Ateşten Gömlek / Halide Edib Adıvar
Türk Edebiyatı/ 3 Ağustos 2018

Ateşten Gömlek Ateşten Gömlek’ten… Geçtiğimiz köylerde hep daha evvel geçenlerin hikâyelerini dinledik, izlerine bastık. Bir alay isyanla, acılıkla dolu İstanbul mültecisi kadın, erkek buralardan gelip geçmişlerdi. Yollar çok garipti. Bazan bir palaskalı asker, fişek kemerli, başı Laz başlıklı insanlar birer ikişer sırtların üstünde görünüp kayboluyorlardı. Bazan bütün bir İstanbul kafilesi uzaktan gelip, geçiyordu. İpten dizginli tahta semerler üzerinde nefer esvaplı zâbitler, paltolu siviller görüyorduk. Biz kimse ile konuşmuyorduk. Köylerde mütereddit bir sükût vardı. Anadolu’dan isyan haberleri geliyor, İngilizlerin Halifesi ile milletin asi çocuklarının dövüştükleri söyleniyordu. Biz ancak üçüncü gün onlara tesadüf ettik ve bu yeni ihtilâl örneğini görebildik. Hepsinin boğazından beline kadar fişekleri var, kuşaklarında tabanca ve bıçak asılı. Hepsi ayaklarının altında zemberek varmış gibi yere dokunur dokunmaz ayakları sıçrıyor, tüfenglerini bazan omuzlarında, bazan başlarında sallayarak gidiyorlar. Hepsinin gözleri ateşli, fakat geldikleri sınıflar ayrı idi. Bunlar arasında Rumeli dağlarında Bulgar eşkıyasıyla senelerce vuruşmuş, pişmiş; çetelerle, zâbit üniformasını ihtilâl kisvesine çevirmiş İstanbul gençleri vardı. Bunlara ilk temas Ayşe’ye zayıf bir yadırgamak hissi verdi. Sonra çarçabuk alıştı. Bunlarla ilk temasımızda Ayşe’nin, Binbaşı Cemal’in kardeşi olduğunu, İngilizlerden kaçtığını söylemek mecburiyetinde kaldık. O köylü esvabıyla fazla genç, fazla cazipti. Fakat onun feci hikâyesini hangisi dinlese gözünde ihtilâlin en hakikî ateşi yanıyor, Ayşe İzmir mücadelesinin…

Pi / Akilah Azra Kohen
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Pi Pi’den… “Bir düşünceyi iki zıt ucuyla düşünebiliyorsan ve tüm zıtlıklarını hesaplayabiliyorsan ancak o zaman gerçekten anlayabilirsin. Fikrin bir ucunda durmak sadece dengeyi bozar, o fikri öldürür. Fanatiklerin sorunu da budur, öldürürcesine inandıkları fikre sadakatleriyle ihanet ederler aslında. Ortada durmayı beceremiyorsan fikri öldürürsün. Peki nasıl ortada durmayı öğreneceğiz?! Nasıl o incecik, belli belirsiz çizginin üstünde, dengede, cambazlar gibi durup inandığımız her şeye hakkını vereceğiz? Hatalar yaparak! Çünkü en yanlışı anlamadan en doğruya ulaşamazsın. Ama biz yanlış yapmaktan korkuttuğumuz nesiller yetiştirdik. Korkaklık içinde kendini geç kalmış hissedip hareketsizleşen, vazgeçmiş nesillere dönüştüler. Sonra senin neslin geldi.” Öksürükle kesildi Eti’nin sözleri. Bedeni iyice ağırlaşmış, sinir sistemi tamamen pes etmişti. Bilge hissettiği hüznü kamufle ederek kalkıp su verdi Eti’ye asla içmeyeceğini bilse de. Beklenenden daha uzun savaşmıştı Eti bu hastalıkla ama yenilmişti, kesindi. Oğlunu Amerika’ya göndermiş, devamı getirilmesi gereken her şeyini Bilge’ye teslim etmiş, uzandığı yatakta aylardır ölümü beklemişti… ama bir türlü gelmemişti. Eti’nin öksürükleri kesilirken hırıltıların arasından mırıldandı. “Hiçbir zaman düşüncede hazıra konma Bilge! Başkasının oluşturduğu düşünceyi onaylamak için değil, kendimizinkini oluşturmak için buradayız. Anlatılanla değil yaşadıklarınla, araştırdıklarınla anla hayatı. Diğerlerinin felsefesine değil, yaşamın bilimine odaklan ve kendi felsefesini çıkar. Evreni, varoluşu izle. İzledikçe nasıl da her şeyin birbirine sımsıkı bağlı olduğunu, makrodan…

