Ölüm Denizaltıları / David Mason
Yabancı Edebiyat/ 28 Haziran 2020

Ölüm Denizaltıları Ölüm Denizaltıları’ndan… 1918 yılının 4 Ekim günü sabahın erken saatlerinde, Akdeniz deki bir denizaltı sıkı muhafaza altında seyrederken bir konvoya hücum ettiği sırada, birdenbire kontrolden çıkarak, kurşun gibi dibe doğru dalmaya başladı. Kritik bir mesafe olan 70 metreye, sonra da 100 metreye kadar indi ve artan şiddetli tazyik sonucunda yedek hava tanklarından iki tanesi patladı. Mürettebatını boş yere telef olmaktan kurtarmak için komutan, düşmanı imha etmek ile ilgili planlarını bir tarafa bırakarak, diğer bütün tanklara hava basılmasını emretti ve makineleri tam yol tornistana geçirdikten sonra dalışı durdurdu. Denizaltı, yolunu derhal değiştirerek, tanklarındaki tazyikli havanın tesiriyle derinliklerden kopup, İngiliz kruvazörüyle refakat muhriplerinin ortasına bir şampanya şişesinin mantarı gibi fırladı. Savaş gemilerinden açılan ateşin yarattığı rahnelerden su almaya başlayan denizaltı; tazyikli hava tanklarının boşalmış olması dolayısıyla tekrar dalma imkânına sahip olmadığından, komutanın gemiyi terk etmekten başka çaresi kalmamıştı. Tekne batarken, çarkçıbaşıyla mürettebatın altısı da beraber gitti, diğerleri ise bir destroyer tarafından kurtarılarak Malta Adası‘na getirildiler. Denizaltı komutanı için şimdi; İngiliz esir kamplarında, denizaltı muharebesinin geleceği hakkında etraflıca düşüncelere dalabileceği uzun bir esaret devresi başlıyordu; ki bu düşünceleri sonradan mükemmelen uyguladı. Serbest bırakıldıktan sonra denizaltıların; Alman Deniz Kuvvetleri’nin bir unsurunu teşkil edeceğine dair âmirlerinin verdiği söz üzerine yeniden hizmete girdi ve…

Maldoror’un Sarkıları / Comte de Lautreamont
Yabancı Edebiyat/ 15 Mayıs 2020

Maldoror’un Sarkıları Maldoror’un Sarkıları’ndan… Ateşböceği seslendi: “Hey sen! Bir taş al ve öldür onu.” —Niçin? diye sordum ona. Ateşböceği bana: “Kendine dikkat et,” dedi; “güçsüz olan sensin, güçlü olan benim çünkü. Fuhuştur bu kadının adı.” Gözlerimde yaşlar, yüreğimde öfke, bilinmez bir gücün doğduğunu duyumsadım içimde. Kocaman bir taş aldım yerden; güçlükle göğsüme kadar kaldırdım; ve omzuma aldım taşı sonra. Bir dağı doruğuna kadar tırmandım: Oradan ezdim ateşböceğini. İnsan boyunda bir çukura gömüldü toprakta başı; altı kilise boyu yüksekliğe sıçradı taş. Sonra gidip bir göle düştü, bir anda, döne döne, uçsuz bucaksız, ters bir koni oyarak çekildi gölün suları. Ortalık duruldu; parıldamadı artık kan ışık. “Yazık! Yazık!” diye haykırdı çıplak ve güzel kadın; “ne yaptın böyle?” — Ben seni yeğliyorum, dedim ona, çünkü acırım mutsuzlara. Sonsuz tüze yarattıysa seni, suç senin değil. Yanıtladı beni: “Bir gün,” dedi, “hakkımı teslim edecek insanlar. Söyleyecek başka sözüm yok. Bırak da gideyim, sonsuz acımı derinliklerine gömeyim denizin. Bir sen varsın hor görmeyen beni, bir de bu karanlık uçurumlarda kaynaşan iğrenç canavarlar. İyisin sen. Elveda beni sevmiş olan sana!” —Elveda! dedim ona, tekrar elveda! Hep seveceğim seni… Bugünden tezi yok terk ediyorum erdemi. İşte bu nedenle, ey insanlar, kış yelinin denizin üzerinde ve kıyılarda ya da…

