Yavaşlık / Milan Kundera
Yabancı Edebiyat / 14 Mayıs 2018

Yavaşlık Yavaşlık’tan… Akşamdan gidip geceyi bir şatoda geçirme tutkusuna kapıldık. Fransa’da çoğunu otele dönüştürdüler şatoların: yeşilliğin kökünün kazındığı çirkin bir alanda yitmiş el kadar yeşillik parçası; uçsuz bucaksız bir yol ağının ortasında bir sığınak, hıyabanlar, ağaçlar ve kuşlar sığınağı. Arabayı ben kullanıyorum, arkamdan gelen arabayı dikiz aynasında izliyorum. Soldaki küçük ışık göz kırpıp duruyor ve arabada sabırsızlık belirtileri. Beni geçmek için bir fırsat kolluyor sürücü; alıcı kuşun serçeyi pusuda beklemesi gibi o ânı bekliyor. Karım Vera konuşuyor: “Fransa’da her elli dakikada bir insan ölüyor yollarda. Şunlara bak, hepsi deli bunların, nasıl sürüyorlar. Sokak ortasında yaşlı bir kadını soyarlarken gıkları çıkmayan, tedbiri elden bırakmayan insanlar bunlar. Direksiyona geçince korku morku vız geliyor, unutuyorlar, nasıl oluyor bu?” Yanıtı ne bu sorunun? Belki de şu: motosikletinin üzerine yumulmuş giden insan bu gidişin somut bir saniyesine verir kendini yalnızca; geçmişten ve gelecekten kopmuş bir zaman parçasına tutunur; zamanın sürekliliğinden kopmuştur; başka bir demişle, esrime durumundadır; bu durumda yaşı, karısı, çocukları, kaygıları umurunda bile değildir, unutmuştur onları bu nedenle korkmaz, çünkü korkusunun kaynağı gelecektedir ve gelecekten kurtulmuş bir insan için korkacak bir şey yoktur. Teknik devriminin insana armağan ettiği bir esrime biçimidir hız. Motosiklet sürücüsünün tersine, koşucu, kendi bedeninin varlığını her zaman duyumsar, ilaç ampullerini,…

Yaşam Başka Yerde / Milan Kundera
Yabancı Edebiyat / 13 Mayıs 2018

Yaşam Başka Yerde Yaşam Başka Yerde’den… Şaire nerede gebe kaldığını düşündüğünde annenin aklına üç olasılık geliyordu: bir gece park kanapesinde, bir öğleden sonra şairin babasının bir arkadaşının evinde ya da bir sabah Prag dolaylarındaki romantik bir köşede. Aynı şeyi baba düşündüğünde, şairin, arkadaşının evinde ana rahmine düştüğü sonucuna varıyordu, çür»kü o gün her şey ters gitmişti. Şairin annesi babanın arkadaşının evine gitmeyi kabul etmiyordu. İki kez kavga ettiler, ikisinde de barıştılar. Sevişirlerken komşu dairenin kapısının gıcırdaması üzerine anne telâşa kapıldı ve sevişmeyi kestiler. Sonra tekrar sevişmeye koyuldular ve şairin babasına göre gebeliğin nedeni olan karşılıklı bir huzursuzlukla sevişmeyi sona erdirdiler. Buna karşılık annesi şaire emanet bir apartman dairesinde (dairede tam bir bekâr evi dağınıklığı hâkimdi ve anne, üzerinde meçhul ev sahibinin pijamasının süründüğü dağınık yatağı hatırladıkça tiksiniyordu) gebe kaldığını bir an için bile kabul etmiyordu. Park kanapelerinde ancak orospuların sevişeceğini düşünerek, istemeye istemeye ve zevk almaksızın sevişmeye razı olduğu park kanapesinde gebe kalma olasılığını da aynı şekilde reddediyordu. Şairin, güneşli bir yaz sabahı, Praglılar’ın pazar günleri dolaşmaya çıktıkları bir vadide, diğerleri arasında çarpıcı bir biçimde yükselen büyük bir kayanın dibinden başka yerde ana rahmine düşmüş olamayacağından kesinlikle emindi. Bu dekor birçok nedenden ötürü şairin ana rahmine düşüş yeri olarak uygundu….

