Alacakaranlık / Sâdık Hidâyet
Yabancı Edebiyat/ 30 Ekim 2020

Alacakaranlık Alacakaranlık’tan… İki bin yıl sonra insanoğlunun ahlakı, âdetleri, duyguları ve tüm yaşamı tamamen değişmişti. İki bin yıl önce çeşitli dinlerin ve inançların insana vaat ettiği şeyi bilim gerçekleştirmişti. Susuzluk, açlık, aşk ve insanın diğer gereksinimleri giderilmiş, yaşlılık, hastalık ve çirkinlik insan tarafından mahkûm edilmişti. Aile yaşamı terk edilmişti ve bütün insanlar arı kovanına benzer çok katlı büyük binalarda yaşıyordu. Fakat bir sorun kalmıştı; dermansız bir dert. Bu da, amaçsız ve anlamsız yaşamanın verdiği yorgunluk ve bıkkınlıktı. Susen’in yaygın ve bulaşıcı bir hastalık olan yaşam bezginliğinin yanı sıra bir rahatsızlığı daha vardı: Maneviyata eğilim göstermek. Kendisi de bunun ne olduğunu bilmiyor ama, yine de peşinden gidiyordu. Gün boyunca gökdelenin yirmi ikinci katındaki işliğinde didiniyor ve düşüncelerini heykellere döküyordu. Gönül rahatlığıyla çalışabilmek için dostlarından ve tanıdıklarından uzaktaki “Kanar” şehrini tercih etmişti özellikle. Çünkü o, düşüncelerle, maneviyatla iç içe kendi düşünceleri için yaşıyordu. Kendine özgü garip bir yaşam tarzıydı bu. Susen, her türlü keyif ve eğlenceyi kendinden uzaklaştırmıştı ve ciddiyetle işine eğiliyordu. Bir gün gurup vaktine doğru Susen, üzerinde çalışmakta olduğu heykeli bırakıp stüdyosuna girdi. Metal kollu ince duvarı geri çekince odanın penceresi de geri geri gitti. Ruhsuz, duygusuz bir görünümü vardı Susen’in; yüzü ciddi, sevimli ve hareketsizdi. Mumdan yapılmış gibiydi adeta….

Muhteşem Gatsby / F. Scott Fitzgerald
Yabancı Edebiyat/ 29 Ekim 2020

Muhteşem Gatsby Muhteşem Gatsby’den… Daha genç ve kırılgan olduğum yaşlarda babam ömrüm boyunca aklımdan çıkmayacak bir öğüt vermişti bana. “Birini eleştirmeye kalkıştığında” demişti, “herkesin senin ayrıcalıklarına sahip olmadığını hatırla.” Başka bir şey söylememişti ama zaten pek konuşmadan anlaştığımızdan, çok daha fazlasını anlatmak istediğini kavramıştım. Sonuç olarak insanlar hakkındaki yargılarımı kendime saklamayı yeğledim. Bu huyum pek çok tuhaf yaratılışlı kişiyi tanımama imkan verdiği kadar azımsanmayacak sayıda can sıkıcı kişiye de mahkum etmişti beni. Aklı farklı işleyenler normal birindeki bu niteliği gördüğünde hemen anlar ve buna çabucak bağlanır. Üniversitedeyken sırf bu nedenle, yani bazı çılgın, meçhul gençlerin bana sırlarını anlatmaktan çekinmemesi yüzünden, yok yere fazla politik olmakla suçlandım. Gel gör ki, bunu çoğu kez istemeden yapıyordum. Birinin bana sırını açacağını hissettiğim anda duruma göre, ya uyur numarası yapar ya da çok meşgulmüşüm gibi davranır veya şakaya vurarak o kişiyi terslerdim. Çünkü gençlerin bu mahrem açılmaları veya en azından bunları anlatmakta kullandıkları ifadeler genellikle ya sağdan soldan aşırma ya da bastırılmış duygularından ibarettir. İnsanlar hakkındaki yargıları kendine saklamak sonsuz bir umuttur bence. Babamın bilgiççe söylediği ve benim de bilgiççe onayladığım şu sözünü unutmaktan halen korku duyarım: bazı temel incelikler dünyaya adaletsiz dağıtılmıştır. Hoşgörümle bu kadar övündükten sonra bunun da bir sınırı olduğunu itiraf…

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi / F. Scott Fitzgerald
Yabancı Edebiyat/ 28 Ekim 2020

