Zamanımızın Bir Kahramanı / Mihail Yuryevich Lermontov
Yabancı Edebiyat/ 24 Nisan 2019

Zamanımızın Bir Kahramanı Zamanımızın Bir Kahramanı’ndan… -Nasıl mı oldu?… (Piposunu doldurup bir nefes çekti, sonra anlatmaya başladı.) Bölüğümle birlikte Terek’in ötesinde bir kalede bulunuyordum yakında beş yıl olacak. Bir sonbahar günü, erzak postası geldi; postada bir de subay, yirmi beş yaşlarında bir delikanlı vardı. Tepeden tırnağa üniformalı, yanıma çıkıp kalemde kalmak üzere emir almış olduğunu bildirdi. Öyle ince biriydi ki, teni öyle narin, giydiği üniforma öyle yeniydi ki, Kafkasya’ya yeni geldiğini hemen anladım. “Herhalde daha önce Rusya’da görevli bulunuyordunuz?” diye sordum. “Evet efendim,” diye cevap verdi. Elini sıkarak, “Memnun oldum,” dedim, “Memnun oldum. Biraz sıkıcı bulacaksınız burayı, ama anlaşırız sizinle, ikimiz. Onun için sadece Maksim Maksimiç deyin bana; hem sonra böyle tepeden tırnağa üniformayla dolaşmanızın da gereği yok. Beni görmeye gelirken başınıza kasketinizi geçirirsiniz, yeter.” * Yatacak yer verdik ona, o da kaleye yerleşti. * Maksim Maksimiç’e, -Adı neydi? diye sordum. Adı… Gregoriy Aleksandroviç Peçorin’di. Tatlı, evet, tatlı bir adamdı, ama garipti biraz. Bir bakarsınız, bütün günü yağmur altında avlanmakla geçirmiş; herkes donar, yorulur, onun umurunda bile değil; bir bakarsınız odasında otururken pencereden rüzgâr girmiş, soğuk aldığını söyleyip sabahtan akşama kadar yatar; kepenk çarpar, irkilir, bembeyaz kesilir; ama bir yaban domuzunu tek başına yakaladığını da gördüm; gün gelir, saatlerce tek…

Yaz Ortasında Ölüm / Yukio Mishima
Yabancı Edebiyat/ 6 Şubat 2019

Yaz Ortasında Ölüm Yaz Ortasında Ölüm’den… Koşuşturmaca içerisinde geçen gençlik yıllarımı bir türlü eğlenceli, güzel yıllar olarak anımsamayı beceremiyorum. “Her yere düşerken güneş ışıkları,” diyor Baudelaire, “tükendi gençliğim zifiri karanlık fırtınalarda.” Gençlik anıları tuhaf ölçüde trajedi haline getirilir. Neden büyümeye, o sürece ait anılar trajedi haline geliverir acaba? Bunu şu an bile anlayamıyorum. Kimse de anlayamaz herhalde. Yaşlılık yıllarındaki durgunlaşan bilgelikle, sonbahar bitimlerinde sık sık görülen o kuru aydınlığı yanında getirerek üzerimize dökülen güneş gibi, belki de aniden anlayıveririm. Yine de, anlamasına anlarım belki, ama o sırada bunun artık hiçbir önemi kalmamış olabilir. Günler çözümsüzlükleriyle geçip gider. Böylesine can sıkıcılık gençlik çağlarında dayanılmaz olur. Evet doğrudur, gençlik çağlarında çocukluğun sinsiliği kaybolur, hatta bu artık kötü bir şeydir. O her şeyi en baştan düzeltmek niyetindedir. Fakat âlem bu çabayı her zamanki soğukluğuyla karşılar. Onun yelken açışını fark eden tek bir kişi bile olmaz. Ona gösterilen tavırlar genelde olması gerekenden farklı olur. Bazen yetişkinmiş, bazen de bir çocukmuş gibi davranırlar. Bunun nedeni onda özlü bir şeylerin yokluğundan mı kaynaklanır acaba? Hayır, sanırım gençlik çağlarında onda kolay kolay bulunamayacak bir şeyler vardır ve o yalnızca bunun ne olduğunu adlandırmakta güçlük çeker. Bu, büyümedir. O nihayet adlandırmayı başarır. Başarı ona huzur verir, göğsünün gururla…

Uykuda Sevilen Kızlar / Yasunari Kawabata
Yabancı Edebiyat/ 30 Ocak 2019

Uykuda Sevilen Kızlar Uykuda Sevilen Kızlar’dan… Yaşlı Egushi yalnız kalınca esrarlı yanı olmayan, masum görünüşlü sekiz hasırlık odaya göz gezdirdi, sonra bakışı bitişik odanın kapısı üzerinde durdu. Bir metre kadar genişlikte tahta bir kapıydı bu. Evin yapıldığı zamandan kalma değil de sonradan eklenmiş gibi bir hali vardı. Daha dikkatli baktı : İki odayı ayıran bu bölmenin yerinde eskiden tahta kapaklar vardı herhalde, «Uyuyan Kızlar»a gizli bir oda yapmak için, kapakların yerine sonradan bu bölme konulmuştu. Bu bölmenin boyası da öteki yerlerle aynı renkteydi ama, daha yeni görünüyordu. Egushi kadının giderken bıraktığı anahtarı aldı. Basbayağı bir anahtardı bu. Anahtarı almak, öteki odaya geçmek için hazırlanmak demekti ama Egushi kalkmadı hiç. Kadının dediği gibi, dalgaların gürültüsü korkunçtu. Yüksek bir yarın eteğini döverlermiş gibi duyuluyordu sesleri. Bu küçük ev de o yerin tepesindeydi sanki. Rüzgârın gürültüsü, kışın habercisiydi. Onu böyle duyuşunun nedeni bu ev miydi, yoksa kendi yüreği miydi, yaşlı Egushi hiç bir şey bilemiyordu. Ortada tek mangal vardı ama kesin olan şu ki, oda soğuk değildi. Sıcak iklimli bir bölgeydi burası zaten. Rüzgârın ağaç yapraklarını savurduğunu gösteren hiç bir şey yoktu. Egushi gece geç vakit gelmiş, çevrenin nasıl bir yer olduğunu seçememişti ama denizin kokusunu alıyordu. Kapıdan girince böyle bir ev için…

