Güneş Yiyen Çingene / Buket Uzuner
Türk Edebiyatı/ 29 Haziran 2018

Güneş Yiyen Çingene Güneş Yiyen Çingene’den… Koltuğunun altında bir dosya, önce bir yaz sonu, sonra bir kış ortası, son olarak da bir sonbahar başı onu Cağaloğlu’nda gördüklerinden söz ettiler. Genç bir kadınmış o zamanlar. Kimisi esmer, kimisi kumral, kimisi de kızıl saçlı diye tanımladı onu, ama hepsi ufak tefek, narin, incecik bir kadın olduğunda birleştiler. Hakkında bilinenlerin hepsi bu. Daha sonra birbirini tutmayan birçok olay anlatıldıysa da, bunların o kadınla bir ilişkisi olup olmadığı hiçbir zaman kesinlik kazanmadı. Ben bütün dinlediklerimi bir araya getirip yan yana koydum, sağdan baktım, soldan baktım, ters çevirdim… I-ıh, olmadı. Asla bir bütünlük vermedi. Tıpkı bir rüyanın kopuk, mantıksız, saçma kurgusu gibi eğreti kaldı. Rüyaların kendi içinde bir mantığı olduğunu söyleyenler çıksa da, onların pek ciddiye alınmadığını biliyoruz. Rüya mantığıyla ilgilenen bir mühendis, bir yargıç, bir işadamı/işkadını gördünüz mü hiç? Her neyse, bunları bir kenara bırakıp, o kadına dönüyorum yine. Kadını ilk kez Cağaloğlu’nda gören yaşlı bir ayakkabı boyacısı şöyle konuştu: “Ağustos sonları olmalıydı, belki de eylül başları, hafif hafif dizlerim, dirseklerim, parmaklarım sızlar olmuştu. Bir sabah daha siftah etmeden, neşeli çevik adımlarını yokuşa vurmuş, gidiyorken gördüm onu. Bir tuhaflık olduğunu hemen anladım. Çok umutlu bir hali vardı. Biz yıllardır her çeşit adamı gördük bu…

Balık İzlerinin Sesi / Buket Uzuner
Türk Edebiyatı/ 29 Haziran 2018

Balık İzlerinin Sesi Balık İzlerinin Sesi’nden… Bu kart sayesinde küçük kentin merkezine giden otobüslere, merkezdeki tramvaya ve dağlara tırmanan teleferiğe ücretsiz biniyorduk: Gratis! Ayrıca kütüphanelerde, sinema, tiyatro ve konser salonlarında da kartlarımız geçerliydi. Kimlik kartlarımızın tam ortasında, ancak çok dikkatle bakılınca görülen pembe bir nokta vardı. Doğrusu bunun ne anlama geldiği üzerine pek kafa yormamıştım. J Bloğun altıncı katında, 682 numaralı odada kalıyordum. Yanımdaki 688 numaralı oda Romain Kacew ya da kendi deyişiyle Romain Gary’e verilmişti. Komşuluk, yapay, hatta zorlama bir ilişkidir. Sabahları, öğle ve akşamları, bazı gece yarıları, çok özel ruh durumu ve saç biçimlerinde komşunuza rastlayabilirsiniz. Gülümsersiniz, selam verir, anlaşılmayacak sözler gevelersiniz. Ya da suratınızı asıp, onu görmezden gelirsiniz. Komşunuz size, siz komşunuza tuhaf, aykırı ve hatta zevksiz geliyor olabilirsiniz, ama komşu evin sahibi siz olmadıkça, komşunuzu seçemezsiniz. Bu yüzden biz seçilmiş özel öğrencilerin komşuluk ilişkileri, normal insanlara oranla çok zayıftır. Adlar konusunda, en çok sahiplerinin söz hakkı olduğuna inancım nedeniyle komşuma, Romain Gary diye hitap ediyordum. Komşum Romain Gary, oldukça girişken, diplomat ruhlu, neşeli, bir bakışta saygıdeğer etki yaratabilen, sihirbaz yetenekli bir adamdı. Çok nazikti, yine de bu nezaketi hiç rahatsız etmiyor, yapay kaçmıyordu. Elinde daima yanan ve yanmayı bekleyen ince purolar oluyordu. O sıralar komşumla ilgili…