Çi / Akilah Azra Kohen
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Çi Çi’den… Değişik köylerden gelenlerin toplandığı kahve bölgedeki üç köyün tek kahvesiydi. Eşeklerin, atların sırtında gelen gençleri, gelinlerinin, torunlarının kolunda gelen yaşlıları izledi Deniz. Bugün bölgenin tek imamı, dedelerin de katıldığı bir sohbet için herkesi çağırmıştı. Çocuklardaki heyecanı görmese gelmezdi Deniz, dinsel bir vaaz dinleyecek havada kesinlikle değildi. Ama Çavuş’un küçük oğlu Mustafa’nın dedikleri ilgisini çekmişti. Çocuk, “Dinleri konuşacağız, yaşamın nasıl yaratıldığını tartışacağız” demişti. Kahvede yaşlı, genç, kızlı erkekli, sandalyelerde, yere serdikleri kilimlerde oturan köylülere dikkatle baktı Deniz, yaradılışın tartışıldığı bir felsefe grubundan çok köy düğünü için hazırlanmış gibiydiler. Bölgenin tek kamyoneti geri kalan yaşlıları getirince herkesin hürmetle kalkıp selamlamasını, yer vermelerini izledi. Çocuklar ve yaşlılar el eleydi. Fark edilmemek için kendi köşesinde hiç kıpırdamadan, imamın selamlaşmaları bitirip ortada boş bırakılan halıya oturmasını izledi. İmamın çevresindeki ilk halkada çocuklar ve yaşlılar, gerideyse köyün geri kalanı vardı. Çaylar dağıtıldı, haller hatırlar soruldu ve imam, Orhan Dede’ye “Hadi Orhan Dede, seni dinliyoruz bugün ne anlatıcan bize” diye seslenince herkes sustu. Orhan Dede kulağındaki işitme cihazını düzeltip konuya girdi: “Zor günler gelipduru ama önemli olan zorluklar değildir, zorluklara rağmen değerleri korumaktır. Şimdiki çocuklara bakıveriyom da şaşırıyom. Pek bi akıllılar, pek bi hızlılar. Soyumuz için bi şeyler yapmak lazım geliveri. Ben bi internet alalım…

Fi / Akilah Azra Kohen
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Fi Fi’den… Binanın yan cephesini komple kaplayan kendi resmini gördüğünde hâlâ Eti’nin söylediklerini düşünüyordu. Kendi resimlerini gazetelerde, dergilerde, internette, billboardlarda görmeye alışıktı Can ama koca bir binanın dev cephesinin kaplanması bir ilkti, onu ezen, sıkıcı bir etki kapladı içini. Modern çağın Tanrısıydı o, insanların taptığı, dua ettiği, cevaplar beklediği, her gün görmek, dinlemek istediği bir Tanrı. İnsanların kendisine inanmalarıyla var olmuş, hayranlıklarıyla güç kazanmış, kendisini izlemek için duydukları istekle Tanrılaşmıştı. Bu bina kaplamasıyla da şimdi sanki putu bile yapılmıştı. Ama Tanrılar, putları yapıldıktan kısa bir süre sonra yok olurlardı ya da yok olmalarına yakın putları yapılırdı, putları sanki halk onları hatırlasın diye arkalarında bıraktıkları bir hatıraydı. Can, şoförü Ali’den otobanın kenarında durmasını istedi. Arabadan inip açık kapının arasında dikilip dikkatle kendi resmini inceledi. Yeni programının yeni formatı Can’ın imajına da yansımıştı. Saçları daha önce hiç izin vermediği kadar uzamış, ensesine inmiş, sürekli giydiği siyah takım yerini sadece siyah gömleğe bırakmıştı. Arabadan indiğinden beri kafası yukarıda, aralıksız resme bakıyordu, hoşuna gitmeyen şeyin ne olduğunu kelimelere dökmeden önce bulmak istiyordu. Ama bulamadı. Her şey çok iyi düşünülerek yapılmış, en kaliteli şekilde basılmış, beğenilecek bir cephe kaplamasıydı bu. Can’ın kendi resmini incelemesini bekleyen Ali ve Kaya sessizce arabanın yanında yolun kenarında durdular. Yanlarından…

Yaşadığım Gibi / Ahmet Hamdi Tanpınar
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Yaşadığım Gibi Yaşadığım Gibi’den… Diyalektik, insanı tarife çalıştı. Meşhur tüysüz ve iki ayaklı hayvan safsatasından siyasî, mantıkî veya sadece teessürî mahlûk düsturlarına kadar bir yığın tarif, «insan bir tezatlar mecmuasıdır», «insan bir âhenktir» tarzında epeyce müphem, hattâ bazan karanlıkta yapılmış bir el işareti gibi mânâsız izahlar hepimizin hatırındadır. Pascal’ın insan hakkında verdiği «düşünen saz» tarifi, şiirin diliyle söylendiği için bu cinsten tecritlerin en güzeli, belki en mânâlısıdır. İnsanoğlunun, en kudretli ve gerçekten yaratıcı olduğu tarafıyla en zayıf noktasını, kader karşısındaki aczini birleştirir. Böylelikle üçüncü bir unsuru, teessür şuurunu da içine alır. Ruhumuzla, idrâkimizle ne kadar büyüğüz ve gene bu yüzden —kaderi yenemediğimiz için— ne kadar biçareyiz! İşte Pascal’ın demek istediği şey. Belki, hattâ muhakkak, ebedîliğin gözünde böyleyiz. Bütün bu kâinat bizim idrâkimizde yaşar. İnsan düşüncesi zaman ve mekânın yaratıcısıdır. Bütün tanrılar ondan doğar. Her şey onunla başlar ve galiba onunla biter. Bir ânı bitmez tükenmez bir ülke yapan ihsasların cenneti, bütün teessürî hayat, san’atlar, işler… Bütün bunlara rağmen kâinatın yanında neyiz? Bizim, nabzımızı dinleyerek bulduğumuz, şuurunu beraberinde getirdiğimiz, ölçtüğümüz, biçtiğimiz, her şekilde tasarrufa çalıştığımız, her türlü icat, ihtira, ihtiras, vehim, vesvese, şiir ve sanatı, her şeyi içine attığımız halde bir türlü dolduramadığımız zamanın karşısında ne kadar küçüğüz! Bir gün, ömrümüzün…