Kiyoto / Yasunari Kawabata
Yabancı Edebiyat/ 30 Ocak 2019

Kiyoto Kiyoto’dan… O zaman, «Hayvancıkları bir kutu içinde beslemek doğrusu feci bir şey» demişti. Ama arkadaşı açık bir kafese koyup, ölüp gitmelerine seyirci kalmaktansa böylesi daha iyi cevabını vermişti. Hatta bunların yığınla yetiştirildiği manastırlar bile vardı, çünkü bu hayvancıklar aranılan yaratıklardı… Çieko’nun cırcır böcekleri de çoğalmışlar ve onları eski Tamba seramiğinden iki kutuya bölüştürmesi gerekmişti. Her yıl haziran başında yumurtalarından çıkıyorlar ve ağustos ortasında da ötmeye başlıyorlardı. Karanlık daracık kutunun içinde doğuyorlar, şarkılarını söylüyorlar, yumurtluyorlar ve ölüyorlardı. Böylece soylarını sürdürüyorlardı. Bir neslin bile açık kafeste kısa ömürlü de olsa yaşaması ne kadar iyi olacaktı. Ama bütün bir hayatı kutu içinde geçirmek!. Bütün evrenlerinin bir kutu oluşu! Çieko, «kutu içinde evren»in çok eski Çin’in dağ keşişlerine ait bir efsane olduğunu biliyordu. Bu kutunun içinde, tadları eşsiz şaraplar ve nefis yemeklerle dolu saraylar varmış, bu dünyanın ötesinde sihirli bir ülkeymiş orası. Cırcır böcekleri kutunun içinde besbelli sıkılmıyorlar, her canlı gibi ölümlü dünyadan korkuyorlardı; belki de bir kutunun içine kapatılmış olduklarından hiç haberleri yoktu. Ama yaşıyorlar ve yaşamalarını sürdürüyorlardı. Çieko’yu en çok şaşırtan şey, bir seferinde yeni erkek böcek koymadığı kutuda yumurtadan çıkan yavruların minik ve güçsüz kalmaları oldu. Suç kardeş hayvanların çiftleşmesindendi. Bunu önlemek için cırcır böceği besleyenler aralarında erkek hayvancıklar değiş…

Koltuk / Benjamin Parzybok
Yabancı Edebiyat/ 29 Ocak 2019

Koltuk Koltuk’tan… Birisi tutup dairenin giriş kapısından itibaren trafik akışının grafiğini çizmeye kalksaydı ortaya; aşağı doğru inen ve haftanın sonunda kapının başlangıçtan iki kat az kullanıldığını gösteren bir eğri çıkardı. Dairenin çekim kuvveti üçlüyü muazzam bir kara delik misali içine çekiyordu. Her ileri gidiş öncekinden daha zorlaşıyor, daha fazla başarısızlığa uğruyordu. Birbirlerine alışmaları arttıkça ve dış dünyada önemli bir amaç kalmadıkça asgari direncin yolları iyice dairenin koridorlarında kaldı. Pazartesi sabahı Thom’u Portland sokaklarında, parlak giysileri içinde ve elinde; Ruby, Python, Perl, XML, PHP, SQL, C++ gibi teknik terim ve moda laflarla dolu özgeçmişiyle buldu. Kentin koridorlarında ya hepten kapanmış, ya kent dışına taşınmış ya da “fırtınayı atlatmaya çalışan” İnternet sağlayıcılardan yerleşik teknoloji şirketlerine kadar her yeri dolaştı. Gelişecek, büyüyecek yeri bulunduğundan şüphelendiği firmalar bile aşırı bol pantolon giyen, iki lafı bir araya getiremeyen ve hepsine tepeden bakan ShopStock eskilerini değil, diğer müflis teknoloji şirketlerinden çıkma ağzı laf yapan, sıkı görünüşlü tipleri arıyorlardı. İrkilerek sarf edilen, “Burada İngiliz Edebiyatı mastırı yaptığınız yazıyor; maalesef biz Bilgisayar’da uzman birisini arıyoruz,” cümlesi bir seferden fazla kullanıldı. Çoğu üniversitede şirketlerin gereksindiği becerilerin hâlâ öğretilmemesi bir yana, Thom’un becerileri bizzat yazılımı yaratan hareketin bir parçası olmasından geliyordu. Thom bunu söyleyecek tiplerden değildi. Yaptığı ve bilgisayar uzmanlığını…

