Kadınlar Rüyalar Ejderhalar / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu , Yabancı Edebiyat/ 19 Eylül 2020

Kadınlar Rüyalar Ejderhalar Kadınlar Rüyalar Ejderhalar’dan… Bu yılın ilk aylarında Andy Porter New York’tan telefon ederek Algol dergisi için yazmamı istediği yazıyı anlatmaya çalıştı. Hoş bir konuşmaydı ama cızırtılı bir bağlantı, benim tarafımda kurabiye ve ilgi isteyen bir şahsın çeşitli gürültülü müdahaleleri ve biraz yanlış anlama yüzünden işler karıştı. Andy “Okurlara kendinden söz et” gibi şeyler söylüyordu, ben de “Nasıl, neden?” gibi sorular soruyordum. Bazı insanlar telefonla konuşabiliyorlar. Herhalde bu nesneye inanıyorlar. Benim için telefon, doktordan randevu almaya, bir de dişçimle randevularımı iptal etmeye yarar. İnsan iletişiminin ortamlarından biri sayılmaz. Koridorda dikilip, kediyle çocuk ikisi birden bacaklarıma dolanıp çekiştirerek ve mırlayarak kurabiye ve kedi maması isterken, kulağımdaki vücudu olmayan bir sese Jung’un içe dönük/dışa dönük yelpazesinin yalnızca insanlar değil yazarlar için de geçerli olduğunu anlatamıyorum. Yani bazı yazarlar kendileri hakkında konuşmak isteyebilirler, hatta buna ihtiyaçları vardır, ne bileyim, Norman Mailer gibi mesela; ama bazı yazarların ihtiyacı ve isteği de özel hayatlarının gizli kalmasıdır. Özel Hayat mı! Ne kadar seçkinci, Viktorya çağına özgü bir kavram. Son günlerde bu kavram en az tevazu kadar antika geliyor insanın kulağına. Ama bütün bunları telefonda anlatamıyorum, dilim dönmüyor. Şunu da söyleyemiyorum (yani söylemeye çalıştım da, herhalde kedi açlıktan telefonun kablosunu kemirdiği için bağlantı sonunda tamamen…

Karısını Şapka Sanan Adam / Oliver Sacks
Yabancı Edebiyat/ 13 Eylül 2020

Karısını Şapka Sanan Adam Karısını Şapka Sanan Adam’dan… Nörolojinin pek sevdiği bir kelime vardır, “özür”, bu kelime nörolojik işlevlerdeki bozuklukları veya yetersizlikleri ifade eder; konuşma kaybı, dili kullanma yeteneğinin kaybı, hafıza kaybı, görme kaybı, ellerin hareket koordinasyonunun kaybı, kimlik kaybı ve daha bir sürü yetersizlikler ve belirli işlevlerin veya becerilerin kaybı. Bütün bu “işlev bozuklukları” için çeşit çeşit özgün kelimemiz vardır; afoni, afemi, afazi, alaksi, apraksi, agnozi, amnezi, ataksi. “İşlev bozukluğu” terimi de nörolojinin diğer bir gözde terimidir. Bir hastalık, yaralanma veya gelişim bozuklukları sonucunda, hastaları, kısmen veya tamamıyla mahrumiyet içine sokan, her bir nörolojik veya zihinsel işlev bozukluğu için ayrı bir kelime… Zihin ve beyin arasındaki ilişkiyi inceleyen bilimsel çalışmalar 1861 yılında başladı. Broca, Fransa’da yaptığı çalışmalarda, konuşmada görülen belirli ifade bozukluklarının (afazi) tutarlı bir şekilde, beynin sol yarımküresinin belirli bir parçasının hasar görmesini takiben ortaya çıktığını buldu. Bu, serebral nörolojinin yani beyin nörolojisinin gelişmesine sebep olmuş ve onyıllar boyunca insan beyninin haritasının çizilmesini mümkün kılmıştı. Böylelikle dilbilimsel, düşünsel, algısal alanlarla ilgili yaşanan belirli güçlükler, beynin belirli merkezlerine yerleştirildi. Yüzyılın sonuna doğru, daha keskin gözlemcilerin nezdinde bu tip bir haritalamanın çok ilkel kalacağı kolayca görülür hale gelmişti. İlk olarak, Freud bu konuyu Afazi adlı kitabında açıklamıştır. Tüm zihinsel hareketlerin,…