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi’nden… 1860 kadar eski yıllarda, doğumun evde olması uygun görülürdü. Şimdi ise bana söylendiğine göre, tıp tanrıları bebeğin ilk çığlıklarının bir hastanenin, tercihen ünlü bir hastanenin anestezi kokulu ortamında duyulması gerektiğine karar vermişler. Yani Bay ve Bayan Roger Button, 1860 yılının bir yaz gününde ilk çocuklarının bir hastanede doğmasına karar verdiklerinde, zamanlarının elli yıl ilerisinde bir karar vermişlerdi. Tarihteki bu şaşmanın, size az sonra anlatacağım hayret verici hikâye ile bir ilgisi var mıydı, bunu asla bilemeyeceğiz. Neler olduğunu anlattıktan sonra kararı size bırakacağım. Roger Button ailesi Baltimore’da, savaş öncesi dönemde hem sosyal hem de maddi anlamda gıpta edilecek bir konuma sahiptiler. Şu Aile ya da Bu Aile ile mutlaka bir bağları vardı ve bu da, bütün Güneylilerin bildiği gibi, Konfederasyonun büyük bölümünü oluşturan geniş asılzadeler sınıfına üye olmalarına hak kazandırıyordu. Bu onların bebek sahibi olmak gibi çekiciliği bulunan, eski bir gelenekle ilgili ilk deneyimleri olacaktı – doğal olarak Bay Button çok heyecanlıydı. Bir erkek olmasını umut ediyordu, böylece onu Connecticut’taki Yale Koleji’ne gönderebilecekti; kendisi orada dört yıl boyunca “Yumruk” lakabıyla ün salmıştı. O müthiş olayın yaşandığı Eylül sabahında, saat altıda heyecanla kalktı, üstünü giydi, uygun bir kravat takındı ve gecenin karanlığının yeni bir…

Yusufçuk Gece Gelir / Melissa Panarello
Aşk , Yabancı Edebiyat/ 27 Ekim 2020

Yusufçuk Gece Gelir Yusufçuk Gece Gelir’den… Aynı akşam Thomas ile seviştim. Gözlerinin içine bakarak “Son kez sevişiyormuşuz gibi sevişelim,” dedim. Bocaladı ve “Ne demek istiyorsun sen?” dedi. “Şaşkın! Dünyanın sonu değil ya. Yalnızca sevgi taşkınlığı bu, korkulacak bir şey değil.” “Ne?” dedi afallamış bir halde. Omuzlarımı silktim. “Parçalanmaktan, bölünmekten bıktım usandım. Şöyle sonsuzluğa doğru uzanmak istiyorum,” dedim. “Ama sen bunu hep yapıyorsun,” dedi. Bir kez daha omuzlarımı silktim, ufladım. Hayır, ben bugüne kadar hayatımda hiç sonsuza doğru uzanmadım. Ben sonsuzluğu bilmiyorum ki, görüp tanımadım ki. Ben sınırları, sınırlanmaları, sınırlandırılmaları bilirim; felce uğramayı, eksilip azalmaları, sakatlanmaları bilirim. Yo yo hayır, sonsuzluğun ne olduğunu kesinlikle bilmiyorum diyebilirim. “Bak şimdi, diyelim ki ikimizden biri yarın ölecek ya da diyelim ki ikimizden biri yarın çok uzun bir yolculuğa çıkacak ve birbirimizi ancak yıllar sonra görebileceğiz. Belki de bir daha hiç karşılaşmayacağız. O zaman birbirimizi kim bilir ne kadar çok severdik bir düşünsene.” O çok yakışıklıydı, ben çok güzeldim. Komodinin üzerindeki abajurdan dağılan ışık, yüzlerimizde saman taneleri gibi parçalı ve renkli gölgeler bırakıyordu. Sevişme sonrasında artık sırf o değil, o ve sen vardınız. Ben yalnızca konu mankeni olarak bulunuyordum. Sen ve o, ikiniz beni sevdiniz, parçalara ayırdınız ve öptünüz. Senin burnunu, onun ağzını, senin kulaklarını,…

Yatmadan Önce 1OO Fırça Darbesi / Melissa Panarello
Aşk , Yabancı Edebiyat/ 26 Ekim 2020

Yatmadan Önce 1OO Fırça Darbesi Yatmadan Önce 1OO Fırça Darbesi’nden… Ne düşünüyorum biliyor musun? Günlük tutmanın aslında hiç de iyi bir fikir olmadığını. Kendimi iyi tanıyorum ve na­sıl bir kumaştan yapıldığımı biliyorum. Çok geçmeden def­terin anahtarını bir yerlerde unutacağım ya da kendimi, kendi düşüncelerimden kıskanarak, isteyerek yazmayı bırakaca­ğım. Ya da belki, pek saygılı sayılmayan annem, çaktırma­dan kâğıtlarımı karıştıracak. Yapmadığı şey de değil. Ben kendimi salak gibi hissedeceğim ve yazmaktan vazgeçece­ğim. İçimi dökmekle iyi mi yapıyorum bilmiyorum, ama hiç değilse zaman geçiriyorum. Günlük, Mutluyum! Dün Alessandra ile bir partiye gittim. Yüksek topuklarının üzerinde upuzun, her zamanki gibi çok güzel ve yine her zamanki gibi kaba sabaydı. Ama çok tatlı ve sevim­liydi. Bu türden eğlencelerde canım sıkıldığından, hem de kolumu kaldıramadığım dünkü boğucu sıcak yüzünden, baş­ta pek gitmek istememiştim. Ancak Alessandra onunla bir­likte gitmem için o kadar yalvardı ki, sonunda gitmeye ka­rar verdim. Scooter’ın üstünde, şarkı söyleye söyleye şehrin dışındaki tepelere vardık. Yazın kurak geçmesi gür ve yem­yeşil tepeyi kuru ve çorak hale getirmişti. Nikolosi halkı meydanda büyük eğlence için toplanmıştı. Akşam saatleri­nin serinlettiği asfalt üzerine yerleştirilmiş tezgâhlara kuru meyve ve şekerlemeler koyulmuştu. Gideceğimiz ev, iyi ay­dınlatılmamış dar ve kısa bir yolun sonundaydı. Bahçe kapı­sına geldiğimizde Alessandra birilerini selamlamak isterce­sine el kol…

