklar, ölülerin yaralıların peşinden koşmuşlar, yetişememişler… Orası Fikret’i gördükten sonra baktığımız üçüncü hastaneydi, ne yapmamız gerektiğini iyi biliyorduk. Danışmadaki görevlilere birkaç saattir kafamızın içinde yankılanan isimleri söyleyecektik, onlar da önlerindeki listede tükenmez kalemle (tuhaftı doğrusu, üç hastanede de kırmızı tükenmez kalem kullanıyorlardı) yazılmış isimleri işaret parmaklarıyla okşayacak, listenin sonuna ulaştıklarında aynı soğuk tavsiyede bulunacaklardı: “Bir de morga bakın!” Bir de morga bakalım Çetin! Göğüslerinin üzerine düşürdüğü ıslak saçlarını güneşte tarayan çıplak kadına baktık nasıl olsa, gel bir de morga bakalım! O hastanenin de morgu alt kattaydı, oranın da girişinde, kenarlarında alüminyumdan yivli şerit olan üzeri soluk mavi, metal gövdeli resmi daire masası vardı. Masanın üzerinde kimlikler. Kimliklere eğilmiş bakan…

Hayalet Kitap / Doğu Yücel
Türk Edebiyatı/ 25 Ekim 2018

Hayalet Kitap Hayalet Kitap’tan… Sabaha karşı beş sularında, uyku tanrısı ve düşler tanrıçası, insanları uykunun dehlizlerinde oyalarken İnönü Caddesi’ndeki ıssız karanlığı mavi bir Vosvos deldi geçti. Vosvos, İnönü Caddesi’ni enlemesine keserek Yeşilyurt’a çıkan bir sokağa girdi. Köşedeki taksi durağının daracık kulübesinde uyuklayan adam Vosvos’un gürültüsüyle gözlerini açtı, başını kaldırarak Vosvos’un hızla geçmekte olan egzoz borusunu gördü, boynunu ilgisizce kıvırdı ve yeniden uykuya daldı. Vosvos’u kullanan oğlan, bu düzlüğe yüksek bir hızla giremezse karşısına çıkan yokuşu çıkamayacağını biliyordu. Az kalmamıştı o yokuşun ortasında. Mavi Vosvos, motorundan yükselen homurtular eşliğinde yokuşu tırmanmaya başladı. Dolunayın yalnız bıraktığı gecenin karanlığında kaydırakta tırmanmaya çabalayan, her an tepetaklak düşme ve kabuğunun üstünde saatlerce çırpınma tehlikesi ile karşı karşıya olan zavallı bir tosbağaya benziyordu. Tosbağaydı veya değildi, bu yokuşu daha önce defalarca çıkmıştı, bu sefer de çıkacak ve sahibine olan son görevini başarıyla yerine getirecekti. Yokuşun zirvesine geldiğinde oğlan frene bastı, balatalardan gelen tıslama sesi sessizliğe bir gizem, stop lambalarından parıldayan kan kırmızısı ışık ise asfalta bir vahşet duygusu kattı. Şimdi yolun daralan kısmında bir cami ile bir apartman arasında duruyordu araba. Oğlan, sağ ayak bileğinin zorlanmasına karşın el frenini çekmemişti, gözü arabanın dijital saat göstergesindeydi: 5.04’i gösteriyordu. 5.05’i gösterdi. 5.06’yı gösterdiği anda sol tarafında duran camiden…

Felidae / Akif Pirinçci
Türk Edebiyatı/ 21 Ağustos 2018

Felidae Felidae’den… O gece iki kâbus daha gördüm. İkincisini neredeyse gözlerim açık görmüştüm! Purple’ın ölüm nedeni konusunda yaptığımız anlamsız tespitten sonra Mavi Sakal ile yolumuz ayrıldı, ben de aniden patlayan fırtınada eve dönmüştüm. Bu süre içinde tufan gibi yağan yağmur ve şimşekler bahçelerdeki sakinleri öylesine kaçırmıştı ki, ben de Kong’un saldırısından paçayı kurtarmıştım. Bu konuda kendi adıma bir açıklama yapmak istiyorum: Züppelikle ya da ukalalıkla suçlanmamak için hemen itiraf etmeliyim ki, şimşekler ve gökgürültüsü beni de çok korkutur. Korkmakta da pek haksız sayılmam hani. Yerkürenin özellikle cennet gibi olan yarısında yaşayan insanlar, tıpkı yerlilerin beyaz adam tarafından alkolik yapılmasına benzer biçimde, doğada zarif bir vahşet görme eğilimindedirler. Bunlar, doğanın türlü güçlerini modası geçmiş varyete efektlerine benzetirler, oysa bu güçler birçoğunu müthiş bir hayrete düşürebilir. Ancak bu küçümseme, doğa hakkındaki bilgilerinin çoğu ya Geo dergisinin parlak fotoğraflarına ya da ölmez televizyon dizisi Daktari’nin bazı bölümlerine dayanan, kimi hanım evladı yumuşak yaratıkların içine düştükleri bir yanılgıdır. Ancak gerçekte doğa, özellikle gelişmeyi ve onun harikulade nimetlerinden yararlanmayı bilmeyenleri gözüne kestiren gözü kanlı bir cadıdır. Bugün bile hâlâ şiddete maruz kalarak yaşamlarını yitirenlerin çoğu doğanın terör saldırıları nedeniyle ölmektedir. Uçan ve sürüngenler sınıfındaki “hayvanat”ı saymazsak, bütün dünyada yalnızca şimşek çarpmasına yılda yedi bin insan…

