İnez’in Sezgisi / Carlos Fuentes
Yabancı Edebiyat/ 1 Nisan 2020

İnez’in Sezgisi İnez’in Sezgisi’nden… Uzun zamandır Maestro’nun yaşlı zihninde dönüp duran bir cümleydi bu. Yazmaya cesaret edemedi. Cümleyi bir kâğıdın üzerine aktarmanın uğursuz sonuçlar doğurmasından korkuyordu. Bundan sonra söyleyecek söz kalmayacaktı çünkü: Ne ölüm bilirdi ölümün ne olduğunu ne de canlılar. Sözel bir hayalet gibi,peşinde dolaşan bu cümle hem yeterliydi hem de yetersiz. Bir daha hiçbir şey söylememe pahasına her şeyi söyleyen bir cümleydi bu. Üstadı sessizliğe mahkûm etmişti. Yaşamını müziğe, Korsikalı kaba askerin kaba tanımlamasınca ‘gürültülerin en az rahatsız edenine’ adayan Maestro sessizlik hakkında ne söyleyebilirdi ki; sahi kimdi o asker, Bonaparte mı? Yaşlı Maestro gözünü belli bir cisme dikerek saatler geçirirdi. Bir şey çalarsa marazi düşüncelerinin dağılacağından, nesnelere yapışacağından çekiniyordu sanki. Müzikle nesnenin yerini değiştirmenin bedelinin ne kadar yüksek olduğunu keşfetmişti. Müzik ve ölüm onu (ya da birbirlerini) yaşlı bir adam gibi ve yaşlı bir adam olarak tanımlıyorlarsa, belleğinin bir nesneye tutunması da çaresiz ona, doksan üç yaşındaki bu adama yer çekimi, özgül ağırlık kazandıracaktı. O ve nesnesi. O ve ele gelen, kesin, görünen, değişmez bir biçimi olan cisim. Bu cisim bir mühürdü. Arma ve nişanların üzerindeki bal mumu, metal ya da kurşun daire değil, kristal bir mühür. Kusursuz bir küre ve kusursuz biçimde bütün. Bir belgeyi, bir…

Zahir / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Zahir Zahir’den… Özgürüm, hapishaneden çıktım, karım gizemli bir biçimde ortadan kayboldu, belirli bir çalışma saatim yok, yeni insanlarla tanışırken zorlanmam, zenginim, ünlüyüm ve eğer Esther gerçekten beni terk ettiyse, onun yerini tutacak birini eninde sonunda bulurum. Özgürüm, bağımsızım. Ama özgürlük nedir? Yaşamımın büyük bölümünü şunun ya da bunun tutsağı olarak geçirdim, dolayısıyla kelimenin ne anlama geldiğini biliyordum. Çocukluğumdan beri en değerli varlığım, özgürlüğüm için savaştım. Yazar değil, mühendis olmamı isteyen ailemle kavga ettim. Acımasız şakalarıyla beni alaylarının hedefi haline getiren okuldaki diğer çocuklarla kavga ettim, sadece benim burnumdan onlarınkinden daha fazla kan aktığında, ya da annemden yüzümdeki yara izlerini saklamak zorunda kaldığım çünkü sorunlarımı çözmek benim isimdi, onun değil öğleden sonraları, acaba gözyaşlarına boğulmadan dayak yiyebildiğimi onlara kanıtlayabildim mi? Hayatımı devam ettirebilecek bir iş bulmak için kavga ettim. Bir nalbur dükkânında dağıtım elemanı oldum, böylece ailemin şantajlarımdaki o kara cümleden de kurtulmuş olacaktım: “Sana para vereceğiz, ama sen de şunları, şunları yapmalısın…” Büyüme çağında her ne kadar başarıyla sonuçlanmadıysa da âşık olduğum kız için kavga ettim, o da beni seviyordu; sonunda beni terk etti çünkü ailesi benim bir geleceğim olmadığı konusunda onu ikna etti. İkinci işim olan gazetecilik dünyasındaki düşmanca tavırla savaştım. İlk patronum beni üç saat boyunca bekletmiş ve…

Simyacı / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Simyacı Simyacı’dan… Delikanlının adı Santiago idi. Sürüsüyle birlikte eski, terk edilmiş kilisenin önüne geldiğinde güneş batmak üzereydi. Kilisenin çatısı çoktandır çökmüş, bir zamanlar ayin eşyalarının konulduğu yerde kocaman bir firavuninciri büyümüştü. Delikanlı geceyi burada geçirmeye karar verdi. Bütün koyunlarını yıkık kapıdan içeri soktu. Koyunların, geceleyin kaçmalarına engel olacak şekilde, kapıya birkaç tahta koydu. Bu bölgede kurt falan yoktu, ama bir keresinde bir kaçak koyunu bulmak için, ertesi gün bütün gün dolaşmak zorunda kalmıştı. Yamçısını yere yayıp üzerine uzandı, okuyup bitirdiği kitabı da yastık olarak başının altına koydu. Uykuya dalmadan önce, artık daha kalın kitaplar okuması gerektiğini düşündü: Okunmaları daha uzun sürer, geceleyin de daha rahat yastık olurlardı. Uyandığında ortalık hâlâ karanlıktı. Yukarıya baktı, yarı yarıya yıkılmış çatının arasından parıldayan yıldızları gördü. “Biraz daha uyusaydım,” diye düşündü. Bir hafta önceki düşü tekrar görmüş, gene sonunu getiremeden uyanmıştı. Kalktı, bir yudum şarap içti. Sonra değneğini eline alıp hâlâ uyumakta olan koyunları uyandırmaya başladı. Hayvanların çoğunun tıpkı kendisi gibi uykudan hemen sıyrılıp uyandıklarını fark etti. Sanki gizemli bir güç, iki yıldır, yiyecek ve su peşinde kendisiyle birlikte bütün ülkeyi dolaşıp duran koyunların yaşamına bağlamıştı yaşamını. “Bana öylesine alıştılar ki, saat düzenimi biliyorlar,” dedi kendi kendine alçak sesle. “Bir an daldıktan sonra, tersi de…

