Ceza Kolonisinde / Franz Kafka
Yabancı Edebiyat/ 31 Aralık 2020

Ceza Kolonisinde Ceza Kolonisinde’den… çıkardı, “yakında üç sene olacak, arkadaşım bize misafir gelmişti ya. Ondan pek hoşlanmadığını hatırlıyorum. Sana en az iki kere onun burada olmadığını söyledim, oysa tam o sırada benim odamda oturuyordu. Onu sevimsiz bulmanı gayet iyi anlıyordum, arkadaşımın kendine has tarafları vardır. Ama sonra yine de gayet iyi sohbet ettiniz. O zaman çok gurur duydum onu dinlemenden, sözlerini onaylamandan, ona sorular sormandan. İyice düşünürsen hatırlayacaksın. Rus Devrimi üzerine inanılmaz hikâyeler anlatmıştı. Mesela bir iş yolculuğunda, Kiev’de bir karışıklık sırasında, bir balkonda bir rahip gördüğünü: Adam avucunu keserek kalın bir haç çizmiş, sonra elini kaldırıp kalabalığa seslenmiş. Sen kendin de bu hikâyeyi şurada burada tekrar ettin.” Bu arada Georg babasını yine oturtmayı ve keten külotunun üzerine giydiği penye pantolonunu, sonra da çoraplarını usulca çıkarmayı başarmıştı. İç çamaşırının pek de temiz olmadığını görünce, babasını ihmal ettiği için kendini suçladı. Babasının çamaşır değiştirmesini kontrol etmek de kesinlikle onun görevi olmalıydı. Babasının geleceğini nasıl düzenleyecekleri konusunda nişanlısıyla henüz açık bir şekilde konuşmamışlardı, çünkü tek kelime etmeden, babanın eski dairede kalacağından hareket etmişlerdi. Fakat şimdi, o anda olanca kararlılığıyla, babasını gelecekteki evine almaya karar verdi. Yakından bakılınca neredeyse, babaya orada gösterilecek özende fazlaca geç kalınmış olabileceği görülüyordu. Babasını kollarında yatağa taşıdı. Korkunç…

Bir Savaşın Tasviri / Franz Kafka
Yabancı Edebiyat/ 30 Aralık 2020

Bir Savaşın Tasviri Bir Savaşın Tasviri’nden… İlkin hayretle bana bakıp dudakları ıslanmış ağzım açtı; ama sonra, hemen yakınımıza yerleşmiş baylan görerek güldü ve ayağa kalkıp: “Yo yo, serin hava iyi gelir,” dedi, “giysilerimiz ateş ve dumanla dolu. Hem ben de, pek içmiş değilim ama, nihayet biraz sarhoş sayılırım. Eh, şimdi Allahaısmarladık deyip gidebiliriz.” Böylece Evin Hanımı’na vardık. Benim Tanış elini öpünce: “Bugün ne kadar da mutlu görünüyorsunuz, sevindim doğrusu”, dedi kadın. Bu sözlerdeki iyiyüreklilik benim Tanış’ı duygulandırmıştı, tutup bir kez daha kadının elini öptü; bunun üzerine gülümsedi kadın. Tanışımı çekip götürmek zorunda kaldım. Holde bir hizmetçi kız bekliyordu, ilk kez görüyorduk kendisini. Bize paltolarımızı tuttu, sonra merdivenleri aydınlatmak üzere eline küçük bir lamba aldı. Çıplaktı boynu, yalnız alt kısmı kadife bir yakalıkla sarılmıştı; bol bir giysinin içinde vücudu eğik duruyor, lambayı yere doğru tutarak önümüz sıra merdivenlerden inerken ikide bir gerilip uzanıyordu. İçtiği şaraptan al al olmuştu yanakları. Merdiveni baştan aşağı aydınlatan lambanın güçsüz ışığında dudakları titriyordu. Merdivenin sonuna gelince, lambayı bir basamağın üzerine bırakıp benim Tanış’a doğru bir adım attı, onu kucaklayıp öptü ve öylece, kucaklar durumda kaldı. Ancak ben eline bir bahşiş tutuşturunca, kollarını uykulu uykulu çözüp aldı benim Tanış’tan ve acele etmeden evin küçük kapısını açarak bizi…