Doktor March’ın Dört Oğlu / Brigitte Aubert
Yabancı Edebiyat/ 25 Ocak 2019

Doktor March’ın Dört Oğlu Doktor March’ın Dört Oğlu’ndan… Zaten bunu yapmaktan kendimi alamıyorum. Deli olduğum için değil. Canım istediği için. Kendimi tutarsam mutsuz oluyorum. Yapmam gerek. Ancak dikkat etmem de gerek. Çünkü artık büyüdüm. Beni alıp götürürler. Annem onları engelleyemez. Üstelik artık yaşlandı ve kafası durdu. Birileri yazdıklarımı okursa diye gülüyorum. Yazdıklarımı iyi saklıyorum. Ama her zaman, her işe burnunu sokan meraklılar vardır. Yakalanmaları işten değil. Dikkat, meraklı takımı, sakının, düşman sizi gözlüyor. O kadar aptal değilim, yalnız kaldığımda yazıyorum. Kendimi tanımlamayacağım. Adımı da söylemeyeceğim. Hayır, hiçbir kimlik belirtisi olmayacak. Ben, bir dolabın dibinde saklanması gereken bir ceset gibiyim. Her şeyi yazmanın tehlikeli olduğunu biliyorum. Ama canım yazmak istiyor. Bunları içimde tutmak istemiyorum, üstelik… bizden, ailemizden de söz etmek istiyorum. Kimliğimi saptayamazlar. Kimse ile konuşamıyorum. Bu da normal çünkü ben kimse değilim. Hiç Kimsenin Anıları, matrak bir başlık olur. Ailede dört kişiyiz. Dört oğlan. Babam doktor. Bizler Clark, Jack, Mark ve Stark’ız. Bize bu adları takıp eğlenen annem oldu. Çok benzeşiyoruz. Bu da normal çünkü dördüzüz diyebilirim. Evet, hepimiz aynı gün doğmuşuz. O tarihte gazete manşetlerine çıkmışız. Dört güzel oğlan. Güçlü, esmer, kıvırcık, kocaman elli. Babama benziyoruz. Annem ufak tefek, pembe tenli, üst kısımları sarı boyalı berbat kumral saçlı, mavi…

Küçük Şeylerin Tanrısı / Arundhati Roy
Yabancı Edebiyat/ 3 Aralık 2018

Küçük Şeylerin Tanrısı Küçük Şeylerin Tanrısı’ndan… Ayemenem’de mayıs, sıcak ve bungun geçer. Gündüzler uzun ve nemlidir. Irmak ufalır, kara kargalar sessiz, toz yeşili ağaçlarda, parlak mangolardan karınlarını doyurur. Kırmızı muzlar olgunlaşır. Ekmekağacının meyveleri patlayıp açılır. Utanmaz etsinekleri meyve kokulu havada tekdüze vızıldarlar. Güneşte adamakıllı sersemler, sonra parlak pencere camlarına çarpıp ölürler. Geceler bulutsuzdur, ama uyuşuk ve gönülsüz bir beklentiyle doludur. Haziran başında güneybatıdan musonlar esmeye başlar, tam üç ay rüzgâr ve yağmur eksilmez, arada yakıcı, pırıl pırıl bir güneşin bir görünüp bir kaybolduğu olur; coşan çocuklar bu güneşten yararlanıp oynarlar. Kırlık yerler arsız bir yeşile bürünür. Çitlerdeki tapiokalar kök salıp çiçek açarken sınırlar birbirine karışır. Tuğla duvarlar yosun yeşiline döner. Biber asmaları elektrik direklerine dolanıp uzar. Irmağın kırmızı killi kıyılarında yaban sarmaşıkları yerden fışkırır ve suların kapladığı yollara yayılır. Pazaryerlerinde tekneler işler. Karayollarındaki çukurları dolduran su birikintilerinde küçük balıklar ürer. Rahel’in Ayemenem’e döndüğü gün yağmur yağıyordu. Eğik düşen gümüşsü ipler yumuşamış toprağa çarpıyor, tüfek mermisi gibi dövüyordu onu. Tepedeki eski evin dik üçgen çatısı, kulaklara kadar indirilmiş bir şapka gibi duruyordu. Yol yol yosun bağlayan duvarlar yumuşamış, topraktan yükselen nem yüzünden hafifçe bükülmüştü. Bitkilerle dolup taşan yabanıl bahçeyi küçük canlıların fısıltısı ve koşuşturması kaplamıştı. Yüksek ağaçların dibindeki çalılıkların arasında bir…