Uzak Tepeler / Kazuo Ishiguro
Yabancı Edebiyat/ 11 Eylül 2020

Uzak Tepeler Uzak Tepeler’den… Küçük kızıma sonunda verdiğimiz Niki adı bir kısaltma değil, babasıyla bizi buluşturan bir orta noktaydı. Ne tuhaftır ki ona bir Japon adı vermeyi isteyen kocamdı, bense belki de bencilce davranıp bana geçmişi anımsatmasını istemediğimden, bir İngiliz adı olmasında diretmiştim. Sonunda, Doğu’yla ilgili belli belirsiz bir çağrışımı da bulunduğundan, Niki’de karar kıldı. Niki beni görmeye, her zamankinden daha erken, havanın hâlâ soğuk ve çisiltili olduğu nisan ayında geldi. Belki de uzun süre kalmayı düşünüyordu, bilmiyorum. Ancak kır evim ve çevredeki sessizlik onu huzursuz etti; Londra’daki yaşamına geri dönmeye can attığını çok geçmeden anlamıştım. Klasik müzik plaklarımı sabırsızlanarak dinledi, dünya kadar derginin sayfalarını karıştırdı. Telefon düzenli olarak onun için çalıyor, o da uzun adımlarla daracık giysilerinin sımsıkı sardığı ince bedeniyle halıyı geçtikten sonra içeriye girip ben konuşmasını dinlemeyeyim diye kapıyı ardından kapatmaya özen gösteriyordu. Beş gün sonra gitti. İkinci güne kadar Keiko’dan söz etmedi. Gri, rüzgârlı bir sabahtı; bahçeme yağan yağmuru daha iyi izleyelim diye koltuklarımızı pencereye yaklaştırmıştık. “Orada olmamı bekliyor muydun?” diye sordu. “Yani cenazede, demek istiyorum.” “Galiba hayır. Geleceğini pek düşünmemiştim.” “Onun başına geleni duymak beni gerçekten allak bullak etti. Az kalsın geliyordum.” “Gelmeni hiçbir zaman beklemedim.” “İnsanlar, ne derdim olduğunu anlamadılar,” dedi. “Hiç kimseye söylemedim….

Beni Asla Bırakma / Kazuo Ishiguro
Yabancı Edebiyat/ 10 Eylül 2020

Beni Asla Bırakma Beni Asla Bırakma’dan… Ama tabii ki bugünlerde eskiden tanıdığım bağışçıların sayısı giderek azalıyor ve bu nedenle gerçekte çok fazla seçemiyorum. Dediğim gibi, bağışçınızla daha derin bir bağınız yoksa, iş çok zorlaşır. Bakıcı olmayı ileride özleyecek olsam bile, yıl sonunda bu işi bırakmam doğru olacak. Bu arada, Ruth benim seçtiğim üçüncü ya da dördüncü bağışçıydı sadece. O dönemde ona atanmış başka bir bakıcı vardı zaten ve onun bakıcılığını üstlenmek için cesaretimi toplamam gerekti. Ama sonuçta başardım ve onu tekrar gördüğüm an, Dover’daki şu nekahet merkezinde, aramızdaki bütün farklılıklar –tamamen ortadan kalkmasa da– diğer başka şeyler kadar önemli görünmedi gözüme: Hailsham’da birlikte büyümüş olmamız, başka kimsenin bilmediği ya da hatırlamadığı şeyleri bilmemiz daha önemliydi. Sanırım o zamandan itibaren, bağışçılarımı geçmişte tanıdığım insanlar arasından seçmeye başladım ve özellikle de, mümkün olan her fırsatta, Hailsham’dan gelenleri seçtim. Hailsham’ı geçmişe gömmeye çalıştığım dönemler oldu geçen yıllarda; kendime geriye bakmamayı telkin ettiğim zamanlar oldu. Sonra bir an geldi ki direnmeyi bıraktım. Üçüncü yılımda baktığım bir bağışçının, Hailshamlı olduğumu öğrendiği zaman verdiği tepki neden oldu buna. Üçüncü bağışından yeni çıkmıştı, ameliyat iyi geçmemişti ve hayatta kalamayacağını biliyordu sanırım. Nefes almakta çok zorluk çekiyordu, ama bana doğru baktı ve dedi ki: “Hailsham. Bahse girerim orası…

Parfümün Dansı / Tom Robbins
Yabancı Edebiyat/ 9 Eylül 2020

Parfümün Dansı Parfümün Dansı’ndan… Priscilla, stüdyo denilen türde ufacık bir dairede oturuyordu. Bu tür yerlere “stüdyo” denmesinin nedeni, sanatın göz alıcı bir şey sayılması kadar, ressamların çalıştıkları yerde yatıp kalkmaktan hoşlanan insanlar olduğuna bizi inandırmakla ev sahiplerinin daha çok para kazanabileceği kanısından ötürüdür. Gerçek ressamlar hemen hiçbir zaman stüdyo dairelerde oturmazlar. Hem yer azdır, hem de ışık yanlıştır. O tür dairelerde daha çok memurlar oturur. Dosyalama memurları, mağaza tezgâhtarları, üniversite öğrencileri, yaşlı dullar, bir de Priscilla gibi evlenmemiş garson kızlar. Bu bina, 1929’daki ekonomik bunalım döneminde yapılmıştı. Seattle’da bu tür bina pek çoktu. Washington Gölü’yle Eliott Körfezi arasındaki tepe eteklerine serpilmiş, kırmızı tuğlalarını mevsim yağmurlarıyla renklendiren binalar. Mimari açıdan binanın dümdüz çizgileri, sade cephesi, Eleanor Roosevelt’in açılış balolarında giydiği tuvaletleri hatırlatıyordu. İç duvarları ise nice mutfakta pişen nohut ve fasulye yemeklerinin rengini almıştı. Yıllardır bu binada öyle çok insan yaşamıştı ki, sonunda bina da kendine göre bir yaşam edinmişti. Her tuvalet, İtalyan tenorları gibi gargara sesleri çıkarır, her buzdolabı çayırda otlayan bufalolar gibi homurdanırdı. Eski yapım apartmanların çoğunda, renkler ve sesler gibi, kokular da kuşaklar boyunca birikmiş olurdu. Fırında pişen kekler, tencerede haşlanan sebzeler! Ama Priscilla’nın dairesi bu açıdan ötekilerden farklıydı. Burası kimyasal madde kokardı… Zehirli değildi, ama pek de…