Bir Köy Hekimi / Franz Kafka
Yabancı Edebiyat/ 29 Aralık 2020

Bir Köy Hekimi Bir Köy Hekimi’nden… Ne yapacağım konusunda tümüyle karasız kalmış haldeyim. Hemen yola koyulmam gerekiyordu; on mil ötedeki köyde ulaşmam gereken bir hasta, onunla aramdaki mesafeyi dolduran bir tipi vardı. Tekerlekleri büyük, ağır olmayan, tam bu köy yollarına göre bir arabam vardı; elime çantamı almış, yola çıkmaya hazırlanmış, avluda dikiliyorum fakat arabaya koşulacak at ortada yoktu, at yoktu! Benim atım birkaç gün önce buz gibi kışa daha fazla dayanamayıp nalları dikmişti; hizmetçim arabaya onun yerine koşulacak bir at bulmak için köyün içinde koşturup duruyordu şimdi. Bunun umutsuz bir çaba olduğunu biliyor, üzerim her geçen dakika daha da karla örtülmüş olarak, hareket etme yeteneğimi giderek daha da yitirerek avluda bekliyordum. Elindeki feneri sallayan hizmetçim bahçe kapısında göründü; elbette yalnızdı, böyle bir havda atını ödünç verecek kimi bulabilirdi. Avluyu boydan boya arşınladım, bir çare düşünemedim; dalgın, içim içimi yiyerek, yıllardır boş duran domuz ahırının kapısına bir tekme attım. Kapı açıldı, menteşeleri gıcırdayarak ileri geri sallanmaya başladı. Kapıdan dışarı at kokusuna benzer bir koku, bir de sıcaklık vurdu. İçeride, bir ipin ucuna takılmış, pek de aydınlık vermeyen bir fener seçiliyordu. O anda, alçak tavanlı ahırda çömelmiş duran, mavi gözlü bir adam gördüm. “Arabayı koşayım mı?” diye sordu bana, sonra elleri ve…

Açlık Sanatçısı / Franz Kafka
Yabancı Edebiyat/ 28 Aralık 2020

Açlık Sanatçısı Açlık Sanatçısı’ndan… O küçük bir kadındır; doğuştan ince yapılıdır, sımsıkı giyinir; ahşap rengine benzeyen sarımsı gri tonlarda bir kumaştan yapılmış hep yanı kıyafet içinde görürüm onu. Elbise yine aynı renkteki püsküller veya düğme benzeri saçaklarla süslüdür; asla şapka takmaz, donuk sarı saçları yumuşacıktır ve gevşek bağlamasına rağmen dağınık değildir. Sımsıkı giyinmesine karşın, vücudu oldukça esnektir, ellerini kalçalarında tutmayı çok sever ve bedeninin üst kısmını, insanı hayrete düşüren bir çeviklikle ve tek bir hareketle yana döndürür. Ellerinin bende bıraktığı izlenimi sadece, parmaklarının birbirlerinden böylesine kesin çizgilerle yarıldığı bir eli hayatımda hiç görmediğimi söyleyerek anlatabilirim. Yine de ellerinde anatomik bir gariplik yoktur, son derece normaldirler. Bu küçük kadın benimleyken çok mutsuzdur, benimle ilgili daima itiraz edeceği bir şeyler bulunur, tarafımdan sürekli haksızlığa uğradığını düşünür, her adımım onu kızdırmaya yeterlidir; eğer hayatı, olabilecek en küçük parçalara bölmek ve her parçayı ayrı ayrı değerlendirmek mümkün olsaydı, hiç şüphesiz hayatımın her parçası onu sinir edebilirdi. Onu neden bu kadar kızdırdığımı her zaman merek etmişimdir; benimle ilgili her şey onun güzellik ve adalet duygusuyla, alışkanlıklarıyla, gelenekleriyle, umutlarıyla çelişiyor olabilirdi; böyle karşıt özelliklerin varlığı aşikardı, fakat bu, neden onun böylesine acı çekmesine yol açıyordu ki? Aramızda, benim yüzümden acı çekmesine neden olabilecek herhangi bir ilişki…

Amerika / Franz Kafka
Yabancı Edebiyat/ 25 Aralık 2020

Amerika Amerika’dan… Bir hizmetçi kız, onu baştan çıkardığı ve ondan çocuk sahibi olduğu için fakir anne babası tarafından Amerika’ya gönderilen on altı yaşındaki Karl Roßmann, artık yavaşlamakta olan gemide New York Limanı’na girerken çoktandır gözlediği Özgürlük Heykeli’ni birdenbire sanki güçlenen güneş ışığında gördü. Kılıç taşıyan kolu sanki yeniden yükseliyor ve gövdesinin etrafında özgür rüzgârlar esiyordu. “Ne kadar yüksek!” dedi kendi kendine ve gemiden ayrılmak aklının ucundan bile geçmezken gittikçe kabararak yanından akan hamal seline kapılıp yavaş yavaş güvertenin parmaklığına kadar sürüklendi. Yolculuk sırasında ayaküstü tanıştığı genç bir adam yanından geçerken, “Ee, inmeye niyetiniz yok mu?” dedi. “Ben hazırım ya,” dedi Karl ona bakıp gülerek ve taşkınlıkla, güçlü de bir delikanlı olduğundan, bavulunu omzuna kaldırdı. Ama bastonunu hafifçe sallayarak diğerleriyle beraber uzaklaşmakta olan tanıdığına doğru baktığı sırada, kendi şemsiyesini aşağıda geminin içinde unutmuş olduğunu telaşla fark etti. Halinden pek memnun görünmeyen tanıdıktan, azıcık bavulunun başında bekleme inceliğini göstermesini bir çırpıda rica etti, geri dönerken yolu bulabilmek için etrafa şöyle bir göz gezdirdi ve aceleyle gitti. Aşağıda yolunu çok kısaltacak bir koridoru yazık ki ilk kez kapalı buldu, herhalde bütün yolcuların gemiden indirilmesiyle bağlantılıydı bu durum. Uç uca eklenen merdivenlerden, sürekli kıvrılıp duran koridorlardan; terk edilmiş bir yazı masasının bulunduğu boş bir…