Saatleri Ayarlama Enstitüsü / Ahmet Hamdi Tanpınar
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Saatleri Ayarlama Enstitüsü Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden… Yukarda hayatımın sıkıntılarından birkaç defa bahsettim. Hâtıralarım ilerledikçe okuyucularım ömrüm boyunca ihtiyaç ve mahrumiyetin âdeta ikinci bir deri gibi vücuduma yapışmış olarak dolaştığımı göreceklerdir. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Fakir düşmüş bir ailede doğdum. Buna rağmen çocukluğum epeyce mesut geçti. Fakirlik, içimizde etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla -ve şüphesiz muayyen bir derecesinde- zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. Onun da kendine göre imtiyazları vardır. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti. Bu kelimeyi bugün sadece siyasî mânasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman mânasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği hâlde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık. Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz artık…

Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Huzur Huzur’dan… Mümtaz’a verilen adreslerin çoğu yanlıştı. İlk uğradığı evde Fatma ismindeki hastabakıcı hiç oturmamıştı. Sadece evin kızı hastabakıcı kursuna girmişti. Kız, onu gülümseyerek karşıladı. -Harp olursa bir işe yarayayım diye kursa yazıldım. Fakat daha hiçbir şey bilmiyorum. Sesi ciddiydi. -Ağabeyim askerde… Onu düşünerek… İkinci uğradığı evde hakikaten bir hastabakıcı oturuyordu. Fakat üç ay evvel kendisi Anadolu’da bir hastahanede iş bulmuş, gitmişti, Mümtaz’ı karşılayan annesi, -Bakayım, kızımın arkadaşlarından birisini görürsem, tenbih ederim, diyordu. Mümtaz, oyunu bozmamak isteyenlerin sabrı ile bir kağıda adresini yazdı. Ev fakir ve eskiydi. Kışın ne yaparlar? Nasıl ısınırlar? diye düşüne düşüne uzaklaştı. Ne yaparlar? Nasıl ısınırlar? Bu sual hiç olmazsa bu anda garipti. Bu Ağustos sonu sabahı bütün sokaklar bir fırın ağzı gibi insanı kapıyor, çiğniyor, yutuyor, sonra kendisinden bir sonrakine geçiriyordu. Ara yerde bir gölge parçası, bir yol ağzında serince bir nefes sanki hayatı hafifleştiriyordu. İhsan, “Bu yaz kütüphanelerden uzakta kalamam. Behemehal birinci cildi bitirmeliyim” demişti. Birinci cilt. Mümtaz, ince satırlarla dolu kağıtları gözünün önünde gibi görüyordu. Kırmızı mürekkeple haşiyeleri, büyük çıkmaları, kendi kendisiyle bir kavgaya benziyen yazı bozuluşları… Kim bilir, belki de kitap hiç bitmeyecekti. Bu düşüncenin azabı ile sokaktan sokağa giriyor, köşebaşındaki bakkallarla, kahvecilerle konuşuyordu. Evinde bulduğu tek hastabakıcı, -Kocam hasta, onun için…

Beş Şehir / Ahmet Hamdi Tanpınar
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Beş Şehir Beş Şehir’den… Boğaz bana daima zevkimizin, duygumuzun büyük düğümlerinden biri gibi gelmiştir. Öyle ki, onun bizde külçelenmiş mânasını çözdüğümüz zaman büyük hakikatlerimizden birini bulacağız sanmışımdır. Bu bir hayal olabilir. Birçok güzellikler insana kâinatın eşi veya eşiti oldukları vehmini verirler. Onlarla karşılaştığımız zaman bizde büyük, kendi kendine yetebilecek bir hakikat karşısında imişiz hissi uyanır. Bazı tarikatlerin güzel insan yüzünde, güzel insan vücudunda Tanrı’yı aramalarının sırrı bu değil midir? Güzelin en büyük hususiyeti her an yeni gibi görünmesinde, her an bizi kendisine ve kendisinde uyanmaya zorlamasındadır. Sanat için, insan için az çok doğru olan bir şey, niçin birkaç asrın yaşama üslûbuna, zevkine, sevme, duyma tarzlarına şahit olmuş, onları kendi imkânlarıyla beslemiş, hattâ idare etmiş bir manzara için düşünülmesin? Kaldı ki, Boğaz’ın kendisi de sanatkârane, hattâ müzikaldir. Amiel “manzara bir ruh hâlidir” der. Fakat bazı manzaralar vardır ki bizi Amiel’in iddia ettiği kadar serbest bırakmaz. Hülya ve düşüncelerimize kendiliğinden bir istikamet verirler. Bu esrarlı dehliz öyle teşekkül etmiştir ki, bir tarafında yaşanan şey, öbür tarafında bir hâtıra gibi tadılır. Çünkü güneş, Boğaziçi’nde doğup batmaz. Tıpkı hoparlörle dışarıdan dinlenen bir opera gibi, bütün hareket adesenizin dışında kalır: Siz yalnız musikiyi duyarsınız. Her iki kıyı birbirine saatlerin aynasını tutar. Beylerlerbeyi’nde, Emirgân’da, Kandilli veya…