Tehlikeli Oyunlar / Oğuz Atay
Türk Edebiyatı/ 29 Haziran 2018

Tehlikeli Oyunlar Tehlikeli Oyunlar’dan… Sevgi, Süleyman Turgut Beyin kızıydı. Süleyman Turgut Bey, elektrik mühendisiydi. Gençliğinde, bugün büyük şehir sayılan, fakat o zamanlar taşra diye adlandırılan bir yerde oturuyordu. İlk mektep muallimesi Leyla Nezihi Hanımla da, taşrada tanışıp evlenmişti. Süleyman Turgut Bey, tahsilinin bir kısmını Berlin’de yapmıştı. Diplomasını ne surette aldığı pek belli değilse de —bazılarına göre, onu pek seven nafıa vekili Sunullah Beyin, Süleyman Beyi de düşünerek açtırdığı kısa bir kursu bitirmişti sadece— kendisini üniversite, karısını da lise mezunu sayardı. Leyla Hanımı, müşterek aile dostları miralay Nazım Beyin evinde tanımıştı. Münevver bir tüccarın biricik kızı olan Leyla Hanım, Süleyman Turgut Beyle tanıştığı sırada, babasının mali vaziyetinin bozulması üzerine yerleşmek zorunda kaldığı küçük bir evde oturuyordu; taşrayı da sevmiyordu. Evin geçimine yardım etmek gayesiyle, Muallim mektebinin imtihanlarını vererek, bir ilk mektepte iki sene kadar evvel çalışmaya başlamıştı. Daha evvel de, bir fransız mektebinden mezun olmuştu. O senelerin gözde mesleklerinden birine sahip sayılmamakla birlikte, Nafia Vekâletinde iyi bir mevkii olan ve ailesinden birkaç parça mirasa konan Süleyman Turgut Beyle evlenmek Miralay Nazım Beye göre, Leyla Hanım için mükemmel bir izdivaç olacaktı. Ufak tefek, solgun yüzlü Leyla Nezihi Hanım ile, daha genç yaşta saçları iyice dökülmüş olan esmer ve iriyarı Süleyman Turgut Bey,…

Korkuyu Beklerken / Oğuz Atay
Türk Edebiyatı/ 28 Haziran 2018

Korkuyu Beklerken Korkuyu Beklerken’den… Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu. Caminin önündeydi. Büyük bir camiydi bu. Minareleri, kubbeleri, kemerleri ve parmaklıklı pencereleri filan hepsi tamamdı. Özellikle avlusu: dilenenler için en önemli yer. Bir kenarda duruyordu. Hiçbir hüner göstermediği için ya da acındırıcı bir garipliği olmadığı için ya da kendisini çevreden ayırıp başarısızlığına üzülecek kadar düşünemediği için dilenirken de başarısızdı. Küçük kaplar içinde mısır satmadığı için, çocuklarla ve kuşlarla birlikte, başkaları adına sevap işleyemezdi; ayrıca, ne kırmızı cüppeli bir müneccime benzeyen ihtiyar gibi tekerlekli ve meşin duvarlı ve öğle tatilinde ön duvarı bir kepenk olup sahibini kapatıveren kulübede yaşıyordu, ne de şişman kötürüm gibi nazar boncuklarını ve tespihlerini ve çakmaktaşlarını artık satamadığı anda gaz pedalına basıp motosikletli tezgâhıyla oradan hemen uzaklaşabilirdi. Sermayesi ve görünür bir sakatlığı yoktu. Belki, yoldan geçen birini durdurup, hastaneden yeni çıktığını ve hemşerisi inşaat çavuşuna gidecek parası olmadığını söyleyerek köylü taklidi yapabilirdi; fakat konuşmadığı için, bu bakımdan da başarı kazanması oldukça güçtü. Caminin duvarına yaslanmaktan başka ilgi çekici bir eylemde bulunmuyordu. Hatta henüz avcunu açma teşebbüsüne bile geçmemişti. Bununla birlikte, güvercinlerin ve mısır kaplarının ve caminin eğimli bir duvar çıkıntısına dizilen cinsel ve dinsel kitapların ve halkı bazı toplumsal kötülüklere karşı uyaran ve ağaç gövdelerine…