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği / Milan Kundera
Yabancı Edebiyat / 12 Mayıs 2018

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nden… Franz kendi derdiyle başbaşayken, sevgilisi fırçasını bırakıp öteki odaya geçti. Bir şişe şarapla geri döndü. Tek söz söylemeden açtı ve iki bardak doldurdu. Franz birden rahatladı, biraz gülünç buldu kendini. “Cenevre’yi yeğlerim,” sevişmeyi reddettiği anlamına gelmiyordu; tam tersine, kadın sevişmelerini yabancı kentlerle sınırlamaktan yorulmuştu, bu anlama geliyordu. Sevgilisi bardağını havaya kaldırdı ve bir dikişte boşalttı. Franz da aynı şeyi yaptı. Palermo’ya gitmeyi reddedişin aslında aşk çağrısı olmasına çok sevinmişti elbette, ama biraz da kırgındı; sevgilisi, Franz’ın ilişkilerine getirdiği eldeğmemişlik alanını çiğnemeye kararlı görünüyordu; aşklarını bayağılıktan kurtarmak ve evliliğe, eve ayırdığı dünyadan kesinlikle koparmak konusundaki duyarlı çabalarını anlayamamıştı. Ressam sevgilisiyle Cenevre’de sevişme yasağı aslında başka bir kadınla evlendiği için kendi kendine uyguladığı bir cezaydı. Bunu bir çeşit suç ya da hata olarak görüyordu. Evliliğinde sürdürdüğü seks yaşamı yokla var arası bir şey de olsa Franz ve karısı hala aynı yatakta uyuyorlar, gece yarısı birbirlerinin derin derin soluk alışlarıyla uyanıyor, birbirlerinin bedenlerinden çıkan kokuları soluyorlardı. Doğru, tek başına yatmayı yeğlerdi, ama evlilik yatağı hala evlilik bağının simgesidir ve simgeler de, bildiğimiz gibi dokunulmazdır. Bu yatakta karısının yanına her uzanışında, sevgilisinin onun yatakta karısının yanına uzanışını gözünün önüne getirdiğini düşünür, ve sevgilisini her düşündüğünde de kendinden utanırdı….

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı / Milan Kundera
Yabancı Edebiyat / 11 Mayıs 2018

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’ndan… Bir zamanlar Marketa kaynanasını sevmezdi. O sıralar, (Kayınpederinin sağlığında) Karel’le birlikte kaynanasının yanında oturuyorlardı ve her gün kadının alınganlığı ve hırçınlığıyla didişmek zorunda kalıyordu. Kan koca buna daha çok dayanamadılar ve taşındılar. O günden sonra, anneden olabildiğince uzakta durmak ilkesini kabul ettiler. Ülkenin öbür ucunda başka bir kente yerleştiler ve böylece Karel’in yakınlarını ancak yılda bir kez görebilir oldular. Derken, günün birinde Karel’in babası öldü ve anne yalnız kaldı. Onu babanın cenaze töreninde gördüklerinde, öyle zavallı ve düşkün bir haldeydi ki, sanki eskisine göre ufalmış gibi geldi ikisine de. Her ikisinin de dillerinin ucuna kadar geldi: Anne, artık yalnız kalamazsın, gel bizim yanımızda otur, demek. Bu tümce kafalarında yankılanıp durdu ama söylemediler. Kaldı ki, cenaze töreninin ertesi günü yaptıkları üzüntülü bir gezinti sırasında, anne, zavallı ve düşkün haline karşın, beklenmedik bir şiddetle, onları, başından beri kendisine haksızlık etmiş olmak ve bunu kabul etmemekle suçladı. Trene bindikten sonra, Karel, Marketa’ya, “Hiçbir şey onu değiştiremez,” dedi. “Üzülesi bir şey ama, benim için aynı ilke her zaman geçerli: anneden uzak kalmak gerek.” O zamandan sonra yıllar geçti ve anne gerçekten de hep aynı kaldı. Ne var ki bu arada herhalde Marketa’da bir değişiklik olmuştu, çünkü…