Ağaçkakan / Tom Robbins
Yabancı Edebiyat/ 8 Eylül 2020

Ağaçkakan Ağaçkakan’dan… Poker gizlilik ve blöf yapmayı gerektiren bir oyundu. “Yarabbim,” derdi, “elime iyi kâğıtlar gelince zil takıp oynuyormuş gibi ötüyorum.” Kral, Howard Cosell’i idam sehpasına gönderebilme gücüne sahip olduğu eski güzel günlerin özlemiyle televizyonda spor programları izleyerek geçirirdi zamanım. Bir zamanlar yedi düvelin güzeli olan kansı, yani kraliçe, az hareketli ve aşın kiloluydu. Amerika’da o kadar çok ikinci sınıf cemiyet çaylarına, yardım demeği defilelerine, şu ve bu galasına katılmıştı ki. bir çeşit kazciğeri gazı sızdırmaya başlamıştı. Bu fena kokunun ihracı yüzünden âdeta Wagner’in müziğiyle şişmiş bir sosis gibi bir partiden öbür baloya sürükleniyordu. Kendisini çekip çevirecek bir hanım olmadığından giyinmesi iki saat alıyordu. Günde üç kez kıyafet değiştirdiği için cüssesini sarıp sarmalaması, takıp takıştırması, sürüp sürüştürmesi tam mesailik bir işe denk geliyordu. Kraliçe kocasını televizyon kutusuna, kızım da tavan arasına kaptıralı uzun zaman olmuştu. Oğullan (sayılarını zar zor hatırlıyordu) Avrupa’nın çeşitli yerlerine dağılmışlar, para konusunda esasen şaibeli birtakım sayısız maceraya karışmışlardı ve onun için yitik birer evlattılar. Kraliçenin tek bir yakın dostu vardı: Bağrına bastığı bir fino. Kral, yirminci yüzyılın son çeyreğinden ne beklediği sorulsa şöyle yanıtlardı: “Monarşinin iadesini ummak artık akıl kân değil. O bakımdan, en içten dileklerim, Seattle Mariners’m şampiyonluğu kazanması, Seattle Sonics’in NBA rövanş maçlarına çıkması,…

Koleksiyoncu / John Fowles
Yabancı Edebiyat/ 4 Eylül 2020

Koleksiyoncu Koleksiyoncu’dan… Nedendir bilmem, daha ilk görüşte onun eşsiz olduğunu anlamıştım. Tabii ki deli değilim, bunun düşten öte olmadığını biliyordum ve o para olmasaydı bir düş olarak kalacaktı. Sık sık ona ilişkin hayallere dalıyordum; onunla tanıştığımı, hayran olacağı şeyler yaptığımı, evlendiğimizi ve işte her şeyi düşündüğüm hikâyeler. Daha sonra açıklayacağım ana kadar aramızda çirkin hiçbir şey yoktu, asla olmadı. O resimler çiziyor, ben de koleksiyonumla ilgileniyordum (düşlerimde). Zamanını beni ve koleksiyonumu severek geçiriyordu, kelebek resimleri çiziyor, onları boyuyordu; modern, güzel bir evde, şu duvarı boydan boya pencere olan bir salonda birlikte çalışıyorduk. Hata yapmaktan korktuğum için neredeyse hep sustuğum Böcek Meraklıları toplantıları da aynı salonda yapılıyordu; sevilen ev sahipleriydik. Açık sarı saçları ve gri gözleriyle öylesine güzeldi ki, bütün erkekler kıskançlıktan çatlıyordu. Onun varlığına rağmen güzel olmayan hayaller kurduğum tek zaman onu spor arabalı ve kolej öğrencisi kılıklı, gürültücü bir delikanlı ile gördüğüm zamandı. Bir gün bankada, para yatırmak için oğlanın arkasındaydım ve çocuğun “Beşlik banknotlar halinde alacağım” dediğini duydum; elindeki 10 sterlinlik çekle espri yapıyordu sözde. Onun gibiler hep böyle davranırlar. Neyse, bazen onu oğlanın arabasına binerken görürdüm, ya da çocuğun yanına oturmuş kentte turlarken; o günler iş arkadaşlarıma karşı ters davranırdım ve böcekbilimci gözlem günlüğümde X işaretini kullanmazdım…