Eylembilim / Oğuz Atay
Türk Edebiyatı/ 27 Haziran 2018

Eylembilim Eylembilim’den… Bir insan özellikle benim gibi bir insan ne zaman yazmaya başlar? Daha doğrusu, ne zaman onun için yaşadıkları, hissettikleri, düşündükleri artık ifade etmekten kaçamayacağı bir yoğunluğa ulaşır? Bilmiyorum, insan kendisi için böyle bir durumda olduğunu söyleyebilir mi? Bilmiyorum. Büyük bir acı, belki bir aşk, belki de çok başka bir sarsıntı sonucu insan kendini önemli bir kararın öncesinde; belirsiz de olsa, yaklaşan bir değişimin huzursuzluğu içinde bulabilir. Korkulu bir bekleyiştir bu: insan bu bilinmeyen sarsıntının yaklaştığını hissedince bir süre ne yapacağını bilemez. Sonra bütün gücüyle, belki de daha önce hiç hayalinden geçirmediği girişimlere atılır -daha doğrusu kendini daha önce düşünmeye bile cesaret edemeyeceği bir eylemin içinde bulur. Bir eylemin içinde bulur… daha önce düşünmeye bile cesaret edemeyeceği bir eylem… bir eylemin içinde nasıl bulur insan kendini? Hayalinden bile geçirmediği bir eylemin içinde bulur mu kendini insan? Hayır, böyle bir şey olamaz. Hiç olmazsa daha önce tasarladığı, ya da hayal gücünü açmayan bir durumda insan akıl ve ruh gücünü koruyabilir. İnsan… insan… kim bu insan? İnsan genel bir isimdir, çeşitli şartlar altında, çeşitli bireyleri ifade etmek için kullanılabilir. Ona, ‘insan’ yerine, meselâ ‘X’ de diyebilirsiniz. Ona ‘X’ denilebilirse, özellikle ben, bu varsayımdan dolayı çok mutlu hissederim kendimi. Çünkü ben bir…

Tatlı Rüyalar / Alper Canıgüz
Türk Edebiyatı/ 23 Aralık 2017

Tatlı Rüyalar Tatlı Rüyalar’dan… “A- özür dilerim. Bay Schubert, değil mi? Yoksa Monsieur Schubert mi demeliyim?” “Berlioz,” dedi Hector derin bir soluk alarak. “Bana Hector diyebilirsiniz.” “Evet. Sekreterim bana sizin geleceğinizi bildirmişti ama öyle dalgınım ki… Üstelik sabahtan beri bisikletçinin çırağını bekliyorum. Lütfen içeri buyurun.” Hector cebinden çıkardığı mendille alnındaki teri silerek az önce adamın çıktığı kapıya doğru ilerledi. Demek buralarda bisiklet tamircisi çıraklarının otuz beş yaşlarında olması, beyaz keten takım elbiseler giymesi ve Avrupa’daki modaya uygun açık renk camlı güneş gözlükleri takması beklenebiliyordu. Acaba Kartal denen semt Alacakaranlık Kuşağı’nda mıydı? Tam içeri adım atacağı sırada esmer adam kolunu kirişe dayayarak onu durdurdu. “Ayakkabılarınızı çıkarmıyor musunuz?” “Özür dilerim,” diye eğildi Hector. Yanağı adamın pantolonuna değiyordu. Beriki ayaklarına kapanmış gibi duran Hector’a şöyle bir baktı. “İsterseniz ayakkabılarınızla da girebilirsiniz. Ben sadece tercihinizden emin olmanızı istedim. Ayakkabıyla girmenizde bence hiçbir sakınca yok.” Hector bu eve geldiği için kendine lanetler okumaya başlamıştı bile. Ne var ki, o anda oradan ayrılıp gitmek kendine duyduğu saygıyı sıfıra indirecekti; aynı, ayakkabılarını yeniden giymeye çalışmak gibi. Çıplak ayaklarıyla tahta döşemeli odaya girdi. İçerisi derli toplu ama yoksul bir ev havasındaydı. Apartmanın arka kısmına ve bahçeye bakan tek pencerenin önünde küçük bir masa, masanın çevresinde iki sandalye, yerde…

Oğullar ve Rencide Ruhlar / Alper Canıgüz
Türk Edebiyatı/ 22 Aralık 2017

Oğullar ve Rencide Ruhlar Oğullar ve Rencide Ruhlar’dan… Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar. Ben Alper Kamu, birkaç ay önce beş yaşına bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışarıdaki insanları izleyerek geçiriyordum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri haline geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyordum. Hayatımdaki tek iyi şey artık anaokuluna gitmek zorunda olmayışımdı. Zarardan kâr. Uzun süre annem ile babama anaokulunun bana göre bir yer olmadığını anlatmaya çalışmıştım aslında. Bütün rasyonel dayanaklarıyla. Hiçbir işe yaramamıştı maalesef. İlla ki uykumda kan ter içinde tepinmek, servis minibüsü kapıya geldiğinde küçük çaplı bir sinir krizi geçirmek gibi yöntemlere başvurmam gerekecekti derdimi anlamaları için. Kepazelik. İnsanı kendinden utandırıyorlardı. Aslında anaokuluna başlarken bu kurum hakkında iyi ya da kötü herhangi bir önyargıya sahip değildim. Ama talihsiz bir başlangıç yaptım işte. Müdire Hanım’la, sınıf öğretmenimle ve yuvadaki diğer çocuklarla tek tek tokalaştıktan sonra kustum. Annem çok utandı ama sınıf öğretmenimiz anlayışlı davrandı. Anneme ilk gün biraz heyecan duymamın normal karşılanması gerektiğini, sık sık böyle şeyler yaşandığını falan açıkladı. Keşke saçını öyle tuhaf bir biçimde topuz yapmasaydı. Belki o zaman…