Gülünesi Aşklar / Milan Kundera
Yabancı Edebiyat / 10 Mayıs 2018

Gülünesi Aşklar Gülünesi Aşklar’dan… Martin benim yapamadığım şeyleri yapabilir. Herhangi bir sokakta herhangi bir kadına yanaşabilir. Şunu itiraf etmeliyim ki onu tanıdığımdan beri (onu tanıyalı epey oluyor) yeteneğinden çok yararlandım, çünkü kadınlan ben de onun kadar severim, ama bende onun taşkın gözü pekliği yok. Buna karşılık, Martin, kadınlara yanaşmayı başlı basma bir amaca dönüşmüş bir ustalık gösterisine indirgeme yanılgısını işledi. Öyle ki kendini çoğu zaman, biraz da kırgınlık duyarak, takım arkadaşına güzel toplar atan cömert bir forvet oyuncusuna benzetiyor; takım arkadaşı aldığı bu paslarla kolay goller atarak ucuz bir zafer kazanıyor. Pazartesi öğleden sonra işten çıktıktan sonra, Vaclav Meydam’ndaki bir kafede oturmuş, eski Etrüsk kültürünü konu alan kalın bir Almanca kitaba gömülmüş, onu bekliyordum. Üniversite kitaplığının bu incelemeyi benim için Almanya’dan ödünç olarak getirtmesi birkaç ay almıştı; o gün, kitabı sonunda ele geçirdiğim için, onu kutsal bir eşya gibi yanımda taşıyordum ve gerçekte Martin’i bekliyor olmaktan da son derece hoşnuttum, çünkü böylelikle, bir kafe masasında, bunca zamandır arzuladığım kitabın sayfalarını çevirebiliyordum. Bu eski antik kültürleri bir çeşit nostalji duymadan düşünemem. O zamanların tarihinin tatlı yavaşlığını düşününce, nostaljinin yanında, hiç kuşkusuz imrenme duygusu da var. Eski Mısır kültürü birkaç bin yıla yayılmıştır. Grek antikitesi bin yıla yakın sürmüştür. Bu bakımdan, insan…

Bilmemek / Milan Kundera
Yabancı Edebiyat / 9 Mayıs 2018

Bilmemek Bilmemek’ten… Skacel üç yüz yıl boyunca hüzün evine kapandığında, bunun nedeni, onun ülkesinin sonsuza kadar Doğu İmparatorluğu tarafından yutulacağını düşünmesiydi. Yanılmıştı. Gelecek konusunda, herkes yanılır. İnsan ancak şimdiki andan emin olabilir. Ama gerçekten doğru mu? İnsan şimdiki zamanı gerçekten tanıyabilir mi? Onu yargılayacak yeteneği var inidir? Elbette ki hayır. Çünkü, geleceği bilemeyen biri, şimdiki zamanın anlamına nasıl varacaktır? Şimdiki zamanın bizi hangi geleceğe götürdüğünü bilmezsek, şimdiki zamanın iyi ya da kötü olduğunu, onu benimsememizi, kuşku duymamızı ya da nefretimizi hak edip etmediğini nasıl söyleyebiliriz? 1921’de, Arnold Schönberg, kendisinin sayesinde, Alman müziğinin gelecek yüzyıllarda dünyaya hâkim olarak kalacağını ileri sürer. On beş yıl sonra Almanya’dan bir daha dönmemek üzere ayrılmak zorunda kalır. Savaştan sonra Amerika’da onurlarla yüceltilmişken, şan ve şöhretin eserlerini asla terk etmeyeceğinden hâlâ emindir. Fazlasıyla çağdaşlarını düşündüğü ve geleceğin yargısını göz ardı ettiği için Igor Stravinski’ye suçlamalarda bulunur. Gelecek kuşaklan en emin müttefiki olarak görür. Thomas Mann’a yazdığı kırıcı bir mektupta, sonunda ikisinden hangisinin, Mann’ın mı, kendisinin mi, daha büyük olduğunun açıkça belli olacağı ‘iki ya da üç yüz yıl sonrası’nı tanık gösterir! Schönberg 1951’de öldü. Sonraki iki on yılda eserleri yüzyılın en büyük eserleri olarak selamlanır, kendilerini onun öğrencisi ilan eden en parlak genç besteciler tarafından saygıyla…