Aydaki Kadın / Ahmet Hamdi Tanpınar
Türk Edebiyatı/ 24 Temmuz 2018

Aydaki Kadın Aydaki Kadın’dan… Karanlık merdiven, bazı büyük serlerle çiçeklenmiş dükkânları, unutulmuş, ot bürümüş mezarlıkları beraberce andıran acayip ve ağır bir koku içindeydi. Ancak ikinci kata indiği zaman bunun sebebini öğrendi. Sahanlığı baştan aşağı, üst üste tenekeler ve yere yığılmış çiçek demetleri dolduruyordu. Dört akşam evvelki yaş dönümünde Madam ?’ye gönderilmiş çiçekler. Gülünç olmayı gözüne alarak merdivenin ışığını yaktı ve üst üste yığılmış son lâlelere, karanfillere, güllere, su nergislerine, nimfealara, zambaklara baktı. Hepsi yarı solmuş, toprağa karışmağa hasret, kendilerini karanfil, gül, su nergisi, lâle yapan mucizenin son zerrelerini çürük, sonsuzluğa kadar baygın ve boğucu bir şey gibi dört tarafa yayıyorlardı. Buketlerin bir kısmı çözülmemişti bile. Aransa belki bir kısmının üzerinde gönderenlerin kartı bulunabilir. Dört gece evvel bu kapının arkasında ve bu çiçeklerin arasında en garip tecrübelerimden birini geçirdim. Her cinsten çıplak omuz, göğüs, tebessüm, sahte veya hakikî mücevher parıltısı, pudra, çiçekle karışmış dişi kokusu ve can sıkıntısı. Beyoğlu. Sadece eğlencelerini düşünen küçük sefaret memurları. Onlara alafrangalık namına yaltaklanan, Maurice Dekobra ile Paul Géraldy’nin Toi et moi’sından söz açan hanımlar. Kalantor Ermeni, Rum, Yahudi tüccarları. Alabildiğine yaşamak hırsı, kadın ve para avcılığı. Madam ?, beni misafirlerine Poète Nation diye takdim etti. Dame de Sion’lu bir kız romanımdan bahsetti. Bir Ermeni cemaat…

Zargana / Hakan Günday
Türk Edebiyatı/ 21 Temmuz 2018

Zargana Zargana’dan… Kreuzberg’de karşılarına çıkacak sıradan bir gaspçının kulağından kan akıtacak bir tekniğin felsefesinin olması ilgilerini çekmiyor. Bin yaşındaki bir tarzı, bir barda tereddütsüz küfredebilmek için tüketiyorlar. Büyük salonun içinde çıplak ayaklarının üzerinde tekrarladıkları vuruşların bir felsefesi olması gerekmiyor. Dünyanın da bir felsefesi olması gerekmiyor onlar için. Çünkü sırtında yaşıyorlar ve bu onlara fazlasıyla yetiyor. Kastanienallee’deki Jeet Kune Do Akademie Berlin. Kısaca JAB. Bodrum katındaki beyaz salondalar. Asla kendilerini savunmanın değil, öldürmenin provasını yapmak için buradalar. Kendilerini ya da bir başkasını. Fark etmez çünkü onlar Batı’dalar… Koma, Zargana’yı ilk kez JAB’da gördü. Dikkatini çekmesi için bir neden yoktu. Sadece bir saniye için duvardaki aynada göz göze geldiler. Saçlarının diplerinden çıkıp çenesine kadar sürünen ter damlalarının arasından onun kendisine bakan gri gözlerini yakaladı. Islak kirpikleri, sadece kafatasının rengini koyulaştıracak uzunluktaki sarı saçları, salondan çaldığı her nefeste açılan burun delikleri, çatlak ve kalın dudakları… Hepsi de Koma’ya bakıyordu. Benziyorlardı. Zargana’nın yaylı bir oyuncak gibi savurduğu ellerinin artık bir hedefi vardı. Benzerini dövüyordu. Koma umursamıyordu kendisine bakan gözlerden akan nefreti. Belki de en büyük yanlışı bu oldu… İki saatlik çalışmanın sona erdiğini, Pascal adındaki kızıl devin kapanış hareketine başlamasından anladılar. Tao tekniğine ait gösterişsiz bir gevşemeydi. Oysa Koma omuzlarından parmak uçlarına kadar gergindi….