Gizliajans / Alper Canıgüz
Türk Edebiyatı/ 21 Aralık 2017

Gizliajans Gizliajans’tan… Borges ile Kemalettin Tuğcu’nun aynı kişi olduğunu öğrendiğimde, hayatta bundan daha korkunç bir gerçekle karşılaşamayacağımı düşünmüştüm. Heyhat, ne kadar da yanılmışım. Dünyanın şahsıma karşı kurulmuş bir komplo olduğuna dair inancımın en güçlü dönemleriydi. İşsizdim, güçsüzdüm, çok fazla içki tüketiyordum ve galiba yapayalnızdım. Yine de birileri vardı tabii hâlâ. Mesela Şaban. O vardı. İlk önce asker arkadaşımdı. Aynı bölükteydik ve aynı yatakhanede kalıyorduk ama fazla bir muhabbetimiz olmamıştı; merhaba merhaba, hepsi o. Sonra bir gün, yani askerden sonra bir gün, Eminönü meydanında kuşlara yem atıyordum ki, biri omzumu dürttü. Bir de baktım, Şaban. Ayaküstü hal hatır muhabbetinden sonra kendi yolumuza gideriz diye düşünmüştüm, ama öyle olmadı. Kendimizi Piyer Loti’de, bir zamanlar harikulade bir manzara teşkil ettiği iddia edilen bataklığa bakıp çay içerken buluverdik. Eee daha daha nasıldı? Köyden ayrılmaya karar vermişti. Birkaç hafta önce İstanbul’a gelmiş, işe başlamıştı. Ne iş yapıyordu? Serbest çalışıyordu. Yani tam olarak ne yapıyordu? Alım satım gibi. Gibi. Bu konuyu daha fazla kurcalamamalıydım herhalde. Peki ben nasıldım? İyiydim. Ben bir reklam ajansında metin yazarıydım askerden önce, biliyordu değil mi? Yok, bilmiyordu. Öyleydim işte, askerden önce bir reklam ajansında çalışıyordum ben. Ama şimdi bir televizyon programı için metinler yazmaya başlamıştım. O ünlü şovmen vardı ya, ha…

Cehennem Çiçeği / Alper Canıgüz
Türk Edebiyatı/ 20 Aralık 2017

Cehennem Çiçeği Cehennem Çiçeği’nden… Bilirsiniz, insanlar doğar, ölür ve sonra büyür. Ben de beş yaşımın baharında, payıma düşen ölümlerden nasiplenerekten yaşayıp gitmekteydim işte. Aylardan hep kasım, günlerden hep perşembe olan ve saatin hep öğleden sonra üçü gösterdiği kasvetli dünyamda, yemek masasının altına büzüşmüş harakiri yapmanın inceliklerine dair resimli bir kitabın sayfalarını çevirirken, sevgili validem her zamanki gibi çamaşır yıkıyor ve dışarıdan gelen seslere bakılırsa mahallenin kedileri de yakaladıkları bir kuşu parçalıyordu. Ortalama uğursuzlukta bir gündü anlayacağınız. Derken zil çaldı. Felaketlerin kokusunu alma konusunda dünyanın en yetenekli insanı olan annem çamaşır leğenini kenara fırlattığı gibi bir solukta kapıda bitti. Gelen babamdı. Hiç konuşmadan öylece duruyordu. Bir süre sessiz birbirilerine baktılar. Ben de olduğum yerden sessiz onlara baktım. Sonunda annem, “Nebi abi?” dedi ve babam hıçkırıklara boğuldu. Evimize yaptığı ender ziyaretlerde, bana harçlık olarak her zaman tedavüldeki en büyük parayı vermesi hasebiyle az çok sempatimi kazanan Nebi amcamın ölüm haberini işte böyle almıştım. Kim bilir, belki evimizi terk ettiği anda ilgili banknotu derhal anneme teslim etmem gerekmese, ona derin bir sevgiyle bağlanmış dahi olabilirdim? Netice itibarıyla insanın varlıkların en yücesi olduğunu ben söylemedim, değil mi? Babam güç bela kendini tuvalete attı. Beş dakika kadar sonra dışarı çıktığında gözleri kan çanağına dönmüştü. Saçları…