On Bir Dakika / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

On Bir Dakika On Bir Dakika’dan… Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar, Maria adında bir fahişe varmış. Durun bir dakika. ‘Bir varmış bir yokmuş’, çocuk masallarının başına çok yakışır sahiden de, oysa ‘fahişe’ yetişkinlere özgü bir sözcük. Bir öykü, böylesi açık bir çelişkiyle nasıl başlatılabilir? Her neyse, mademki ömrümüzün her anında bir ayağımız peri masallarında, öbürüyse uçurumda, bırakalım bu öykü de böyle başlasın. Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar Maria adında bir fahişe varmış. Bütün fahişeler gibi, o da doğduğunda bakire ve masumdu, genç kızlığında hayatının erkeğine (zengin, yakışıklı ve akıllı biri olacaktı bu) rastlamayı, onunla (telli duvaklı) evlenmeyi, (ileride büyük adam olacak) iki çocuk yapmayı, (denize bakan) güzel bir evde yaşamayı hayal etti. Babası esnaf, annesi terziydi. Brezilya’nın kuzeydoğusunda bulunan, yaşadığı kentte tek bir sinema, tek bir gece kulübü ve tek bir banka şubesi vardı; işte bu nedenle Maria beyaz atlı prensinin ansızın ortaya çıkıp yüreğini çalacağı ve kendisinin de onunla birlikte dünyayı keşfe çıkacağı günü bekler dururdu. Beyaz atlı prens bir türlü gelmediğinden, Maria’nın payına sadece hayal etmek kalıyordu. Aşkı ilk kez on bir yaşındayken, yürüyerek ilkokula gittiği günlerde tattı. Okulun açıldığı gün, yolda yalnız olmadığını anladı: İki adım ötesinde, o civarda oturan ve onunla aynı saatlerde okula…

Kazanan Yalnızdır / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Kazanan Yalnızdır Kazanan Yalnızdır’dan… Beretta Px4, cep telefonundan biraz daha büyük, yaklaşık 700 gram ağırlığında ve on atış yapabilen derli toplu bir tabancadır. Küçük ve hafiftir, cepte taşındığında fark edilmez; düşük kalibreli olmasının en büyük üstünlüğü, merminin kurbanın vücudunu delip geçmek yerine kemikleri parçalaması ve yoluna çıkan her şeyi paramparça etmesidir. Hiç kuşku yok ki, bu kalibrede bir tabancayla vurulduktan sonra hayatta kalma olasılığı oldukça yüksektir; hiçbir yaşamsal damarın zarar görmediği, dahası kurbanın karşı koyup saldırganın silahını elinden almayı başardığı binlerce vaka vardır. Gel gör ki, silahı ateşleyen kişi yeterince deneyimliyse, kurbanını en kısa yoldan -iki gözünün ortasına ya da kalbine nişan alarak- ya da yavaş yavaş -namluyu belirli bir açıdan kaburgalara yaklaştırıp tetiği çekerek- öldürmeyi seçebilir. Vurulan kişi ölümcül bir yara aldığını bir süre anlayamaz ve karşı koymaya, kaçmaya ya da yardım istemeye çalışır. Bunun en büyük yararı, pek az dış kanaması olan kurbanın gücünü yavaş yavaş yitirip başına geleni tam olarak anlayamadan yere yığılırken, kendisini vuranın yüzünü görebilecek kadar vakit bulmasıdır. Beretta Px4, uzmanların gözünde ideal bir silah olmaktan çok uzaktır. İlk James Bond filminde, İngiliz Gizli Servisinden bir ajan, Bond’a, “Şık ve hafif, ama bir kadının çantasında dursun diye. Hiçbir durdurucu gücü yok,” der ve eski tabancasını…