Uyandığında / Hillary Jordan
Yabancı Edebiyat/ 20 Aralık 2020

Uyandığında Uyandığında’dan… Top gibi kıvrılıp saklanmak, çığlık atmak, yumruklarını indirip aynaları parçalamak istedi. Ama bu dürtülerden birine bile uyamadan midesi kasıldı, şiddetli bir bulantı hissetti. Klozete koştu. İçinde safradan başka bir şey kalmayıncaya kadar kustu, terli yüzünü koluna dayayıp halsizce klozet yapağına yaslandı. Birkaç saniye sonra sifon kendiliğinden çekildi. Zaman geçti. Üç defa tekrarlanan bir sinyal sesi duyuldu ve karşı duvarda bir panel açıldı, bir yemek tepsisinin durduğu bir girinti meydana çıktı. Hannah zeminde yattığı yerde hiç kımıldamadı; bir şey yiyemeyecek kadar hastaydı. Panel kapandı ve o sinyal sesi bir daha, bu defa iki kez çaldı. Kısa bir gecikmenin ardından oda karardı. Hiçbir karanlık bu kadar hoş gelmemişti. Emekleyerek platforma çıkıp şiltenin üzerine yattı. Sonunda uykuya daldı. Rüyasında annesi, babası ve Becca ile birlikte Mustang Adası’ndaydı. Becca dokuz yaşındaydı, Hannah da yedi. Kumdan kale yapıyorlardı. Hannah hendek kazarken, Becca da kaleye şekil veriyordu. Parmaklarıyla kumda oluklar açıyor, etrafında döne döne kaleyi yükseltiyordu. Kazıp derine indikçe kum ıslaklaşıp sıkılaşıyor ve parmaklarını daldırması güçleşiyordu. Becca, “Bu kadar derinlik yeter” dedi ama Hannah ablasına aldırmayıp kazmaya devam etti. Aşağıda acilen bulması gereken bir şey vardı. Hareketleri giderek heyecanlı ve telaşlı bir hal aldı. Kum artık çok ıslak ve çok koyu renkliydi, parmakları yara…

Kelebek / Henri Charriere
Genel , Yabancı Edebiyat/ 19 Aralık 2020

Kelebek Kelebek’ten… Duruma hâkim olabilmek için, hafifçe bana doğru eğiliyor. “Aslanım, elimden kurtulacağını sanıyorsan yanılıyorsun”, der gibi. “Ellerimin birer kartal pençesi olduğu anlaşılmıyor ama seni paralayacak tırnaklarım ruhumun içindeki yerlerine iyice yerleştiler. Bütün avukatlar benden çekiniyorsa, hukuk adamları arasında da çok tehlikeli bir başsavcı olarak ün yapmışsam, bunun nedeni avımı elimden hiç kaçırmayışımdır.” “Senin suçlu ya da suçsuz olman bana vız gelir, yalnız sana karşı olan ne varsa, Montmartre’da sürdüğün serseri hayatı, polisin sağladığı tanıklar, polis memurlarının sözleri, hepsinden yararlanmalıyım. Sorgu yargıcının bir araya getirdiği bu iğrenç birikimle, jüri üyeleri tarafından toplum dışına itilmen için seni yeterince tiksindirici gösterebilmeliyim.” Düş görmüyorsam, onu gerçekten bütün açıklığıyla duyar gibiyim. “İnsan yiyen” bu adam beni çok etkiliyor. “Bırak kendini sanık, hele kendini hiç savunmaya kalkma: Seni, ‘Çürümüşlük yoluna’ sokacağım.” “Jüri üyelerine güvenmediğini umarım. Hiç hayale kapılma. Bu on iki kişi, hayatla ilgili hiç bir şey bilmez.” “Karşında oturan şu adamlara bak. Uzak bir taşra şehrinden Paris’e getirilen şu on iki ağayı iyi görüyor musun? Hepsi de küçük burjuva, tüccar, emekli. Onları teker teker çizmenin gereği yok. Yirmi beş yaşını ve Montmartre’da sürdüğün hayatı anlayacaklarını sanacak kadar, safdil değilsin ya? Onların gözünde Pigalle ve Blanche Alanı cehennemin ta kendisi, gece yaşayan bütün insanlar da…