Aristos (Yaşam Üzerine Notlar) / John Fowles
Yabancı Edebiyat/ 3 Eylül 2020

Aristos (Yaşam Üzerine Notlar) Aristos (Yaşam Üzerine Notlar)’dan… Ama hiç deniz kazası olmadı; hiç vaat edilmiş toprak olmayacak. Şayet ideal bir vaat edilmiş toprak, bir Kenan ili, olmuş olsaydı, insanlar için oturulmaz olurdu. İnsan bir fail arayıcısıdır. Kör bir rüzgârın içindeki bu oluş için, bir salın üzerindeki bu oluş için bir fail ararız; gizemli gücü, neden olanı, tanrıyı, varlığın ve yokluğun gizemli maskesinin ardındaki yüzü ararız. Bazıları kendi iyi tabiatlarından etkin bir tanrı yaparlar; iyi yürekli bir baba, nazik bir anne, bilge bir erkek kardeş, sevimli bir kız kardeş. Bazıları özniteliklerden etkin bir tanrı yaparlar: merhamet, ilgi ve adalet gibi arzu edilir insani öznitelikler. Bazıları kendi kötü tabiatlarından etkin bir tanrı yaparlar; sadist derecede zalim ya da son derece abes bir tanrı; gizlenen bir tanrı; savunmasız bireyin karanlılc sömürgeni; Tekvin 3:16-17’nin zehirli tiranı. Bu türler arasında, yani etkin bir iyi tanrıya gönülden inananlarla etkin bir kötü tanrıya gönülden inananlar arasında, büyük çoğunluk Pangloss ile Eyüb arasında kalan bir koyun sürüsü gibi yer değiştirip dalgalanır. Boş bir imgeye içten olmayan saygı gösterisinde bulunurlar; ya da hiçbir şeye inanmazlar. Bu yüzyılda Eyüb’e doğru sürüklenmişlerdir. Eğer etkin iyi bir tanrı varsa, 1914’den beri çok düşük ücretler ödemişti. Ancak insan yaşamak için bir neden…

Ağaç ve Doğanın Doğası / John Fowles
Yabancı Edebiyat/ 2 Eylül 2020

Ağaç ve Doğanın Doğası Ağaç ve Doğanın Doğası’ndan… İyi bildiğim ilk ağaçlar çocukluğumun geçtiği evin bahçesindeki elma ve armut ağaçlarıydı. Bu size kırsal ve pastoral bir anı gibi gelebilir, ama değil. Çünkü, evimiz, Londra’dan yetmiş kilometre kadar uzakta ve Thames Irmağı’nın denize döküldüğü yere yakındı; 1920’li yılların bir banliyösünde, komşu evle ortak duvarı olan evlerden biri. Arka bahçemiz yarım dönümden de küçük, minik bir bahçeydi. Babam, bu bahçenin bir ucuyla yan çitini demir ızgaralar ve çubuklarla kapamıştı. Minnacık çimenlikte ancak sürekli budanarak adam edilebilen beş meyve ağacı vardı. Komşularımızın daha geleneksel tarzdaki arazilerinin yanında bizim bahçemiz anormal, hatta biraz da gülünçtü. Sanki, büyük bir taşra evine ait sebze bahçesinin küçük bir parçası olmaya çabalıyordu. Ancak, bu ağaçların verdiği meyveleri gören hiç kimse bu çabayı bir delilik olarak görmüyordu. Elma ve armutların adları şarap adlarına benzer. Kuşkusuz, bu adların kendileri meyvelerin kalitesine ilişkin hiçbir güvence vermez. İki ağacın adı aynı olabilir; ancak bu iki ağacın meyveleri arasında, orta kalitede şarap üretiminde kullanılan üzümlerin yetiştirildiği bir bağ ile aynı yamaçtaki büyük bir üzüm bağı arasındaki gibi bir fark olabilir. Aynı ağacın meyvesi bile seneden seneye değişebilir. Şarapta olduğu gibi meyve yetiştirmede de temel faktörler toprak, konum ve yıllık iklimdir; işte bu şans…

Daniel Martin / John Fowles
Yabancı Edebiyat/ 1 Eylül 2020

Daniel Martin Daniel Martin’den… Demetleri bitireceğiz, diyor. Onların yeniden işe koyuldukları yere yürüyüp gidiyor bir kez daha ama Brueghel’de olduğu gibi artık daha fazla yardım eli var. Çocuklar en uzaktaki demetleri adamların yakınına sürüklemek için birbirleriyle yarışıyorlar, Babe bile son yirmi dakikadır öyle yapmaya başlamış. Sonra Aşai Rabbani gibi bir ayin yaparcasına dişbudağın altına geri dönüyorlar. Eski pembe beyaz ekose sofra bezi, ekmek, dörtte bir galon büyüklüğündeki bir tasta kaymak, ahududu ve frenk üzümü reçeli çömlekleri, desenli beyaz kupalar, iki çay demliği, üzeri sarı şeritli, siyaha çalan kahverengi, kuru üzüm ve frenk üzümü doldurulmuş kek renginde. Uygun olmayan yöntemlerle buhardan geçirilmiş en iyi kaymak, sapsarı kaymağın kabuğu keyif veren bir beyaza dönmüş. Şimdiye kadar yapılmış hiçbir kaymak bunun emsali olamazdı. Hasat açlığı, güneş, seyreden çocukların oluşturduğu çember, ter kokusu birlikte şimdiye kadar yapılmış hiçbir kaymak bunun emsali olamazdı. Ahır, çayır ve Kızıl Devon-lar. Ambrosia, ölüm, tatlı ahududu reçeli. Onnarı gördün mü, ana? Gördün mü onnarı Bağyan Martin? Hepiciğimiz onları elleyebilirdik di mi Danny? Daha sonra. Çocuk, en yüksek kayınların arasında yalnız, demetlerin toplandığı ve şimdi boş kalan tarlanın yukarısındaki kireçli vadide; her ilkbaharda ilk misk kokulu küçük, tuhaf, çabucak solan dört yapraklı moschatel’i bulmak için gittiği yer burası. Çıkaramadığı nedenlerden…