Aldatmak / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Aldatmak Aldatmak’tan… Her sabah “yeni bir gün” dedikleri şeye açtığım gözlerimi gerisingeri kapamak, yatağımdan hiç çıkmamak istiyorum. Ama mecburum. Harika bir kocam var, bana sırılsıklam âşık, saygın bir yatırım bankasının sahibi ve her sene -kendisi istemese de- Bilan dergisi tarafından İsviçre’nin en zengin üç yüz kişisi arasında gösteriliyor. İki oğlum (arkadaşlarımın tabiriyle) benim “yaşama sebebim”. Sabahları erkenden kahvaltılarını hazırlayıp onları evden beş dakika yürüme mesafesindeki okullarına götürmeliyim; okulları tam gün olduğundan çalışmaya ve kendime zaman ayırmaya fırsat bulabiliyorum. Okuldan sonra, kocam ve ben eve dönene kadar, onlara Filipinli bir dadı bakıyor. İşimi seviyorum. Yaşadığımız şehir Cenevre’deki hemen her sokağın köşesinden satın alınabilecek saygın bir gazetede muhabirlik yapıyorum. Senede bir kez ailemle birlikte seyahate çıkıyorum, çoğunlukla enfes kumsallara sahip cennet misali yerlere; kendimizi olduğumuzdan daha zengin ve ayrıcalıklı hissetmemizi, yaşamın bize bahşettiği nimetlere ziyadesiyle şükretmemizi sağlayacak kadar fakir insanların yaşadığı “egzotik” kentlere gidiyoruz. Hâlâ kendimi tanıtmadım: Adım Linda, memnun oldum. 31 yaşındayım, boyum 1.75, 68 kiloyum ve kocamın sınırsız cömertliği sayesinde paranın satın alabileceği en iyi giysileri giyiniyorum. Erkeklerde arzu, kadınlarda kıskançlık uyandırıyorum. Ama her sabah gözlerimi, herkesin düşlemesine rağmen çok az kişinin erişebildiği bu kusursuz dünyaya açtığım andan itibaren günümün felaket geçeceğini biliyorum. Bu senenin başına kadar hiçbir şeyi sorgulamaz,…

Kamelyalı Kadın / Alexandre Dumas Fills
Yabancı Edebiyat/ 16 Şubat 2020

Kamelyalı Kadın Kamelyalı Kadın’dan… Kendim de etrafı şöyle dikkatlice gözden geçirince, bir kapatmanın apartımanında bulunduğumu farkettim. Öyle ya, kibar bir kadının — burada sahiden kibar kadınlar vardı — görmek istiyeceği şey, böyle bir kadının eviydi. Her gün bu çeşit kadınların arabaları onların arabalarına çamur sıçratıyordu; kendileri gibi onların da gerek Opera’da, gerek Theâtres des Italiens’de, yanıbaşlarında locaları vardı. Rezaletlerindeki, mücevherlerindeki, güzelliklerindeki zenginliği de bütün Paris’e saygısızcasına yayıyorlardı. Evinde bulunduğum kadın Ölmüştü: en namuslu kadınlar bile artık onun yatak odasına kadar girebilirlerdi. Ölüm bu ihtişamlı çirkef yatağının havasını arıtmıştı. Zaten bu namuslu kadınlar, sıkışınca, nereye geldiğimizi bilmiyorduk ki, bir satışa gelmiştik, diyebileceklerdi. İlânları okumuş, görmek, ne alacaklarını önceden seçmek istemiş olurlardı. Ne vardı bunda? Ama, kapatmaların hayatına dair o zamana kadar türlü şeyler dinlemişlerdi, bu hârikulâde eşya arasında o hayatın izlerini aramaktan kendilerini alamazlarmış, o da başka mesele. Yazık ki, kendisine tapınılan kadınla birlikte o hayatın sırları da ölüp gitmişti. Bu hanımefendiler, bütün iyi niyetlerine rağmen, ancak ölümden sonra satılacakların neler olduğunu öğrenebildiler; orada kira ile oturmuş olan kadın sağken neler satıldığını anlıyamadılar. Satın almaya değer şeyler vardı. Eşya pek nefisti. Gül ağacından, meşhur marangoz Boulle’nin elinden çıkma mobilyalar; Sevre ve Çin vazoları; Saksonya işi heykelcikler; ipekliler, kadifeler, danteleler, herşey, herşey…

Üç Silahşör / Alexandre Dumas
Yabancı Edebiyat/ 15 Şubat 2020

Üç Silahşör Üç Silahşör’den… 1625 yılı Nisan ayının ilk pazartesi günü, Roman de la Rose’un yazarının doğduğu Meung kenti Huguenot’lar sanki ikinci bir Rochelle vakası için geri gelmişlercesine, yeniden bir devrimci kalkışmaya sahne oluyor gibiydi. Kadınların Grande-Rue’ye doğru kaçtığını, çocukların kapı önlerinde bağrıştıklarını gören birçok kentli, zırhlarını aceleyle üzerlerine geçirip, bir işe yarayıp yaramayacağı belli olmayan alaybozan tüfeklerini ve baltalı mızraklarını yanlarına alarak, sayısı her geçen dakika daha da artan gürültücü ve meraklı bir kalabalığın toplandığı Franc Meunier hanına koşturuyorlardı. Bu tür toplumsal çalkantıların sık sık yaşandığı o dönemde, böyle olayların kayıtlara geçmediği günlere nadir rastlanıyordu. Senyörler kendi aralarında çarpışıyor, kral kardinale savaş açıyor, İspanyollar krala karşı savaşıyorlardı. Bu açık ya da sinsi, aleni ya da gizli savaşların dışında, herkesle savaş halinde olan hırsızlar, dilenciler, Huguenot’lar ve ip kaçkınları vardı. Kentliler, hırsızlarla, ayaktakımıyla, senyörlerle, Huguenot’larla, hatta bazen kralla çatışsalar da, kardinal ve İspanyollara asla karşı çıkmazlardı. İşte bu alışkanlığın etkisiyle, sözü geçen pazartesi günü, sarı kırmızı flamayı ve Richelieu dükünün muhafızlarını göremedikleri için gürültüyü duyar duymaz Franc Meunier hanına doğru koşuyorlardı. Oraya geldiklerinde, her biri bu kargaşanın nedenini anlayabilmişti. Orta yerde genç bir adam vardı… –birkaç kalem oynatışla portresini çizelim; Kafanızda zırhlı gömleği ve kalça zırhı olmayan, üzerinde mavisi, mor-kırmızı…