Piç / Hakan Günday
Türk Edebiyatı/ 20 Temmuz 2018

Piç Piç’ten… Çalıştığını kimsenin görmediği, salondaki Nordmende marka siyah-beyaz televizyonun ekranındaki yansımasına bakarak saçlarını parmaklarıyla geriye taradı. Eski televizyonun üstündeki otuz yedi ekran Telefunken marka televizyonu kapatıp antreye yürüdü. Mutfak, ancak aylakta durulduğu takdirde iki kişiyi alabilecek kadar geniş olduğu için buzdolabı sokak kapısının tam karşısında yani antrede duruyordu. Buzdolabının her iki yanında da kapılar vardı. Sağdaki banyoya, soldaki mutfağa açılıyordu. Banyodan garip bir koku geldiği için aralık duran kapısını kendisine çekerek kapadı. Buzdolabını açtı. Sendeledi. Uyandığından beri içki içiyordu. Ama sarhoş değildi. Buzluktaki votka şişesini ve alt rafta duran elma suyunu aldı. Buzdolabını kapatıp salona girdi. Oradan da terasa çıktı. “İşte geldi. İnanmazsanız Hakan’a sorun!” “Cenk haklı. İnanmadığınız her şeyi bana sorabilirsiniz. Çünkü ben her şeye inanıyorum.” Cenk’in kışkırtıcı bir tişört koleksiyonu vardır. Ön ve arkalarına kumaş boyalarıyla yazdığı yazıları taşıyan tişörtleri herhangi bir modaevinin ilgisini çekmese de, sokakta birçok kez kavgalarla sonuçlanan ilgiler çekmiştir. Terasta geçirdiği ilk gecede, Cenevre’deki hayatında kullandığı bir tişört giymişti. Ve önünde iki kelime yazıyordu: “Barbar Türk.” Her ne kadar üzerindeki tişörtle Avrupa kültürünün gizli ‘ kompleksleriyle alay etse de Cenk kendisinin yaşayan son barbar Türk olduğunu düşünür. Bunun nedeni çok karmaşık değildir. Ne politik, ne de kültürel bir gerekçesi vardır. Cenk sonradan barbar,…

Malafa / Hakan Günday
Türk Edebiyatı/ 19 Temmuz 2018

Malafa Malafa’dan… Cenevre’nin ön sokaklarının kaldırımları yedi kuryeyi yan yana taşıyacak kadar geniştir. Kentin ön sokakları çantalı kuryelerle doludur. Deri çantalar, şifreli kilitler ve içlerinde yol yorgunu tramlar. Binaların cephesi banka veznelerine benzer. Kapılarından girmek için randevu almak gerekir. Randevu almak içinse bir miktar tram bozdurmak. Kumarhaneler gibi. Gerard’ın kendini soktuğu kapı, böyle bir binaya açılıyordu. Altı katlı ve elli dört ofisli bir bina. Altıncı kattakilerin manzaraları karşı kaldırımdaki binaların altıncı katlarıydı. Ama kimse kimseye bakmıyordu. Manzara dışarıda değil, içerideydi. Çünkü tram ofislerde paylaşılıyordu. Deri koltuklar, deri bir masa. Masanın iki yakasında iki mart. Birinin derisi doğuştan, diğerininki sonradan yanmıştı. Diller İspanyolca dönüyordu. “Ne içersin Gerard?” “Başladığımla devam edeyim. Rakı lütfen.” Ofisin sahibi olduğuna herkesi inandıracak kadar siyah bir takım elbise giymiş olan mart, yanındaki ahşap kapaklı buzdolabından çıkardığı Tekirdağ şişesini, iki kadehle birlikte masaya koydu. Adil davranıp ikisini de eşit doldurdu. Gerard’ın da kendisi gibi, bir Türk kadar rakılı geçmişe sahip olduğunu biliyordu. Önce su, sonra buz. Birinden birer parmak, diğerinden ikişer adet ekledi. Kadehlerden birini İsviçreli’ye uzattı. Önce masaya sonra da birbirlerine değen kadehlerden çıkan ses toktu. Ağızlardan çıkanlar gibi. Çünkü zihinler de kadehler kadar doluydu. “Antalya’ya!” “Topaz’a!” Rakıyı ancak dudağını ıslatacak kadar yudumlamış olan mart konuştu. “Herkesin…