Büyücü / John Fowles
Yabancı Edebiyat/ 31 Ağustos 2020

Büyücü Büyücü’den… 1927’de doğdum, her ikisi de İngiliz ve orta sınıfa mensup bir anne– babanın tek çocuğuydum, onlarsa berbat cüce Kraliçe Victoria’nın bitmek bilmeyen kasvetli döneminde doğmuş, hayatları boyunca da asla onun uzun gölgesinden sıyrılamamışlardı. Beni özel okula gönderdiler, iki yılımı askerlik yaparak harcadım, Oxford’a gittim ve işte orada olmak istediğim kişi olmadığımın farkına varmaya başladım. İhtiyacım olan anne–baba ve atalara sahip olmadığımı epey önceleri keşfetmiştim. Babam, mesleğinde müthiş yetenekli olduğundan değil de, doğru zamanda doğru yaşta oluşu sayesinde bir tuğgeneraldi; annemse tümgeneral olabilecek birinin eşi nasıl olması gerekiyorsa öyleydi. Yani, babamla asla tartışmaz ve her zaman, o binlerce mil uzakta olsa dahi, sanki yan odadan dinliyormuş gibi davranırdı. Savaş süresince babamı çok az gördüm. Onun bu uzun süreli yokluklarında kafamda ona dair neredeyse bir doğuştan lekesiz imajı yaratırdım; ki o da bunu çoğunlukla izinlerinin ilk kırk sekiz saati içinde –hoş olmasa da yerinde bir benzetmeyle– paramparça ederdi. Yaptığı işi gerçek anlamda omuzlayamayan tüm adamlar gibi o da görünüş ve ufak tefek işler konusunda çok titizdi; bilgisini artıracağı yerde, Disiplin, Gelenek ve Sorumluluk gibi büyük harfli anahtar kelimelerden oluşan bir cephanelik oluşturmuştu. Eğer onunla tartışmaya yeltenecek olsam –ki çok nadir olurdu bu– hemen bu totem kelimelerden birini çekip; beni bununla…

Fransız Teğmenin Kadını / John Fowles
Yabancı Edebiyat/ 30 Ağustos 2020

Fransız Teğmenin Kadını Fransız Teğmenin Kadını’ndan… “Teyzen o tatlı akşamın en ufak ayrıntılarını bile ağzımdan kerpetenle aldı zaten.” Kız durup adamın gözlerinin içine baktı. “Charles! Bak Charles, benden başka herkese istediğin komikliği yapabilirsin. Ama bana o yapış yapış esprilerinden yapma.” “Ama hayatım, böyle yapmazsam kutsal evlilik bağı bizi birbirimize nasıl yapıştıracak?” “Şu berbat espri anlayışını kulüpteki arkadaşlarına sakla.” Soğuk bir tavırla yürümeyi sürdürüp Charles’ı da yürümeye zorladı. “Bir mektup aldım.” “Ben de bundan korkuyordum. Annenden mi?” “Bir şeyler olduğunu biliyorum… tam şarap içerken.” Charles cevap verene kadar birkaç adım yürüdüler, bir an için ciddileşecek gibi oldu ama sonra vazgeçti. “İtiraf etmeliyim ki saygıdeğer babanla aramızda ufak bir felsefi anlaşmazlık çıktı.” “Çok ayıp etmişsin.” “Ben sadece dürüst davranmaya çalışmıştım.” “Peki tartışmanın konusu neydi?” “Baban Bay Darwin’in hayvanat bahçesinde bir kafes içinde sergilenmesi gerektiğini söyledi. Maymunlar bölümünde. Bense Darwin’in savunduğu görüşlerin arkasındaki bazı bilimsel tezleri açıklamaya çalıştım. Başaramadım. Et voilà tout.” “Bunu nasıl yaparsın, hem de babamın bu konudaki fikirlerini bildiğin halde!” “En saygılı hallerimi takınmıştım.” “Yani en kötü hallerindeydin.” “Dedelerinin maymun olduğunu düşünen bir adamla kızının evlenmesine izin vermeyeceğini söyledi. Sanırım bir süre düşündükten sonra dedemin en azından soyluluk unvanı olan bir maymun olduğunu hatırlayacaktır.” Kız ona bakıp başını sitemle öte…

Bir Kadının Zevk Anıları / John Cleland
Yabancı Edebiyat/ 29 Ağustos 2020

Bir Kadının Zevk Anıları Bir Kadının Zevk Anıları’ndan… Zavallı annem tüm zamanını öğrencileri ve ufak tefek ev işleri arasında öyle bir bölüştürmüştü ki benim eğitimime çok az zaman ayırabiliyordu ve kendini hayatın tüm zevklerinden soyutlayan saflığı yüzünden beni de o güzelliklerin cilvele­rinden korumayı aklının ucundan geçirmiyordu. On beşime basmak üzereyken annemi ve babamı ani bir çiçek hastalığı sebebiyle birer gün arayla kaybettim. Bu benim için dünyanın en büyük felaketi anlamına geliyordu. Önce babam ölmüş­tü ve bu annemin ölümünü daha da hızlandırdı. Artık mutsuz, kimsesiz bir öksüzdüm Aslen şe­hirli olan babamın Lancashire’a gelip yerleşmesi tamamen bir rastlantıydı ve bana bakabilecek bir akrabam yoktu. Ailemi kaybetmeme neden olan hastalık bana da bulaşmıştı ama gençliğimin de yardımıyla hastalığı hafif şekilde atlatmayı başar­dım. O zamanlar bunun değerini pek bilemediysem de hastalıktan geriye hiçbir iz kalmaması bü­yük şanstı. Size, onların yokluğunun bana verdiği keder ve hüznün tasvirini yapmayacağım çünkü acımı tarife kelimeler yetersiz kalıyor. Aradan bi­raz zaman geçince ve genç yaşın verdiği umutlar­da eklenince, yeri doldurulmaz kaybın üzerimde­ki derin etkisi silinmeye başladı. Bunun yanı sıra beni hayata bağlayan en önemli şey Londra’ya gi­dip iş bulmak ve her şeye yeniden başlamak üze­rine kurduğum hayaller oldu. Planım için gerekli tüm yardım ve öğütleri, arkadaşlarını ziyaret için köye…