Karşılıksız Aşk / Gregory Dart
Yabancı Edebiyat/ 24 Ekim 2018

Karşılıksız Aşk Karşılıksız Aşk’tan… Bu kötü sürpriz ortaya bir bomba gibi düştü ve aramızdaki resmi mesafeyi darmadağın etti; Blitz’in The Heat of The Day adlı romanında Elizabeth Bowen’in Robert ile Stella’mn ilk karşılaşmasını anlatırken dediği gibi “tüm bir ânm tamamen yerle bir edilmesi” olmuştu bu. Lucy’e bir içki almayı önerdim; ikimiz birlikte bara doğru giderken Karen ile arkadaşlıklannı ve onunla paylaştığı coşkulu akademik başan hayallerini anlattı. Ondan sonra bana kısaca tezini anlattı; XIX. yüzyıl melodram-lan konusunda bir çalışmaydı. Ona baktığım zaman doktora düzeyine bu kadar çabuk erişmiş olmasına şaşırmıştım, çünkü çok daha genç bir insanın iiıkek ve hafif kırılgan havasım taşıyordu hâlâ, yani en azından bana öyle görünmüştü. Etrafımda, tanıdığım insanların bir kısmı yavaş yavaş bara doğru yığılmaya başlamıştı. Onu bir ikisiyle tanıştırdım, ondan sonra da bir başkası beni çeneye tuttu. Bir zaman sonra, terasın diğer tarafında gözüme çarptı. Orta büyüklükte bir grubun arasında gülüp konuşmaktaydı ve genel olarak keyfi yerinde gibi görünüyordu. Aniden aklıma bir şey geldi; belki de bir iki saat önce kendimi tanıştırmak suretiyle bir tür hayır işlemiş, yanma gidip çevresiyle arasındaki buzların erimesine katkıda bulunmuş, onun bir geçiş ayininin olası güçlükleriyle baş edebilmesini sağlamıştım. Aynı zamanda, kendisini olaylann akışına ne denli süratle kaptırdığına da şahit olmuştum;…

Doktor Hastalandı / Anthony Burgess
Yabancı Edebiyat/ 19 Ekim 2018

Doktor Hastalandı Doktor Hastalandı’dan… “Hayır,” dedi Edwin. “Dondurma istemiyorum. Hayır, çok teşekkür ederim, dondurma istemiyorum. Hayır, lütfen, hayır. Dondurma yok.” “Rahatlayın,” diye geldi zenci vaiz tonu. “Rahatlayın, küçük dostum. Onun için buradasınız, rahatlamak için. Dondurma istemiyorsanız kimse size dondurma yedirmeyecek. Fikrinizi değiştirir, daha sonra yemek istersiniz diye dondurmayı başucunuza bırakıyorum.” “Hayır,” dedi Edwin, “hayır, dondurma sevmem. Lütfen götürün.” “Sakin olun şimdi. Belki sonra yemek istersiniz.” Zenci hademe ağırbaşlı bir tavırla dışarı çıktı. Edwin gergin bir halde yataktan kalktı, erimekte olan soğuk kâseyi aldı, atmaya hazırlandı. Sonra düşündü: “Dikkatli ol şimdi, dikkat, sakinleş, böyle bir şey yapman çok hoşlarına giderdi.” “Onu istemiyorsan,” dedi tüplerin gergin adamı “bana ver. Bu akşam geldiğinde benim ufaklığa veririm. Bunun gibi her şeyi sever. Soğuk her şeyi. Yalayıp yutar, valla yutar.” Edwin sabahlığını giydi, ejderhalarla kaplı Çin ipeğinden bir sabahlıktı ve adamın yatağına doğru yalpaladı. Yatağın ayakucunda bir sürü ihtişamlı çizelge vardı – su giriş çıkışı, tuz akışı, beyin-omurilik sıvısındaki protein miktarı, bunların yanı sıra tepeler ve derin vadiler çizen ateş ve nabız grafikleri. Bütün bunların üzerindeki isim mağrur ve basitti – R. Dickie. “Sana gazhaneyi göstermemi ister misin?” dedi R. Dickie. “Şu tepedeki ters duran şişeye bağlı tüp içime ilaç gibi bir şey döküyor ve…

Küçük Prens / Antoine de Saint Exupéry
Yabancı Edebiyat/ 14 Eylül 2018

Küçük Prens Küçük Prens’ten… Ama bu benim suçum değil. Daha altı yaşındayken büyükler resim yapma konusunda hevesimi kırdıklarından, boa yılanının dıştan ve içten görünümleri dışında başka bir şey çizmeyi öğrenemedim. Şaşkın şaşkın, karşımda duran bu kişiye bakıyordum. En yakın yerleşim merkezinden tam bin kilometre uzakta olduğumu söylemiştim. Ama bu küçük kişinin hiç de çölde kaybolmuş, yorgunluktan, açlık ya da susuzluktan perişan olmuş veya korkmuş bir görünüşü yoktu. Kendimi toplayıp konuşmaya çalıştım: “Ama sen… Sen burada ne arıyorsun?” Alçak bir sesle, çok önemli bir şey söylüyormuşçasına yineledi: “Lütfen… Bir koyun çizin bana…” Kafanız allak bullak olunca söyleneni yapmamazlık edemiyorsunuz. Size saçma ya da gülünç gelebilir, ama en yakın yerleşim merkezinden bin kilometre uzakta ölüm tehlikesiyle yüz yüze bir halde oluşuma bakmaksızın cebimden dolmakalemimle bir kâğıt çıkardım. Ama birden aklıma yıllarımı coğrafyaya, tarihe, aritmetik ve dilbilgisine verdiğim geldi. Resim yapmayı bilmiyordum ki. Biraz üzülerek bunu söylediğimde, “Ne olacak canım,” dedi küçük çocuk. “Bir koyun çiziverin işte…” Daha önce hiç koyun çizmemiştim. Bu nedenle ona koyun yerine, çizmeyi becerebildiğim iki resimden birincisini çizdim. Şu, boa yılanının dıştan görünüşünü. Resmi gösterince çocuğun söyledikleri beni çok şaşırttı: “Hayır, hayır! Fili yutmuş olan boa yılanının resmini istemiyorum ben. Boa yılanı çok tehlikeli, fil ise çok büyük….