Ayrılık Valsi – Milan Kundera
Yabancı Edebiyat / 8 Mayıs 2018

Ayrılık Valsi Ayrılık Valsi’nden… Zarif bir beyaz otomobil kaplıca kentinin dışındaki otoparkta durduğunda (otomobillerin daha ileri gitme hakkı yoktu) ve Klima indiğinde saat aşağı yukarı sabahın dokuzuydu. Kaplıca kentinin ana caddesinin ortasında, seyrek ağaçlarının oluşturduğu demetlerle, kumlu yollarıyla ve renkli sıralarıyla, ince uzun bir park uzanıyordu. İki yanında kaplıcanın yapıları dikilmişti, aralarında trompetçinin hastabakıcı Ruzena’nın odasında uğursuz gecenin iki saatini geçirdiği Karl Marx Yurdu da vardı. Karl Marx Yurdu’nun karşısında, parkın öbür yanında, kaplıca kentinin en güzel yapısı yükseliyordu, yüzyıl başının üslubunda, alçıdan süslerle kaplı ve girişinin üzerinde bir mozaik bulunan yapı. Bir tek bu yapı değiştirilmeden adını koruma ayrıcalığına sahip olmuştu. Hotel Richmond. “Bay Bertlef hâlâ otelde mi?” diye sordu Klima kapıcıya; olumlu bir karşılık alınca da kırmızı halı boyunca ileri atıldı, ilk kata kadar koştu ve bir kapıyı vurdu. İçeri girerken, sırtında pijamalarıyla kendisine doğru gelen Bertlef i gördü. Tedirginlikle beklenmedik gelişinden ötürü bağışlanmayı diledi, ama Bertlef sözünü kesti: “Dostum! Bağışlanmak istemenize gerek yok! Burada bu sabah saatlerinde bana verilen zevklerin en büyüğünü vermiş bulunuyorsunuz.” Klima’nın elini sıktı ve konuşmasını sürdürdü: “Bu ülkede, insanlar sabahlara saygı göstermiyorlar. Uykularını bir balta vuruşuyla kesen bir çalar saatle kendilerini kabaca uyandırıyorlar ve hemen uğursuz bir aceleciliğe bırakıyorlar kendilerini. Bir şiddet hareketiyle…

Guguk Kuşu / Ken Kesey
Yabancı Edebiyat / 14 Ocak 2018

Guguk Kuşu Guguk Kuşu’ndan… Orada, dışarıdalar. Beyaz giysili kara oğlanlar… holde o biçim işler çevirecekler… cinsel dümenler… sonra, ben onları yakalamadan işi yerleri paspaslamaya çevirecekler… Koğuştan çıktığımda paspas yapıyorlar. Üçü de her şeyden nefret ediyor; saatten, günden, çalıştıkları yerden, çevredeki insanlardan. Böylesi nefret doluyken en iyisi beni görmemeleri. Duvarın dibinden yürüyorum. Ayağımdaki lastiklerin kenarlarında biriken tozlar kadar sessiz atıyorum adımlarımı. Ama gel gör ki, adamların özel, duyarlı aygıtları var. Korkumu algılıyorlar hemen. Başlarını kaldırıp bakıyorlar. Üçü birden. Eski bir radyonun arkasındaki lambalar gibi donuk donuk parlayan gözleri, kapkara suratlarında yuvalarından fırlamış. ”İşte Reis. Reis ki ne Reis çocuklar. Bizim Süpürgeler Reisi. Al bakalım, Süpürgeler Reisi.” Elime paspası tutuşturuyorlar. “Temizle” diye bir yer gösteriyorlar, başlıyorum temizliğe. Çabuk yürümem için biri, süpürgenin uzun sapıyla bacaklarımın arkasına bir tane indiriveriyor. “Nasıl da kıçım kaldırıp koşuyor! Koskoca herif, ama ben höt dedim mi kuzulaşıveriyor!” Gülüyorlar. Kafa kafaya verip fısıldaşmalarını duyuyorum ardımda. Kara makinenin homurtusu. Nefretle homurdanıyorlar, ölüm ve diğer hastane sırlarını. Ben yanlarındayken nefret dolu sırlarını rahatça açığa vurabiliyor, konuşabiliyorlar. Çünkü benim sağır ve dilsiz olduğumu sanıyorlar. Yalnız onlar mı? Herkes beni sağır ve dilsiz bellemiş. Onları aldatacak kadar kurnazım. Kurnazlığımı damarlarımda dolaşan kanın yarısının Kızılderili olmasına borçluyum. Bu pis hayatımda yarı Kızılderili olmamın…