Nibelung’lar Destanı / Anonim
Yabancı Edebiyat/ 12 Mayıs 2020

Nibelung’lar Destanı Nibelung’lar Destanı’ndan… Elimizdeki metin, 1200’lü yılların ürünüdür. Ama elbette ki bunu üreten ozan, çağdaşımız bir romancı, öykücü, türkü sözü yazarı vb. işlevinde olmadı; bize ulaşan Das Nibelungenlied, tıpkı İlyada gibi, nice ozanın eklemeleriyle yüzyıllar boyunca gelişen bir destan anlatımının kendi çağında var olan malzemesini işleyen, zenginleştiren bir âhir zaman ozanının ürünü oldu. Das Nibelungenlied’in gerek birinci gerek ikinci parçasının “müsveddesi” denebilecek destanların metinleri, çeşitli el yazmalarının gösterdiği bazı farklılıklarla, bize ulaşmıştır. Diğer yandan, nasıl İlyada, kendisinin üretildiği ve Bey konaklarında saz eşliğinde “teganni edildiği” çağda, o konaklarda yaşayan insanların tümünün bildiği bir destanlar sistemi içinde belli bir olayın (Troia Savaşı’nın) küçücük bir bölümünü anlatıyorsa, ortaçağ Germen dünyasının da hayli ayrıntılı, birbirine geçmiş bir destanlar sistemi vardı. Bazı destan kişileri, okuyacağınız çeviriye eklediğim açıklama dipnotlarında göreceğiniz üzere, o sistemin çeşitli parçalarında boy gösteriyorlardı, bu arada Nibelung’lar Destanı’nda da boy gösteriyorlardı. Bunun yadırganacak yanı ilke olarak yok ama, hiç de yok değil; gerçekten, o kişilerin kiminde de köken yönünden tarihsel gerçeklik vardı ve destanda yansımasını gördüğümüz kişilerin tarihteki gerçekleri, ayrı ayrı birtakım dönemlerde yaşamışlardı. Örneğin, Nibelung’lar Destanı ikinci parçasının eni konu önemli kişilerinden Verona’lı Dietrich Han’ın kökeni, İtalya’da 493-526 arasında egemenlik sürmüş Ostrogot Kralı Büyük Theoderich’tir ki, görüldüğü üzere bu…

Japon Masalları / Anonim
Yabancı Edebiyat/ 12 Mayıs 2020

Japon Masalları Japon Masalları’ndan… Eskiden, köyün dışındaki bir kulübecikte bir dede ile bir nine yaşarmış. Dede her sabah ormana gider, nine de evde kendi işine gücüne bakarmış. İkisi de çalışkanmış ve huzur içinde yaşarmış. Kuşkusuz, büyük bir üzüntüleri olmasaymış, daha memnun ve mutlu olurlarmış; çocukları olmamış ve yaşlılık günlerinde yapayalnız kalmışlar. Nine küçük avlusunu süpürürken sık sık “Ah, şimdi küçük bir oğlan ya da kız şuracıkta oynasaydı, ne hoş olurdu!” diye düşünürmüş. Dede de sırtında çalı çırpı yüküyle ormandan döndüğü zaman, küçük bir oğlanın kendisini karşıladığını ve sevgiyle kucakladığını düşlermiş. Ama bir düş yalnızca bir düştür. Çocuksuz, neşesiz bir yaşam içinde yaşayıp gidiyorlarmış. Bir gün, nine her zamanki gibi dedenin azığını hazırlamış; o ormana gidince çamaşırları toplayıp yakındaki derede yıkamaya gitmiş. Yıkamış, durulamış ve ancak sırtı dayanamayacak kadar ağrıyınca başını işinden kaldırmış. “Gerinip biraz dinlenmeliyim,” demiş nine ve ayağa kalkmış. “Orada suyun üstünde yüzen şey de ne!” diye şaşırmış birden ve daha iyi görmek için elleriyle gözlerini korumuş; iri, kırmızı bir şeftali ağır ağır kıyıya yaklaşıyormuş. “Gerçekten şeftali mi! Bu kadar iri olur mu! Üstelik şeftali mevsimi de değil!” diye düşünmüş nine. Çabucak bir sopa almış ve akıp gitmeden şeftaliyi kıyıya çekmiş. Öyle bir koku yormuş ki başını döndürmüş. “Kokusu…

Tepedeki Ev / Cesare Pavese
Yabancı Edebiyat/ 11 Mayıs 2020

Tepedeki Ev Tepedeki Ev’den… Eski günlerde bile, hani deniz, orman der gibi, tepe denirdi. Akşamları kararan kentten oraya dönerdim ve tepe benim için yalnızca bir yer değil, nesnelerin bir görünüm biçimi, bir yaşama tarzıydı. Sözgelimi o tepelerle, çocukluğumda oynadığım, şimdi de yaşadığım bu tepeler arasında bir ayrım görmüyordum: Her zaman nereye varacağı belli olmayan, yılankavi bir toprak parçasıydı, kimi yeri ekili, kimi yeriyse yabanıl; karşıma kimi yollar çıkardı, kimi mandıralar, kimi uçurumlar. Sanki gece alarmlarının dehşetinden kaçarmışçasına, akşam oldu mu ben de tırmanıyordum; yollar karınca gibi insan kaynıyordu, zavallı insancıklar şiltelerini bisikletlerine ya da sırtlarına yükleyip kırlarda uyumak için toplaşırlardı: Konuşurlar, tartışırlar, sevgi ve inançla kaynaşıp eğlenirlerdi. Yokuşa sardın mıydı herkes başlardı tutuklu kentten, geceden, yakındaki korkulardan söz etmeye. Uzun zamandan beri yukarıda yaşayan ben, onların yavaş yavaş saptıklarını, seyreldiklerini görür, sonra da bir an gelir ve artık çalıların ve çitlerin arasından tek başıma tırmanmaya başlardım. İşte o zaman yürürken dikerdim kulaklarımı, gözlerimi tanıdık ağaçlara çevirirdim, toprağı ve her şeyi derin derin koklardım. Hüzünlerim yoktu, biliyordum ki gece bütün kent alev alev yanabilir, insanlar ölebilirdi. Ne var ki uçurumlar, kırlar ve patikalar her zamanki gibi ve dingin bir sabaha uyanacaklardı. Meyve bahçelerine açılan pencereden ben gene sabahı görecektim. Bir yatağın…