Bülbülü Öldürmek / Harper Lee
Yabancı Edebiyat/ 16 Aralık 2020

Bülbülü Öldürmek Bülbülü Öldürmek’ten… On üçüne az kala, ağabeyim Jem’in kolu dirsekten kırıldı. İyileşip, futbol oynayamayacağına ilişkin korkuları yatıştığında, sakatlığına pek aldırmaz oldu. Sol kolu sağı’ndan az buçuk kısa kalmıştı. Yürürken ve ayakta elinin tersi gövdesine dik, başparmağı kalçasına ters dururdu. Pas verip, çalım atabiliyordu ya, gerisi ona vız geliyordu. Geçmişi tartabilecek, tartmayı isteyecek yaşa geldiğimizde, kaza ile son bulan olaylar dizisinin değerlendirmesini yapardık. Ben her şeyi Ewell’ların başlattığını savunuyordum. Dört yaş büyüğüm olan Jem ise çok önceleri başladı diyordu. Ona kalırsa Dill’in bize geldiği, Boo Radley’i evden çıkarma düşüncesini bize aşıladığı yaz başlamış olmalıydı. Ben de olaylara o kadar geniş bir açıdan bakmak istiyorsan Andreew Jackson’la başladı dedim. General Jackson Creek’leri dereden yukarı sürmeseydi, Simon Finch Alabama’dan ters geri küreklere asılmayacaktı. Asılmasaydı bugün buralarda olmazdık. Tartışmayı yumruklarla çözümleyemeyecek kadar büyüdüğümüz için Atticus’a danıştık. Babamız ikiniz de haklısınız dedi. Güneyli olduğumuzdan Hasting savaşının ötesinde veya berisinde kayda değer atalarımızın olmayışı ailenin bazı bireyleri için utanç kaynağıydı. Bir tek Simon Finch vardı. Dindarlığına cimriliği baskın çıkan, Cornwall’lu kürk avcısı bir eczacı olan Simon Finch… İngiltere’deyken kendilerine Metodist diyen bir gruba daha açık fikirli dindaşları tarafından yapılan baskıya bozulan Simon, Atlantik’i aşmış ve Philadelphia’ya gelmişti. Sonra Jamaica’ya, oradan Mobile’e, oradan da St….

Kasvetli Ev / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 14 Aralık 2020

Kasvetli Ev Kasvetli Ev’den… Orada sis ne kadar koyulaşırsa koyulaşsın, çamurla balçık ne kadar derinleşirse derinleşsin, kocamış günahkârların en ölümcülü olan Yüksek Chancery Mahkemesi’nin şimdilerde dünya âleme sergilediği o körü körüne ilerleme ve bata çıka debelenme vaziyetiyle boy ölçüşemez. Tam da böylesi bir öğleden sonra Başyargıcın başının etrafında sisli bir ihtişamla, kıımızı cüppesi ve perdelerin yumuşak çiti içerisinde oturması, karşısındaki iriyan devasa favorili, ince sesli avukatın bitmez tükenmez dosyasını dinlemesi, aynca sisten başka hiçbir şey görememesine rağmen bakışlarını açıktan açığa tavandaki fenere takması gerekir -ki bunları yapıyor da zaten. Böylesi bir öğleden sonra Yüce Chancery Mahkemesi Barosu’nun bir kısım üyelerinin, bitmek bilmez bir davanın onbinlerce safhasından biriyle hülyalı hülyalı uğraşmaları, kaypak emsaller üzerinde birbirlerine çelme takmaları, diz boyu ayrıntılara batmalan, keçi ve at kılından yapılma peruklarla süslü kafalarını kelime duvarlarına toslamaları ve oyuncular gibi ciddi suratlarla adaleti arama rolünü oynamalan gerekir -ki oynuyorlar da zaten. Böylesi bir öğleden sonra davayla alakalı, birkaçı davayı bu işten bir servet kazanmış olan babasından miras almış muhtelif davavekillerinin hasır kaplı uzun bir kuyuda (ama o kuyunun dibinde Hakikati aramak beyhu-dedir) tek sıra halinde, sicil kâtibinin kırmızı masasıyla ipek cüppeler arasında, dilekçeler, karşı dilekçeler, cevaplar, cevabın cevapları, ihtarlar, yeminli beyanlar, nüshalar, ustalara yapılmış göndermeler, ustaların…

Bir Noel Şarkısı / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 13 Aralık 2020

Bir Noel Şarkısı Bir Noel Şarkısı’ndan… Her şeyden önce, Marley bir ölüydü. Bu konuda en ufak bir şüphe bile yoktu. Ölüm kayıtlarında rahip, cenaze memuru, levazımatçı ve yas tutanların en önde geleninin imzası vardı: Scrooge imzalamıştı. Scrooge adı da, altına imza atma lütfunda bulunduğu herhangi bir belgenin değerini artırırdı. Yani bizim Marley, bir kapı çivisi ne kadar ölüyse o kadar ölüydü. Haşa! Yanlış anlaşılmasın, kendi deneyimlerime dayanarak, bir kapı çivisinde neyin özellikle ölü olduğunu bildiğim iddiasında değilim. Hatta bana kalsa, bir tabut çivisi demir piyasasında olabilecek en ölü parçadır diyebilirim. Fakat atalarımızın bilgeliği benzetmelerde saklıdır; bunları değiştirmek de benim haddim değil, yoksa ülkenin sonu olur bu. O yüzden tekrar etmeme izin verin: Marley, bir kapı çivisi kadar ölüydü. Peki, Scrooge, Marley’in ölü olduğunu biliyor muydu? Elbette biliyordu. Başka türlü nasıl olabilirdi ki? O ve Scrooge bilmem kaç yıldır ortaktılar. Scrooge, Marley’in vasiyetini yerine getirecek tek yetkili kişi, tek hak sahibi, onun tek yasal varisi, tek dostu ve tek yas tutanıydı. Ancak Scrooge bile mükemmel bir tüccar olarak daha cenaze günü bu işi kazançlı bir şekilde tamamına erdirmesi bir yana bu üzücü olay karşısında o kadar sarsılmamıştı. Marley’in cenazesinden söz etmek beni başlangıç noktama götürdü. Marley’in ölü olduğuna şüphe yoktu. Bunun…