Monte Kristo Kontu / Alexandre Dumas
Yabancı Edebiyat/ 14 Şubat 2020

Monte Kristo Kontu Monte Kristo Kontu’ndan… Bunun sonucu olarak, yeni gelen yanında zorunlu rehberle otelden çıktığında, bir adam meraklı grubundan ayrıldı, yolcu tarafından fark edilmeden, rehber tarafından fark edilmiş gibi görünmeden, ancak bir Paris polisinin yapabileceği kadar büyük bir beceriyle yolcuyu izleyerek biraz arkasından yürümeye başladı. Fransız, Thomson ve French bankasına gitmek için o kadar acele ediyordu ki, atların koşulmasını bekleyemedi; araba yolda ona yetişecekti ya da onu bankanın kapısında bekleyecekti. Araba gelmeden bankaya ulaştı. Fransız, rehberini bekleme odasında bırakarak içeri girdi, rehber de hemen sanayi alanı olmayan ya da binlerce sanayi alanı olan sanayicilerin, Roma’da bankacıların, kiliselerin, yıkıntıların, müzelerin ve tiyatroların kapılarında bekleyen iki üç tanesi ile konuşmaya başladı. Meraklı grubundan ayrılmış olan adam da, Fransız ile birlikte içeri girdi; Fransız, büroların penceresine vurdu ve ilk odaya girdi; gölgesi de onun gibi yaptı. “Mösyö ve Mösyö Thomson ve French mi?” diye sordu yabancı. İlk büronun resmi gardiyanı olan bir güvenlik görevlisinin işareti üzerine bir tür uşak ayağa kalktı. “Kimin geldiğini söyleyeyim?” diye sordu uşak, yabancının önünden gitmeye hazırlanarak. “Mösyö Baron Danglars,” diye yanıt verdi yolcu. “Gelin,” dedi uşak. Bir kapı açıldı; uşak ve baron bu kapının arkasında kayboldular. Danglars’ın arkasından içeri girmiş olan adam bir bekleme sırasına oturdu. Memur…

Binbir Hayalet / Alexandre Dumas
Yabancı Edebiyat/ 13 Şubat 2020

Binbir Hayalet Binbir Hayalet’ten… 1831 yılının 1 Eylül’ünde, kralın özel malikânesinde daire şefi olan eski dostlarımdan biri, Fontenay-aux-Roses’da avlanma mevsimini oğluyla birlikte açmam için beni davet etti. O zamanlar avlanmayı çok seviyordum ve iyi bir avcı olmam sıfatıyla, her yıl açılışın yapılacağı bölgenin seçimi önemli bir konuydu. Genellikle bir çiftlik sahibinin ya da daha çok kayınbiraderimin bir dostunun evine giderdik; Nemrud’lar ve Elzéar Blaze’lar ilmindeki ilk adımlarımı bir tavşan öldürerek o dostun arazisinde atmıştım. Çiftliği Compiègne ve Villers-Cotterêts ormanlarının arasında, dünya tatlısı Morienval köyüne yarım fersah, görkemli Pierrefonds harabelerine bir fersah mesafede yer alıyordu. İşletilen toprakları oluşturan iki-üç bin dönümlük arazi neredeyse tümüyle korularla çevrili, ortaya doğru güzel bir vadiyle kesilen geniş bir düzlük görünümündedir; vadinin dibinde, yeşil çayırların ve renkleri sürekli değişen ağaçların arasından yaprakların içinde yarı yarıya kaybolmuş bir sürü ev görülür; bu evleri, önce kendilerini çevreleyen dağların kuytusunda korunan, daha sonra dikey olarak gökyüzüne doğru yükselen ve havanın üst tabakalarına ulaşınca palmiyelerin tepesi gibi genişleyerek rüzgâr yönüne doğru kavis yapan mavimtırak duman sütunları ele verir. Bu düzlüğe ve bu vadinin iki yamacına iki ormanın av hayvanları, tarafsız bir sahaymış gibi oynamaya gelirler. Bu yüzden de Brassoire Ovası’nda her tür hayvan bulunur; Korular boyunca karaca ve sülün, yaylalarda…

Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz / Miguel de Unamuno
Yabancı Edebiyat/ 11 Şubat 2020

Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz’den… Ve her insan, içinde temel yedi erdemi ve karşıtı yedi erdemsizliği taşır: Kendini beğenmiştir ve alçakgönüllüdür, obur ve kanaatkârdır, kösnül ve edeplidir, kıskanç ve iyilikseverdir, cimri ve eli açıktır, tembel ve çalışkandır, öfkeli ve acı çekendir. Ve kendisinden diktatör de köle de, katil de aziz de, Kabil de Habil de yaratır. Don Quijote ile Sancho’nun birbirlerine karşıt olmadıkları için aynı kaynaktan çıktıklarını söylemiyorum, Don Quijote’nin Yaşamı ve Sancho (Vida de Don Quijote y Sancho) adlı yapıtımda denediğimi sandığım gibi, Don Quijote Sanchopanza’cıydı, Sancho ise Donquijote’ci. Bu arada yapıtımdaki Don Quijote ile Sancho’nun, Cervantes’in Don Quijote’si ve Sancho’su olmadıklarını söyleyenler çıkacaktır. Çok doğru. Çünkü Don Quijote de Sancho da ne Cervantes’inkilerdir, ne de benimkilerdir, onlar kendilerini yaratanlara, yeniden yaratanlara aittirler –ya da daha doğrusu bizzat kendilerinindirler ve bizler onları yarattığımız ve yeniden yarattığımız zaman onlara aitiz. Benim Don Quijote’min Cervantes’inkinden başka biri olup olmadığını bilmiyorum ya da aynısıysa bile; ilk olarak bize açtığı, Cervantes’in keşfedemediği ruhundaki derinlikleri keşfettim. Çünkü başka şeyler arasında, Cervantes’in şövalyenin yaşam düşünde Aldonza Lorenzo’nun duyumsadığı bu utangaç ve sessiz aşkın ne anlama geldiği konusundaki her şeyi değerlendirmediğinden eminim. Cervantes, Sancho Panza’nın Donquijoteciliğine ağırlık vermedi. Kısacası:…

Sis / Miguel De Unamuno
Yabancı Edebiyat/ 11 Şubat 2020

Sis Sis’ten… Augusto evinin kapısında göründüğünde, el parmaklarını açarak ayası aşağıya doğru olmak üzere sağ kolunu uzattı ve gözlerini gökyüzüne dikip, bir an görkemli bir heykel gibi durdu. Dış dünyaya egemen olmaya çalıştığı yoktu, yalnızca yağmurun yağıp yağmadığına bakıyordu. Elinin üstünde çiseleyen yağmurun serinliğini duyunca kaşlarını çattı. Onu rahatsız eden çiseleyen yağmur değil de, şemsiyesini açmak zorunda olmasıydı. Kılıfında öylesine narin, öylesine şık ve güzel katlanmış ki! Açık bir şemsiye ne denli çirkinse, kapalı bir şemsiye de o denli şıktı. “İnsanın eşyalarından birini kullanmak zorunda kalması bir mutsuzluk,” diye düşündü Augusto, “onları kullanmak zorunda kalmak. Kullanma bozuyor, hatta bütün güzelliğini yok ediyor. Nesnelerin en soylu görevi seyredilmektir. Bir portakal yenmeden önce ne güzeldir! Cennette bütün işimiz azaldığı, daha doğrusu Tanrı’yı ve ondaki her şeyi seyretmeye indirgendiği zaman bu değişecek. Burada, bu zavallı yaşamda Tanrı’yı sömürmekten başka bir şey yaptığımız yok; tüm kötülüklerden bizi koruması için bir şemsiye açar gibi açmaya kalkıyoruz onu.” Kendi kendine bunları söyledi ve pantolonunun paçalarını kıvırdı. Sonunda şemsiyeyi açtı, bir an duraladı ve düşündü: “Peki şimdi, nereye gidiyorum? Sağa mı sola mı döneyim?” Çünkü Augusto yaşamda yolculuk etmiyordu, dolaşıyordu. “Bir köpek geçmesini bekleyeceğim,” dedi kendi kendine, “sonra onun yöneldiği ilk yola sapacağım.” O anda yoldan bir…

Madde 22 / Joseph Heller
Yabancı Edebiyat/ 10 Şubat 2020

Madde 22 Madde 22’den… İlk görüşte aşktı bu. Yossarian papazı görür görmez, ona çılgınlar gibi âşık oldu. Yossarian hastanede yatıyordu. Karacigerindeki ağrı, sarılık için beklenenden birazcık azdı. Hastalığın tam olarak sarılık olmaması doktorların kafasını karıştırıyordu. Sarılık olsa tedavi edebilirlerdi. Sarılık değilse ve ağrı kaybolursa Yossarian’ı taburcu edebilirlerdi. Ama sarılık için beklenenden birazcık az bir ağrının hiç kesilmeden sürmesi onları şaşırtıyordu. Her sabah geliyorlardı ağızları laf yapan ama gözlem yapamayan üç çalışkan, ciddi adam. Onlara çalışkan ve ciddi bir Hemşire Duckett eşlik ediyordu; Yossarian’dan hoşlanmazdı. Yatağın ayakucundaki çizelgeyi okuyorlar, sabırsız tavırlarla ağrının durumunu soruyorlardı. Yossarian ağrının tıpkı dün sabahki gibi olduğunu söylediğinde sinirleniyorlardı. “Bir değişiklik yok mu?” diye sordu albay. Yossarian başını hayır anlamında iki yana sallayınca doktorlar bakıştılar. “Ona bir hap daha verin.” Hemşire Duckett Yossarian’a bir hap daha verileceğini not etti, sonra dördü birden bir sonraki yatağa ilerlediler. Hemşirelerin hiçbiri Yossarian’dan hoşlanmazdı. Aslında, karacigerindeki ağrı geçmişti, ama Yossarian hiçbir şey söylemiyor, doktorlar da hiç kuşkulanmıyordu. Yalnızca bağırsak hareketlerinden muzda-rip olduğunu ve kimseye söylemediğini tahmin ediyorlardı. Yossarian hastanede istediği her şeye sahipti. Yemekler fena değildi, üstelik her öğün yatağına getiriliyordu. Fazladan taze et veriyorlardı ve sıcak öğlen saatlerinde ona ve diğer hastalara soğuk meyve suyu veya soğuk çikolatalı süt getiriyorlardı….