Plaj / Cesare Pavese
Yabancı Edebiyat/ 10 Mayıs 2020

Plaj Plaj’dan… Dostum Doro’yla evinde konuğu olmam konusunda uzunca bir süre önce sözleşmiştik. Doro’yu çok severdim ve evlenerek Cenova’da yerleşmek üzere yola çıktığında neredeyse cinnet geçirecektim. Evlilik törenine katılmayı reddettiğimi belirten mektubuma karşılık aldığım cevapta, fazla abartmadan, yürekli bir biçimde “Eğer para insanı karısının sevdiği bir şehirde yerleşmeye zorunlu kılmazsa, neye zorunlu kılabilir peki?” diyordu. Bu yazışmanın üzerinden bir süne geçtikten sonra güneşli ve güzel bir günde Cenova’ya uğrayıp kapılarımı çalmış ve Doro ile barışmıştım. Karısı oldukça sempatikti, hoş bir tavırla kendisini Clelia diye çağırmamı belirttiği andaki hali hâlâ gözlerimin önündedir. Beni, Doro ile baş başa bırakmıştı ve bu yapması gereken en doğru davranıştı. Akşama doğru, dışarı çıkmadan önce yeniden ortalıkta göründüğü zaman ise büyüleyici bir kadın oluvermişti. Eğer ben, ben olmasaydım yarattığı büyüye kapılarak elini öpebilirdim. O yıl pek çok kez Cenova’ya uğradım ve kapılarını pek çok kez çaldım. Onları yalnız bulduğum anlar çok seyrekti. Doro sıkıntılı tavrına karşın, karısının çevresine oldukça iyi bir uyum sağlamıştı. Ya da doğruyu söylemek gerekirse, karısının çevresi onun iç dünyasında kabul görmüştü ve onlardan gelen her şeyi kabul etmeye hazırdı. Doro bir aldırmazlık içindeydi, sevgisinin getirdiği bir aldırmazlık belki. Arada bir trene atladıkları gibi yolculuğa çıkarlardı. Bu bende, aralıklı bir balayı yolculuğu izlenimi…

Güzel Yaz / Cesare Pavese
Yabancı Edebiyat/ 9 Mayıs 2020

Güzel Yaz Güzel Yaz’dan… Amelia’nın başka türlü bir yaşam sürdürdüğü bilinirdi hiç olmazsa. Onun erkek kardeşi teknisyendi, ama o, arada sırada, o yaz akşamlarında ortaya çıkıyordu. Amelia pek kimsede güven uyandırmıyordu, herkesle gülüp eğleniyordu, çünkü on dokuz yirmi yaşlarına gelmişti. Ginia, onun boyunu bosunu pek beğenirdi, çünkü bacaklarında ince çoraplar gerçekten pek de hoş duruyordu. Ne var ki mayoyla bakıldığında Amelia’nın kalçaları oldukça genişti ve yüz çizgileri bir atınkini anımsatıyordu. Bir gece Ginia, onun giysisini incelerken, “İşsizim,” dedi ona, “bu yüzden bütün gün giysi modellerine kafa yorabiliyorum. Senin gibi terzi yanında çalışırken giysi biçmeyi öğrenmiştim. Ya sen, biliyor musun biçki yapmayı?” Ginia, işin hoş yanının giysiyi diktirmek olduğunu düşünürdü, ama bunu ona söylemedi. O akşam birlikte bir tur attılar, Ginia hiç uykusu olmadığından ve yatmayı düşünmediğinden ona evine dek eşlik etti. Yağmur yağdığından asfalt ve ağaçlar yıkanmışlardı: İnsan, yüzünde bir serinlik hissediyordu. “Gezmeyi seviyorsun,” diyordu Amelia ona, gülerek. “Ya kardeşin Severino ne diyor buna?” “Severino bu saatte çalışıyor. Bütün sokak lambalarını o yakıyor ve kontrol ediyor.” “Demek âşık çiftlere o ışık tutuyor. Nasıl giyiniyor peki? Lambacı giysisi mi?” “Hayır, tabii ki değil.” dedi Ginia gülerek, “O merkezde sigortaları kontrol ediyor. Geceyi bir makinenin karşısında geçiriyor.” “Siz yalnız mı yaşıyorsunuz? Sana…