Ruh Üşümesi / Adalet Ağaoğlu
Türk Edebiyatı/ 2 Eylül 2017

Ruh Üşümesi Ruh Üşümesi’nden… Adam, gözlerini incelediği yemek listesinden kurtarıp karşısında oturana çevirdi. Tanışıyorlar mıydı? Fakat, hangi anlamda lütfen? Adam, bakıyor: Bir kadın. Eli yüzü düzgünce; okumuş yazmış belli. Bakıyor. Yaşı belirsiz. Ancak, dışarda tek başına yemek yiyebilecek kadar yaşlı, cesur ve özgür. Kadın da bakmadan görüyor şimdi: Soğukkanlı, kolay irkilmeyen, kolay umutlanmayan ve kolay yok olmayan bir adam. Kendi suyunun içindeyken. Görünen bu, şimdilik: iki deniz kestanesi; öyle, yosunlu kayalara tutunmuş, suyu yüzeyine çok yakın. Tam böyle denilebilir mi acaba? Kadın, kendi sesini çarçabuk söndürüp karşı titreşimlere kulak veriyor olabilir: Şey gibiyim evet, deniz kestanesi. İçine büzülmüşlüğünden çözülmeye başlayan, açıkçası, suların yaladığı kayalıklarda dikenlerini ağır ağır dışa doğru uzatan, diken uçlarındaki duyarlığı doruğa ulaştığı zaman, giderek salt ıslak ışınsı dikenlerin değil, sert kabuğun dış yüzünde de yumuşak bir tenin ürpertileri titreşen deniz kestanesi… En ufak bir karşı uyarıyla, belli belirsiz ilk tehlikeyi sezişte ise, kuzgun renkli maytap kendi içinde eriyip sönecektir. Böyle bir tedirginlikle duyargalarını hemen yeniden geri çekmeye hazır tutan deniz kestanelerinden biri, şu ân bir sesin tınısına ışınlanmış; bir esintiye, ortada dolanan bir soluk alıp verişe, gizemli bir fısıltıya. Bir ses. Çocuk, yetişkin, yaşlı alaşımı. Erkek ve dişi. Bir ses. Havada titreşimler. Adam bakıyor, dinliyor. Kadın dudaklarını…

Bir Düğün Gecesi / Adalet Ağaoğlu
Türk Edebiyatı/ 2 Eylül 2017

Bir Düğün Gecesi Bir Düğün Gecesi’nden… Tezel. Az önce devetabanının dibine bıraktığı içki bardağından boşalan eli titriyor. Ailenin anlayışlı damadı olarak hemen Tezel’in yardımına koşmam gerek. Tezel ne anlayışlı, ne de dengeli olmak zorunda. Titreyen ellerini koltukaltlarına sokuyor. Boşalan bardağına yeniden sarılmamak, o bardağı alıp yere çalmamak için yapıyor bunu. Bulunduğu yerle bir gece için uyum sağlama adına gösterebileceği tek özen bu: Onu da kötüye kullanmayın sakın!.. Benim sabrımı taşırmayın. Hadi Ömer!.. Çabuk ol. Bul şunlardan birini! Nereye kayboldular tepsileri dolaştıranlar? “Allah kahretsin! Bilsem gelmezdim. Doğru dürüst içki de vermeyeceklerse, ne işim var benim bu yaşama fukaralarının töreninde?” Sanki bu yaşama fukaraları onun hiçbir şeyi değil. Ya da üç beş kadeh içki ile abisinin kızı Ayşen’in gönlünü azıcık hoşedecek, anasının da yüreğine bir fiske su serpecek kadar bir şeyi. Karımın, Aysel’in bu kadarcık bile ilintisi kalmamış olabilir mi bu düğünle? Dereli ve Özkan Aileleri Kalkınan memleketimizin milli temeline yeni bir harç olmak üzere kızımız Ayşen’le oğlumuz Ercan’ın -yoksa Ertan mıydı?- Anadolu Kulübü’nde yapılacak olan nikâh ve düğün töreninde sizleri de aralarında görmekten mutluluk duyarlar. Babası İlhan Dereli Babası Tümgeneral Hayrettin Özkan İki kuşun gaga gagaya verdiği mavi kartın altında, 1972 yılının 26 Kasımında, saat 19.00’da temele bu harem konulacağı törenin…