Kinyas ve Kayra / Hakan Günday
Türk Edebiyatı/ 18 Temmuz 2018

Kinyas ve Kayra Kinyas ve Kayra’dan… Kendimi ölümsüz olarak görüyorum. Mekân ve zamandan kopalı yıllar oluyor. Bir kıza âşık olmuştum. Onu görmek için altı saat yol almam gerekiyordu. Bir sabah, treni kaçırdım. Âşık olmaktan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bilirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı’dan vazgeçtim. Ölmekten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem gerekecekti. Ölmek istemiyorum, çünkü Tanrı’yı da öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz… Platon’un Mağara İstiaresi’ne karşılık, ben de Kuyu İstiaresi’ni yazdım: doğdukları andan itibaren düşen insanların, yanlarından hızla geçen fırsatlara ve başka insanlara tutunup tırmanmalarını ve bunu sadece doğdukları andaki yüksekliklerine erişebilmek için yaptıklarını anlattım. Ancak ellerini ağızlarına sokup, parmaklarını ısırıp hiçbir şeye tutunmamaya kararlı olanları da anlattım. Ve sordum, Tanrı’nın yukarıda mı yoksa aşağıda mı olduğunu. Eskiden poker oynardım. Şimdi de, Tanrı’nın aşağıda, kuyunun dibinde olduğuna oynuyorum. Hayatım masada, birkaç kırmızı oyun fişiyle. Az yedim, çok içtim. Hâlâ içiyorum. İçki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye, ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, âşık oldum. İkisini de arkama bakmadan bırakıp…

Daha / Hakan Günday
Türk Edebiyatı/ 17 Temmuz 2018

Daha Daha’dan… Babam bir katil olmasaydı, ben de olmayacaktım… “Neyine gerek lan senin, dedim hatta… Kaçmak, göçmek? Gideceğin yere gitsen ne olur? Ölmeye mi çekiyorsun bu kadar eziyeti? Neyse… Sonra Rahim dedi, sen de gel, dönüşte iki laf ederiz. Benim de işim yok o zamanlar, daha kamyonu almamışım…” Babam bir katil olmasaydı, annem beni doğururken ölmeyecekti… “Arada, kaçağa gidenlere bir el atıyorum… Hem işi öğreniyorum hem de üç beş yolumu buluyorum… İyi lan, dedim. Bindik, açıldık işte… Sakız’a varmaya az kala bir fırtına çıktı! Zaten Swing Köpo’nun kendini götürecek hali yok! Daha ne olduğunu anlamadan, göçtük suya…” Babam bir katil olmasaydı, asla dokuz yaşıma basmayacak ve onunla o sofraya oturmayacaktım… “Bir baktım, herkes bir tarafta, bağıran bağırana… Adam gelmiş çölden, ne bilsin yüzmeyi! Böyle bir görünüyorlar, sonra yok! Taş gibi batıyor hepsi! Boğulup gidiyorlar… Bir ara Rahim’i gördüm, alnı kan içinde… Vurmuş kafayı teknede bir yere… Dalgaları bir gör, duvar gibi! Üstüne üstüne geliyor insanın! Sonra bir baktım, Rahim de yok…” Babam bir katil olmasaydı, ne o bana bu hikâyeyi anlatacaktı, ne de ben onu dinleyecektim… “Yüzeceğim de, ne tarafa gideyim, diyorum… Gecenin bir körü! Bayağı bir uğraştım… Ama yok, kafayı suyun üstünde tutmak bile mesele… Bir dalıp bir çıkıyorum……

Azil / Hakan Günday
Türk Edebiyatı/ 16 Temmuz 2018

Azil Azil’den… Tanıdığı herkes kahramandı. Hayat kahramanları. Belki başkalarının değil, ama kendi hayatlarım kurtaran kahramanlar. Bir dünya dolusu Süpermen. Telefon kulübelerinde pelerinlere bürünüp caddelere dağılan kahramanlar. Şimdi, onlardan biri gibi hissediyordu kendini. Tek fark, telefon kulübesinden çıkamamasıydı. O sadece orada kahramandı. Tek korkusu, telefonun çalması olabilirdi, ama olasılığın düşüklüğü sakinleştirici düzeydeydi. Yalnızca telefon kulübesinde kahraman olabilen, siyah takım elbiseli ve yalnız bir Süpermen. Kulübeden çıkıp sıradan bir aptala dönüşmek istemiyordu. Suçladı. Herkesi. Kendini. Yalnız kalamadığı için. Yalnız bırakılmadığı için. Yanında daima insanlar olduğu için. Ve onların yanında daima aptal ve kötü olduğu için. Baskıya dayanamadığı için. Baskıdan nefret ettiği için. Bedeninde ve ruhunda bu kadar delik olduğu için. Ve o delikler, başkalarının düşüncelerinin geçebileceği genişlikte olduğu için. Kutladı. Herkesi. Kendini. Okumayı öğrettikleri için. Okuduğunu anlamayı öğrenebildiği için. Yirmi sekiz yaşında yalnız kalabildiği için. Yirmi sekiz yıl sonra onu yalnızlığa terk ettikleri için. Terk ettikleri yer cennet olduğu, için. Cennete terk edilmiş bir çocuk olduğu için. Masanın büküldüğü çizgiye avuçlarım dayayıp sandalyesini geri itti. Ayaklarının üzerinde durdu ve yürüdü. Sürünmekten kurtulup yürümeye başlamış gibi ağır ağır attı adımlarım. Koridora çıktı. Sağında, odalar ve banyo, solundaysa salon ve mutfak vardı. Yemek yapmakla ilgilenmiyordu, çünkü aç değil, susuzdu. Mutfağı geçti. Salona girdi. Kütüphanenin…