Şehir Mektupları / Ahmet Rasim
Türk Edebiyatı/ 18 Ağustos 2018

Şehir Mektupları Şehir Mektupları’ndan… Vay efendim vay! Yeni Cami’den Köprü’ye onluğu toka edinceye kadar insanda ne kafa kalıyor, ne beyin. Bu satıcılarla ne yapacağız? Herifler kulak belâsı, baş ağrısı, avazı çıktığı kadar bağırıyor. – Haydi biş, haydi biş! – Karı da biş, buzu da biş, Bahçelerde bal kabak Getirdim tabak tabak İnanmazsan ye de bak On paraya bir tabak – Buyurun gözüm!. – Buzzz…. – Buz!!.. Otuz iki dişine güvenen… – Buz deryası… – İkdam, Sabah, Malûmat… – Efendi! Efendi! Bir kuruş daha… – Destur! Bu sesler birbiri ardınca aksediyor, bir kıyamet. Araba, tramvay, hamal, beygir, küfe, sepet, demet, bohça, omuz başı, baston ucu, şemsiye kenarı, bütün bu görünür kaza oralarda dönüp dolaşıyor. Yolda yürümeyi bilmek de hüner! Alık alık yürüyenlere kızmamak mümkün mü? Ya birinin ayağına basar, sürçer, düşer, birikmiş sulara dalar, ortalığı zifoslar. Hele elinde şemsiye veya baston varsa iş dehşetlenir, ellerini arkaya çevirir onu da kuyruk gibi sallar. Bir kere Eminönü’nü düşünün, kalabalığı göz önüne alın ve arabacıların kırbaçlarını hatırlayın, insan mutlaka dehşet içinde kalır. Ya o muhacir arabaları? Allah esirgesin, işin en rezalet olan ciheti bizim sokak köpeklerinin yaya kaldırımlarına serilmeleridir. Geçebilirsen geç! Uyandırmaya cesaret edebilirsen uyandır! Ben, uyku sersemliğinden ‘Hart!’ diye kapacağından korktuğum için bir…

Dokunmak / Ahmet Cemal
Türk Edebiyatı/ 13 Ağustos 2018

Dokunmak Dokunmak’tan… Tanınmış tiyatro oyuncusu Raif Ergüç, 13 Kasım’ı 14 Kasım’a bağlayan gece aşırı dozda aldığı uyku hapları nedeniyle ölmüştü. Adli tabip, boş ilaç şişesinin etiketine baktıktan sonra hapların büyük bir olasılıkla gece saat bir ile iki arasında alındığını, ölümün de sabaha karşı iki buçuk ile üç arasında gerçekleşmiş olabileceğini söyledi. Polis, yaptığı araştırma sonucunda Raif Ergüç’ün evinde intihardan başka bir olasılığı da akla getirebilecek herhangi bir ipucuna rastlamadı. Hem Raif Ergüç, yaşamına kendi isteğiyle son verdiğini açıklayan bir mektup da bırakmıştı. Zaten akılları karıştıran tek şey de bu mektup oldu. Çünkü anlaşıldığı kadarıyla Raif Ergüç, bu çok uzun mektupta hangi nedenlerden ötürü intihar etmediğini anlatmaya çalışmıştı. İntihar edenlerin bıraktıkları mektuplarda ölümlerinden kimlerin sorumlu olmadıklarının belirtilmesi, alışılagelmiş bir durumdu. Ama, Raif Ergüç’ün yaptığı gibi, ölen kişinin kendini hangi nedenlerden ötürü öldürmediğini açıklamak için bir mektup kaleme alması, o güne kadar böyle olaylarla çok karşılaşmış olan savcıya bile şaşırtıcı gelmişti. Savcı, olaydan sonraki birkaç gün boyunca ölenin yakın çevresinden erişebildiklerine bu mektubu gösterip düşüncelerini sordu. Ama kafasındaki sorulara herhangi bir yanıt bulamadı. Çünkü Raif Ergüç’ün bıraktığı mektubu okuyan yakınları da yazılanlara bir anlam verememişlerdi. Örneğin sanat yaşamı boyunca hep başarıdan başarıya koşmuş olan Raif Ergüç, biraz uzunca olan mektubunun hemen başında,…