Antikacı Dükkanı / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 12 Aralık 2020

Antikacı Dükkanı Antikacı Dükkanı’ndan… Ben ekseriya geceleri gezmeye çıkarım. Yaz günleri, sabahleyin evden erken ayrılır, bütün gün kırlarda ve kır yollarında gezer dolaşırım. Bazan günlerce ve haftalarca yerime, yurduma dönmediğim olur. Eğer kırda değilsem, ortalık kararmadıkça sokağa çıkmam. Bununla beraber; çok şükür her mahlûk gibi güneşin dünyamıza saçtığı ışık ve neşeden hoşlanırım. Ben bu itiyadı hemen hemen hiç farkında olmadan kazandım. Çünkü bu, benim zayıf ve nahif bünyeme daha uygun olduğu gibi; sokakları dolduran insanların seciyeleri ve işleri güçleri hakkında tahminlere girişmek için bana daha uygun bir fırsat verir. Öğle vaktinin bol ışık ve telâşı benim gibi tembelce vakit geçirenler için elverişli değildir. Bir sokak lâmbasının veya bir dükkân vitrininin yardımı ile seçebildiğim geçici simalar, benim için onları gün ışığında ayan beyan görmekten ziyade uygundur. Şu hakikati de ilâve etmek icabederse; gece bu hususta gündüzden çok daha merhametlidir. Çünkü; gündüzün, havada kurulan bir şatoyu tam ikmal edildiği sırada; hiçbir nedamet duymaksızın ve hiçbir seremoniye tâbi olmadan yıktığını görmek, çok defa mümkündür. Fâsılasız gidip gelişler, sonsuz kaynaşmalar, kaba kaldırım taşlarım aşındırıp kaypaklaştıran ardı arkası gelmez adımlar! Dar bir sokakta oturan halkm bunu dinlemeye nasıl tahammül ettiği hayret edilecek bir şeydir! Saint-Martine Curt gibi bir yerde, acı ve usanç içinde — sanki…

Perili Ev / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 11 Aralık 2020

Perili Ev Perili Ev’den… Bu Noel öyküsüne konu olan evle ilk tanışmam, hayaletli öykülerin bilinen koşullarında ya da alışılagelmiş hayaletli ortamlardan birinde olmadı. Evi gün ışığında, üzerinde güneş parlarken gördüm. Görünürde, evi korkutucu gösterebilecek rüzgâr, yağmur, şimşek, gök gürültüsü ya da başka türlü bir tuhaf durum yoktu. Dahası, eve doğruca bir tren istasyonundan gelmiştim. Ev, istasyondan yaklaşık bir mil uzaklıktaydı ve evin önünde durup geldiğim yola baktığımda, yük treninin vadideki toprak set boyunca kayarcasına ilerlediğini görebiliyordum. Her şeyin tamamen sıradan olduğunu söylemeyeceğim, çünkü siz tamamen sıradan biri değilseniz herhangi bir şeyin size sıradan görünebileceğini pek sanmam. İşte burada kendini beğenmişliğim devreye giriyor, ama evin, herhangi birine de bana güzel bir sonbahar gününde göründüğü gibi görünebileceğini kabul edebilirim Bu konuya yaklaşım tarzım buydu. Kuzeyden Londra’ya doğru yolculuk yaparken, yolda durup eve bakmaya karar verdim. Sağlık durumum geçici bir süre kırsal kesimde yaşamamı gerektiriyordu. Bunu bilen ve daha önce bu evin yakınından geçmiş olan bir arkadaşım bana buranın uygun bir yer olduğunu ileri süren bir mektup yazmıştı. Gece yarısı trene bindim ve uyuyakaldım, sonra tekrar uyandım ve pencereden kuzey ışıklarını seyrettim. Sonra tekrar uyuyakaldım ve uyandığımda her zamankine benzer şekilde, sanki hiç uyumamışım gibi hoşnutsuz bir duyguyla sabah olduğunu fark ettim. Utanarak…

Oliver Twist / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 10 Aralık 2020