Boksör Böcek / Ned Beuman
Yabancı Edebiyat/ 26 Ağustos 2020

Boksör Böcek Boksör Böcek’ten… Bazen aylak aylak yatarken gözlerimi kapatıp Joseph Goebbels’in kırk üçüncü doğumgünü partisini hayal ederim. Hitler’in 1940’ın o hummalı Ağustos ayında bile, yakın dostu için sürpriz parti yapmaya vakit bulabilmiş olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor – haftalarca sanki tarihi hiç hatırlamıyormuş gibi yapacak, Propaganda Bakanı’nın gitgide yılışık ve tuhaf bir hal alan imalarını bile bile görmezden gelecek ve 29 Ekim, Salı günü akşamı U-boot komutanlarına en son emir de gönderilinceye dek bekleyip sonra Goebbels’i sudan bir bahaneyle Reich Kançılaryası’nın kokteyl salonuna sokacak. Bir anda coşku dolu “Alles Gute zum Geburtstag!” sesleri yükselecek, konfetiler yağacak, Goebbels biraz rahatlamış ve hatta biraz gözyaşı yüklü bir kahkaha atarak Führer’le kucaklaşacak ve parti başlayacak. Bütün bunlar hayal elbette. Fakat kesin olan bir şey var, Hitler o gün Goebbels’e doğumgünü hediyesini verdi: Goethe’nin Stutgart’ta, J. G. Gottafchen adlı yayınevi tarafından basılmış on beş ciltlik toplu eserlerinin, varaklı sırta ve demirli köşelere sahip kırmızı Fas derisiyle kaplı resimli, şık bir baskısı. Yaklaşık beş yıl sonra, Berchtesgaden yakınlarındaki bir tuz madeninin yakınlarında karaya çıkıp madenin içine istiflenmiş şnaps sandıklarını parçalayan 101. Amerikan Hava Birliği askerleri için ister istemez üzülüyor insan, sandıklardan ne üst üste yığılmış altın külçeleri, ne de çarmıhtaki İsa’nın böğrünü delip geçen o…

Huzursuzluğun Kitabı / Fernando Pessoa
Yabancı Edebiyat/ 16 Ağustos 2020

Huzursuzluğun Kitabı Huzursuzluğun Kitabı’ndan… Tanrı’ya inanmadığımı biliyordum, fakat düpedüz bir hayvan sürüsüne de inanamazdım; böylece ben de bazı insanlar gibi kalabalıkların sınırında, yani halk arasında Çöküş diye tabir edilen o her şeye uzak noktada kaldım. Çöküş, bilinçaltının tamamen yitirilmesi demektir, çünkü bilinçaltı yaşamın temelidir. Kalp düşünebilseydi, atmaktan vazgeçerdi. Yaşamayı bilmeden yaşayan bizlere (benim ender benzerlerime ve bana), her şeyi reddetmekten başka hayat tarzı, dünyayı seyretmekten başka yazgı kalıyor muydu? Dinle yaşamanın ne olduğunu bilemiyorduk, inanca akıl yoluyla ulaşılamayacağına göre bilemezdik de; insanın bir kenara atılabileceğine inanamıyor, bu açıdan düşününce kendimizi nereye koyacağımızı da bilemiyorduk; bu durumda sahip olduğumuz ruh, hayatı estetiğin gözüyle seyretmekte işe yarayabilirdi ancak. Böylece, dünyaların cafcaflı görüntüsüne yabancı, ilahî olana ilgisiz, insanı hor gören bireyler olarak, kendimizi, boşu boşuna, beyin sinirlerimize uygun düşen karmaşık bir Epikürosçuluğun bağrında serpilmiş amaçsız duygulara bıraktık. Bilimin yalnızca temel ilkesini, yani her şeyin, bağımsız olarak tepki veremeyeceğimiz katı yasaların hükmünde olduğunu aklımızda tuttuk, ki tepki versek bile bu da ister istemez bu yasaların çerçevesinde gerçekleşirdi ve bunun, varlıkların ilahî bir yazgısının olduğunu söyleyen daha eski ilkeyle harfiyen uyuştuğunu fark ettik; böylece çabalamaktan, didinmekten vazgeçtik, tıpkı çelimsizlerin atletlerle aynı tempoda çalışmaktan vazgeçmesi gibi; ve hissedilenlerin yazıldığı kitaba eğilerek ona, yaşanmış derin bilginin tedirginliğini…

Anarşist Banker – Şeytanın Saati / Fernando Pessoa
Yabancı Edebiyat/ 15 Ağustos 2020