Yolpalas Cinayeti / Halide Edip Adıvar
Türk Edebiyatı/ 8 Ağustos 2018

Yolpalas Cinayeti Yolpalas Cinayeti’nden… Elinde kasketi, arkasında şoför üniforması, ayakta duran adam, kadınların derhal nazarı dikkatini celbetti. Çene kemikleri Sinyor Mussolini kadar kudretli, çelik gibi kavi uzun ve yakışıklı bir erkekti. Bir cins yarış atı, adî yük beygirlerini ne kadar gölgede bırakırsa o da oradaki fraklı, monokllu, çeneli ve karınlı erkekleri o kadar gölgede bırakmıştı. Bununla beraber, hiç de sevimli bir adam değildi. Rengi ne olduğu belli olmayan açık renk gözleri doğrudan doğruya kimsenin gözüne bakamıyor, bundan dolayı insana hiç itimat hissi vermiyor. Yanağında bir yara izi var. Alman mektebi mezunu bayan içinden “Ne kadar Göring’in resmine benziyor,” dedi. Kolejli onu Amerika’ nın çığırtkan gazetelerinde, isterik kadınların merakını celbetmek için neşredilen, numaralanmış halk düşmanlarından birinin resmine benzetti. Dame de Sion mezunu vaktiyle okuduğu bir romanı düşünüyordu. Onda asil bir adam şoför kıyafetine girmiş, sevdiği milyoner bir kızla bir aşk macerası geçirmişti. Bayan Güngör “Etienette bizim kaz kafalı Sacide’ye mutlak milyoner kadınların şoförlere âşık olduğunu söylemiş olacak. Bu mutlak Sacide’nin âşıkıdır. Acaba bunu nasıl tahkik etmeli?” diyordu. Bu aralık Sacide’nin sesi sert, şoföre diyordu ki: — Sen burada ne arıyorsun? — Bana ihtiyacımız yoksa izin istiyorum; Beyoğlu’na gideceğim. — Bunu kâhyaya söyleyip bildireydin. Misafir varken böyle sellemeh-üs-selâm buraya çıkmak da yeni…

Vurun Kahpeye / Halide Edib Adıvar
Türk Edebiyatı/ 7 Ağustos 2018

Vurun Kahpeye Vurun Kahpeye’den… Çok erken, pek çok erkendi; ıssız Anadolu’nun tozlu yollarına girmemişlerdi; daha ıssız ve kurak tarlaların katı, beyabanında Fettah Efendi’nin merkebi, Hüseyin Efendi’nin kısrağı toprak dalgalarında ine kalka gidiyorlardı. Hiçbir ses duyulmuyor, bir tek canlı mahlûk kımıldamıyordu. Yalnız, arada bir, nereden geldiği bilinmeyen, ilk uyanan kuşların garip fısıltısı seziliyor, Yunan karargâhının olduğu kasabanın yeşil incir bahçeleri siyah bir küme gibi beliriyor, beyaz ve cılız bir duman tabakası kasabanın üstünden pembeleşen mavi göğe yükseliyordu. Bu kesif incir bahçelerinin aralarındaki ince, dolambaç yollarına geldikleri zaman tozla beyazlanmış incir yaprağı kesafeti arasında, uzak ve hafif horoz sesleri sükûnu yırtmaya başlamıştı. Pek çok sürmeden kasabaya geleceklerdi. Ahali, Yunan neferlerinin korkusundan tarlalarına, hatta bahçelerine erken ve yalnız gelemedikleri için bütün bu mamur ve şen bahçelerin üstüne, terk edilmiş, köhneleşmiş bir hava yerleşmişti. Hacı Fettah Efendi eski sarığını kulaklarına indirmiş, sinsi yüzünün derin çizgilerine mütereddit, hatta korkak bir gölge sinmişti. Uzun Hüseyin Efendi’nin sarı yüzü, çarpık burnu sabahın bu garip ve yalnız saatinde, geceden sabaha taşmış, tekin olmayan bir mahlûk gibi, aydınlıktan ürken gözlerle etrafa bakınıyor, kasabanın pembe göğünden ateşli bir al dalga gibi doğan güneşe tuhaf tuhaf gözlerini kırpıştırıyordu. İkisi de konuşmuyorlardı. Fakat ikisinin de zihninde aynı endişe vardı. İkisi de Yunan…