Oliver Twist Oliver Twist’ten… Birçok nedenlerden ötürü adını söyleyemeyeceğim, uydurma bir ad vermeme de gerek olmayan bir kentin resmî yapıları arasında bir tanesi vardır ki büyük-küçük çoğu kentlerde benzeri bulunur: yani bir yoksullar evi. İşte bu yoksullar evinde, okur gözünde hiçbir önemi olamayacağı için yinelemem gerekmeyen bir tarihte, adını bu romana veren küçük ölümlü dünyaya geldi. Belediye doktoru eliyle bu acılar ve dertler dünyasına getirildikten sonra çocuğun ömrü yetip de bir ad taşımasının kısmet olup olmayacağı uzun zaman askıda kaldı. Eğer ömrü olmasaydı bu anılar hiçbir zaman kaleme alınmayabilirdi. Kaleme alınsalar da iki buçuk sayfaya sığacakları için gelmiş gelecek bütün dünya edebiyatının en öz ve aslına uygun biyografisi olmak gibi paha biçilmez bir meziyet taşıyacaklardı herhalde. Gerçi bir yoksullar evinde doğmak, insanoğlunun başına gelebilecek en hayırlı, en özenilecek bir şeydir, diye tutturmaya niyetim yok. Ancak bu koşullarda Oliver Twist için bundan daha hayırlısı olamazdı demeye pekâlâ niyetim var. Doğrusu şu ki, soluk alma görevini üstlenmesi için Oliver Twist’i kandırmak adamakıllı güç olmuştu. Solunum… Zorlu bir iş! Ne yaparsınız ki çabasızca var olabilmemiz için gelenekler bunu zorunlu kılmış… Oliver, bir süre yün şiltede ağzı açık, soluma güçlüğü içinde yattı. Bu dünyayla öteki dünya arasında dengesiz bir salınım durumundaydı ve ağırlık belirgin…

Müşterek Dostumuz / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 9 Aralık 2020

Müşterek Dostumuz Müşterek Dostumuz’dan… Şimdiki zamanlarda, tam senesi hususunda fazla hassasiyete lüzum yok, pis ve görünümü şaibeli bir tekne, içinde iki kişiyle, Thames Nehri’nde süzülmekteydi, demirden yapılmış Southwark Köprüsü’yle, taştan yapılmış Londra Köprüsü arasında, bir sonbahar akşamı nihayete ermekteyken. Bu teknedeki iki kişiden birisi, çitişmiş kır saçlı, güçlü kuvvetli, yüzü güneşten kararmış bir adamla, kızı olduğu hemen anlaşılacak kadar ona benzeyen, on dokuz yirmi yaşlarında esmer bir kızdı. Kürekleri hiç zorlanmadan çekiyordu kız; dümenin iplerini gevşekçe tutan ellerini pantolonunun beline sokmuş olan adam dikkatle etrafı gözlüyordu. Ne ağı, ne kancası ne oltası vardı, balıkçı olmadığı çok belliydi; teknesinde de, ne oturan müşteriler için yastık, ne boya, ne yazı ne de paslı bir çapayla bir ip kangalından başka bir aksesuar vardı, kayıkçı da olamazdı; teknesi yük taşıyamayacak kadar küçük ve dingildekti, mavnacı ya da nakliyeci de olamazdı: ne aradığına dair en ufak bir ipucu yoktu ama muazzam dikkatli bir bakışla her yeri tarıyordu. Gelgitin dönmesiyle birlikte bir saat önce çekilmeye başlamış suyun geniş sathındaki en ufak akıntıyı, en ufak girdabı yakalıyordu gözleri ve kızına verdiği talimatlarla, ya akıntıya teknenin burnunu veriyor ya da kıçını döndürüp akıntının önü sıra gidiyordu. O nehri nasıl dikkatle inceliyorsa, kızı da onun yüzünü öyle dikkatle inceliyordu….

İki Şehrin Hikayesi / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 8 Aralık 2020

İki Şehrin Hikayesi İki Şehrin Hikayesi’nden… Dover posta arabasında her zamanki sevecen hava hâkimdi, yani muhafız yolculardan, yolcular birbirlerinden ve muhafızdan, kısaca herkes herkesten şüpheleniyordu, arabacının emin olduğu tek şey ise atların vaziyetiydi; iki cihan bir olsa bu yolu çıkamayacaklardı. “Deeh!” dedi arabacı.”Hadi bakalım! Ha gayret, sonra tepedeyiz, Tanrı’nın belaları, şuraya gelene kadar neler çektirdiniz bize! Joe!” “Söylee!” dedi muhafız. “Saat kaç Joe?” “On biri on geçiyor.” “Hadi yaa!” diye haykırdı arabacı, canı sıkkın, “daha Shooter’ı çıkamadık bile! Deeh! Hadi, yürüyün!” Baştaki at kamçıyı yiyince birden öne atıldı, peşinden de diğer iki at. Dover posta arabası bir kez daha, yanında, uzun çizmeleriyle çamura bata çıka yürüyen yolcularıyla birlikte mücadele veriyordu. Araba durduğunda yolcular da durmuş, birbirlerinin dibinden ayrılmamışlardı. İçlerinden biri çıkıp da diğerine o sis ve karanlıkta biraz önden gitmeyi teklif etme cesaretini gösterecek olsa, hemen o an haydut diye vurulması işten bile değildi. Bu son gayretle araba nihayet zirveye ulaştı. Atlar soluklanmak için durdular ve muhafız tekerleklerin altına iniş için gereken takozu koyduktan sonra yolcuların binmesi için arabanın kapısını açtı. Arabacı oturduğu yerden aşağı bakarak uyaran bir ses tonuyla bağırdı, “Hey Joe!” “Ne var Tom?” İkisi de kulak kabarttılar. “Hızlıca bize yaklaşan bir at var Joe.” Muhafız, “Bence dörtnala…