İnez’in Sezgisi / Carlos Fuentes
Yabancı Edebiyat/ 1 Nisan 2020

İnez’in Sezgisi İnez’in Sezgisi’nden… Uzun zamandır Maestro’nun yaşlı zihninde dönüp duran bir cümleydi bu. Yazmaya cesaret edemedi. Cümleyi bir kâğıdın üzerine aktarmanın uğursuz sonuçlar doğurmasından korkuyordu. Bundan sonra söyleyecek söz kalmayacaktı çünkü: Ne ölüm bilirdi ölümün ne olduğunu ne de canlılar. Sözel bir hayalet gibi,peşinde dolaşan bu cümle hem yeterliydi hem de yetersiz. Bir daha hiçbir şey söylememe pahasına her şeyi söyleyen bir cümleydi bu. Üstadı sessizliğe mahkûm etmişti. Yaşamını müziğe, Korsikalı kaba askerin kaba tanımlamasınca ‘gürültülerin en az rahatsız edenine’ adayan Maestro sessizlik hakkında ne söyleyebilirdi ki; sahi kimdi o asker, Bonaparte mı? Yaşlı Maestro gözünü belli bir cisme dikerek saatler geçirirdi. Bir şey çalarsa marazi düşüncelerinin dağılacağından, nesnelere yapışacağından çekiniyordu sanki. Müzikle nesnenin yerini değiştirmenin bedelinin ne kadar yüksek olduğunu keşfetmişti. Müzik ve ölüm onu (ya da birbirlerini) yaşlı bir adam gibi ve yaşlı bir adam olarak tanımlıyorlarsa, belleğinin bir nesneye tutunması da çaresiz ona, doksan üç yaşındaki bu adama yer çekimi, özgül ağırlık kazandıracaktı. O ve nesnesi. O ve ele gelen, kesin, görünen, değişmez bir biçimi olan cisim. Bu cisim bir mühürdü. Arma ve nişanların üzerindeki bal mumu, metal ya da kurşun daire değil, kristal bir mühür. Kusursuz bir küre ve kusursuz biçimde bütün. Bir belgeyi, bir…

Zahir / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Zahir Zahir’den… Özgürüm, hapishaneden çıktım, karım gizemli bir biçimde ortadan kayboldu, belirli bir çalışma saatim yok, yeni insanlarla tanışırken zorlanmam, zenginim, ünlüyüm ve eğer Esther gerçekten beni terk ettiyse, onun yerini tutacak birini eninde sonunda bulurum. Özgürüm, bağımsızım. Ama özgürlük nedir? Yaşamımın büyük bölümünü şunun ya da bunun tutsağı olarak geçirdim, dolayısıyla kelimenin ne anlama geldiğini biliyordum. Çocukluğumdan beri en değerli varlığım, özgürlüğüm için savaştım. Yazar değil, mühendis olmamı isteyen ailemle kavga ettim. Acımasız şakalarıyla beni alaylarının hedefi haline getiren okuldaki diğer çocuklarla kavga ettim, sadece benim burnumdan onlarınkinden daha fazla kan aktığında, ya da annemden yüzümdeki yara izlerini saklamak zorunda kaldığım çünkü sorunlarımı çözmek benim isimdi, onun değil öğleden sonraları, acaba gözyaşlarına boğulmadan dayak yiyebildiğimi onlara kanıtlayabildim mi? Hayatımı devam ettirebilecek bir iş bulmak için kavga ettim. Bir nalbur dükkânında dağıtım elemanı oldum, böylece ailemin şantajlarımdaki o kara cümleden de kurtulmuş olacaktım: “Sana para vereceğiz, ama sen de şunları, şunları yapmalısın…” Büyüme çağında her ne kadar başarıyla sonuçlanmadıysa da âşık olduğum kız için kavga ettim, o da beni seviyordu; sonunda beni terk etti çünkü ailesi benim bir geleceğim olmadığı konusunda onu ikna etti. İkinci işim olan gazetecilik dünyasındaki düşmanca tavırla savaştım. İlk patronum beni üç saat boyunca bekletmiş ve…

Simyacı / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Simyacı Simyacı’dan… Delikanlının adı Santiago idi. Sürüsüyle birlikte eski, terk edilmiş kilisenin önüne geldiğinde güneş batmak üzereydi. Kilisenin çatısı çoktandır çökmüş, bir zamanlar ayin eşyalarının konulduğu yerde kocaman bir firavuninciri büyümüştü. Delikanlı geceyi burada geçirmeye karar verdi. Bütün koyunlarını yıkık kapıdan içeri soktu. Koyunların, geceleyin kaçmalarına engel olacak şekilde, kapıya birkaç tahta koydu. Bu bölgede kurt falan yoktu, ama bir keresinde bir kaçak koyunu bulmak için, ertesi gün bütün gün dolaşmak zorunda kalmıştı. Yamçısını yere yayıp üzerine uzandı, okuyup bitirdiği kitabı da yastık olarak başının altına koydu. Uykuya dalmadan önce, artık daha kalın kitaplar okuması gerektiğini düşündü: Okunmaları daha uzun sürer, geceleyin de daha rahat yastık olurlardı. Uyandığında ortalık hâlâ karanlıktı. Yukarıya baktı, yarı yarıya yıkılmış çatının arasından parıldayan yıldızları gördü. “Biraz daha uyusaydım,” diye düşündü. Bir hafta önceki düşü tekrar görmüş, gene sonunu getiremeden uyanmıştı. Kalktı, bir yudum şarap içti. Sonra değneğini eline alıp hâlâ uyumakta olan koyunları uyandırmaya başladı. Hayvanların çoğunun tıpkı kendisi gibi uykudan hemen sıyrılıp uyandıklarını fark etti. Sanki gizemli bir güç, iki yıldır, yiyecek ve su peşinde kendisiyle birlikte bütün ülkeyi dolaşıp duran koyunların yaşamına bağlamıştı yaşamını. “Bana öylesine alıştılar ki, saat düzenimi biliyorlar,” dedi kendi kendine alçak sesle. “Bir an daldıktan sonra, tersi de…