Sinekli Bakkal / Halide Edib Adıvar
Türk Edebiyatı/ 6 Ağustos 2018

Sinekli Bakkal Sinekli Bakkal’dan… Cuma selâmlığını görmeye epey bir kalabalık gider. Çünkü tantanalı, şaşaalı bir alay, rengin ve zengin üniformalı, seçme ve güzel yâverler, yelesini sallayan, yeri deşen cins atlar, muhteşem arabalar görürler. Bütün bunlar herhangi operayı sönük bırakacak bir dekor içinde çevik ve çabuk bir gidiş ve geliş, bir hareket cereyanı halinde gözlerinin önünden geçer. Fakat seyirciler bu gösterişin perde arkasını, zavallı Selim Paşa’yı terleten, titreten tarafını göremezler. Onun bu nümayişte rolü büyük ve karışıktır. Evvelâ İkinci Abdülhamid’in sadık kullarının, efendilerinin gövdesine kafasına bir kurşun yahut bomba atmalarına mâni olmak; sonra bu âlâ-yı vâlânın vak’asız geçmesini temin etmek, sonra her selâmlık resminden bir kâbus gibi korkan Padişah’a, alayın emniyet ve selâmet içinde geçeceğini temin etmek; daha sonra tahsisatlarını hak etmek isteyen hafiye alayının ve yahut müstebit bir hükümdarın vesvesesini gıcıklayarak para kazanmak isteyen jurnalcilerin, her hafta düzdükleri yalanları okumak… Cuma günleri Padişah’ın arabası, Saray kapısından içeri girer girmez, Selim Paşa, geniş bir nefes alır. Ekseri huzura kabul olunur ve dâimâ konağa, cebinde şişman, kırmızı bir atlas kese ile döner. O günün akşamı Paşa’nın ziyaret kabul ettiği zamandır. Fakat ziyaretçileri, hiçbir zaman o günün, Paşa’nın hayatında nasıl bir geçit olduğunu tahmin edemezler. Bu son cuma, Paşa öteki misafirler gittikten sonra,…

Mor Salkımlı Ev / Halide Edib Adıvar
Türk Edebiyatı/ 5 Ağustos 2018

Mor Salkımlı Ev Mor Salkımlı Ev’den… Birincisi, Selimiye’de İbrahim Paşa Konağı’nın ya selâmlık yahut da harem tarafıdır. Arkası Karacaahmet Mezarlığı ile karşı karşıya, yüzü ve yanı İstanbul’un gökte yükselen binlerce minaresine bakar. Yarısında sahipleri oturur, fakat bizim taraf da Beşiktaş’daki evimiz kadar büyük. Yanında ve arkasında, bilhassa gül ağaçları bol, bakımsız, fakat geniş bir bahçesi vardır. Mahallesi zamanla kararmış, yıkılmaya yüz tutmuş kocaman ahşap konaklar ve evlerle dolu idi. Anlaşılan sahipleri vaktiyle sadrazam, nazır her halde daha çok eski devrin ekâbiri imişler. O ev artık yanmıştır; fakat oradan geçerken eski bir ahbaba bakar gibi, gözlerim daima oraya dalar. Gül ağaçlarından başka bir hayli gölgelik büyük ağaçları da vardı. Bilhassa Mahmure ablanın ta tepesine tırmandığı, gözlerimi çevirdiğim zaman başımı döndüren, dalları göğe yapışmış gibi duran bir ceviz ağacı da vardı. Taşınır taşınmaz Selimiye Camii imamını bize hoca olarak tuttular. Babam da ailesiyle yazı bizimle beraber geçirmeye geldi. Şimdi Nilüfer’den sonra Nigâr adlı küçük bir kız kardeş daha peyda olmuştu. Havva Hanım Nilüfer’e baktığı ve onu erken yatırdığı için, artık onun odasına pek gidemiyordum, selâmlıktaki ikinci erkek, daha evvel adı geçen Süleyman Ağa idi. Fakat Büyükbaba’dan çok daha fazla bir efendi tavrı takındığı için Haminne ondan pek memnun değildi. Maamâfîh, ben onu,…