Otomatik Portakal / Anthony Burgess
Yabancı Edebiyat/ 13 Eylül 2018

Otomatik Portakal Otomatik Portakal’dan… Barda bir arada oturan üç çıtır vardı, ama biz dört çocuktuk ve genellikle hepimiz birimiz, birimiz hepimiz içindi. Bu fıstıklar da son moda giyinmişlerdi, kafalarına morlu yeşilli turunculu peruklar geçirmişlerdi, her birinin fiyatı o fıstıkların en az üç dört haftalıkları kadardı galiba, makyajları da cabası (yani göz çevrelerinde gökkuşakları ve ağızlarda çok kalın ruj). Uzun, siyah, dümdüz elbiseleri vardı ve memelerine küçük, gümüşi kimlik kartları filan takmışlardı – ve üzerlerinde erkek isimleri yazılıydı… Joe, Mike filan gibi. Bunlar, on dördünden önce yattıkları lavukların isimleriydi. Bizi kesip duruyorlardı ve içimden, bizim zavallı Dim’i burada bırakalım da üçümüz gidip biraz düzüşelim demek geliyordu (çaktırmadan), ne de olsa Dim’e yarım litre beyazı bu sefer içine biraz uyuşturucu kattırıp ısmarlayarak içirdik mi tamamdı, ama cidden oyunbozanlık olurdu. Dim çok çok çirkindi ve ismi gibi budalaydı, ama dehşet pis dövüşürdü ve tekmeleri epey işimize yarıyordu. “Eee, ne olacak şimdi ha?” Üç duvar boyunca uzanan büyük, pelüş koltukta yanımda oturan herif çok uzaklara kaymıştı, gözleri donuktu ve “Bayıcı Aristo; siklamenleri nakavt ettikçe akıllanıyor,” gibi laflar ediyordu. Kafayı kırmıştı kesinlikle, çok uzaklardaydı, yörüngeye çıkmıştı; nasıldır biliyordum, ben de herkes gibi denemiştim, ama bu aralar bir şekilde bunun korkakça bir şey olduğunu düşünmeye başlamıştım;…

Eşeklerin Bilgeliği / Andy Marrifield
Yabancı Edebiyat/ 12 Eylül 2018

Eşeklerin Bilgeliği Eşeklerin Bilgeliği’nden… Kuşlar dem çekiyor hâlâ, güneşse tepelerin üzerinden kaybolmak üzere. Uzaklarda, yığın yığın saman balyalarıyla çevrili bir tarlada bir traktör görülüyor. Çağdaş yaşamın keşmekeşi şu an öylesine uzak ki. Bir çift eşek aheste aheste bana yaklaşıyor ve burunlarını tel çitin üzerinden uzatıyor. Başlarını ve kulaklarını okşuyorum. Başlarının üzerindeki yeleler fevkalade yumuşak ve nedendir bilinmez sıcacık. Eşeklerden birinin sağrısını itekliyorum, adeta kaya gibi, yerinden bir milim kıpırdamıyor. Çite doğru sökün ediyor, okşanmak için adeta yarışıyorlar. Keyifleri yerinde, benim de öyle, hem de başka hiçbir izdihamda olmadığı kadar yerinde. Bir dağın tepesinde, sessiz dostlar arasında kendimi yeniden keşfediyorum. Köpekler mutluyken kuyruğunu sallar, eşeklerse kulaklarını diker. Şayet kulakları sarkıksa, bilin ki bir dertleri vardır. Jacques Prévert’in şu dizeleri geliyor aklıma: “Ah dostum boz eşek, can yoldaşım, kardeşim,/Kim bilir Baudelaire derdi ki belki… Şu eşeğe bakın, beyler/Şu boz eşeğe bakın,/Gözlerine bir bakın,/allameicihan beyler…” “Tuhaftır şu insan denen soluk mahluk”; işte böyle diyordu eşekler Prevert’in kısa şiiri “İlk Eşekler”de. “İki ayak üzerinde yürürler, kulakları da ufacıktır, üstelik pek de yakışıklı değildirler.” Fransız şair bizlerden, çirkin mahluklardan bahsediyor ve kocaman kulaklı, lüle lüle yeleli eşeklerle gönül bağı kuruyordu. “Evvel zaman içinde, eşekler hepten yabaniydi; karınları acıktı mı yemek yerler, susadılar mı su içerler,…

Ayrı Yol / Andre Gide
Yabancı Edebiyat/ 10 Eylül 2018

Ayrı Yol Ayrı Yol’dan… Paris’te gerekli şeyleri satın almak, sonra birkaç yakınımızı görmek için gereken bir süre kaldık ancak, temmuzun ilk günlerinde Moriniere’e geldik. Moriniere, önce de söylediğim gibi, Lisieux ile Pont- l’EvequE arasında, bildiğim bölgelerin en gölgelisinde, en sulusundadır. Hafifçe kıvrılan, sayısız, dar vadicikler, birdenbire düzleşip denize kadar uzanan Auge vadisi yakınlarında sona erer. Ne ufuk, ne bir şey; gizem dolu, baltalık korular; birkaç tarla, ama her şeyden önce çayırlar, otlaklar, otları iki kez biçilen, güneş alçaldı mı üzerlerinde sayısız elma ağaçlarının gölgeleri birleşen, içlerinde serbest serbest sürüler otlayan otlaklar; her çukurda su, küçük bir göl, bir su birikintisi ya da ırmak. Sürekli şırıltılar duyulur hep. Ah! evi nasıl da tanıdım! Mavi çatılarını, tuğladan, taştan duvarlarını, hendeklerini, uyuyan sulardaki yansımaları nasıl tanıdım… On iki kişiden fazla insanı rahat rahat barındırabilecek bir eski evdi bu; Marceline, üç uşak, arada sırada da ben, evi oturulur duruma getirebilmek için epeyce çalışacaktık. Bocage adındaki yaşlı kâhyamız, birkaç odayı elinden geldiğince hazırlatmıştı; eski mobilyalar yirmi yıllık uykularından uyandılar; her şey anımsadığım gibi kalmıştı, tavan kaplamaları pek de fazla harap olmamıştı, odalarda rahatça yaşanabilirdi. Bocage bizi daha iyi karşılamak için, bulduğu bütün vazoları çiçeklerle doldurmuştu. Büyük avluyu, bahçenin eve en yakın yollarını ayıklayıp temizletmişti. Geldiğimiz…