Ses Sese Karşı / Aldous Huxley
Yabancı Edebiyat / 6 Ocak 2018

Ses Sese Karşı Ses Sese Karşı’dan… “Gecikmeyeceksin, değil mi?” Marjorie Carling’in sesinde kaygı vardı, yalvarmayı andıran bir şeyler vardı. Gecikeceğini bildiği için üzülen, kendini suçlu bilen Walter, “Hayır, gecikmem,” dedi. Marjorie’nin sesi sinirine dokunuyordu. Marjorfu biraz yapmacık konuşurdu; kendi ne denli mutsuz olursa olsun, sesi gereğinden fazla kibardı. “Gece yarısından sonraya kalma.” Marjorie, bir zamanlar akşamları onsuz sokağa çıkmadığını söyleyebilirdi Walter’e. Yapabilirdi bunu; ama yapamadı. Bunu anımsatmak, Marjorie’nin ilkelerine aykırıydı. Walter’in sevgisini zorla elde etmek istemezdi. “Saat birde diyelim, istersen. Bu çeşit toplantıları bilirsin.” Ne var ki, Marjorie o çeşit toplantıları bilmezdi aslında; bilmemesinin de bir nedeni vardı: Walter’in karısı olmadığı için, o toplantılara çağrılmazdı. Walter Bidlake ile yaşamak için kocasından ayrılmıştı. Hıristiyanlara özgü ahlâk kaygılan olan, kendini güçsüz bilen, ama eziyet etmekten biraz hoşlanan, karısından öç almak isteyen Carling; Marjorie’yi boşamaya yanaşmadı. Walter ile yaşamaya başlayalı iki yıl olmuştu; ancak iki yıl; ama Walter, daha şimdiden ondan soğumuştu; başkasını sevmeye başlamıştı. Walter’in sevgisiyle birlikte, Marjorie’nin işlediği günahı hafifletecek tek özür,, çevresinden çektiği sıkıntıyı hafifletecek tek avuntu, yok olmaktaydı artık. Üstelik de gebe kalmıştı Marjorie. Üstüne düşmekle Walter’i ancak sinirlendireceğini, kendisinden büsbütün soğutacağını bildiği halde, “yarımda,” diye yalvardı. Susmak elinde değildi; onu fazla seviyor, ölesiye kıskanıyordu. Bu sözler, ilkelerine karşın,…