Mila’nın Düşleri / Grit Poppe
Yabancı Edebiyat/ 25 Ekim 2020

Mila’nın Düşleri Mila’nın Düşleri’nden… Hostesler patates cipsi, yerfıstığı ve içecek getirdi. Ardından videoda Hayalet gösterildi. Film ingilizce oynuyordu, üstelik onu daha önce görmüştüm. Buna rağmen bir yarım saat kadar ağladım. Viktor’un bir şeyler söylediğini duydum, hemen döndüm ama sadece uykusunda sayıklayan bir Amerikalıyla karşılaştım. Viktor’un hayaletinin üzerimizde ya da yanımızda asılı durduğunu hayal etmeye çalıştım, ama onu öylesine açık biçimde, ceketinin fermuarını kapatırken takındığı hantal, sabırsız tavırlarıyla karşımda görüyordum ki. Acelesi vardı, geç kalmaktan nefret ederdi. Fermuarı sıkıştı. Saçları, taramaktan elektriklendiği için biraz dikilmişti. Onu uçarı bir hayalet olarak düşleyemiyordum. Filmden sonra akşam yemeği dağıtıldı; ardından da izlerken uyuyakaldığım bir gerilim filmi başladı. Bebeğim uyandırdı beni. Bağırıyordu. Hostes koşarak yanıma geldi ve parlak renkli iki poşet uzattı. Anlaşılan daha dişi çıkmamış kızımın yerfıstığı kemirebileceğini düşünmüştü. – Thank you,l dedim. Alice poşetleri dönüşümlü olarak ağzına sokuyordu. Kendi kendine konuşuyor ve salyaları çenesinden süzülüp elbisesine akıyordu. Kâğıt mendille sağını solunu kuruladıktan sonra etrafıma bakındım. Bizi kimse izlemiyordu. Yine de kurulamayı sürdürdüm, ufaklık kıkırdadı ve iki poşeti de yere fırlattı. Bunu yapabilmesine şaşırdım. Uçak alçalırken ve Alice korkmuş gibi bir ses çıkardı. Gözlerini kocaman açıyor ve kırpıştırarak şaşkınlıkla bana bakıyor. Ona meme veriyorum, düzenli emiyor ve mutlulukla gözlerini deviriyor. Onu kol arımda sallıyorum,…

Kadın Kokusu / Giovanni Arpino
Yabancı Edebiyat/ 24 Ekim 2020

Kadın Kokusu Kadın Kokusu’ndan… Pencerede yaldızlı kocaman bir sinek vızıldayıp duruyordu, duvarlarda yeni boya kokusu vardı. Sinek ani bir dönüşle, yarı açık pencereden gelmekte olan havaya doğru yöneldi ve aralıktan çıkarak gözden kayboldu. Dışarı çıkarken onu izledim. Aşağıdaki avlu bitmekte olan Ağustos günlerinin güneşi altında ıssızdı. Uzakta mat gökyüzünde kaybolan, nehir boyunca uzanan tepelerin yorgun yeşili görünüyordu. Kapıyı çalmadan önce beremin ve kravatımın düzgün durduğunu elimle kontrol ettim. Kapı, arkasındaki kadın sanki pusuda bekliyormuş gibi, hemen açıldı. Karşımdaki inanılmaz derecede pembe tenli, ufak tefek, beyaz ve gri renkte kıyafetler giymiş yaşlı bir kadındı. Sevimli kırışıklıklarını ortaya çıkaracak şekilde gülümseyerek içeri girmemi işaret etti. Onu uzun ve karanlık bir koridorda takip ettim. Sonrasında hemen mutfağa girdik ve masanın etrafına konulmuş iki sandalyeye oturduk. “Tebrik ederim, çok dakiksiniz, bu gerçekten de çok hoş bir şey.” Kadın, yüzündeki gülümseme silinmeden kafasıyla onaylayarak derin bir nefes aldı. İsmimi söyledim ve beremi dikkatle çıkararak dizlerimden birinin üstüne koydum. “Erkek çocuğundan biraz daha büyüksünüz sadece, aman Tanrım!” Kadın kederli bir şekilde gözlerini kapadı, yüzümün kızardığını hissettim. “Böyle bir duruma sabır gösterebilir misin Allah bilir… Burada kalacak metanetin var mı bilemiyorum.” Kadın nefesini tutarak bekledi, aralık dudaklarından az da olsa takma dişleri görünüyordu. Kendisine kışladaki komutanımın bana…