Üç Beş Kişi / Adalet Ağaoğlu
Türk Edebiyatı/ 2 Eylül 2017

Üç Beş Kişi Üç Beş Kişi’den… Yaşamı kendi isteklerimiz doğrultusunda örgütleyemeyiz ki! – Sen örgütleyemezsin. Çünkü zayıf birisin. Her şeye çabucak kanıyorsun. Çarçabuk yeniliyorsun. Tek gününü bile programlayamıyorsun. Bu tek gün, bütün bir yaşam için programlanmalı. Kendimizi ona göre hazırlamalıyız. – Bunun için ne yapmalıyız? – Her sabah erkenden kalkmalıyız. Yüzümüzü yıkar yıkamaz kültürfizik yapmalıyız. Uzun uzun koşmalıyız. Gülle atmalıyız, engeller aşmalıyız; derin derin soluk almalıyız… En önemlisi de, paçamıza mızmızca sarılıp duran şeylere sırt dönmeliyiz… Murat, bu öğütlerin, önerilerin kimden geldiğini bilmeden, yeni bir yanıt aranıyordu. Tam: Günün birinde, almamış gibi yapamayacağımız bir telgraf alabiliriz ama? diyecekti; o kültürfizik, engelli koşu önerilerine karşı içinde uçveren kahkahayı böyle bastırabileceğini umuyordu; sarsıldı. İçgüdüsel bir korunmayla, başını ön cama çarpmamak için, iyice geri çekildi, kasıldı. Dolmuş sürücüsünün beklenmedik freniyle öteki yolcular da ileri geri sarsıldılar. Sürücünün kocaman küfrüne minicik haykırışlar karıştı. Hepsi çok kısa sürdü. Sonra yine, hiçbir şey olmamış gibi, suskunluk içinde, hoplaya zıplaya yol almaya başladılar. Murat da yeniden, bilmediği o yüze döndü. Kahkahasını bütünüyle bastırmış, “Günün birinde almamış gibi yapamayacağımız bir telgraf alabiliriz ama!” dedi üstüne bastıra bastıra. Az önce bir soruydu bu. Şimdi bir yanıt. Gece. Haziran. Ama günlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına zaman var daha. Dolmuş,…

Yedinci Gün / İhsan Oktay Anar
Türk Edebiyatı/ 18 Mayıs 2017

Yedinci Gün Yedinci Gün; Çizgilerin kürelere, zamanın sonsuzluğa, sonsuzlukların da hayâllere dönüştüğü bir hikâyedir bu. Sıradan insanların sıra dışılığı, bilinen hikâyelerin düşlere dönüşümü, zaafların asîlleşmesi, erdemlerin ardındaki günâhkârlık tüm içtenliğiyle akacak zihinlere. İnsan olmanın en zayıf ve en yüce yanları, bir hikâyenin dokunuşuyla bir kez daha bilinebilir olacak. İhsan Oktay Anar, bu yeni düşüyle sizleri bir kez daha şaşırtacak. Çizgilerde değil kürelerde gezinecek, bilinen zamanların bilinmeyen anlarına yolculuk edeceksiniz. Alışık olmadığınız bu dünyanın kapısından girdiğinizde âşinalık hissedecek, sadeliğin ihtişâmına teslim olmanın rahatlığıyla kendinizi akışta yolculuk ederken bulacaksınız. İhsan Oktay Anar (d. 1960, Yozgat), Türk yazar. Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü, master ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde yaptı. Aynı okulda 2011 yılında öğretim üyeliğinden emekli olmuştur. 2009 yılında Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü almıştır. Puslu Kıtalar Atlası adlı kitabı, 20’den fazla dile çevirilmiş ve Kültür Bakanlığı tarafından tanıtılmıştır. Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri adlı romanı İngiltere’de sahnelenmiştirl yazardır Hayatı İhsan Oktay Anar’ın yazın biçimi, göndermeler içerir. Kabaca birkaç örnek vermek gerekirse Amat’taki İsrafil adlı çocuğun gemi borazancısı olup diriliş düdüğünü çalışı islamiyette kıyamet haberi olan borazanı çalacak meleğe, alt ambar toprak altına ve mezara göndermeler ya da modellemelerdir. İlk hikayesi Mor Köpük dergisinde yayınlanan Kafirler İçin Apologia‘dır. Aynı dergide yayınlanan bir diğer…

Suskunlar / İhsan Oktay Anar
Türk Edebiyatı/ 18 Mayıs 2017

Suskunlar Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce… Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin “gerçekliği”nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek. Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü… Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri… Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar’ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır. Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi. Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek,…