Az / Hakan Günday
Türk Edebiyatı/ 15 Temmuz 2018

Az Az’dan… Gido Ağa altmış bir yaşında, geceleri İran sınırından giren mazottan içinde yüzecek kadar payını alan, Şıh Gazi denilen bunağa kesinlikle güvenmese de yüzüne gülmek zorunda kalan bir aşiret reisiydi. Aleyzam aşireti. Her beş yılda bir, koruculukla teröristçilik arasında gidip gelen, mevsime göre renk veren bir sürü. Başlarında da Gido Ağa diye bir çoban. Genişti evi. On ev kadardı. Her ev gibi bir başköşesi vardı. Ve artık o başköşede, beyaz cübbesi, beyaz sarığıyla uyuklayan Şıh Gazi oturuyordu. İyice yaşlanmıştı. Ne konuşur ne de dinlerdi. Aslında bir sancaktan farkı yoktu. Köy gezilerinde uygun bir yere dikilir ve çevresine çöreklenilirdi. Şıh Gazi kendi rüzgârında dalgalanırken, oğlu Hıdır Arif de tarikat işlerine bakardı. Salonda, ayakta duran tek kişi Tayyar’dı. Et ve kemik yerine kas ve sinirden inşa edilmiş bir judocu. Şıh Gazi’nin arkasında duruyor ve gözleri birer objektif gibi gördüğü her şeyi kaydediyordu. İki metreye yakın bir boy ve yüz kilo. Cübbesine geniş gelen kollar, yüzüne dar düşen bir alın, kırıldığıyla kalmış bir burun ve namlu kalınlığında parmaklar. Ellerini kuşağının altında birleştirmiş, havadaki tozları bile birbirinden ayırmak ister gibi bakıyordu çevresine. Şıh Gazi’nin manevi oğluydu. Yedi yaşından beri yanındaydı. Annesi, babası ve dört ablası, İsrailli bombalar tarafından öldürülmüş bir Filistinliydi. 1967 yılındaki…

Destanlar / Afşar Timuçin
Türk Edebiyatı/ 30 Haziran 2018

Destanlar Destanlar’dan… Bir yücelikse bir olmak adına Dağ rüzgârına benzer Süzülür yamaçlardan Anlamaz dur demeyi Varmadan uzaklara Sonsuz yüceliktir aşk Korkuyu öğrenmedi Yalnızlıktan başladı Yürüdü umutlara Artık inanç oldu aşk Bir direnişse varolmak adına Sonsuz güzelliktir aşk Andırmaz şehirlerde yoklaşmayı Bir yokluktan bir yokluğa Bir yalnızdan bir yalnıza yol vermez Eksiksiz olmaktır aşk Hep o ağacın altında buluştular O kimsesiz gölgelikte beklediler akşamı Günle birlikte doğup günle birlikte battılar İnançlarını söylediler Anlattılar denizlerin hangi mavide koşuştuğunu Hangi mavide durup kaldığını söylediler Düşündüler Hiç durmadan düşündüler Korkuyu yalnızlığı ve yalnızlığında egemen olanı Bir deniz gibi güçlüydüler Sonsuzlukta ve mavilikte Bir gök kadar uçsuz bucaksızdılar Her sonsuz sevgiye konan korku Usulca çırptı kanatlarınıUsulca indi yere Ama her şey umuttu Her şey korkuda bile Bir bulut gibi yoğunlaştıkça yoğunlaştılar…

Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Türk Edebiyatı/ 30 Haziran 2018

Tutunamayanlar Tutunamayanlar’dan… Turgut Özben adlı genç bir mühendisin kaybolmasıyla ilgili haberler, günlük gazetelerin dördüncü ya da beşinci sayfalarında yer aldığı zaman ben yurt dışında bulunuyordum. Gittiğim ülkedeki bir yardım örgütünün bana sağladığı araştırma bursuyla iki yıl kadar çeşitli Avrupa ülkelerinde dolaştım. Bu arada gazeteciliği de bırakmadım ve Türkiye’deki gazeteme çeşitli konularda yazılar gönderdim. Kitapla ilgisiz görünen bu satırları yazmamın nedeni, kitabın, birçok bakımdan talihsiz sayılabilecek kahramanlarına uygun macerasını açıklamaktır. Gazeteye döndüğüm gün, masamın çekmecelerini karıştırırken büyük bir pakete rastladım; ben ayrıldıktan kısa bir süre sonra gelmiş ve orada unutulup kalmış. Paketten, bir mektup ve büyük bir kısmı elle yazılmış sayfalar çıktı. Yeniden sayılandırıldığı belli olan sayfalarda değişik el yazıları göze çarpıyordu. Mektup bana yazılmıştı; bir tren yolculuğunda tanışmış olduğum Turgut Özben adlı genç bir mühendis yazmıştı. Kendisinin kaybolmuş bir insan olduğunu belirtiyor ve dünyaya benim aracılığımla, yazılmasında birçok insanın payı olan bir ‘eser’ gönderdiğini söylüyordu. Yaptığım araştırmalar sonunda, gerçekten üç yıl kadar önce böyle bir kaybolma olayının meydana geldiğini öğrendim. Ankara’daki bir işini izlemek üzere bir sabah evinden çıkan bir mühendis bir daha dönmemişti. Bütün aramalar sonuçsuz kalmıştı. Polisin bildirdiğine göre, ayrılmadan önce bir İstanbul bankasındaki bütün parasını çekerek bu hesaptan karısının haberi yokmuş bir taşra bankasına yatırmış. Bir ay…