Uyuyan Adam / Georges Perec
Yabancı Edebiyat/ 22 Ekim 2020

Uyuyan Adam Uyuyan Adam’dan… GÖZLERİNİ KAPAR KAPAMAZ, uykunun serüveni başlıyor. Belleğinin, bir yansıma sayesinde lavaboya, bir kitabın biraz daha açık gölgesi sayesinde etajere yeniden hayat vererek, asılı giysilerin daha koyu kütlesini belirginleştirerek, pencerenin ışık geçirmez karesi sayesinde binlerce kez katettiğin yolları yeniden çizerek onları zahmetsizce tanımladığı odada, ayrıntıların parçalara böldüğü o karanlık hacimdeki bildik alacakaranlığın yerini, bir süre sonra, iki boyutlu bir uzay alıyor; sanki, tam dikey olmasa da, burnunun direği üstünde duran ve böylece gözlerinin düzlemiyle küçücük bir açı yapan, sınırları belirsiz bir tablo varmış gibi; bu tablo sana önce tekdüze bir grilikte, daha doğrusu nötr, renksiz, biçimsiz görünebilir, ancak, kuşkusuz kısa süre içinde en az iki özelliği olduğu ortaya çıkar: Bunlardan ilki, gözkapaklarını biraz sıkıca kapadığında, tablonun az çok kararmasıdır; daha kesin belirtmek gerekirse, gözlerini kapadığında kaşlarının çizgisi üzerinde meydana gelen kasılmanın, sanki, vücuduna oranla düzlemin eğimini değiştirme gücü varmış; sanki kaşlarının çizgisi birleşme noktasını oluşturuyormuş ve bunun sonucunda -bu sonuç apaçık ortada olması dışında tanıtlanamamakla birlikte- algıladığın karanlığın yoğunluğunu ya da niteliğini değiştirme gücü varmış gibi; ikincisi ise, bu uzayın yüzeyinin hiç de düzgün olmadığıdır, daha kesin belirtmek gerekirse, karanlığın dağılımı, yayılımı homojen bir biçimde olmamaktadır: Başka deyişle üst bölge açıkça daha karanlıktır, sana en yakın görünen…

Doğdum / Georges Perec
Yabancı Edebiyat/ 21 Ekim 2020

Doğdum Doğdum’dan… 7 Mart 1936’da doğdum. Son nokta. Benim de aylardan beri yaptığım bu. 34 buçuk yıldan beri yaptığım, bugün yaptığım da bu! Genelde arkası geliyor. Ayrıntıları, pek çok ayrıntıyı, bütün bir hikâyeyi davet eden hoş bir başlangıç. 25 Aralık 0000’da doğdum. Babam marangozmuş, öyle söylerler. Ben doğduktan kısa bir süre sonra, dinsizler din iman dinlememiş ve biz de kaçıp Mısı/a sığınmak zorunda kalmışız. Yahudi olduğumu böyle öğrendim ben ve öyle kalmamaktaki kesin kararımın menşeini bu dramatik koşullar altında ele almak gerekir. Gerisini biliyorsunuz… Bugün tekrar düşünüyorum da, bir kez şu “7. 3. 36’da doğdum”u yazdıktan sonra devam etmenin neredeyse olanaksız oluşu, tam da az önce sözünü ettiğim kitapların tam da özünü oluşturdu: J’avance masque’de anlatıcı arka arkaya en az 3 defa hayatını anlatıyordu, anlatılan 3 hikâye de aynı ölçüde düzmeceydi (“yazılı bir itiraf her zaman asılsızdır”, o sıralar Svevo’dan feyz alıyordum) ama belki anlam olarak farklıydı. “Neden devam etmeli?” ya da “neden devam edemiyorum?” değil mesele (bu sorulara bütünün 3. kısmında cevap vermek zorunda kalacağım), esas olan şu, “nasıl devam etmeli?” Gerçek şu ki başladığım noktaya geri döndüm. 7. 3. 36’da doğdum. Tamam. Bir sigara yakıyorum, suya girmeye niyetim yok ama yüzme havuzunun etrafında bir tur atıyorum, örnek bir…

Öksüzler Treni / Christina Baker Kline
Genel , Yabancı Edebiyat/ 20 Ekim 2020

Öksüzler Treni Öksüzler Treni’nden… Molly yatak odasının duvarından, salondaki üvey anne babasının kendisi hakkında konuştuklarını duyabiliyordu. “Biz bunun için başvurmamıştık,” diyordu Dina. “Eğer bu kadar sorunlu olduğunu bilseydim asla kabul etmezdim.” “Biliyorum, biliyorum,” dedi Ralph bitkin ve bunalmış bir ses tonuyla. Molly, bir evlat edinmek isteyenin Ralph olduğunu biliyordu. Ralph’in anlattığına göre uzun zaman önce kendisi de ‘sorunlu bir çocuk’ken, bir sosyal hizmetler görevlisi onu Big Brother programına yazdırmıştı. Ve gönüllü ağabeyinin -kendi deyimiyle ustasının- onu her zaman doğru yolda tutacağını hissetmişti. Ancak Dina, daha en başından beri Molly’ye şüpheyle bakıyordu. Daha önce evlat edindikleri bir çocuğun, ilkokulunu ateşe vermeye çalışmış olmasının da Molly’ye bir yardımı dokunmamıştı. “İşyerinde yeterince stres yaşıyorum,” dedi Dina sesini yükselterek. “Bir de eve gelip bu saçmalıklarla uğraşmaya ihtiyacım yok.” Dina, Spruce Harbor Polis Merkezi’ne gelen telefonlara bakmakla görevliydi. Molly’nin görebildiği kadarıyla bu -birkaç sarhoş sürücü, bazen morarmış bir göz, ufak çaplı hırsızlıklar ve kazalar- o kadar da stresli bir iş değildi. Eğer dünyanın herhangi bir yerinde telefonlara bakacaksanız, Spruce Harbor bu iş için en stressiz yer olsa gerekti. Fakat Dina doğuştan gergin bir yapıya sahipti. En ufak şey onun canını sıkmaya yetiyordu. Sanki her şeyin yolunda gideceğini varsayıyor ve gitmediğinde şaşırıp küçük düşürüldüğünü hissediyordu. Elbette…