On Bir Dakika / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

On Bir Dakika On Bir Dakika’dan… Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar, Maria adında bir fahişe varmış. Durun bir dakika. ‘Bir varmış bir yokmuş’, çocuk masallarının başına çok yakışır sahiden de, oysa ‘fahişe’ yetişkinlere özgü bir sözcük. Bir öykü, böylesi açık bir çelişkiyle nasıl başlatılabilir? Her neyse, mademki ömrümüzün her anında bir ayağımız peri masallarında, öbürüyse uçurumda, bırakalım bu öykü de böyle başlasın. Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar Maria adında bir fahişe varmış. Bütün fahişeler gibi, o da doğduğunda bakire ve masumdu, genç kızlığında hayatının erkeğine (zengin, yakışıklı ve akıllı biri olacaktı bu) rastlamayı, onunla (telli duvaklı) evlenmeyi, (ileride büyük adam olacak) iki çocuk yapmayı, (denize bakan) güzel bir evde yaşamayı hayal etti. Babası esnaf, annesi terziydi. Brezilya’nın kuzeydoğusunda bulunan, yaşadığı kentte tek bir sinema, tek bir gece kulübü ve tek bir banka şubesi vardı; işte bu nedenle Maria beyaz atlı prensinin ansızın ortaya çıkıp yüreğini çalacağı ve kendisinin de onunla birlikte dünyayı keşfe çıkacağı günü bekler dururdu. Beyaz atlı prens bir türlü gelmediğinden, Maria’nın payına sadece hayal etmek kalıyordu. Aşkı ilk kez on bir yaşındayken, yürüyerek ilkokula gittiği günlerde tattı. Okulun açıldığı gün, yolda yalnız olmadığını anladı: İki adım ötesinde, o civarda oturan ve onunla aynı saatlerde okula…

Kazanan Yalnızdır / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Kazanan Yalnızdır Kazanan Yalnızdır’dan… Beretta Px4, cep telefonundan biraz daha büyük, yaklaşık 700 gram ağırlığında ve on atış yapabilen derli toplu bir tabancadır. Küçük ve hafiftir, cepte taşındığında fark edilmez; düşük kalibreli olmasının en büyük üstünlüğü, merminin kurbanın vücudunu delip geçmek yerine kemikleri parçalaması ve yoluna çıkan her şeyi paramparça etmesidir. Hiç kuşku yok ki, bu kalibrede bir tabancayla vurulduktan sonra hayatta kalma olasılığı oldukça yüksektir; hiçbir yaşamsal damarın zarar görmediği, dahası kurbanın karşı koyup saldırganın silahını elinden almayı başardığı binlerce vaka vardır. Gel gör ki, silahı ateşleyen kişi yeterince deneyimliyse, kurbanını en kısa yoldan -iki gözünün ortasına ya da kalbine nişan alarak- ya da yavaş yavaş -namluyu belirli bir açıdan kaburgalara yaklaştırıp tetiği çekerek- öldürmeyi seçebilir. Vurulan kişi ölümcül bir yara aldığını bir süre anlayamaz ve karşı koymaya, kaçmaya ya da yardım istemeye çalışır. Bunun en büyük yararı, pek az dış kanaması olan kurbanın gücünü yavaş yavaş yitirip başına geleni tam olarak anlayamadan yere yığılırken, kendisini vuranın yüzünü görebilecek kadar vakit bulmasıdır. Beretta Px4, uzmanların gözünde ideal bir silah olmaktan çok uzaktır. İlk James Bond filminde, İngiliz Gizli Servisinden bir ajan, Bond’a, “Şık ve hafif, ama bir kadının çantasında dursun diye. Hiçbir durdurucu gücü yok,” der ve eski tabancasını…

Aldatmak / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Aldatmak Aldatmak’tan… Her sabah “yeni bir gün” dedikleri şeye açtığım gözlerimi gerisingeri kapamak, yatağımdan hiç çıkmamak istiyorum. Ama mecburum. Harika bir kocam var, bana sırılsıklam âşık, saygın bir yatırım bankasının sahibi ve her sene -kendisi istemese de- Bilan dergisi tarafından İsviçre’nin en zengin üç yüz kişisi arasında gösteriliyor. İki oğlum (arkadaşlarımın tabiriyle) benim “yaşama sebebim”. Sabahları erkenden kahvaltılarını hazırlayıp onları evden beş dakika yürüme mesafesindeki okullarına götürmeliyim; okulları tam gün olduğundan çalışmaya ve kendime zaman ayırmaya fırsat bulabiliyorum. Okuldan sonra, kocam ve ben eve dönene kadar, onlara Filipinli bir dadı bakıyor. İşimi seviyorum. Yaşadığımız şehir Cenevre’deki hemen her sokağın köşesinden satın alınabilecek saygın bir gazetede muhabirlik yapıyorum. Senede bir kez ailemle birlikte seyahate çıkıyorum, çoğunlukla enfes kumsallara sahip cennet misali yerlere; kendimizi olduğumuzdan daha zengin ve ayrıcalıklı hissetmemizi, yaşamın bize bahşettiği nimetlere ziyadesiyle şükretmemizi sağlayacak kadar fakir insanların yaşadığı “egzotik” kentlere gidiyoruz. Hâlâ kendimi tanıtmadım: Adım Linda, memnun oldum. 31 yaşındayım, boyum 1.75, 68 kiloyum ve kocamın sınırsız cömertliği sayesinde paranın satın alabileceği en iyi giysileri giyiniyorum. Erkeklerde arzu, kadınlarda kıskançlık uyandırıyorum. Ama her sabah gözlerimi, herkesin düşlemesine rağmen çok az kişinin erişebildiği bu kusursuz dünyaya açtığım andan itibaren günümün felaket geçeceğini biliyorum. Bu senenin başına kadar hiçbir şeyi sorgulamaz,…