Puslu Kıtalar Atlası / İhsan Oktay Anar
Türk Edebiyatı/ 18 Mayıs 2017

Puslu Kıtalar Atlası Puslu Kıtalar Atlası, Bir “ilk kitap”, Türkçe edebiyatta yeni ve pırıltılı bir yazar… “Yeniçeriler kapıyı zorlarken” düşler üstüne düşüncelere dalan Uzun İhsan Efendi, kapı kırıldığında klasik ama hep yeni kalabilen sonuca ulaşmak üzeredir: “Dünya bir düştür. Evet, dünya… Ah! Evet, dünya bir masaldır.” Geçmiş üzerine, dünya hali üzerine, düşler ve “puslu kıtalar” üzerine bir roman İhsan Oktay Anar (d. 1960, Yozgat), Türk yazar. Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü, master ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde yaptı. Aynı okulda 2011 yılında öğretim üyeliğinden emekli olmuştur. 2009 yılında Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü almıştır. Puslu Kıtalar Atlası adlı kitabı, 20’den fazla dile çevirilmiş ve Kültür Bakanlığı tarafından tanıtılmıştır. Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri adlı romanı İngiltere’de sahnelenmiştirl yazardır Hayatı İhsan Oktay Anar’ın yazın biçimi, göndermeler içerir. Kabaca birkaç örnek vermek gerekirse Amat’taki İsrafil adlı çocuğun gemi borazancısı olup diriliş düdüğünü çalışı islamiyette kıyamet haberi olan borazanı çalacak meleğe, alt ambar toprak altına ve mezara göndermeler ya da modellemelerdir. İlk hikayesi Mor Köpük dergisinde yayınlanan Kafirler İçin Apologia‘dır. Aynı dergide yayınlanan bir diğer hikayesi 1989 tarihli Rabnuma‘dır. Yavuz Sultan Selim Han Efendimizin Çaldıran Meydan Muharebesi hikayesi YKY tarafından çıkarılan Kitap-lık dergisinde yayınlanmıştır. Yiğit Değer Bengi tarafından hazırlanan 1002. Gece Masalları adlı kitapta İnşaat İşçisi…

Kitab-ül Hiyel / İhsan Oktay Anar
Türk Edebiyatı/ 14 Mayıs 2017

Kitab-ül Hiyel Puslu Kıtalar Atlası’yla birçok okuru şaşırtan ve sevindiren İhsan Oktay Anar’ın ikinci romanı Kitab-ül Hiyel, “eski zaman mucitlerinin inanılmaz hayat öyküleri”ni anlatıyor. Yafes Çelebi, Calud ve Lalezar Necef Bey’den Angilidis Efendi’ye, Samur ve Yağmur Çelebiler’den Uzun İhsan Efendi’ye bir sürü mucit, hiyelkar, aktarıcı, “rivayet edici”, mağdur, sarhoş, meyhaneci, kahveci… Okuyanın okumayanlara kolay anlatamayacağı ama insanın birileriyle paylaşmak isteyeceği romanlardan, Kitab-ül Hiyel. İhsan Oktay Anar (d. 1960, Yozgat), Türk yazar. Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü, master ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde yaptı. Aynı okulda 2011 yılında öğretim üyeliğinden emekli olmuştur. 2009 yılında Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü almıştır. Puslu Kıtalar Atlası adlı kitabı, 20’den fazla dile çevirilmiş ve Kültür Bakanlığı tarafından tanıtılmıştır. Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri adlı romanı İngiltere’de sahnelenmiştirl yazardır Hayatı İhsan Oktay Anar’ın yazın biçimi, göndermeler içerir. Kabaca birkaç örnek vermek gerekirse Amat’taki İsrafil adlı çocuğun gemi borazancısı olup diriliş düdüğünü çalışı islamiyette kıyamet haberi olan borazanı çalacak meleğe, alt ambar toprak altına ve mezara göndermeler ya da modellemelerdir. İlk hikayesi Mor Köpük dergisinde yayınlanan Kafirler İçin Apologia‘dır. Aynı dergide yayınlanan bir diğer hikayesi 1989 tarihli Rabnuma‘dır. Yavuz Sultan Selim Han Efendimizin Çaldıran Meydan Muharebesi hikayesi YKY tarafından çıkarılan Kitap-lık dergisinde yayınlanmıştır. Yiğit Değer Bengi tarafından hazırlanan 1002. Gece…

Galiz Kahraman / İhsan Oktay Anar
Türk Edebiyatı/ 14 Mayıs 2017

Galiz Kahraman Galiz Kahraman’dan… “Bütün zamanların kahramanı olan bir insanın hikayesidir bu. O hem herkes hem de hiç kimsedir. Dünyadan alacağını tahsil etmeye gelmiştir. Çünkü, Tanrı dahil herkesin ona borcu vardır. Vebaline girilen tüyü bitmedik yetim işte odur. Kadim zamanlardan beri hakkı yendiğine göre, sonlu ama sınırsız bir evrenin engin ve derin merkezi insan olmanın, “olmasa da olur” halini icrâ etmesinde hiçbir sakınca yoktur. Romantik bir insafsızlığın bakir tacizcisi olmak sonuna kadar hakkıdır. Sıradanlığın üst insanıdır o. Asilliğiyle asilleşememesi umrunda bile değildir. Onun umrunda olan tek şey, sadece ve sadece kendini algılamak, kendi küçük âlemine sığan kainatı kabul etmektir. Çünkü bilmektedir ki, gerçek bilgelik de zaten budur.” İhsan Oktay Anar (d. 1960, Yozgat), Türk yazar. Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü, master ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde yaptı. Aynı okulda 2011 yılında öğretim üyeliğinden emekli olmuştur. 2009 yılında Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü almıştır. Puslu Kıtalar Atlası adlı kitabı, 20’den fazla dile çevirilmiş ve Kültür Bakanlığı tarafından tanıtılmıştır. Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri adlı romanı İngiltere’de sahnelenmiştirl yazardır Hayatı İhsan Oktay Anar’ın yazın biçimi, göndermeler içerir. Kabaca birkaç örnek vermek gerekirse Amat’taki İsrafil adlı çocuğun gemi borazancısı olup diriliş düdüğünü çalışı islamiyette kıyamet haberi olan borazanı çalacak meleğe, alt ambar toprak…