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü / Etgar Keret
Yabancı Edebiyat/ 19 Ekim 2020

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü’nden… Bu öykü geç gelen yolculara asla kapı açmayan bir otobüs şoförüne dair. Kimseye. Ne otobüsün yanında koşup ona yalvaran bakışlarla bakan ezik lise öğrencilerine, ne kapıya aslında zamanında gelmiş de bütün suç şoförünmüş gibi vuran sinirli tiplere, ne de onu ellerindeki alışveriş torbalarını sallayarak durdurmaya çalışan yaşlı ve titrek kadınlara. Kötülüğünden değil, çünkü kötülüğün zerresi yoktu bu otobüs şoförünün ruhunda; ideoloji meselesiydi sadece. Bu şoförün ideolojisine göre, geç gelmiş yolcuya kapıyı açmak otuz saniyenin altında bir zaman alsa ve kapıyı açmamak yolcunun hayatından on beş dakika kaybetmesi anlamına gelse bile, açmamak toplumun yararınaydı; çünkü o otuz saniye otobüsteki her yolcu tarafından kaybedilmiş olacaktı. Otobüste durağa zamanında gelmiş altmış kadar suçsuz yolcu bulunduğunu varsayarsak hep birlikte yarım saat kaybedecekleri kolaylıkla hesaplanabilirdi, on beş dakikanın iki katı. Geç kalanlara kapı açmamayı bu yüzden ilke edinmişti. Otobüs şoförünün ideolojisinden en çok zarar görmesi gereken kişinin adı Eddie’ydi, ama diğerlerinin aksine otobüsün arkasından koşacak tipte biri değildi; o denli tembel ve harcanmış biri. Eddie, aptal sahibinin zekâsı ancak böyle bir kelime oyununa yettiği için adını Steakaway koyduğu bir restoranda aşçı yamağı olarak çalışıyordu. Yemekler de öyle methiye düzülecek türden filan değildi, ama Eddie’nin kendisi…

Buzdolabının Üstündeki Kız / Etgar Keret
Yabancı Edebiyat/ 18 Ekim 2020

Buzdolabının Üstündeki Kız Buzdolabının Üstündeki Kız’dan… Hayatınızın kadını öldüğü gün ne yaparsınız? Ben Kudüs’e gidip geldim. Trafik berbattı; bir film festivalinin açılışı vardı. Kent merkezinden otoyola çıkmak bir saatten fazla sürdü. Dövüş sanatlarının birinde uzman olan genç bir avukat sürüyordu arabayı. “Herkese teşekkür ediyorum,” diye homurdandı yol boyunca. “Beni seçen herkese teşekkür ediyorum, özellikle anneme. Onsuz… onsuz…” Böyle bozuk plak gibi takılıp kalıyordu “onsuz” kısmına her geldiğinde, üç yüz kez. Kentten çıktıktan sonra trafik akmaya başladı. İkide bir bana bakıp, “İyi misin?” diye soruyordu. “İyi misin?” Ve “Evet,” diyordum. “Emin misin?” diye ısrar ediyordu. “Emin misin?” Ve “Evet,” diyordum yine. Herkese teşekkür edip bana etmemesi yaralamıştı beni biraz. “Bana bir şey anlatsana,” dedi. “Her zaman uydurduğun palavraları kastetmiyorum, gerçekten başına gelmiş bir şey.” Ben de ilaçlamayı anlattım ona. Ev sahibim ilaçlama ücretini kendisinin ödeyeceğini söylemiş, istemediğim halde sözleşmenin altına el yazısıyla bu maddeyi eklemişti. Bir hafta sonra plastik bidonlu ve Dr. Böcek tişörtlü bir adam uyandırdı beni. Bütün evi kırk dakikada ilaçladıktan sonra akşam döndüğümde evi havalandırmamı ve döşemeyi bir hafta boyunca silmememi tembihledi. Sanki tembihlemese silecekmişim gibi. O akşam işten eve döndüğümde döşeme yoktu. Her yer tavana dönük bacaklardan oluşmuş bir halıyla kaplanmıştı. Üç katman ceset. Karo başına iki…