Algı Kapıları / Aldous Huxley
Yabancı Edebiyat / 3 Ocak 2018

Algı Kapıları Algı Kapıları’ndan… 1886’da Alman farmakolog Ludwig Lewin adının sonradan verileceği kaktüsün ilk sistematik incelemesini yayınladı. Anhalonium lewinii bilim için yeniydi, ilkel dinler ve Güneybatı Amerika ve Meksika yerlileri için bu kaktüs hatırlayamadıkları zamanlardan beri arkadaşlarıydı. Aslında bir arkadaştan çok daha fazlasıydı. Yeni Dünya’ya ilk giden İspanyol gezginlerden birinin sözcükleriyle ‘Peyote dedikleri bir kök yiyorlar ve buna sanki bir tanrıymış gibi hürmet ediyorlar.’ Bu kaktüse niye bir tanrıymış gibi hürmet ettikleri; Jaensch, Havelock Ellis ve Weir Mitchell gibi seçkin psikologlar peyote’nin etkin maddesi olan meskalinle deneylere başladıklarında ortaya çıktı. Putperestliğin oldukça berisinde bir yerde durdukları doğru ama hepsi de eşsiz özellikler taşıyan uyuşturucu maddeler arasında meskaline ayrı bir yer vermek konusunda fikir birliğine vardılar. Uygun miktarlarda alındığında bilinç niteliğini daha derinden değiştiriyor ve fakat bir farmakoloğun repertuarında bulunan diğer herhangi bir maddeden daha az zararlı. Meskalin araştırması Lewin ve Havelock Ellis’in günlerinden beri fasılalarla devam ediyor. Kimyacılar bu alkaloidi sadece yalıtmakla kalmadılar, bileştirmeyi de öğrendiler, böylelikle tedarik artık bir çöl kaktüsünün seyrek ve uzun aralıklarla ortaya çıkan ürününe dayanmıyor. Akıl hastalıkları uzmanları hastalarının manevi süreçlerini ilkelden daha iyi anlayabilmek umuduyla meskalin aldılar. Talihsiz bir biçimde çok az sayıda özne üzerinde çok dar bir alanda çalışan psikologlar bu maddenin daha…

Ada / Aldous Huxley
Yabancı Edebiyat / 2 Ocak 2018

Ada Ada’dan… «Dikkat,» diye bağırdı bir ses, sanki bir obua ansızın dile gelmişti. «Dikkat,» diye yineledi aynı yüksek, genzel, tekdüze ses. «Dikkat.» Ölü yaprakların üstünde bir ceset gibi yatan, saçları keçeleşmiş, yüzü kir pas içinde ve bereli, giysileri partal, çamurlu adam, Will Farnaby, irkilerek uyandı. Molly onu çağırıyordu. Kalkmalı. Giyinmeli. Daireye geç kalmamalı. «Sağol sevgilim,» diyerek doğruldu. Sağ dizine şiddetli bir sancı saplandı. Sırtı, kolları, şakakları da sızlıyordu. «Dikkat,» diye ısrarla yineledi aynı ses. Will dirseğine dayanarak çevresine bir göz attı, ve şaşkınlıkla Londra’daki odasının gri duvarkağıdıyla sarı perdeleri yerine ağaçlar arasında bir açıklığı, bir orman sabahının uzun gölgeli, eğimli ışıklarını gördü. «Dikkat.» Neden «Dikkat» diyor bu ses? «Dikkat. Dikkat.» diye diretiyordu ses. Ne garip, ne kadar anlamsız! «Molly?» diye seslendi. «Molly?» Bu ad belleğinin kapılarını açıverdi. İçine işlemiş o bildik suçluluk duygusuyla, birdenbire burnuna formal kokusu çalındı, önüsıra yeşil koridorda ilerleyen ufak tefek, canlı hemşireyi gördü, kolalı giysilerinin hışırtısını duydu. Hemşire, «Numara ellibeş,» dedi. Durdu ve beyaz bir kapı açtı. Will içeri girdi, ve karşısında, yüksek beyaz yatakta Molly’yi gördü. Yüzünün yarısını örten sargılarla, açık, mağaramsı ağzıyla Molly’yi. «Molly,» diye seslenmişti, «Molly…» Sesi boğazında düğüm, düğüm, ağlamış, yalvarmıştı, «Sevgilim!» Yanıt yok. Yalnızca kadının açık ağzından çıkan kesik, hırıltılı solukların…