Ölümsüz Aile / Natalie Babbitt
Yabancı Edebiyat/ 9 Şubat 2020

Ölümsüz Aile Ölümsüz Aile’den… Treegap’a giden yol, uzun zaman önce, en azından çok huzurlu olduklarını söyleyebileceğimiz bir inek sürüsü tarafından açılmıştır. Çeşitli kavisler ve dönüşlerle, inişler ve çıkışlarla küçük bir tepenin eteklerine tırmanır, sonra yeniden aşağıya doğru uzanarak arıların işgalindeki bir yonca tarlasının kenarından biraz ilerler ve bir çayırın kıyısından devam eder. Burada yolun kenarları gözden yitmeye başlar. Sanki ineklere orada durup sakin sakin otlamaları gerektiğini hatırlatmak için genişleyip yayılmıştır, artık ineklerin geviş getirme ve dalgın dalgın sonsuzluğun hayalini kurma zamanı gelmiştir. Biraz ileride yol yeniden başlar ve nihayet koruya varır. Ama daha ilk ağaçların gölgesine ulaşır ulaşmaz sert bir dönüş yapar ve bu kez, nereye gideceğine karar verecek aklı varmış gibi, korunun çevresinden dolaşır. Koruyu geçtikten sonra ferahlık duygusu kaybolmaya başlar. Artık yol ineklerin yolu değildir. Onun yerine birdenbire insanların malı haline gelivermiştir. Burada güneş kızgın kızgın parıldar, toz bulutları oradan oraya gezinir; düzensiz, terk edilmiş yol kenarlarında cılız otlar biter. Sol tarafta ilk evi görürsünüz, “Bana dokunmayın,” der gibi duran küp şeklinde bir evdir bu, bahçesindeki otlar özenle biçilmiştir ve çevresindeki bir metre boyunda demirden sağlam parmaklıklar açıkça “Durma, devam et – seni burada istemiyoruz,” demektedir. Böylece yol boynunu büküp devam eder; yol uzadıkça evlerin sayısı artar, ama…

Tıkanma / Chuck Palahniuk
Yabancı Edebiyat/ 31 Aralık 2019

Tıkanma Tıkanma’dan… Eğer bunu okumaya niyetliyseniz vazgeçin. Birkaç sayfa okuduktan sonra, burada olmak istemeyeceksiniz. Bu yüzden unutun gitsin. Gidin buradan. Hâlâ tek parçayken hemen kaçın. Kendinizi kurtarın. Televizyonda mutlaka daha iyi bir şeyler vardır. Ya da madem bu kadar boş vaktiniz var. Gidin bir akşam kursuna falan katılın. Doktor olun. Kendinizi adam edersiniz belki. Kendinize bir akşam yemeği ziyafeti çekin. Saçınızı falan boyayın. Artık gençleşmiyorsunuz. Burada anlattığım şeylere kafanız iyice bozulacak. Sonra her şey daha da kötü olacak. Burada okuyacağınız şey, aptal bir çocuğun aptal hikâyesidir. Asla tanışmak istemeyeceğiniz önemsiz birinin aptal ve gerçek hayat hikâyesi. Bacak kadar boyu ve yandan ayrılıp taranmış bir avuç sarı saçı olan küçük bir spastiği getirin gözünüzün önüne. Bu ruhsuz bok parçasının dökülen süt dişlerinin yerine yer yer çıkmakta olan yamuk yumuk kalıcı dişlerini ortaya seren bir sırıtışla poz verdiği eski okul fotoğrafını canlandırın kafanızda. Üzerinde de sarı-mavi çizgili, doğum günü hediyesi aptal süveter olsun. O kadarcıkken bile aptal tırnaklarını yediğini düşünün. En sevdiği ayakkabıları Keds marka. En sevdiği yemek lanet olası mısır ununa bulanarak kızartılmış sosis. Akşam yemeğinden sonra, annesiyle birlikte, çalınmış bir okul otobüsünde, emniyet kemerini takmadan yolculuk eden itici küçük bir çocuk getirin gözünüzün önüne. Annecik, kaldıkları motelin önünde sırf bir…