Zafer Abidesi / Erich Maria Remarque
Yabancı Edebiyat/ 15 Ekim 2020

Zafer Abidesi Zafer Abidesi’nden… Kadın, hızlı ve sendeleyen adımlarla yürüyordu. Bununla beraber Ravic, kendisiyle bir hizaya gelinceye kadar onu görememişti. Solgun rengi, çıkık elmacık kemikleri birbirinden ayrık gözlerle, çehresi âdeta, yere düşse paramparça olabilecek sert bir maskeyi andırıyor ve sokak lâmbasından vuran ışık gözlerine donuk, boş bir ifade veriyordu. Kadın o kadar yakınından geçmişti ki, az daha kendisine çarpacaktı. Ravic onu sıkıca tutmasaydı muhakkak düşecekti. Kolunu bir eliyle sıkı sıkı tutarken: — Nereye gidiyorsunuz? diye sordu. Kadın başını ona çevirerek mırıldandı: — Bırakın gideyim… Ravic cevap vermedi, fakat hâlâ onun kolunu sıkı sıkı tutuyordu. Ne kadar tuhaf, kadın konuşurken dudaklarını bile kıpırdatmıyordu. Gözlerini karanlığa dikmişti, Ravic kendisini görmediğine kani oldu. Bir bakışta onun sokak kadını olmadığını anlamıştı. Sarhoş da değildi.. Artık kadının kolunu o kadar sıkı tutmuyordu. İstese elinden kolaylıkla sıyrılabilirdi. Fakat herhalde bunu aklına bile getirmemişti. Ravic biraz daha bekledikten sonra tekrar yavaşça: — Gecenin bu saatinde, Paris’te yapayalnız nereye gitmek istiyorsunuz? Diye sorarken kolunu da bıraktı. Kadın hiç ses çıkartmadı. Fakat yürüyüp gitmemişti de… Kımıldayacak hali yok gibiydi. Ravic köprünün parmaklığına dayandı. Gecenin sisinden, rutubetlenen taşı avuçlarının içinde hissediyordu. «O belki de aşağıda? » Sönmeye yüz tutmuş ölgün bir ışığın altında, Alma köprüsünün gölgelerine doğru durmadan akan Sene…

Yaşamak Zamanı Ölmek Zamanı / Erich Maria Remarque
Yabancı Edebiyat/ 14 Ekim 2020

Yaşamak Zamanı Ölmek Zamanı Yaşamak Zamanı Ölmek Zamanı’ndan… Afrika’dakinden başka türlü kokuyordu Rusya’daki ölüm. Afrika’da da ölüler ağır İngiliz ateşi altında cepheler arasında çoğu kez uzun süre gömülmeden kalmıştı, ama güneş çabuk tutmuştu elini. Geceleri esen rüzgâr, o iç bayıltıcı, leş gibi ve ağır kokuyu da birlikte taşımıştı hep. İçleri gaz dolan ölüler sessiz, tüm umutlarını yitirmiş ve her biri kendi başının çaresine bakmak için sanki bir kez daha savaşırcasına, yabancı yıldızların ışığında doğrulmuştu -ama daha ertesi günü büzülmeye, sonsuz bir yorgunlukla sanki içine girmek istercesine toprağa yapışmaya başlamıştı- ve sonradan, yanlarına gidip alma olanağı doğduğunda, bazıları tümüyle hafiflemiş ve kurumuştu bile. Haftalar sonra rastgele bulunan ölülerden ise geriye, birdenbire çok büyük gelirmiş gibi görünen üniformaların içinde takırdayan iskeletlerden başka hemen hiçbir şey kalmamıştı. Kum, güneş ve esintilerin kucağında kupkuru bir ölümdü bu. Rusya’dakine gelince, oradaki ölüm, vıcık vıcıktı ve leş gibi kokuyordu. Yağmur günlerden beri yağıyordu. Kar erimekteydi. Daha bir ay önce, kalınlığı bir metreden fazlaydı. Başlangıçta, görende yalnız kömürleşmiş damlardan kuruluymuş izlenimini uyandıran, bırakan yıkık köy, sessizce ve her gece daha incelen kar örtüsünden bir parça daha yükselmişti. Önce pencerelerin pervazları görünmüştü. Birkaç gece sonra bunu, kapıların üst kısmındaki girintiler izlemişti. En sonunda da pis kokulu karın derinliklerine…

Tanrının Gözdesi Yok / Erich Maria Remarque
Yabancı Edebiyat/ 13 Ekim 2020

Tanrının Gözdesi Yok Tanrının Gözdesi Yok’tan… Gerçekten de araba uzun zamandır yıkanmamıştı. Aix’i geçtikten sonra başlayan sağanak St. Raphaël kumsalının kırmızı tozunu radyatör kapağıyla çamurluklarda batik desenlerine dönüştürmüştü; Fransa’dan geçerken yollardaki su birikintilerinden sıçrayan çamurla solladığı sayısız kamyonun arka lastiklerinden bulaşan pislik de bütün bunların üstüne tüy dikmişti. Ne diye buraya geldim ki? diye düşündü Clerfayt. Kayak mevsimi bitmek üzereydi. Ya merhamet? Merhamet iyi bir yol arkadaşı değildi; yola çıkmak içinse bundan daha kötü bir neden olamazdı. Niye Münih’e gitmiyorum? Ya da Milano’ya? Ama Münih’te ne işim var? Ya da Milano’da? Ya da herhangi başka bir yerde? Yorgunum, diye düşündü. Yaşananlardan ve ayrılıklardan yorgun düşmüştü. Yoksa yalnızca karar vermekten mi yorgunum? Ama karar vermem gereken ne var ki? Şarabını bitirdi, lokantaya girdi. Garson kız tezgâhın arkasında bardak yıkıyordu. Kızın başının üstünde asılı duran doldurulmuş bir dağ keçisi kafası, donuk gözlerini karşı duvardaki Zürih Birası reklamına dikmişti. Clerfayt cebinden deri kaplı yassı bir şişe çıkardı. “Buna konyak doldurur musunuz? ” “Courvoisier mi, Rémy-Martin mi, Martell mi? ” “Martell. ” Garson kız konyağı bardak bardak ölçmeye başladı. İçeri bir kedi girdi, Clerfayt’ın bacaklarına sürtündü. Clerfayt iki paket sigarayla bir kutu kibrit aldı, hesabı ödedi. Kırmızı kazaklı çocuk hız göstergesini kastederek ’’Kilometre mi?…