Kamelyalı Kadın / Alexandre Dumas Fills
Yabancı Edebiyat/ 16 Şubat 2020

Kamelyalı Kadın Kamelyalı Kadın’dan… Kendim de etrafı şöyle dikkatlice gözden geçirince, bir kapatmanın apartımanında bulunduğumu farkettim. Öyle ya, kibar bir kadının — burada sahiden kibar kadınlar vardı — görmek istiyeceği şey, böyle bir kadının eviydi. Her gün bu çeşit kadınların arabaları onların arabalarına çamur sıçratıyordu; kendileri gibi onların da gerek Opera’da, gerek Theâtres des Italiens’de, yanıbaşlarında locaları vardı. Rezaletlerindeki, mücevherlerindeki, güzelliklerindeki zenginliği de bütün Paris’e saygısızcasına yayıyorlardı. Evinde bulunduğum kadın Ölmüştü: en namuslu kadınlar bile artık onun yatak odasına kadar girebilirlerdi. Ölüm bu ihtişamlı çirkef yatağının havasını arıtmıştı. Zaten bu namuslu kadınlar, sıkışınca, nereye geldiğimizi bilmiyorduk ki, bir satışa gelmiştik, diyebileceklerdi. İlânları okumuş, görmek, ne alacaklarını önceden seçmek istemiş olurlardı. Ne vardı bunda? Ama, kapatmaların hayatına dair o zamana kadar türlü şeyler dinlemişlerdi, bu hârikulâde eşya arasında o hayatın izlerini aramaktan kendilerini alamazlarmış, o da başka mesele. Yazık ki, kendisine tapınılan kadınla birlikte o hayatın sırları da ölüp gitmişti. Bu hanımefendiler, bütün iyi niyetlerine rağmen, ancak ölümden sonra satılacakların neler olduğunu öğrenebildiler; orada kira ile oturmuş olan kadın sağken neler satıldığını anlıyamadılar. Satın almaya değer şeyler vardı. Eşya pek nefisti. Gül ağacından, meşhur marangoz Boulle’nin elinden çıkma mobilyalar; Sevre ve Çin vazoları; Saksonya işi heykelcikler; ipekliler, kadifeler, danteleler, herşey, herşey…

Üç Silahşör / Alexandre Dumas
Yabancı Edebiyat/ 15 Şubat 2020

Üç Silahşör Üç Silahşör’den… 1625 yılı Nisan ayının ilk pazartesi günü, Roman de la Rose’un yazarının doğduğu Meung kenti Huguenot’lar sanki ikinci bir Rochelle vakası için geri gelmişlercesine, yeniden bir devrimci kalkışmaya sahne oluyor gibiydi. Kadınların Grande-Rue’ye doğru kaçtığını, çocukların kapı önlerinde bağrıştıklarını gören birçok kentli, zırhlarını aceleyle üzerlerine geçirip, bir işe yarayıp yaramayacağı belli olmayan alaybozan tüfeklerini ve baltalı mızraklarını yanlarına alarak, sayısı her geçen dakika daha da artan gürültücü ve meraklı bir kalabalığın toplandığı Franc Meunier hanına koşturuyorlardı. Bu tür toplumsal çalkantıların sık sık yaşandığı o dönemde, böyle olayların kayıtlara geçmediği günlere nadir rastlanıyordu. Senyörler kendi aralarında çarpışıyor, kral kardinale savaş açıyor, İspanyollar krala karşı savaşıyorlardı. Bu açık ya da sinsi, aleni ya da gizli savaşların dışında, herkesle savaş halinde olan hırsızlar, dilenciler, Huguenot’lar ve ip kaçkınları vardı. Kentliler, hırsızlarla, ayaktakımıyla, senyörlerle, Huguenot’larla, hatta bazen kralla çatışsalar da, kardinal ve İspanyollara asla karşı çıkmazlardı. İşte bu alışkanlığın etkisiyle, sözü geçen pazartesi günü, sarı kırmızı flamayı ve Richelieu dükünün muhafızlarını göremedikleri için gürültüyü duyar duymaz Franc Meunier hanına doğru koşuyorlardı. Oraya geldiklerinde, her biri bu kargaşanın nedenini anlayabilmişti. Orta yerde genç bir adam vardı… –birkaç kalem oynatışla portresini çizelim; Kafanızda zırhlı gömleği ve kalça zırhı olmayan, üzerinde mavisi, mor-kırmızı…