Pigme / Chuck Palahniuk
Yabancı Edebiyat/ 30 Aralık 2019

Pigme Pigme’den… Bu kokuşmuş Amerikan yılan yuvasının, bu şer odağının, bu yoz ülkenin güvenliğini delmek için, eleman benin yalnızca tek bir adımı kalıyor. Eleman benin ev sahibi olacak aile üyeleri bu ajanın dikkatini çekmek için elini kolunu sallayıp duruyor. Ev sahibim olacaklar bağırıyor, oynatarak kollarını uzatıyor, ellerini çırpıyor Resmi kayıtlara geçsin: Ev sahibi baba, tıpkı geniş soluklu bir inek gibi. Burnundan solurken, mezbahada bekletilen kokmuş et gibi, ağır bir hava veriyor dışarıya ve bu inek baba, eleman benin elini sıkarken Viagralı, leş gibi soluğunu bu ajanın suratına üflüyor. Babanın koca yumruğunun doku basıncı, inekte kemik oranına göre, ev sahibi babanın vücudu yüzde 31.2 oranında yağ barındırıyor. Gömleğinin cebine yaylı bir mandalla iliştirilmiş bir plastik kartta “Donald Cedar” ismi okunuyor; portakalrengi noktadan güvenlik düzeyinin dokuz olduğu anlaşılıyor. Amerikan endüstrisinde tipik olarak kullanılan bu manyetik kartın alt kenarı boyunca bir şerit uzanıyor ve bu şeritte biyolojik görüntü verileri kayıtlı. Şerit yakın tarihli bir görüntü vermiyor. Eleman ben adamın koca yumruğuna sinirlenirken, serbest kalan eliyle de güvenli geçiş kartını alıyor. Hemen ardından, ev sahibi inek baba, “Vay, işte küçük dostumuz” diyor. “Alıngan olma” diyor. Babanın inek kokan göğsüne iliştirilmiş sert plastik kartta “çok gizli” yazıyor. Ağzı Viagra ve naneli çiklet, saçı buram buram…

Ölüm Pornosu / Chuck Palahniuk
Yabancı Edebiyat/ 29 Aralık 2019

Ölüm Pornosu Ölüm Pornosu’ndan… Masanın diğer tarafında duran kronometreli kız etrafına bakmak için kafasını bir sağa bir sola çeviriyor. Elini kot pantolonunun ön cebine sokup, “Hey İncil tüccarı, sigorta ister misin?” diye soruyor bana. Cebinden test tüpü kadar minik ancak daha kısa bir şişe çıkarıyor. İçindeki mavi hapları tıkırdatmak için şişeyi sallıyor. “Her biri on papel,” diyor ve mavi hapları kulağının yanında tutup sallıyor “Yüzde 66’1ık grubun bir parçası olma.” Kronometreli kız, makyaj yapmış adama “137” numaralı poşeti uzatıyor ve, “Oyuncak ayını poşete koymak ister misin?” diye soruyor. Adamın dirseğinin altındaki beyaz bohçayı işaret ediyor kafasıyla. 137 numaralı adam kolunun altındaki, beyaz kıyafetlerinden oluşan topağı bastırıyor ve, “Bay Toto, oyuncak ayı kadar sıkıcı bir şey değil…” diyor. “Bay Toto bir imza köpeği.” Onu öpüyor ve, “Ne kadar yaşlı olduğunu bilseniz, şaşırırsınız,” diyor. Doldurulmuş hayvan beyaz kanvas kumaştan yapılmış. Hayvanın sosis köpeklere benzeyen uzun bedenine beyaz kanvas kumaştan yapılmış dört güdük bacak tutturulmuş. Siyah düğmeden gözleri ve kanvas kumaştan sarkık kulakları olan bir köpek kafası dikilmiş bedenin üst kısmına. Mavi, siyah ve kırmızı kalemle yazılmış kelimeler beyaz kanvasın üzerinde birbirine girmiş. Bazı harfler yuvarlak, bazıları bloklu. Bazılarında tarih var. Sayılar var. Gün, ay ve yıl yazılmış. Herifin köpeği öptüğü yer, sürdüğü…

Günce / Chuck Palahniuk
Yabancı Edebiyat/ 28 Aralık 2019

Günce Günce’den… Bunu okuduğun zaman hatırladığından daha yaşlı olacaksın. Senin karaciğer lekelerinin resmi adı hiperpigmentli lentigine’dir. Kırışıklığın anatomideki resmi adı ise rhytıdosis’tir. Suratının üst kısmındaki çizgiler, yani alnındaki ve gözlerinin çevresindeki rhytidosis’ler dinamik kırışıklardır, bunlara hiperfonksiyonel yüz çizgileri de denir ve deri altındaki kasların hareket etmesiyle oluşurlar. Suratın alt kısmındaki çoğu kırışıklık güneş ve yerçekiminin oluşturduğu statik rhytidosis’lerdir. Aynaya bakalım. Haydi aynada yüzüne bak. Gözlerine, dudaklarına bak. Karşında en iyi bildiğini sandığın şey duruyor. Derin üç temel katmandan meydana gelir. Dokunabildiğin kısmına stratum corneum denir; alttaki yeni hücreler tarafından yukarı itilen ve ölü deri hücrelerinden meydana gelen yassı bir katmandır. Dokununca hissettiğin o yağlı şey, seni mikrop ve mantardan koruyan yağ ve ter tabakası, asit katmanıdır. Onun altında dermis yer alır. Dermis’in altındaysa bir yağ tabakası vardır. Yağın altında yüzündeki kaslar yer alır. Belki bunların hepsini Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki 201 kodlu anatomi dersinden hatırlıyorsundur. Ama belki de hatırlamıyorsundur. Üstdudağını yukarı kaldırdığında -en öndeki dişin, hani şu müze bekçisinin kırdığı dişini gösterdiğinde- levator labii superioris kasın harekete geçmiş demektir. Dudak büken kasın. Haydi yaşlı bir atın sidiğini kokluyormuşsun gibi yapalım. Kocanın arabanızda az önce kendini öldürdüğünü hayal et. Dışarı çıkıp sürücü koltuğundaki pisliğini temizlemek zorunda olduğunu hayal et. Sahip olduğun tek…