Ölesiye Yaşamak / Erich Maria Remarque
Yabancı Edebiyat/ 12 Ekim 2020

Ölesiye Yaşamak Ölesiye Yaşamak’tan… Heinrich Kroll ve Oğulları mezar anıtları firmasının bürosu güneş ışığı içindeydi. 1923 yılının Nisan aynıdaydık ve alış verişimiz yolunda gitmekteydi. İlkbahar bizi bunaltmamıştı. Parlak satışlar yapmış ve bu yüzden de adamakıllı yoksullaşmıştık. Ama elden ne gelir? Ölüm katı yüreklidir ve gelince de geri çevrilmez. İnsanoğlunun yası ise mermerden, ödtaşından anıtlar dikilsin ister; hele geride kalanlardaki suçluluk duygusu büyük ya da konulan miras yüklüceyse, bu anıtın her yanı perdahlanmış, kıymetli siyah İsveç granidinden olmasını arzu eder. İlkbaharla güz yas malzemesi tüccarları için en güzel mevsimlerdir. Bu dönemde yaz ve kıştan daha çok insan ölür. Güzün özsuyu çekildiğinden ölür; baharda ise özsuyu insanın içinde kaynamaya başlar ve gücünü yitirmiş olan vücut, fitili çok kalın incecik bir mum gibi kendini çok çabuk yiyip bitirdiğinden ölür. Bunun böyle olduğunu bizim işgüzar temsilcimiz, kent mezarlığında kazıcı Lieber-mann söylüyor. Kendisi bu işleri iyi bilenlerden olmalı. Seksen yaşındadır, on binden fazla ölü gömmüştür. Mezar anıtlarından aldığı komisyonlarla ırmak kıyısında bahçeli bir evle, bir de alabalık üretme yeri satın almış ve mesleği yüzünden de sırsıklam bir ayyaş olup çıkmıştır. Tiksindiği tek şey kentteki Krematoryumdur. Onca dürüstçe olmayan bir rekabetti bu. Fırının varlığı bizim de hoşumuza gitmiyordu. Ölü küllerinin kavanozlarıyla hiçbir şey kazanılmazdı. Saate bir…

Hayat Kıvılcımı / Erich Maria Remarque
Yabancı Edebiyat/ 11 Ekim 2020

Hayat Kıvılcımı Hayat Kıvılcımı’ndan… Bir iskeletten farksız 509 numara, kafasını yavaş yavaş kaldırdı ve gözlerini açtı. Bir baygınlık mı geçirdiğini, yoksa uyuya mı kalmış olduğunu kestiremiyordu. Zaten bu iki hal arasında pek fazla fark var denilemezdi; epeydir süren açlık ve yorgunluk onu bu hale sokmuştu. Her iki hal de, yosunlu derinliklere doğru ve suyun üzerine bir daha çıkmak ümidi bulunmayan bir çeşit dalıştı. 509 numara bir süre öylece kaldı ve kulak kabarttı. Böyle yapmak toplanma kampının eski bir geleneğiydi; zira tehlikenin hangi taraftan geleceği asla bilinemezdi ve hiç kımıldamadan durulabildiği sürece, göze çarpmamak, ya da ölmüş zannedilmek şansı daima mevcuttu. Bu, her böceğin bildiği basit bir tabiat kanunuydu. Kuşkulanmasını gerektiren bir ses duymuyordu. Makineli tüfeklerin yerleştirildiği kulelerdeki nöbetçiler yarı uyukluyordular. Arka tarafta da her şey sessizdi. Başını büyük bir dikkatle arkasına çevirdi ve baktı. Mellern toplanma kampı, güneşin altında sakin ve dalgın çevreyi seyrediyor gibiydi. SS’lerin alay eder gibi dans yeri adını verdikleri yoklama alanı, hemen hemen boştu. Sadece, büyük giriş kapısının sağındaki kalın sırıklarda, elleri arkalarına bağlanmış dört kişi sallanmaktaydı. İple o derece yukarıya çekilmişlerdi ki, ayakları yere değmiyordu. Kolları da iki yana sallanmıştı. Ölülerin yakıldığı fırının ateşçilerinden ikisi, pencerenin önünde durmuş, bu zavallılara küçük kömür parçaları atarak eğleniyorlardı;…

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok / Erich Maria Remarque
Yabancı Edebiyat/ 10 Ekim 2020