Thais / Anatole France
Yabancı Edebiyat/ 8 Eylül 2018

Thais Thais’ten… Bu sırada Philina ve Drosè, Thais’i gözleriyle yiyorlardı. Thais’in sarı saçlarında dağ eriklerine benzer çiçekler ve solgun menekşelerden örülmüş bir taç vardı. Tacın üstündeki çiçekler, silik bakışları, çakmak çakmak yanan gözleri andırıyordu. Tüm güzel ikler ondan alıyordu kaynağını. Onun üstünde her şey yeni bir ruh, yeni bir uyum kazanıyordu. Mor renkli, gümüş sırmalı giysisi uzun kıvrımlarında hüzünlü bir inceliği sürüklüyordu. Ne gerdanlıklar, ne de bilezikler bu ince hüznü saklayamıyordu. Ama çıplak kol arı pırlantalar gibiydi. Philina ve Drosè, Thais’in giyim kuşamına hayran olmaktan kendilerini alamadılar. Philina: “Ne kadar güzelsin, İskenderiye’ye geldiğinde de bu kadar güzel miydin? Annem söylerdi, evet o zamanlar da böyle güzelmişsin,” dedi. Sözü Drosè aldı: “Getirdiğin bu yeni âşık da kim? Garip ve vahşi bir hali var. Fil erin çobanı olsaydı, mutlaka bu adama benzerdi. Böyle vahşi bir dostu nereden buldun. Yeraltında yaşayan, Hadès’in, çamurlarına bulanmış mağara adamlarından biri olmasın?” Philina eliyle Drosè’nin ağzını kapadı. “Sus, aşkın sırları gizli kalmalı, onları öğrenmeye gelmez. Ben kendi payıma bu adamın ağzını öpmektense Etna Yanardağı’nın ağzını öpmeyi yeğ tutarım. Ama tanrıçalar kadar güzel ve tatlı Thais’imiz, bizlere benzemez, sevimli, sevimsiz herkesin gönlünü yapıp hayır duasını almak zorunda.” Alçak bir sesle: “Her ikiniz de ondan kendinizi sakının. Bu adam…

Graziella / Alphonse de Lamartine
Yabancı Edebiyat/ 7 Eylül 2018

Graziella Graziella’dan… Ailem beni, kocasının işleri gereği Toskana’ya gitmek zorunda olan bir akrabamıza emanet ettiğinde on sekiz yaşındaydım. Bu yolculuğum, baba ocağından ve sosyal etkinlik olmamasından dolayı ruhumun gençlik tutkularını körelten bu taşra kentlerinin aylaklığından kendimi sıyırmam için bir fırsattı. Doğanın ve hayatın göz kamaştırıcı sahne perdelerinin açılışını görecek olan bir çocuğun tutkusuyla yola çıktım. Çocukluğumdan beri uzaktan gördüğüm, Milly tepesinin üstünde, ufuk çizgisindeki sonsuz karlarıyla parıldayan Alpler; seyyahların ve şairlerin zihnimde onlarca defa parlak imgelerini canlandırdıkları deniz; Corinne’in sayfalarından ve Goethe’nin mısralarından “Mersinlerin çiçek açtığı bu toprakları tanıyor musun?” sıcaklığını ve sakinliğini içime çektiğim İtalyan gökleri; düşüncemi dolduran taptaze bilgilerimdeki Roma’nın ilkçağlarından beri hâlâ ayakta duran anıtlar; nihayetinde özgürlük; uzakta kalan şeylere caka sattıran mesafe; maceralar, genç hayal gücünün öngördüğü, önceden tadını çıkararak zevkle tasarladığı, uzun seyahatlerin kaçınılmaz kazaları; dil değişimi, yüzlerin ve adetlerin değişimi, yepyeni bir dünyayla tanışmak gibi, bütün bunlar beni büyülüyordu. Yola çıkana kadar geçen günlerde tıpkı bir sarhoş gibi yaşadım. Savoie’da, İsviçre’de, Cenevre Gölü üzerinde, Simplon buzullarında, Como Gölü’nde, Milano’da ve Floransa’da doğanın görkemiyle her gün yenilenen bu coşkum dönünceye kadar sürdü. Şartlar gereği akrabamın işlerinin Livorno’da sürekli uzaması üzerine, Fransa’ya geri dönmem düşünüldü. Üstelik, Roma ve Napoli’yi görmeden… Tam kavuşacağım sırada rüyamı elimden almışlar…