Gösteri Peygamberi / Chuck Palahniuk
Yabancı Edebiyat/ 27 Aralık 2019

Gösteri Peygamberi Gösteri Peygamberi’nden… Tanrı esirgesin, bütün bu detaylarla canınızı sıkacak değilim, ama benzin bitene kadar otomatik pilota alınmış bu uçakta olacağım. Pilotun deyimiyle, alevin sönmesiyle güç kaybedene kadar. Pilot, sırasıyla bütün motorların duracağını söyledi. Ne olacağını bilmemi istedi. Sonra da jet motorları, ventüri etkisi, kanat hükümlülüğünün artmasıyla uçağın yükselmesi ve motorların dördünün de durmasından sonra uçağın 250.000 kiloluk bir planöre dönüşmesiyle ilgili bir sürü detayla canımı sıkmaya devam etti. Otomatik pilot uçağın düz bir hatta uçması için ayarlama yapacağından, planör pilotun tabiriyle kontrollü inişe geçecek. Ona, bu tür bir inişin benim için iyi bir değişiklik olacağını söyledim. Geçtiğimiz yıl içinde başımdan neler geçtiğini bilmiyordu. Pilotun paraşütünün altında, bir mühendis tarafından dizayn edilmiş gibi görünen, sıradan, sıkıcı renkli üniforması duruyordu. Bunun dışında gayet yardımsever davranmıştı. Kafama bir silah dayayıp, ne kadar yakıt kaldığını ve bu yakıtın bizi ne kadar idare edeceğini soran birine karşı benim olabileceğimden çok daha yardımsever. Kendisi okyanusa atladıktan sonra uçağı tekrar normal irtifaya nasıl çıkaracağımı gösterdi. Kara kutuyla ilgili gerekli tüm bilgileri de verdi. Uçakta soldan sağa doğru numaralanmış dört motor var. Kontrollü inişin son bölümünde, burun üstü yere çakılacağız. O buna inişin nihai evresi diyordu. Saniyede otuz iki fitle yere doğru iniş. O buna nihai…

Görünmez Canavarlar / Chuck Palahniuk
Yabancı Edebiyat/ 26 Aralık 2019

Görünmez Canavarlar Görünmez Canavarlar’dan… Bu da yetmezse, hidrojenli mineral yağ içinde süspanse edilmiş tesirsiz cenin katılarından yapılmış nemlendirici kullanıyorum. Demem o ki, dürüst olmak gerekirse, hayatımda kendimden başka hiçbir şey yok. Demem o ki, saat işlemediği ve bir fotoğrafçı “Bana empati ver,” diye bağırmadığı sürece bu böyle. Sonra flaş patlar. Bana sempati ver. Flaş. Bana acımasız dürüstlük ver. Flaş. “Burada böyle ölmeme izin verme,” diyor Brandy ve kocaman elleri beni kavrıyor. “Saçım,” diyor, “saçımın arkası düzleşecek.” Demem o ki, Brandy’nin büyük ihtimalle öleceğini biliyorum ama bir türlü olaya konsantre olamıyorum. Evie daha da yüksek sesle hıçkırıyor. Buna ilaveten uzaktan gelen itfaiye sirenleri bana Migren Kasabası’nın kraliçelik tacını takıyor. Tüfek hâlâ yerde dönüyor ama giderek yavaşlıyor. Brandy “Brandy Alexander hayatının böyle olmasını istememişti. Öncelikle meşhur olacaktı. Bilirsin işte, ölmeden önce televizyondaki Super Bowl turnuvasının devre arasında ağır çekimde çırılçıplak diyet kola içmesi gerekiyordu,” diyor. Tüfek duruyor ve namlusu kimseyi işaret etmiyor. Brandy hıçkıran Evie’ye “Kapa çeneni,” diye bağırıyor. Evie “Sen kapa çeneni,” diye bağırarak karşılık veriyor. Alevler arkasından merdivenlere serili halıya sıçrıyor. Sirenlerin West Hills’de dolanırken acı acı çaldıkları duyulabiliyor. İnsanlar 911’i arayıp kahraman olmak için itişip kakışacak. Hiç kimse gelmesi an meselesi olan televizyon ekibine hazırlıklı görünmüyor. “Bu son şansın…