Handan / Halide Edib Adıvar
Türk Edebiyatı/ 4 Ağustos 2018

Handan Handan’dan… Sana bir sürpriz Neriman’cığım: Handan’ı, Handan’ını gördüm. Şimdi gözlerini açtığını ve bütün mevcudiyetinle benden teferruat istediğini hissediyorum. İşte başlıyorum: Bu sabah Marsilya’ya çıktım. Yabancı şehrin verdiği acayiplik ile bol güzellikleriyle ağzımın suyunu akıtan bir Fransızca mebzuliyeti arasında kendi Fransızcam belki bir kusurmuş gibi mahcup, bin sıkıntı ile arabacılarla, hamallarla muameleye giriştikten sonra otele geldim. Öğle yemeğinden sonra biraz cesaretlendim. Otelciye gidilecek yer sordum. — Hava pek güzel, bir parka gidiniz. Yahut asansörle, bir tepede bir kilise var, oraya çıkınız, dedi. Kilisenin ismi Notre-Dame zannederim. Bunları bir arabacıya müşkülatla anlattıktan sonra yola düzüldüm. Evvelâ güzel ve pek sevimli bir parkı dolaştım. Fakat insan yalnız, maksatsız dolaşmaktan sıkılıyor. Ne çok susamlar var; sen bu çiçekleri seversin, değil mi Neriman? Sonra, sıra Notre-Dame’a giden yere geldi. Bir kayanın tepesine bir asansörle tırmaştık. Azıcık huylandım. Nihayet bütün Marsilya’ya, dumanlardan, hayattan azıcık kirlenmiş görünen Marsilya’ya hâkim bir noktaya geldik. Beş on dakikalık bir yoldan sonra bir kayacığın tepesinde küçük bir kilise görünüyordu. Kiliseye yaklaştıkça yanımda hızlı hızlı konuşarak gelen matmazeller, bir kısa boylu geveze Fransız ve bir de rahibe, mukaddes bir hava içine giriyorlarmış gibi, hürmetkâr ve dalgın susuyorlardı. Nihayet birçok taş merdiven çıkarak kiliseye yükseliyorduk. Merdivenlerin şehre değil, denize hâkim bir noktasında…

Ateşten Gömlek / Halide Edib Adıvar
Türk Edebiyatı/ 3 Ağustos 2018

Ateşten Gömlek Ateşten Gömlek’ten… Geçtiğimiz köylerde hep daha evvel geçenlerin hikâyelerini dinledik, izlerine bastık. Bir alay isyanla, acılıkla dolu İstanbul mültecisi kadın, erkek buralardan gelip geçmişlerdi. Yollar çok garipti. Bazan bir palaskalı asker, fişek kemerli, başı Laz başlıklı insanlar birer ikişer sırtların üstünde görünüp kayboluyorlardı. Bazan bütün bir İstanbul kafilesi uzaktan gelip, geçiyordu. İpten dizginli tahta semerler üzerinde nefer esvaplı zâbitler, paltolu siviller görüyorduk. Biz kimse ile konuşmuyorduk. Köylerde mütereddit bir sükût vardı. Anadolu’dan isyan haberleri geliyor, İngilizlerin Halifesi ile milletin asi çocuklarının dövüştükleri söyleniyordu. Biz ancak üçüncü gün onlara tesadüf ettik ve bu yeni ihtilâl örneğini görebildik. Hepsinin boğazından beline kadar fişekleri var, kuşaklarında tabanca ve bıçak asılı. Hepsi ayaklarının altında zemberek varmış gibi yere dokunur dokunmaz ayakları sıçrıyor, tüfenglerini bazan omuzlarında, bazan başlarında sallayarak gidiyorlar. Hepsinin gözleri ateşli, fakat geldikleri sınıflar ayrı idi. Bunlar arasında Rumeli dağlarında Bulgar eşkıyasıyla senelerce vuruşmuş, pişmiş; çetelerle, zâbit üniformasını ihtilâl kisvesine çevirmiş İstanbul gençleri vardı. Bunlara ilk temas Ayşe’ye zayıf bir yadırgamak hissi verdi. Sonra çarçabuk alıştı. Bunlarla ilk temasımızda Ayşe’nin, Binbaşı Cemal’in kardeşi olduğunu, İngilizlerden kaçtığını söylemek mecburiyetinde kaldık. O köylü esvabıyla fazla genç, fazla cazipti. Fakat onun feci hikâyesini hangisi dinlese gözünde ihtilâlin en hakikî ateşi yanıyor, Ayşe İzmir mücadelesinin…

Pi / Akilah Azra Kohen
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Pi Pi’den… “Bir düşünceyi iki zıt ucuyla düşünebiliyorsan ve tüm zıtlıklarını hesaplayabiliyorsan ancak o zaman gerçekten anlayabilirsin. Fikrin bir ucunda durmak sadece dengeyi bozar, o fikri öldürür. Fanatiklerin sorunu da budur, öldürürcesine inandıkları fikre sadakatleriyle ihanet ederler aslında. Ortada durmayı beceremiyorsan fikri öldürürsün. Peki nasıl ortada durmayı öğreneceğiz?! Nasıl o incecik, belli belirsiz çizginin üstünde, dengede, cambazlar gibi durup inandığımız her şeye hakkını vereceğiz? Hatalar yaparak! Çünkü en yanlışı anlamadan en doğruya ulaşamazsın. Ama biz yanlış yapmaktan korkuttuğumuz nesiller yetiştirdik. Korkaklık içinde kendini geç kalmış hissedip hareketsizleşen, vazgeçmiş nesillere dönüştüler. Sonra senin neslin geldi.” Öksürükle kesildi Eti’nin sözleri. Bedeni iyice ağırlaşmış, sinir sistemi tamamen pes etmişti. Bilge hissettiği hüznü kamufle ederek kalkıp su verdi Eti’ye asla içmeyeceğini bilse de. Beklenenden daha uzun savaşmıştı Eti bu hastalıkla ama yenilmişti, kesindi. Oğlunu Amerika’ya göndermiş, devamı getirilmesi gereken her şeyini Bilge’ye teslim etmiş, uzandığı yatakta aylardır ölümü beklemişti… ama bir türlü gelmemişti. Eti’nin öksürükleri kesilirken hırıltıların arasından mırıldandı. “Hiçbir zaman düşüncede hazıra konma Bilge! Başkasının oluşturduğu düşünceyi onaylamak için değil, kendimizinkini oluşturmak için buradayız. Anlatılanla değil yaşadıklarınla, araştırdıklarınla anla hayatı. Diğerlerinin felsefesine değil, yaşamın bilimine odaklan ve kendi felsefesini çıkar. Evreni, varoluşu izle. İzledikçe nasıl da her şeyin birbirine sımsıkı bağlı olduğunu, makrodan…