Akşamüstü Ezgisi / Amit Chaudhuri
Yabancı Edebiyat/ 6 Eylül 2018

Akşamüstü Ezgisi Akşamüstü Ezgisi’nden… Annem sabahları erkenden kalkar, üzerinde beyaz geceliğiyle, kendine bir fincan çay yapmak için mutfağa süzülürdü. Su kaynarken çaydanlık ilk başta yağmur kadar saf, hafif, sakin sesler çıkarır, sonra da düzenli bir biçimde fokurdardı. Altın rengine çalan, çok açık bir fincan çay içmeden güne başlamazdı. Uykusuzluk çekiyordu. Geceleri gözleri açık, endişe içinde geçiyordu. Sabahın üçünde bile, mutfakta Marie bisküvisi kemirdiğini duyabilirdiniz. Böyle zamanlarda bir fare kadar sessiz hareket ederdi; o olduğunu bildiğimiz için rahatsız olmazdık. Akşamüstleri, hizmetçi kız, ayaklarının altını kremle ovalarken uyuklardı. “Ayaklarım yanıyor” derdi. Ayak bileğinin alt kısmında, derin, çirkin bir yara izi vardı. Altı yaşındayken ayağının üzerinden bir araba geçince olmuştu. Bu olay, şimdi Bangladeş diye bilinen küçük bir kasabada meydana gelmişti. Bundan dolayı, bugün bile, karşıdan karşıya geçerken endişe duyar ve uzun mesafeler yürümekten korkar. Korkuları annemi komik kılar. Yara izi, cildinin üzerinde parlayan bir yıldız gibidir. Saçı inatçı ve kıvırcıktır; gençliğinde şimdikinden de gür olduğu söylenir. Uzun, siyah saçları vardır, her teli, sanki elektrik şokuna maruz kalmışçasına dalgalıdır, bu yüzden teller kendilerine ait yaşamları varmış gibi dururlar; aslında müzik notasının üzerindeki tremolo işaretine benzerler. Saçını kıvırcık ve düzensiz yapıp hayatı boyunca annemin canını sıkmış olan da bu tremolodur. Ondan kurtulmanın en kolay…

Ay Çocuk / Aleister Crowley
Yabancı Edebiyat/ 4 Eylül 2018

Ay Çocuk Ay Çocuk’tan… “Koni bir kez daha deneyecek. Bu kez, eğim vererek daldıracağız. Şimdi su tamamen farklı bir olaylar dizisi algılar. Daire yoktur, bunun yerine elipsler vardır. Tekrar daldırın, önce bu açıdan, sonra şuradan. Birinde parabol olarak adlandırılan değişik eğriler elde ederiz, diğerindeyse aynı eşitlikteki değişik eğriler hiperbol olarak adlandırılır. “Bu zaman içinde eğer SU bütün bu, tamamen farklı olayları tek bir nedene bağlamaya çalışmakta ısrar ederse, aklı yanlış bir biçimde çalışacaktır! “Bir geometri anlayışı -gerçekte bizim düzlem geometrimizi- geliştirecektir ve belki de kendi evreninde bunun gibi muhteşem bağlantılar ortaya çıkaran, olağanüstü şiirsel, Yaratıcı kavramını elde edecektir. Yaratıcının gücünün her türdeki fantastik kuramlarını elde edecektir. Elde edemeyeceği tek şey ise -yeni bir James Hinton28 üretene kadar- bütün bu çeşitliliğe tek bir nesnenin farklı görünümlerini görmenin neden olduğu düşüncesi olacaktır. “Ben bilerek, olabilecek en basit durumu ele aldım. Bir koni yerine aykırı bir cisim kullandığımızı farz et- yaratacağı izlenimler SU tarafından büsbütün delilik gibi algılanacaktır! “Şimdi hayal gücünü bir boyut yukarı kaydır! Bir kez olsun durumumuzun suyun yüzeyinkiyle ne kadar paralel olduğunu görmüyor musunuz? “İlkel insanın evren hakkmdaki ilk izlenimi, genellikle onu öldürmek için anlamsız yere üzerine gelen şeylerin korkunç gizemli karmaşasıdır. James değil, Charles Hovvard Hinton. Fourth Dimension adlı…

Artemisia / Alexandra Lapierre
Yabancı Edebiyat/ 26 Ağustos 2018

Artemisia Artemisia’dan… Bir kadırganın pruvası Thames nehrinin üstüne çöken sisi yarmakta. Güvertede, Fransisken keşişlerin iç karartıcı giysileri içerisinde okudukları, “Ölülerin Ruhu İçin” adlı duanın mırıltıları arasında gemi ağır ağır yanaşıyor. Orada, sönmek üzere olan yüzlerce mumun titreşen alevi ardında ve çiseleyen yağmur altında devasa bir katafalk yükseliyor. Tehditkâr bir kalabalık, iskele parmaklıklarının yanında birikmiş. İnsanlar, Stuartların ikametgâhı Somerset Hall’e kadar, cenaze alayının geçeceği halı boyunca yığılmış. Altı muhafızın taşıdığı tabut iskele köprüsünü geçiyor. İşte o an, sisin içerisinden, tek başına, dimdik duran bir kadın silueti beliriyor. Kadın, alayın ardı sıra ilerliyor. Geniş, bol ve kolsuz mantosu onu gözlerden saklıyor. Peçesinin ardında kime ağlıyor bu kadın? Kocasına mı? Aşığına mı? Kendi yaşamına ve yaşamının özünü oluşturan babasına ağlıyor. “Ünlü ressam Gentileschi dört gün önce hayata gözlerini yumdu.” Sayın Majesteleri çok üzgün. Yeteneğinin farkında olan bütün sanatseverler üzüntülerini bildirirler.” Toscana büyük dukalığından bir görevli, I. Charles ve İngiltere Sarayı hakkında yazdığı raporda böyle bir ifade kullanıyor. Sabahın erken vakitlerinde Londra’da toprağa verilen sanatçı, sonuçta bütün Avrupa’da ünlenmiştir. İspanya kralı IV. Philippe, Fransa kralı XIII. Louis, Papa VII. Urbain, hepsi, hepsi de onun tablolarının duldasında düşüncelere dalmaktadırlar. Ressam, Roma’da Quirinal Sarayı’nda, Lüksemburg Sarayı’nda, Hampton Court Sarayı’nda çalışmıştır. Arkasında, Pisa’dan Floransa’ya, Cenova’dan Turin’e, Paris’ten…