Monte Kristo Kontu / Alexandre Dumas
Yabancı Edebiyat/ 14 Şubat 2020

Monte Kristo Kontu Monte Kristo Kontu’ndan… Bunun sonucu olarak, yeni gelen yanında zorunlu rehberle otelden çıktığında, bir adam meraklı grubundan ayrıldı, yolcu tarafından fark edilmeden, rehber tarafından fark edilmiş gibi görünmeden, ancak bir Paris polisinin yapabileceği kadar büyük bir beceriyle yolcuyu izleyerek biraz arkasından yürümeye başladı. Fransız, Thomson ve French bankasına gitmek için o kadar acele ediyordu ki, atların koşulmasını bekleyemedi; araba yolda ona yetişecekti ya da onu bankanın kapısında bekleyecekti. Araba gelmeden bankaya ulaştı. Fransız, rehberini bekleme odasında bırakarak içeri girdi, rehber de hemen sanayi alanı olmayan ya da binlerce sanayi alanı olan sanayicilerin, Roma’da bankacıların, kiliselerin, yıkıntıların, müzelerin ve tiyatroların kapılarında bekleyen iki üç tanesi ile konuşmaya başladı. Meraklı grubundan ayrılmış olan adam da, Fransız ile birlikte içeri girdi; Fransız, büroların penceresine vurdu ve ilk odaya girdi; gölgesi de onun gibi yaptı. “Mösyö ve Mösyö Thomson ve French mi?” diye sordu yabancı. İlk büronun resmi gardiyanı olan bir güvenlik görevlisinin işareti üzerine bir tür uşak ayağa kalktı. “Kimin geldiğini söyleyeyim?” diye sordu uşak, yabancının önünden gitmeye hazırlanarak. “Mösyö Baron Danglars,” diye yanıt verdi yolcu. “Gelin,” dedi uşak. Bir kapı açıldı; uşak ve baron bu kapının arkasında kayboldular. Danglars’ın arkasından içeri girmiş olan adam bir bekleme sırasına oturdu. Memur…

Binbir Hayalet / Alexandre Dumas
Yabancı Edebiyat/ 13 Şubat 2020

Binbir Hayalet Binbir Hayalet’ten… 1831 yılının 1 Eylül’ünde, kralın özel malikânesinde daire şefi olan eski dostlarımdan biri, Fontenay-aux-Roses’da avlanma mevsimini oğluyla birlikte açmam için beni davet etti. O zamanlar avlanmayı çok seviyordum ve iyi bir avcı olmam sıfatıyla, her yıl açılışın yapılacağı bölgenin seçimi önemli bir konuydu. Genellikle bir çiftlik sahibinin ya da daha çok kayınbiraderimin bir dostunun evine giderdik; Nemrud’lar ve Elzéar Blaze’lar ilmindeki ilk adımlarımı bir tavşan öldürerek o dostun arazisinde atmıştım. Çiftliği Compiègne ve Villers-Cotterêts ormanlarının arasında, dünya tatlısı Morienval köyüne yarım fersah, görkemli Pierrefonds harabelerine bir fersah mesafede yer alıyordu. İşletilen toprakları oluşturan iki-üç bin dönümlük arazi neredeyse tümüyle korularla çevrili, ortaya doğru güzel bir vadiyle kesilen geniş bir düzlük görünümündedir; vadinin dibinde, yeşil çayırların ve renkleri sürekli değişen ağaçların arasından yaprakların içinde yarı yarıya kaybolmuş bir sürü ev görülür; bu evleri, önce kendilerini çevreleyen dağların kuytusunda korunan, daha sonra dikey olarak gökyüzüne doğru yükselen ve havanın üst tabakalarına ulaşınca palmiyelerin tepesi gibi genişleyerek rüzgâr yönüne doğru kavis yapan mavimtırak duman sütunları ele verir. Bu düzlüğe ve bu vadinin iki yamacına iki ormanın av hayvanları, tarafsız bir sahaymış gibi oynamaya gelirler. Bu yüzden de Brassoire Ovası’nda her tür hayvan bulunur; Korular boyunca karaca ve sülün, yaylalarda…

Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz / Miguel de Unamuno
Yabancı Edebiyat/ 11 Şubat 2020

Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz’den… Ve her insan, içinde temel yedi erdemi ve karşıtı yedi erdemsizliği taşır: Kendini beğenmiştir ve alçakgönüllüdür, obur ve kanaatkârdır, kösnül ve edeplidir, kıskanç ve iyilikseverdir, cimri ve eli açıktır, tembel ve çalışkandır, öfkeli ve acı çekendir. Ve kendisinden diktatör de köle de, katil de aziz de, Kabil de Habil de yaratır. Don Quijote ile Sancho’nun birbirlerine karşıt olmadıkları için aynı kaynaktan çıktıklarını söylemiyorum, Don Quijote’nin Yaşamı ve Sancho (Vida de Don Quijote y Sancho) adlı yapıtımda denediğimi sandığım gibi, Don Quijote Sanchopanza’cıydı, Sancho ise Donquijote’ci. Bu arada yapıtımdaki Don Quijote ile Sancho’nun, Cervantes’in Don Quijote’si ve Sancho’su olmadıklarını söyleyenler çıkacaktır. Çok doğru. Çünkü Don Quijote de Sancho da ne Cervantes’inkilerdir, ne de benimkilerdir, onlar kendilerini yaratanlara, yeniden yaratanlara aittirler –ya da daha doğrusu bizzat kendilerinindirler ve bizler onları yarattığımız ve yeniden yarattığımız zaman onlara aitiz. Benim Don Quijote’min Cervantes’inkinden başka biri olup olmadığını bilmiyorum ya da aynısıysa bile; ilk olarak bize açtığı, Cervantes’in keşfedemediği ruhundaki derinlikleri keşfettim. Çünkü başka şeyler arasında, Cervantes’in şövalyenin yaşam düşünde Aldonza Lorenzo’nun duyumsadığı bu utangaç ve sessiz aşkın ne anlama geldiği konusundaki her şeyi değerlendirmediğinden eminim. Cervantes, Sancho Panza’nın Donquijoteciliğine ağırlık vermedi. Kısacası:…