Çi / Akilah Azra Kohen
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Çi Çi’den… Değişik köylerden gelenlerin toplandığı kahve bölgedeki üç köyün tek kahvesiydi. Eşeklerin, atların sırtında gelen gençleri, gelinlerinin, torunlarının kolunda gelen yaşlıları izledi Deniz. Bugün bölgenin tek imamı, dedelerin de katıldığı bir sohbet için herkesi çağırmıştı. Çocuklardaki heyecanı görmese gelmezdi Deniz, dinsel bir vaaz dinleyecek havada kesinlikle değildi. Ama Çavuş’un küçük oğlu Mustafa’nın dedikleri ilgisini çekmişti. Çocuk, “Dinleri konuşacağız, yaşamın nasıl yaratıldığını tartışacağız” demişti. Kahvede yaşlı, genç, kızlı erkekli, sandalyelerde, yere serdikleri kilimlerde oturan köylülere dikkatle baktı Deniz, yaradılışın tartışıldığı bir felsefe grubundan çok köy düğünü için hazırlanmış gibiydiler. Bölgenin tek kamyoneti geri kalan yaşlıları getirince herkesin hürmetle kalkıp selamlamasını, yer vermelerini izledi. Çocuklar ve yaşlılar el eleydi. Fark edilmemek için kendi köşesinde hiç kıpırdamadan, imamın selamlaşmaları bitirip ortada boş bırakılan halıya oturmasını izledi. İmamın çevresindeki ilk halkada çocuklar ve yaşlılar, gerideyse köyün geri kalanı vardı. Çaylar dağıtıldı, haller hatırlar soruldu ve imam, Orhan Dede’ye “Hadi Orhan Dede, seni dinliyoruz bugün ne anlatıcan bize” diye seslenince herkes sustu. Orhan Dede kulağındaki işitme cihazını düzeltip konuya girdi: “Zor günler gelipduru ama önemli olan zorluklar değildir, zorluklara rağmen değerleri korumaktır. Şimdiki çocuklara bakıveriyom da şaşırıyom. Pek bi akıllılar, pek bi hızlılar. Soyumuz için bi şeyler yapmak lazım geliveri. Ben bi internet alalım…

Fi / Akilah Azra Kohen
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Fi Fi’den… Binanın yan cephesini komple kaplayan kendi resmini gördüğünde hâlâ Eti’nin söylediklerini düşünüyordu. Kendi resimlerini gazetelerde, dergilerde, internette, billboardlarda görmeye alışıktı Can ama koca bir binanın dev cephesinin kaplanması bir ilkti, onu ezen, sıkıcı bir etki kapladı içini. Modern çağın Tanrısıydı o, insanların taptığı, dua ettiği, cevaplar beklediği, her gün görmek, dinlemek istediği bir Tanrı. İnsanların kendisine inanmalarıyla var olmuş, hayranlıklarıyla güç kazanmış, kendisini izlemek için duydukları istekle Tanrılaşmıştı. Bu bina kaplamasıyla da şimdi sanki putu bile yapılmıştı. Ama Tanrılar, putları yapıldıktan kısa bir süre sonra yok olurlardı ya da yok olmalarına yakın putları yapılırdı, putları sanki halk onları hatırlasın diye arkalarında bıraktıkları bir hatıraydı. Can, şoförü Ali’den otobanın kenarında durmasını istedi. Arabadan inip açık kapının arasında dikilip dikkatle kendi resmini inceledi. Yeni programının yeni formatı Can’ın imajına da yansımıştı. Saçları daha önce hiç izin vermediği kadar uzamış, ensesine inmiş, sürekli giydiği siyah takım yerini sadece siyah gömleğe bırakmıştı. Arabadan indiğinden beri kafası yukarıda, aralıksız resme bakıyordu, hoşuna gitmeyen şeyin ne olduğunu kelimelere dökmeden önce bulmak istiyordu. Ama bulamadı. Her şey çok iyi düşünülerek yapılmış, en kaliteli şekilde basılmış, beğenilecek bir cephe kaplamasıydı bu. Can’ın kendi resmini incelemesini bekleyen Ali ve Kaya sessizce arabanın yanında yolun kenarında durdular. Yanlarından…