Efrasiyab’ın Hikayeleri / İhsan Oktay Anar
Türk Edebiyatı/ 14 Mayıs 2017

Efrasiyab’ın Hikayeleri Çok uzak zamanlarda değil, günümüzün otuz, bilemediniz elli yıl öncesinde, üstelik hep “ülkemizde” geçiyor Efrasiyab’ın Hikayeleri. Ancak… Sanki o zamanlardan ve o mekânlardan değil de, başka zaman ve mekânlardan, hatta başka dillerden aşina olduğumuz hikâyeler… Yani, Puslu Kıtalar Atlası’nı ve Kitab-ül Hiyel’i okumuş olanların tahmin edebilecekleri gibi, üzerine söz söylemesi zor, “içine dalması” keyif verici kitaplardan: Estetik’le oyun’un, mizah’la felsefe’nin bir edebî buluşması… Ölüm gelir evde torunlarına hikayeler anlatmakta olan Cezzar Dede’nin kapısını çalar. Ve şöyle bir anlaşmaya varırlar. Ölüm anlatacağı her hikaye için Cezzar Dedenin ömrünü bir saat uzatacaktır. Üstelik hep ülkemizde geçen hikayelerdir bunlar. Özetle yine İhsan Oktay Anarca bir kitapla karşı karşıyayız. Yani estetikle oyunun ,mizahla felsefenin edebi bir buluşmasıyla…. İhsan Oktay Anar (d. 1960, Yozgat), Türk yazar. Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü, master ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde yaptı. Aynı okulda 2011 yılında öğretim üyeliğinden emekli olmuştur. 2009 yılında Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü almıştır. Puslu Kıtalar Atlası adlı kitabı, 20’den fazla dile çevirilmiş ve Kültür Bakanlığı tarafından tanıtılmıştır. Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri adlı romanı İngiltere’de sahnelenmiştirl yazardır Hayatı İhsan Oktay Anar’ın yazın biçimi, göndermeler içerir. Kabaca birkaç örnek vermek gerekirse Amat’taki İsrafil adlı çocuğun gemi borazancısı olup diriliş düdüğünü çalışı islamiyette kıyamet…

Amat / İhsan Oktay Anar
Türk Edebiyatı/ 14 Mayıs 2017

Amat Amat’tan… Kıyıda ise üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir kalyon, o karanlıkta usturmaçalarını puta edip iskeleye palamar vermişti. Yelkenlerin sarılı olduğu serenler hisa edilmiş ve tez zamanda yola çıkacağını ilân için mizana direğine mavi bayrak çekilmişti. Esrarengiz adam, kalabalığı yarıp elinden tuttuğu İsrâfil’le iskeleden gemiye doğru yürümeye başladı. Kalyonun dikmesinin palangalarına asılan ve tıraka tutan gemicilere vardiyan, “Yisa, sizi gidi sütü bozuk sünepeler! Yisa beraber! Varda ruhsuzlar! Varda! Bre aman! Laşka! Laşka!” diye feryat ediyor ve hurçların, sandıkların ve fıçıların ambarlara usûlünce istifine nezaret ediyordu. Güneşin doğmasına 7 saat kala esrarengiz adam, sürme iskeleden kalyonun çukur güvertesine çıkmak istedi. Fakat eline ne kadar asılırsa asılsın Eşek İsrâfil yerinden bir türlü kımıldamıyordu. O karanlıkta eline son bir kez daha asılıp “Gel yâ mübarek!” diye nida eyledi. Bunun üzerine çocuk her nedense inat etmekten vazgeçti. Ne var ki, sürme iskelenin kayganlığından dolayı düşmemek için midir, İsrâfil’in kuşağına 40-50 yaşlarında, iri yapılı, sırma işlemeli siyah kaput giymiş biri yapışmıştı. İşte bu adam kuşağı bırakıp küpeşteye tutundu ve güverteye ayak bastı. Bunun ilâhî düzenin bozulması demek olduğunu hiç kimse bilmeyecekti. İhsan Oktay Anar (d. 1960, Yozgat), Türk yazar. Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü, master ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Edebiyat…