Büyük Umutlar / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 7 Aralık 2020

Büyük Umutlar Büyük Umutlar’dan… Soyadımız Pirrip, adım da Philip olduğundan küçüklüğümde bu iki adı bir arada söylemeye bir türlü dilim dönmez, anca “Pip” diyebilirmişim. Böylece adımı “Pip”e çıkarmışım, herkes de beni “Pip” diye çağıragelmiş. Soyadımızın Pirrip olduğuna babamın mezar taşı tanıktı; bir de köy demircisiyle evli olan ablam Mrs. Joe Gargery. Babam ile annemin kendilerini de, resimlerini de görmemiş olduğum için (çünkü o günler, henüz fotoğraflı günlerden çok uzaktı) onları gözümün önünde canlandırdığım zaman beliren ve mantıkla zerrece ilişkisi olmayan görüntüler mezar taşlarının esinleriydi. Taşının üstündeki harflerin biçimlerine baka baka babam kısa, tıknaz yapılı, koyu renk kıvırcık saçları olan, esmer bir adammış gibilerden bir garip inanca kapılmıştım. “Ve Georgiana, yukarıda adı geçenin karısı” diyen cümlenin biçimi ve akışındansa annemin çilli, hastalıklı, mıymıntı bir kadın olduğu gibi çocukça bir sonuç çıkarmıştım. Ana babamın mezarlarının yanı başında, eşit aralıklarla dizili duran; her biri de yaklaşık yarım metre uzunluğunda olan o beş tane küçük taş kutuya gelince… İnsanların yaşayabilmek uğruna giriştikleri evrensel çabadan, daha başlangıçta vazgeçmiş olan beş minik kardeşimin kutsal anısıydı bunlar. Ben de taşlara baktıkça bütün bu küçük kardeşlerimin sırtüstü; elleri ceplerinde olarak doğmuş ve yaşadıkları sürece ellerini ceplerinden hiç çıkarmamış olduklarına sarsılmaz bir inançla bağlıydım. Köyümüz ırmak boyunda, bataklık bir…

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git / Susanna Tamaro
Yabancı Edebiyat/ 26 Kasım 2020

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git Yüreğinin Götürdüğü Yere Git’ten… Buck şu anda yanımda. Ben yazarken arada bir iç çekiyor ve burnunun ucunu bacağıma yaklaştırıyor. Burnu ve kulakları artık neredeyse bembeyaz oldu ve gözlerinin üzerinde yaşlı köpeklere özgü perde belirdi. Ona bakmak hüzünlendiriyor beni. Sanki yanımda senden bir parça varmış gibi geliyor, hem de senin en sevdiğim parçan bu, hani yıllar önce o köpek çiftliğinin iki yüz konuğu arasından en mutsuz ve çirkin olanını seçmeyi bilen parçan. Bu aylar boyunca, evin yalnızlığı içinde aylak aylak otururken seninle birlikte geçen yıllara ait anlaşmazlıklar ve kırgınlıklar uçup gittiler. Şimdi çevrede uçuşanlar, senin ürkek ve kırılgan bir küçücük kız olduğun yıllara ait anılar. Bunları ona yazıyorum, son zamanlardaki o mağrur ve güçlü insana değil. Bunu, bana gül önerdi. Bu sabah onun yanından geçerken bana şöyle dedi: “Al kâğıdı ve ona bir mektup yaz.” Biliyorum, ayrılırken yaptığımız anlaşmaya göre birbirimize yazmayacağız ve ben üzülsem de bu sözüme uyacağım. Bu satırlar asla uçup Amerika’da senin eline konmayacaklar. Döndüğünde ben artık burada olmazsam, benim yerime bu mektuplar bekleyecekler seni. Neden mi böyle söylüyorum? Çünkü aradan bir ay bile geçmeden, hayatımda ilk kez ağır biçimde hastalandım. Bu yüzden şimdi birçok olasılık arasında şu da var: altı, yedi ay sonra…