İki Yeşil Susamuru / Buket Uzuner
Türk Edebiyatı/ 29 Haziran 2018

İki Yeşil Susamuru İki Yeşil Susamuru’ndan… Bir avukat arkadaşı ‘düşünce suçu’ndan tutuklanmış, televizyonda kitapları katil gibi sergiliyorlar diye, bozulmuş, belki bu yüzden, belki de başka sorunlardan, o ilk tanıdığım canlı, heyecanlı, neşeli kadına hiç benzemiyordu. Buluşmak üzere söyleştiğimiz kafeye yorgun, isteksiz, biraz da sıradanlaşmış bir kadın geldi, Selen’in yerine. Yüzüne dikkatle bakıp, benimle ne konuşacağını tahmin etmeye çalışırken, hâlâ liseli bir kız olduğumu düşünüp öfkeleniyordum. Liseli bir kıza Öğüt verilir, ders verilir. Yine ve hâlâ Selen’le eşit olamayışımın öfkesi içimi yakarken, bir yandan da artık bir cinsel hayatım olduğunu anlaması, bu bilgiyi kullanabileceği düşüncesiyle, ondan çekiniyordum. Dikkatle yüzünde bir ipucu aradım, her mimiğini izledim. Gözlerinin derinine gizlenmiş o eski pırıltıyı gördüm, o sırada: Dürüst, kendine güvenen, akıllı insan pırıltısını. Rahatlattı bu beni. O, eski Selen’di, değişmemişti ve beni hâlâ etkiliyordu. “Annenle ilişkini pek bilmiyorum Nilsu, ama tahmin ediyorum. Babanı, evet, onu oldukça iyi tanıyorum. Sana gelince, seninle ilk tanıştığımız andan itibaren, birbirimizi çok iyi algıladık sanıyorum…” Yine beni şaşırtmıştı Selen! Doğrusu cebimde doğum kontrol haplarını bulup, beni alelacele görüşmeye çağırınca, bekâret, cinsel hastalıklar (henüz AIDS gündemde değildi), gebelik riski, erken annelik sorunları ya da evlilik üzerine konuşacak sanmıştım. “Tanıştığımız gün, o balık lokantasında çok duyarlı, kafa tutan, zeki ve güzel…

Güneş Yiyen Çingene / Buket Uzuner
Türk Edebiyatı/ 29 Haziran 2018

Güneş Yiyen Çingene Güneş Yiyen Çingene’den… Koltuğunun altında bir dosya, önce bir yaz sonu, sonra bir kış ortası, son olarak da bir sonbahar başı onu Cağaloğlu’nda gördüklerinden söz ettiler. Genç bir kadınmış o zamanlar. Kimisi esmer, kimisi kumral, kimisi de kızıl saçlı diye tanımladı onu, ama hepsi ufak tefek, narin, incecik bir kadın olduğunda birleştiler. Hakkında bilinenlerin hepsi bu. Daha sonra birbirini tutmayan birçok olay anlatıldıysa da, bunların o kadınla bir ilişkisi olup olmadığı hiçbir zaman kesinlik kazanmadı. Ben bütün dinlediklerimi bir araya getirip yan yana koydum, sağdan baktım, soldan baktım, ters çevirdim… I-ıh, olmadı. Asla bir bütünlük vermedi. Tıpkı bir rüyanın kopuk, mantıksız, saçma kurgusu gibi eğreti kaldı. Rüyaların kendi içinde bir mantığı olduğunu söyleyenler çıksa da, onların pek ciddiye alınmadığını biliyoruz. Rüya mantığıyla ilgilenen bir mühendis, bir yargıç, bir işadamı/işkadını gördünüz mü hiç? Her neyse, bunları bir kenara bırakıp, o kadına dönüyorum yine. Kadını ilk kez Cağaloğlu’nda gören yaşlı bir ayakkabı boyacısı şöyle konuştu: “Ağustos sonları olmalıydı, belki de eylül başları, hafif hafif dizlerim, dirseklerim, parmaklarım sızlar olmuştu. Bir sabah daha siftah etmeden, neşeli çevik adımlarını yokuşa vurmuş, gidiyorken gördüm onu. Bir tuhaflık olduğunu hemen anladım. Çok umutlu bir hali vardı. Biz yıllardır her çeşit adamı gördük bu…