Sis / Miguel De Unamuno
Yabancı Edebiyat/ 11 Şubat 2020

Sis Sis’ten… Augusto evinin kapısında göründüğünde, el parmaklarını açarak ayası aşağıya doğru olmak üzere sağ kolunu uzattı ve gözlerini gökyüzüne dikip, bir an görkemli bir heykel gibi durdu. Dış dünyaya egemen olmaya çalıştığı yoktu, yalnızca yağmurun yağıp yağmadığına bakıyordu. Elinin üstünde çiseleyen yağmurun serinliğini duyunca kaşlarını çattı. Onu rahatsız eden çiseleyen yağmur değil de, şemsiyesini açmak zorunda olmasıydı. Kılıfında öylesine narin, öylesine şık ve güzel katlanmış ki! Açık bir şemsiye ne denli çirkinse, kapalı bir şemsiye de o denli şıktı. “İnsanın eşyalarından birini kullanmak zorunda kalması bir mutsuzluk,” diye düşündü Augusto, “onları kullanmak zorunda kalmak. Kullanma bozuyor, hatta bütün güzelliğini yok ediyor. Nesnelerin en soylu görevi seyredilmektir. Bir portakal yenmeden önce ne güzeldir! Cennette bütün işimiz azaldığı, daha doğrusu Tanrı’yı ve ondaki her şeyi seyretmeye indirgendiği zaman bu değişecek. Burada, bu zavallı yaşamda Tanrı’yı sömürmekten başka bir şey yaptığımız yok; tüm kötülüklerden bizi koruması için bir şemsiye açar gibi açmaya kalkıyoruz onu.” Kendi kendine bunları söyledi ve pantolonunun paçalarını kıvırdı. Sonunda şemsiyeyi açtı, bir an duraladı ve düşündü: “Peki şimdi, nereye gidiyorum? Sağa mı sola mı döneyim?” Çünkü Augusto yaşamda yolculuk etmiyordu, dolaşıyordu. “Bir köpek geçmesini bekleyeceğim,” dedi kendi kendine, “sonra onun yöneldiği ilk yola sapacağım.” O anda yoldan bir…

Madde 22 / Joseph Heller
Yabancı Edebiyat/ 10 Şubat 2020

Madde 22 Madde 22’den… İlk görüşte aşktı bu. Yossarian papazı görür görmez, ona çılgınlar gibi âşık oldu. Yossarian hastanede yatıyordu. Karacigerindeki ağrı, sarılık için beklenenden birazcık azdı. Hastalığın tam olarak sarılık olmaması doktorların kafasını karıştırıyordu. Sarılık olsa tedavi edebilirlerdi. Sarılık değilse ve ağrı kaybolursa Yossarian’ı taburcu edebilirlerdi. Ama sarılık için beklenenden birazcık az bir ağrının hiç kesilmeden sürmesi onları şaşırtıyordu. Her sabah geliyorlardı ağızları laf yapan ama gözlem yapamayan üç çalışkan, ciddi adam. Onlara çalışkan ve ciddi bir Hemşire Duckett eşlik ediyordu; Yossarian’dan hoşlanmazdı. Yatağın ayakucundaki çizelgeyi okuyorlar, sabırsız tavırlarla ağrının durumunu soruyorlardı. Yossarian ağrının tıpkı dün sabahki gibi olduğunu söylediğinde sinirleniyorlardı. “Bir değişiklik yok mu?” diye sordu albay. Yossarian başını hayır anlamında iki yana sallayınca doktorlar bakıştılar. “Ona bir hap daha verin.” Hemşire Duckett Yossarian’a bir hap daha verileceğini not etti, sonra dördü birden bir sonraki yatağa ilerlediler. Hemşirelerin hiçbiri Yossarian’dan hoşlanmazdı. Aslında, karacigerindeki ağrı geçmişti, ama Yossarian hiçbir şey söylemiyor, doktorlar da hiç kuşkulanmıyordu. Yalnızca bağırsak hareketlerinden muzda-rip olduğunu ve kimseye söylemediğini tahmin ediyorlardı. Yossarian hastanede istediği her şeye sahipti. Yemekler fena değildi, üstelik her öğün yatağına getiriliyordu. Fazladan taze et veriyorlardı ve sıcak öğlen saatlerinde ona ve diğer hastalara soğuk meyve suyu veya soğuk çikolatalı süt getiriyorlardı….