Taamüden Cinayet / Witold Gombrowicz
Yabancı Edebiyat / 16 Aralık 2017

Taamüden Cinayet Taamüden Cinayet’ten… Geçen kış, bir miras işini yoluna koymak amacıyla Ignace K. adlı bir toprak sahibini ziyarete gitmek zorunda kaldım. Birkaç gün izin aldıktan, işlerimi de yardımcıma teslim ettikten sonra telgraf çektim: SALI AKŞAMI ALTIDA GELİYORUM STOP ARABA GÖNDERİN STOP. Buna karşın, istasyondan çıktığımda atları göremedim. Araştırıp telgrafımın ulaştığını öğrendim: İlgili, bir gün önce kendi elleriyle aldı. Böylece ister istemez eski bir araba kiralayıp, bavulumu ve tuvalet çantamı (küçük bir şişe kolonya, bir şişe bitkisel yağ, badem kokulu sabun, makas ve tırnak törpüsü içeriyordu) yükleyip, gece basarken eriyen karların sessizliğinde dört saat boyunca tarlalar arasında yol yapmak zorunda kaldım. Kentten getirdiğim pardösünün içinde titriyordum, dişlerim takırdıyor, bir yandan da düşünüyordum: Böyle sırtını germek, hep insanlara arkası dönük oturmak, üstelik çoğu zaman da ıssız yerlerde, arkada oturan kişinin kaprislerine boyun eğmek! Sonunda ahşap bir malikâneye vardık. Birinci kattaki pencereden süzülen ışık dışında her şey karanlıktı. Kapıyı çaldım -kapalı, daha güçlü çaldım- hiç, sessizlik. Arabacım da kapıyı açtırmaya uğraştı. — Pek konuksever değiller, dedim içimden. Neden sonra kapı açılınca elinde gaz lambası uzun boylu, zayıf, otuz yaşlarında, küçük sarı bıyıklı bir adamı farkettik. — Ne oluyor? diye sordu lambayı kaldırarak, yeni uyanmıştı sanki. — Telgrafımı almadınız mı? Ben H.’yım. —…

Ödlekler Cesurdur / William Saroyan
Yabancı Edebiyat / 14 Aralık 2017

Ödlekler Cesurdur Ödlekler Cesurdur’dan… Delirmek bizim ailenin özelliklerinden biriydi. Bir erkek delilik geçirinceye kadar hâlâ çocuk sayılırdı. Eğer hiç geçirmemişse, geçirenle bir olmazdı. İçimizde deliliğe yakalanmadan otuzunu bulan pek azdı. Yüzyıldan fazla bir süredir ailede hayatını hiç delilik geçirmeden tamamlayanların sayısı iki veya üçtü. Birçokları bu yolculuğa birkaç kez çıkmışlar, akılları gidip gelmişti. Ondan sonra da onlara bilge kişi, hatta ve hatta kutsal kişi gözüyle bakılmıştı, sanki Kudüs’e hacca gitmişlerdi. Aslında bir bakıma öyle de denebilirdi. Kadınlara gelince, iş biraz daha farklıydı; kadınların birçoğu da bu yolculuğa çıkmış olmalarına rağmen ailenin diğer kadınlarının da yardımıyla bunu gizli tutarlardı. Bu yolculuğa çıkan kadınlar çocuklarını, kardeşlerini, anne-babalarını, ninelerini, dedelerini ve de kendi kendilerini reddetme eğilimi içinde olurlardı. Onların delilikleri haklı ve anlaşılabilirdi, bu da işin gizli tutulmasını nispeten kolaylaştırıyordu. Aslına bakarsanız kadınlardan, ilişkilerinde diplomatik bir tavır içinde bulunmaları o kadar katı bir şekilde talep ediliyor ve bu durum erkekler tarafından o kadar doğal ve olması gereken bir şeymiş gibi algılanıyordu ki pratik olarak delilik daima kadınların başındaydı zaten. Erkeklerin deliliğinin çeşitli geleneksel şekilleri vardı. Tanrı’yı, İsa’yı veya Hıristiyanlığı inkâr bunlardan biriydi; çünkü Baba, Oğul, Kutsal Ruh ve kiliseden, beladan başka hayır geldiği görülmemişti. Yaygın olan başka bir delilik şekli de, insan ırkının…