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’tan… Hepimizin aş kablarımızda akşam yemeği de hazır; üstelik çift porsiyon sucuğumuz, ekmeğimiz de var, keka! Böyle bir şey olduğu yoktu çoktandır: Kırmızı domates kafalı, iri yarı aşçı, yemekleri buyur etti önümüze; kepçesini sallayarak kimi gördüyse çağırdı, aş kabına boca etti yemeği. Mutfağını nasıl boşaltacağını bilemediği için, perişandı zavallı. Tjaden ile Müller birer çanak ele geçirdiler, ne olur ne olmaz, ağızlarına kadar doldurttular kabları. Tjaden bu işi oburluğundan yapıyor, Müller ise ihtiyatlı davranmak istediğinden! Tjaden bunca yemeği ne eder, neresine doldurur, aklı ermez kimsenin. Tjaden, oldum olası kuru bir çiroz gibidir. Ama en önemlisi, tütün istihkakımızı da çift vermeleri oldu. Herkese onar puro, yirmişer sigara, iki çiğnemlik tütün düşmesi, pek makbule geçti. Çiğnemlik tütünümü Katczinsky’ye verdim, onun sigaralarıyla değiştim; şimdi benim kırk sigaram var. Bir günlük nafaka çıktı böylece. Bize bunca şey düşmezdi aslında. Prusyalılarda bu cömertlik ne gezer! Biz bunu sırf bir yanılmaya borçluyuz. İki hafta önce nöbet değiştirmek üzere ileri hatta geçmemiz gerekmişti. Bulunduğumuz kesim sakindi az çok; bu yüzden iaşe çavuşu, döneceğimiz gün için normal erzak almış, yüzelli kişilik bölük ihtiyacını önceden hazırlamıştı. Ama tam da son günü uzun namlular, ağır toplarla karşılaşınca aldı bizi bir…

Arzu / Elfriede Jelinek
Yabancı Edebiyat/ 2 Ekim 2020

Arzu Arzu’dan… Kadının evini diğerlerinden ayıran perdeleridir; diğerlerinin de kendi evleri ve kendilerine özgü özellikleri vardır. Fakirlerin hile kendilerine ait başlarını sokacak bir yerleri vardır. Barınaklarında onlan birleştiren sevimli yüzleridir, ayıransa hep aynılıklardır. Benzerlikler içinde uykuya dalarlar; kendilerini müdüre ait hissederler, yanı başlarında nefesini hissettikleri ve sonsuza dek babaları olacağını bildikleri müdüre… Bu adam gerçekleri nefes alıp verir gibi dağıtır ve bir o kadar doğal tepkiler verir; şu sıralar kadınlardan o kadar bıkmıştır ki yüksek sesle bağırır. Artık sadece birisine, yani kendisine ait olana ihtiyacı olduğunu haykırır. O, çevredeki ağaçlar kadar bilgisizdir. O evlidir, evlilik onun zevkleriyle, büyük bir karşıtlık oluşturur. Evli çiftlerin yüzleri, artık birbirlerinin yüzlerine baktıklarında kızarmaz. Gülmek ve onlar dünde de bugünde de, birbirleri için vardırlar. Kış güneşi bu günlerde küçüktür ve burada yetişen genç Avrupalı neslin ya da kayak yapan turistlerin ümidini kırmaktadır. Kâğıt fabrikasında çalışanların çocukları sabah altıda kalkıp ahıra giderek hayvanlara acımasız yabancılar gibi davrandıklarında dünyayı tanıyabiliyorlardı. Kadın çocuğuyla dolaşmaya çıkar. Kadın burada bulunan bütün bedenlerin yarısından daha fazlasıdır, diğer yarısı kâğıt fabrikasın da sirenler çaldığında kocasının altında çalışmaya başlayanlardır. Ve insanlar altlarından uzanan diğerlerine büyük bir bağlılık gösterirler. Kadın büyük ve duru bir kafaya sahiptir. Kadın çocuğuyla birlikte yaklaşık bir saat kadar dolaşmaya…

Piyanist / Elfriede Jelinek
Yabancı Edebiyat/ 1 Ekim 2020

Piyanist Piyanist’ten… Erika birden elbise dolabına atılır. Daha önce de yaşadığı karanlık bir şüphe doldurmuştur içini. Ya yine bir şey eksikse dolapta, diye endişelenir; gerçekten de koyu gri sonbahar takımı yerinde yoktur. Nerede peki? Dolapta neyin eksik olduğunu fark ettiği an, bundan kimin sorumlu olduğunu da biliyor. Ondan başkası olamazdı. Rezil kan, rezil kan, diye öfkeyle bağırdı Erika tâbi olduğu yüksek makama; annesinin köklerinden aklan yürümüş koyu sarı boyalı saçlarına doladı parmaklarını. Pahalı olduğu için kuaföre de gidilmiyor elbette, annenin saçları her ay evde boyanıyor. Erika annesinin, kendi elleriyle boyayıp güzelleştirdiği saçlarını yoluyor şimdi. Öfkeyle çekiyor saçlarını… Anne ağlıyor. Erika geri çekildiğinde avuçlarında tutam tutam saç var; dilini yutmuşçasına ve hayretle bakıyor ellerine. Kimya zaten saçların direncini çoktan kırmış, ama doğanın da elinden gelenin en iyisini yaptığı söylenemez. İlk anda avuçlarındaki saçları ne yapacağını bilemeyen Erika, mutfağa yönelip koyu san renkteki, kötü boyanmış bu saçları çöpe atıp kurtuluyor. Şimdi anne, Erika’nın sık sık, başka hiç kimse piyano çalmadığı için her defasında en iyi olduğu, özel konserler verdiği oturma odasında seyrelmiş saçlarıyla duruyor öylece, ağlamaklı. Titreyen ellerinde hâlâ yeni elbise duruyor. Elbiseyi istiyorsa, bir an önce almalı Erika, çünkü lahana büyüklüğünde gelincik çiçekleriyle bezeli bu elbise sadece bir yıl giyilebilir, sonra…