Al Capone / John Kobler
Yabancı Edebiyat/ 23 Ağustos 2018

Al Capone Al Capone’dan… Demokrat Partinin ilçe evrak memuru adayı William K. Ptiüum’un bürosunu basarak her yanı yakıp yıktılar, adamı da bir güzel dövdüler. Ertesi gün, bir dizi siyah, yedi kişilik arabaya binen, silahiı Capone’cu-lar, bütün sandıkları birer birer dolaştılar; durdukları her yerde dehşet yarattılar. Sayıca karşı tarafın kabadayılarından o kadar üstündüler ki, iki gurup arasında gerçek bir çatışma bile olmadı. Capone’un adamları, Demokrat Parti taraftarı oldukları bilinen seçmenleri herkesin gözü önünde dövmekten çekin-miyorlardı zaten. Bir seçmen, oy vermek için sırada beklerken, şapkasını gözleri üzerine indirmiş, korkunç görünüşlü adamlar yanaşıyordu, oyunu kime vereceğini soruyorlardı. Seçmenin verdiği cevabı beğenmezlerse, elindeki oy pusulasını kaptıkları gibi kendileri işaretliyor, geri veriyorlardı. Sonra da ceplerindeki tabancaları elleyerek bekliyorlardı, işaretledikleri pusula sandığa atılıncaya kadar. Karşı koyan seçmenler bir yumrukta yere seriliyor, dürüst sandık gözcüleri, seçim memurları kaçırılıp, seçim sonuna kadar mahpus tutuluyordu. Demokrat Partinin seçim görevlilerinden biri olan Michael Gavin, her iki bacağından da vurularak Chicago’da bir otelin bodrum katına atıldı. Aynı yerde sekiz Demokrat Partili daha tutsak durumdaydı. Regan’in Tayları Joseph Price adlı bir sandık memurunu kaçırarak fena halde dövdüler, sonra da Harry Madigan’ın Pony Inn adlı genelevinde, eli kolu bağlı, ağzı tıkalı durumda hapis tuttular. Bir polis memuru copla dövüldü. Yirmi İkinci sokakta, Howthorne…

Amerikan Sapığı / Bret Easton Ellis
Yabancı Edebiyat/ 17 Ağustos 2018

Amerikan Sapığı Amerikan Sapığı’ndan… Görmediğim ortaya çıkıyor, ama orijinal bir Onica’m olduğunu söyleyecek kadar da ucuzlaşmak istemediğim için masanın altından Courtney’yi hafifçe tekmeliyorum. Bu onu lityum sersemliğinden çekip çıkarıyor ve kurulmuş gibi, “Patrick’in bir Onica’sı var. Gerçekten,” diyor. Hoşnut, gülümsüyorum; J&B’mi yudumluyorum. “Oh, harika bir şey bu,” diyor Anne. “Gerçekten mi? Onica ha?” diye soruyor Scott. “Bayaa pahalı, değil mi.” “Valla, şu kadarını söyleyeyim…” İçkimi yudumluyorum, birden kafam karıştı, ne… ne… demek… şu kadarı? “Hiç.” Courtney bir tekme daha yemekten korkarak içini çekiyor. “Patrick’inki yirmi bin dolara geldi.” Can sıkıntısından çıldıracak raddelerde, küçük bir mısır ekmeği parçasını didiklemekte. Ona ölümcül bir bakış fırlatıp, tıslamamaya çalışarak, ııh, hayır, Courtney, elliye; diyorum. Bakışlarını, parmaklarının arasında ufalamakta olduğu mısır ekmeğinden yavaşça kaldırarak o lityum sarhoşu haline rağmen, bana öyle kötü bir bakışla bakıyor ki, otomatikman tırsıyorum, Onica’nın bana aslında sadece on iki bin dolara mal olduğunu Anne ile Scott’a çaktırmıyor neyse ki. Ama Courtney’in ürkütücü bakışı -gerçi aşırı tepki göstermiş olabilirim; o belki de onaylamayan gözlerle sütunlardaki desenlere, jaluzilere, ban çepeçevre saran mor lalelerle dolu. Montigo vazolara bakıyor-dur- bir Onica satın alma prosedürü üzerine uzun uzadıya açıklamalarda bulunamayacak kadar korkutuyor beni. Kolayca yorumlayabileceğim bir bakış bu. Uyarıyor: Bana hele bir daha tekme at,…