Yüreğimin Sesini Dinle / Susanna Tamaro
Yabancı Edebiyat/ 25 Kasım 2020

Yüreğimin Sesini Dinle Yüreğimin Sesini Dinle’den… İlk işaret belki de ağacın kesilişiydi. Bana hiçbir şey söylememiştin, bunlar çocukları ilgilendiren konular değildi; böylece, bir kış sabahı, ben derin bir yabancılaşma içersinde, en küçük ortak çarpanın erdemlerini dinlerken, testere onun gövdesinin gümüşi beyazlığına saldırıyordu; ben teneffüste koridorlar boyunca ayaklarımı sürüklerken, onun canının kıymıkları kar taneleri gibi karıncaların başına yağıyordu. Bu korkunç durumla, okul dönüşümde yüz yüze geldim. Çimenlerin ortasında, ceviz ağacının yerinde kapkara bir boşluk vardı; üçe bölünmüş ve dalları kesilmiş gövde yerde yatıyor; mazotun pis dumanına bulanmış, yüzü kıpkırmızı bir adam kazı makinesinin kocaman dişleriyle kökleri sökmeye uğraşıyordu; alet işçinin küfürleri arasında hırlıyor, homurdanıyor, geriliyor, şaha kalkıyordu; o lanet olası kökler topraktan ayrılmak istemiyordu; tahmin edilenden daha derinde ve daha inatçıydılar. Yıllar yılları, mevsimler mevsimleri kovalarken, kökler toprağı karış karış ele geçirerek sessizce yayılmış, meşenin, sedirin, elmanın kökleriyle iç içe girmiş, aynı zamanda su ve gaz borularına da çözülmesi olanaksız bir biçimde sarmalanmıştı; ağaçlar bu nedenle kesilmeliydi, karanlık içerisinde insanın çalışmalarını hiçe sayarak sinsice ilerledikleri için insan da tekniğini onların inatçılığına karşı kullanmak zorunda kalıyordu. Ansızın, tepede asılı soğuk kış güneşinin altında, sanki bir evin çatısı açılmış ya da borazanın ilk çalışıyla evrenin kubbesi kaldırılmış gibi, köklerin görkemli şemsiyesi gözlerime, ince…

Her Melek Korkunçtur / Susanna Tamaro
Yabancı Edebiyat/ 24 Kasım 2020

Her Melek Korkunçtur Her Melek Korkunçtur’dan… Hayatımızı sarıp sarmalayan büyük gizemlerden biri bu üç soruda saklı değil midir? Aventinus Tepesi’nde bulunan bir villada da doğulabilir, Nairobi’deki bir barakada da. Sevgi dolu bir anne ve babadan da doğulabilir, alkolik, umursamaz veya zalim bir anne babadan da. Bir çöp tenekesine, pis plastiklerin, çürüyen atığın arasına da terk edilebilir bebek, doğuştan bir para imparatorluğunun vârisi de olabilir. Anne ve babaya ya da sadece anneye sahip olabilir ama o anne incinmiş, kıt akıllı ya da sadece sevmekten aciz bir kişi olabilir. Büyük bir sevdadan da gelinir bu dünyaya, bir gece kulübü tuvaletinde yaşanan nahoş bir birleşmeden hatta bir tecavüzden de. Peki ne zaman doğulur? Eğer bunu savaşın tam ortasında gerçekleştirme talihsizliği yaşanırsa, dünyadaki soluğumuz korku olacaktır. Bir gece vakti, kaçak göçmenlerle dolu bir teknede açılırsa gözler, balıkların arasına atılıp ânında kapanması da mümkün olur. Harika bir mayıs sabahı, güllerin hepsi açmışken havanın mis kokusu hayata okunan bir ilahiyken doğmak da mümkündür, dondurucu bir el gibi her şeyi yıkan ve söken bir fırtınalı havada doğmak da. O zaman seni karşılayan bir ninni değil bir ulumadır ve bu uluma, yeni olduğu kadar eskilere de dayanır. Sana geçmiş kuşakların, mutlaka senin de içinde yaşayan atalarının hikâyesini anımsatır….

Aşağıdaki Dünya / Sue Miller
Yabancı Edebiyat/ 21 Kasım 2020

Aşağıdaki Dünya Aşağıdaki Dünya’dan… Gözünüzün önüne getirin bir: Kuru bir hava, serin bir gün, yükseklerde birikmiş kümülüs bulutları kuzeybatıdan güneydoğuya süzülürken, gölgeleri de peşleri sıra, bu yıl içinde son kez biçilecek olan saman tarlaları boyunca ilerliyor. Aşağıda, tarlalar arasındaki toprak yolda bir at arabası, içinde yan yana oturan iki ihtiyar, yıpranmış pazar giysileriyle yetişkin kızlarının cenazesine doğru kasabanın yolunu tutmuşlar, ikisinin de ağzını bıçak açmıyor, ama onlara bakan, yaşlı kadının durmaksızın dudaklarını oynattığını görebilir, arka arkaya sürekli aynı sözcükleri mırıldandığını duyabilir. Kızı hasta yatağında haftalar boyu ölümü beklerken, kadıncağızın tek dileği torunlarını içine düştükleri bu durumdan, annesiz kalmaktan kurtarmak olmuştu. Onları çiftliğe, yanına alacaktı. Şimdi de bunu nasıl açıklayacağının provasını yapıyordu, farkında olmaksızın dökülüyordu sözcükler dudaklarından; kocası da fark etmemişti. Bir de şunu getirin gözünüzün önüne: Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen aynı gün ikindi saatlerinde üç torundan ikisi, büyük olanlar, kızlar, kahkahalarla gülüyor. Nasıl oldu da böyle yanlış bir fikre kapıldı diye yaşlı kadınla, anneanneleriyle alay ediyorlar saygısızca. Pek kaba sayılmazlar aslında. Ne de olsa ikisi de çocuk daha. Bütün çocuklar gibi düşüncesiz onlar da. Ama daha önemlisi, bu tuhaf günün büyük bölümünü, annelerinin gömüldüğü günü kahkahalarla geçirmeleri. Kahkahalarına engel olamıyorlar bir türlü; gülmeleri biraz da histeri nöbetini andırıyor, ne düşüneceklerini,…