Yaşadığım Gibi / Ahmet Hamdi Tanpınar
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Yaşadığım Gibi Yaşadığım Gibi’den… Diyalektik, insanı tarife çalıştı. Meşhur tüysüz ve iki ayaklı hayvan safsatasından siyasî, mantıkî veya sadece teessürî mahlûk düsturlarına kadar bir yığın tarif, «insan bir tezatlar mecmuasıdır», «insan bir âhenktir» tarzında epeyce müphem, hattâ bazan karanlıkta yapılmış bir el işareti gibi mânâsız izahlar hepimizin hatırındadır. Pascal’ın insan hakkında verdiği «düşünen saz» tarifi, şiirin diliyle söylendiği için bu cinsten tecritlerin en güzeli, belki en mânâlısıdır. İnsanoğlunun, en kudretli ve gerçekten yaratıcı olduğu tarafıyla en zayıf noktasını, kader karşısındaki aczini birleştirir. Böylelikle üçüncü bir unsuru, teessür şuurunu da içine alır. Ruhumuzla, idrâkimizle ne kadar büyüğüz ve gene bu yüzden —kaderi yenemediğimiz için— ne kadar biçareyiz! İşte Pascal’ın demek istediği şey. Belki, hattâ muhakkak, ebedîliğin gözünde böyleyiz. Bütün bu kâinat bizim idrâkimizde yaşar. İnsan düşüncesi zaman ve mekânın yaratıcısıdır. Bütün tanrılar ondan doğar. Her şey onunla başlar ve galiba onunla biter. Bir ânı bitmez tükenmez bir ülke yapan ihsasların cenneti, bütün teessürî hayat, san’atlar, işler… Bütün bunlara rağmen kâinatın yanında neyiz? Bizim, nabzımızı dinleyerek bulduğumuz, şuurunu beraberinde getirdiğimiz, ölçtüğümüz, biçtiğimiz, her şekilde tasarrufa çalıştığımız, her türlü icat, ihtira, ihtiras, vehim, vesvese, şiir ve sanatı, her şeyi içine attığımız halde bir türlü dolduramadığımız zamanın karşısında ne kadar küçüğüz! Bir gün, ömrümüzün…

Saatleri Ayarlama Enstitüsü / Ahmet Hamdi Tanpınar
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Saatleri Ayarlama Enstitüsü Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden… Yukarda hayatımın sıkıntılarından birkaç defa bahsettim. Hâtıralarım ilerledikçe okuyucularım ömrüm boyunca ihtiyaç ve mahrumiyetin âdeta ikinci bir deri gibi vücuduma yapışmış olarak dolaştığımı göreceklerdir. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Fakir düşmüş bir ailede doğdum. Buna rağmen çocukluğum epeyce mesut geçti. Fakirlik, içimizde etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla -ve şüphesiz muayyen bir derecesinde- zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. Onun da kendine göre imtiyazları vardır. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti. Bu kelimeyi bugün sadece siyasî mânasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman mânasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği hâlde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık. Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz artık…

Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Huzur Huzur’dan… Mümtaz’a verilen adreslerin çoğu yanlıştı. İlk uğradığı evde Fatma ismindeki hastabakıcı hiç oturmamıştı. Sadece evin kızı hastabakıcı kursuna girmişti. Kız, onu gülümseyerek karşıladı. -Harp olursa bir işe yarayayım diye kursa yazıldım. Fakat daha hiçbir şey bilmiyorum. Sesi ciddiydi. -Ağabeyim askerde… Onu düşünerek… İkinci uğradığı evde hakikaten bir hastabakıcı oturuyordu. Fakat üç ay evvel kendisi Anadolu’da bir hastahanede iş bulmuş, gitmişti, Mümtaz’ı karşılayan annesi, -Bakayım, kızımın arkadaşlarından birisini görürsem, tenbih ederim, diyordu. Mümtaz, oyunu bozmamak isteyenlerin sabrı ile bir kağıda adresini yazdı. Ev fakir ve eskiydi. Kışın ne yaparlar? Nasıl ısınırlar? diye düşüne düşüne uzaklaştı. Ne yaparlar? Nasıl ısınırlar? Bu sual hiç olmazsa bu anda garipti. Bu Ağustos sonu sabahı bütün sokaklar bir fırın ağzı gibi insanı kapıyor, çiğniyor, yutuyor, sonra kendisinden bir sonrakine geçiriyordu. Ara yerde bir gölge parçası, bir yol ağzında serince bir nefes sanki hayatı hafifleştiriyordu. İhsan, “Bu yaz kütüphanelerden uzakta kalamam. Behemehal birinci cildi bitirmeliyim” demişti. Birinci cilt. Mümtaz, ince satırlarla dolu kağıtları gözünün önünde gibi görüyordu. Kırmızı mürekkeple haşiyeleri, büyük çıkmaları, kendi kendisiyle bir kavgaya benziyen yazı bozuluşları… Kim bilir, belki de kitap hiç bitmeyecekti. Bu düşüncenin azabı ile sokaktan sokağa giriyor, köşebaşındaki bakkallarla, kahvecilerle konuşuyordu. Evinde bulduğu tek hastabakıcı, -Kocam hasta, onun için…