Anarşist Banker – Şeytanın Saati Anarşist Banker – Şeytanın Saati’nden… “Çok ileri gittiniz! Tamamıyla deli saçması. Peki siz yaşamınızı –demek istediğim banker ve tüccar olarak yaşamınızı– anarşist kuramlarla nasıl bağdaştırıyorsunuz? Anarşist kuramdan anladığınızın herhangi bir anarşistin anladığından hiç de farklı olmadığını ileri sürdüğünüze göre bunları nasıl bağdaştırıyorsunuz? Üstelik bu insanlardan farkınızın onlardan daha fazla anarşist olmanız olduğunu söylüyorsunuz, öyle değil mi?” “Kesinlikle.” “Hiçbir şey anlamıyorum.” “Peki anlamak ister misiniz?” “Hem de nasıl!” Purosunu dudaklarından çekti. Zaten sönmüştü. Yavaşça tekrar yaktı, sönen kibriti elinde tutarak nazikçe kül tablasına bıraktı. Sonunda, başını kaldırıp söze başladı: “Dinleyin. Lizbon’un işçi sınıfında, halktan insanlar arasında dünyaya geldim. Tahmin edebileceğiniz gibi hiçbir şey miras kalmadı bana: ne toplumsal konum, ne de beni eğitecek koşullar. Sahip olduğum tek şey berrak bir zekâ ve oldukça belirgin bir irade gücüydü. Ama bunlar doğal yetilerdi, mütevazı kökenlerim bunları elimden alamazdı. İşçiydim, çalıştım, zor bir hayatım oldu; aslında, o ortamda doğmuş insanların çoğu neyse ben de oydum. Açlık çektim, demiyorum ama açlığın pek de uzağında değildim. Açlıkla tanışmış olsaydım bile bu, daha sonra olacakları, size anlatacaklarımı, ne o dönemki yaşamımı ne de bugünümü değiştirirdi. Uzun sözün kısası, sıradan bir işçiydim; herkes gibi ben de çalıştım, çünkü çalışmak gerekiyordu ama mümkün olduğunca…

Dünyanın Çevresinde Yolculuk / Louis-Antoine de Bougainville
Yabancı Edebiyat/ 14 Ağustos 2020

Dünyanın Çevresinde Yolculuk Dünyanın Çevresinde Yolculuk’tan… 25 Ağustos 1768 tarihinde Plymouth’tan yola çıkıyor biri Madera, diğeri Rio de Janeiro’da iki duraklamadan sonra 16 Ocak 1769 tarihinde Tierra del Fuego’ya varıyorlar. Bon Succès Körfezi’nde beş gün durakladıktan ve Horn Burnu’nu dolandıktan sonra rotalarını Taiti’ye çeviriyorlar. 13 Nisan’dan 13 Temmuz’a kadar bu adada kalıyorlar ve Haziran ayında Venüs’ün Güneş’in önünden geçişini orada izliyorlar. Taiti’den ayrıldıktan sonra, oradan yanlarına aldıkları bir Taitili kendilerini komşu adalardan bazılarını ziyarete ikna ediyor; bu adalardan altısına uğruyor ve oralarda Taiti’de konuşulan dili ve aynı âdetleri buluyorlar. Oradan rotalarını, 40° güney enleminde bulunan Yeni Zelanda ‘ya çeviriyorlar. Onun doğu kıyısına 3 Ekim günü varıyorlar ve çevresinde altı aylık bir çember seyri (circumnavigation) sonunda, Yeni Zelanda’nın genellikle sanıldığı gibi güneysel kıtanın (terra australis) bir parçası olmayıp, yakınlarında başka kara bulunmayan iki adadan oluştuğunu saptıyorlar. Aynı zamanda orada Taiti dilinin değişik lehçelerinin konuşulduğunu ve bunların hepsinin Endeavour’a alınan Yerli tarafından yeterince anlaşıldığını gözlemliyorlar. Keşifleri bunlarla sınırlı kalmıyor: 31 Mart 1770’te Yeni Zelanda kıyılarından ayrıldıktan sonra, 38° güney enleminde Yeni Hollanda’nın doğusuna ulaşıyorlar. Kuzeye doğru kıyılar boyunca ilerliyor, birçok kere demirliyor ve açınsamalar yapıyorlar. Ama 10 Haziran günü, 15 derece enlemi dolayında bir kayaya oturuyorlar; o civarda benim de zor günler…