Sineklerin Tanrısı / William Golding
Yabancı Edebiyat / 11 Aralık 2017

Sineklerin Tanrısı Sineklerin Tanrısı’ndan… Sarı saçlı çocuk, kayadan indi, lagüne doğru yöneldi. Okul üniformasının ceketini çıkarmıştı. Elinde tuttuğu ceketin ucu yerlerde sürünüyordu. Ter içindeydi; kurşuni gömleği gövdesine, saçları alnına yapışmıştı. Vahşi ormanda açılan uzun yaranın izi sıcakta buğulanıyordu sanki. Sürüngen bitkilerle kırılmış ağaç gövdeleri arasında ağır ağır tırmanırken, bir kuş –kırmızılı sarılı hayalimsi bir kuş– cadılar gibi bir çığlık atıp, gökyüzüne doğru ışıl ışıl süzüldü. Başka bir ses yankıladı bu çığlığı. “Hey!” dedi ses, “bekle bir dakika.” Vahşi ormanda açılan yaranın kenarındaki bitkiler sarsıldı, bir yığın yağmur damlası pıtır pıtır yere döküldü. Sarışın çocuk durdu, farkına varmadan çoraplarını dizlerine doğru çekti. Bu hareketle birlikte, bir an için, bir İngiliz kasabasına döndü vahşi orman. Ses gene konuştu: “Bu sürüngen bitkiler yüzünden kıpırdayamıyorum neredeyse.” Konuşan, geri geri yürüyerek bitkilerin arasından sıyrıldı. Küçük dallar, kirli rüzgâr ceketini tırmıklıyordu. Çalılara takılan çıplak tombul dizlerine dikenler batmıştı. Eğilip, dikenleri dikkatle çıkardıktan sonra döndü. Sarışın çocuktan daha kısa boylu ve çok şişmandı. Ayaklarını güvenilir yerlere basa basa ilerledi. Başını kaldırdı, kalın camlı gözlüğüyle sarışın çocuğa baktı: “Megafonlu adam nerede?” Sarışın çocuk başını salladı: “Burası bir ada. Yani bir ada olduğunu sanıyorum. Denizdeki şu kayalıklar bir resiftir. Belki hiç büyük yoktur buralarda.” Şişman çocuk şaşar gibi oldu:…

Abşalom Abşalom / William Faulkner
Yabancı Edebiyat / 10 Aralık 2017

Abşalom Abşalom Abşalom Abşalom’dan… Evet. Ellen’ın gördüğü buydu; kocası ve çocuklarının babası çıplak, nefes nefese ve beline kadar kan revan içinde öylece duruyordu ve henüz düştüğü belli olan zenci de ayaklarının dibinde kanlar içinde yatıyordu, tek farkı kanın zencinin üzerinde yağ ya da ter gibi durmasıydı – Ellen başı açık evden aşağı doğru koşarken o sesi, o çığlığı duymuştu, daha karanlıkta koşarken, daha seyirciler onun geldiğini anlamadan o sesi duymuştu, hatta seyircilerden biri ‘At’ sonra ‘Kadın’ sonra ‘Tanrım, çocukmuş!’ demeden duymuştu -içeri koşmuştu ve seyirciler kenara çekilip Henry’nin onu tutan zencilerin arasından haykırarak ve kusarak fırlayışını görmesine imkân vermişti- hiç durmadan, Henry’yi yerden kaldırmak için ahırın pisliğine eğilirken ondan kaçan yüzlere bakmadan, hatta Henry’ye bile bakmadan ona bakmıştı; sakalının arasından bile dişleri görünüyordu, başka bir zenci de bir havluyla üzerindeki kanları siliyordu. ‘Herhalde kusurumuza bakmazsınız, beyler/ dedi Ellen. Ama zencisi beyazı çoktan gitmeye başlamışlardı, içeri nasıl hırsızlama süzülmüşlerse aynı şekilde dışarı çıkıyorlardı, Ellen onları şimdi de izlemiyordu, Henry ona sarılmış ağlarken pisliğin içinde diz çökmüş duruyordu; üçüncü bir zencinin köşeye kıstırdığı bir yılana sopasını uzatır gibi gömleğini ya da ceketini uzattığı Sutpen ise hiç kımıldamıyordu. ‘Judith nerede, Thomas?’ dedi Ellen. ‘Judith mi?’ dedi. Yalan söylemiyordu; kendi zaferi onu geride bırakmıştı;…