Beş Şehir / Ahmet Hamdi Tanpınar
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Beş Şehir Beş Şehir’den… Boğaz bana daima zevkimizin, duygumuzun büyük düğümlerinden biri gibi gelmiştir. Öyle ki, onun bizde külçelenmiş mânasını çözdüğümüz zaman büyük hakikatlerimizden birini bulacağız sanmışımdır. Bu bir hayal olabilir. Birçok güzellikler insana kâinatın eşi veya eşiti oldukları vehmini verirler. Onlarla karşılaştığımız zaman bizde büyük, kendi kendine yetebilecek bir hakikat karşısında imişiz hissi uyanır. Bazı tarikatlerin güzel insan yüzünde, güzel insan vücudunda Tanrı’yı aramalarının sırrı bu değil midir? Güzelin en büyük hususiyeti her an yeni gibi görünmesinde, her an bizi kendisine ve kendisinde uyanmaya zorlamasındadır. Sanat için, insan için az çok doğru olan bir şey, niçin birkaç asrın yaşama üslûbuna, zevkine, sevme, duyma tarzlarına şahit olmuş, onları kendi imkânlarıyla beslemiş, hattâ idare etmiş bir manzara için düşünülmesin? Kaldı ki, Boğaz’ın kendisi de sanatkârane, hattâ müzikaldir. Amiel “manzara bir ruh hâlidir” der. Fakat bazı manzaralar vardır ki bizi Amiel’in iddia ettiği kadar serbest bırakmaz. Hülya ve düşüncelerimize kendiliğinden bir istikamet verirler. Bu esrarlı dehliz öyle teşekkül etmiştir ki, bir tarafında yaşanan şey, öbür tarafında bir hâtıra gibi tadılır. Çünkü güneş, Boğaziçi’nde doğup batmaz. Tıpkı hoparlörle dışarıdan dinlenen bir opera gibi, bütün hareket adesenizin dışında kalır: Siz yalnız musikiyi duyarsınız. Her iki kıyı birbirine saatlerin aynasını tutar. Beylerlerbeyi’nde, Emirgân’da, Kandilli veya…

Aydaki Kadın / Ahmet Hamdi Tanpınar
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Aydaki Kadın Aydaki Kadın’dan… Karanlık merdiven, bazı büyük serlerle çiçeklenmiş dükkânları, unutulmuş, ot bürümüş mezarlıkları beraberce andıran acayip ve ağır bir koku içindeydi. Ancak ikinci kata indiği zaman bunun sebebini öğrendi. Sahanlığı baştan aşağı, üst üste tenekeler ve yere yığılmış çiçek demetleri dolduruyordu. Dört akşam evvelki yaş dönümünde Madam ?’ye gönderilmiş çiçekler. Gülünç olmayı gözüne alarak merdivenin ışığını yaktı ve üst üste yığılmış son lâlelere, karanfillere, güllere, su nergislerine, nimfealara, zambaklara baktı. Hepsi yarı solmuş, toprağa karışmağa hasret, kendilerini karanfil, gül, su nergisi, lâle yapan mucizenin son zerrelerini çürük, sonsuzluğa kadar baygın ve boğucu bir şey gibi dört tarafa yayıyorlardı. Buketlerin bir kısmı çözülmemişti bile. Aransa belki bir kısmının üzerinde gönderenlerin kartı bulunabilir. Dört gece evvel bu kapının arkasında ve bu çiçeklerin arasında en garip tecrübelerimden birini geçirdim. Her cinsten çıplak omuz, göğüs, tebessüm, sahte veya hakikî mücevher parıltısı, pudra, çiçekle karışmış dişi kokusu ve can sıkıntısı. Beyoğlu. Sadece eğlencelerini düşünen küçük sefaret memurları. Onlara alafrangalık namına yaltaklanan, Maurice Dekobra ile Paul Géraldy’nin Toi et moi’sından söz açan hanımlar. Kalantor Ermeni, Rum, Yahudi tüccarları. Alabildiğine yaşamak hırsı, kadın ve para avcılığı. Madam ?, beni misafirlerine Poète Nation diye takdim etti. Dame de Sion’lu bir kız romanımdan bahsetti. Bir Ermeni cemaat…