Hayalet Şehir / Patrick McGrath
Yabancı Edebiyat/ 3 Ağustos 2020

Hayalet Şehir Hayalet Şehir’den… O evi çok severdim. Babam kendi elleriyle yapmıştı. İddiasız bir ev olduğunu bildiğim halde, o günkü küçük çocuk için bir malikâneydi orası. Kuzeyde bataklık ve aşağı kıyılarına istiridye teknelerinin yanaştığı nehre kavuşan alçak yamaçlardaki tarlalar uzanıyordu. Warren Sokağının üstündeki otlaklarda inekler otlar, yazın çimenler insanın beline kadar gelirdi. Güneyde liman vardı. Kocaman gemilerin Doğu Yakası iskelelerinde demir atmalarını izlemek için sık sık anamla adayı boydan boya geçerdik. Küçük yaştan beri anam bana, İngilizlere, tek amaçları Amerikan halkını küçük düşürmek ve köleleştirmek olan kurnaz zorbalar gözüyle bakmayı öğretmişti. Son zamanlarda, Güney Caddesindeki bir meyhanenin arka odasında, gecenin yarattığı duygusallık anlarında içkinin ardına sığınmışken, Bağımsızlık Devrimini hâlâ davasında başarılı olmuş bir mücadele olarak görebiliyorum, çünkü kaderimiz böyle olmasını istemişti; evet, kaderimiz. Ama ardından gelen ürpertici şafak ışığında yanılsamalarım, limanın üstündeki sis gibi dağılıyor ve ben bambaşka bir öykü hatırlıyorum, çok daha karanlık bir öykü. Çünkü Bağımsızlık Savaşı bir dehşet dönemiydi ve örneğin ben, o günleri övünçle değil peşimi bırakmayan bir utanç duygusuyla anımsıyorum. ’76 yılının baharında, ben on yaşındayken, düşmanın Boston’u boşalttığı ve denize açıldığı duyuldu. Aralarında babamın da olduğu Washington’un askerleri sel gibi New York’a geri döndüler ve derhal parke taşlarını söküp sokaklarda hendek kazmaya koyuldular. Ağaçlarımız…

Çoluk Çocuk / Patti Smith
Yabancı Edebiyat/ 2 Ağustos 2020

Çoluk Çocuk Çoluk Çocuk’tan… Annemin ayakucuna ilişir, kucağında bir kitapla oturup sigara ve kahve içişini izlerdim. Onun o dalıp kaybolmuş hali ilgimi çekerdi. Henüz anaokuluna başlamamış olmama rağmen kitaplarına bakmayı, onların kağıtlarına dokunmayı ve ön kapaklarının ince kağıdını soymayı seviyordum. İçlerinde annemin dikkatini böylesine sıkıca yakalayan şeyin ne olduğunu bilmek istiyordum. Foxe’ın Book of Martyrs’ının kızıl kapaklı bir baskısını içinde yazanları anlayabilirim umuduyla yastığımın altına gizlediğimi fark edince, annem bana okumayı öğretmek gibi yorucu bir işe girişti. Büyük bir çabayla Anne Kaz’dan Dr. Seuss’a kadar yol aldık. Kendi başıma okumaya başladıktan sonra kanepede onun yanına oturmama izin verilmişti; o Balıkçının Ayakkabıları’nı okuyordu, bense Andersen’in Kırmızı Pabuçlar’ını. Kendimi tamamen kitaplara kaptırmıştım. Hepsini okumayı istiyordum ve okuduğum her kitap yeni arzular tetikliyordu. Afrika’ya gidip Albert Schweitzer’ın hizmetine girebilir ya da rakun postu şapkamı giyip, belime de boynuzdan barut tabancamı takıp Davy Crockett gibi kendimi insanları korumaya adayabilirdim. Himalayalar’a tırmanabilir ve bir dua tekerleğini döndürmek suretiyle dünyanın dönmeye devam etmesini sağlayarak bir mağarada yaşayabilirdim. Fakat en güçlü arzum kendimi ifade etme dürtümdü ve hayal gücümün meyvelerini toplarken ilk gönüllü suç ortaklarım da kardeşlerim oldu. Öykülerimi ilgiyle dinlediler, oyunlarımda istekle yer aldılar ve savaşlarımda cesurca dövüştüler. Arkamda onlar varken, hiçbir şey imkansız görünmüyordu. Baharda…

Dünyanın Bütün Sabahları / Pascal Quignard
Yabancı Edebiyat/ 1 Ağustos 2020

Dünyanın Bütün Sabahları Dünyanın Bütün Sabahları’ndan… Kralın hâlâ oyun oynadığı mermer sarayda. Arada bir küçük kızlar, özellikle Toinette: “Annem kimdi?” diye soruyordu. O zaman yüzü kararıyor, ağzından tek söz çıkmıyordu. Bir gün onlara şöyle söyledi: “Akıllı uslu kızlar olmalısınız, çalışkan olmalısınız. Sizden hoşnutum, özellikle daha aklı başında olan Madeleine’den. Annenizi özlüyorum. Eşimden geri kalan anıların her biri bir daha asla bulamayacağım bir sevinç parçasıdır benim için.” Bir kez de konuşmayı hiç beceremediğini, annelerinin konuşmayı da gülmeyi de pek iyi bildiğini, kendininse dile karşı hiç mi hiç eğilimi olmadığını, başkalarıyla ve kitaplarla bir arada olmaktan, sohbetlere katılmaktan hiç zevk almadığını söyleyerek kızlardan özür diledi. Vauquelin des Yveteaux’nun ve eski dostlarının şiirleri bile hiçbir zaman bütünüyle hoşuna gitmemişti. Bir zamanlar Cardinal’in özel muhafızı olan, sonraları yalnız bir yaşam süren ve Mösyö Marais babanın yerine beylerin ayakkabıcısı olan Mösyö de La Petitiere ile dostluk kurmuştu. Resim için de geçerliydi bu ilgisizliği, Mösyö Baugin’inkiler dışında. Mösyö de Sainte Colombe o zamanlar Mösyö de Champaigne’in yaptığı resimleri bile övmezdi. Ciddi olmaktan çok hüzünlü, sade olmaktan çok, kuru bulurdu onun resimlerini. Mimarlık için de aynı, yontu için de; mekanik sanatlar ya da din konusunda da bir Madam de Pont-Carre değildi tabii. Gerçekten de Madam de Pont-Carre…